YİTİK GÖL ROMANI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME / Nail UYAR

5/4/2009 ·

                     Yitik Göl, Ahmet Günbaş'ın (İmbat Yayınevince) bu yılın (2008) başında yayınlanan romanının adıdır. Roman "Gecenin ıssızlığı nehir gibidir. Alır götürür sizi kıvrımlarıyla. Yine de hangi denize karışacağınız belli değildir."   Cümleleriyle başlıyor.  Bence bu roman -daha şimdiden- Türk edebiyatı klasiklerinin gençlik romanları arasında yerini almalıdır.

Bir anı-roman kitabı bu denli güzel olur ve insanı bu denli sarar. Orhan Kemal'in baba evinden sonra okuduğum en güzel anı-roman kitaplarından biridir desem, kesinlikle abartmış olmam. Kitabın bir çok yerinde kendimden de bir şeyler buldum. Beni kırk yıl öncesine alıp götürdü kitap. Gözümün önünde çocukluğum canlandı. Çocukluğumuzda yaşadığımız dönemi gelenekleriyle, görenekleriyle, adetleriyle, oyun çeşitleriyle, komşuluk ve dostluk ilişkileriyle ne de güzel anlatmış Günbaş. İzmir'in yakın geçmişteki (kırk-elli yıl önceki dönemini kastediyorum) kent dokusunu bilmek isteyenlerin öğreneceği çok şeyler var bu kitapta. İnsani ilişkilerin dostlukların iyice körelmeye, yok olmaya başladığı şu günlerde bu roman bir kez daha insani ilişkiler açısından büyük önem taşıyor. Günümüzde (apartmanlarda) merdivenlerde karşılaştığımız (sözde) komşularımızın selamsız sabahsız geçtikleri bir dönemde geçmişe nasıl özlem duymayız? İnsan kitabı bitirince hayıflanmadan edemiyor. Natüralizmle romantizm, sosyolojiyle psikoloji iç içe bu anı-romanda. Romanı  bu denli akıcı kılan belki de  bu özelliklerinin olması. Bakmayın siz hacminin küçük olduğuna, içeriği büyük bir romandır bu. Romanı değerli kılan bir diğer özellik de dilinin şiirsel bir dil oluşudur. Sevgili Günbaş, sözcükleri sıralarken dans ettiriyor adeta. Hem de tekrarlara düşmeden.

          Roman, yalnız gurbetlik ve çocukluk özlemini değil, aynı zamanda Türkiye'nin önemli sorunlarından olan işsizlik ve iç göçü da dile getiriyor. "Gurbetteki babasına ışık hızıyla yetişmeyi amaçlayan bir özlemin dışavurumuydu bu. Gurbet aldığını vermeyen duyarsız bir uzaklıktı köy halkı için." (sayfa 11) Gurbette çalışan insanların aile sofrasına duyulan özlemi şu yalın cümleyle ne güzel anlatılmış. "Aylardan sonra kadın elinin değdiği bir sofraya sevinçle kurulmuştu baba." (sayfa 26)

Günbaşın bu romanında doğanın da apayrı bir yeri ve önemi vardır. Doğa tüm renkleri ve canlılığıyla gözler önüne serilmektedir. Denizin mavisi, renk renk çiçekler, ağaçlar, kuşlar, böcekler, kediler, köpekler, tavşanlar ve benzeri hayvanlar, hayvancıklar...  Romanda rol almışlardır hep. Varlıkların aldırıldıkları bu rollerde (ister canlı ister cansız olsun) ne bir eksiklik, ne de bir fazlalık vardır. Her şey yerli yerine oturtulmuştur. "Ayhan kapıyı açar açmaz, görmediği bir yığın renk ve kokuyla karşılaştı... Neler yoktu ki içeride? Şebboylar, fesleğenler, ortancalar, karanfiller, yaseminler, leylaklar, sardunyalar, zambaklar, pembeli kırmızılı güller, hepsi kuşatıvermişti küçük dünyasını." (sayfa 40)

Roman kahramanı Servet'in (yazarın) gözünde, Şişman Naciye ablayla, babacan Nami Dayı'nın apayrı yeri ve önemi vardır. Hele de Nami Dayı'nın... Bahçeye kaçan topu almak üzere Nami Dayı'nın yanına giden Servet, bir taşla iki kuş vurur. Hem evin bahçesine kaçan topunu alır, hem de sokağın köşesindeki bakkaldan ekmek almak karşılığında Nami Dayı'dan 25  kuruş bahşiş kazanır. Servet o zamana dek böyle büyük bir parayı babasından dahi almamıştır.  "Dile kolay tamı tamına 25 kuruştu bu. Neler alınmazdı bu paraya? Gevrekler, pamuk helvalar, dondurmalar, artistli- sporculu çikletler... İsterde bisikletle iki buçuk tur atardı toprak sahada. Babasının verdiği en büyük harçlık on kuruştu çünkü." (sayfa 45)

 

O dönemlerdeki kent çocuklarının da ne denli özgür ve rahat bir ortamda oyun oynayabildiklerini şu cümlelerden anlıyoruz. "Çitlenbik ağacının gölgesi, aynı zamanda çocukların oyun sahnesi sayılırdı. Sokaklara sığmayan uzun erimli oyunlar; koşuşturmalar, çember çevirmeler, çift kale maçlar, çelik-çomaklar, hep orada oynanır, sayışmalar adım adım orada yapılırdı özgürce... Servet toka çevirmeyi, bilye oynamayı burada öğrenmiş, düşe kalka ilk kez bisiklete burada binmişti. Çitlenbik ağacının gölgesiyle Manda Çayı'nın suları bire birdi çocukluklarını yaşamaya..." (sayfa 51)

Kente göçtükten sonra geçim sıkıntısı çeken Servet’in ailesi, çareyi annesi Hacer Hanım'a bir iş bulmakta görür. "Hacer Hanım'a uygun bir iş aranacaktı artık. Komşulara, akrabalara haber uçuruldu umarsızca... " (sayfa 73) Aile ekonomik sıkıntıya düşünce  annenin  psikolojisi bozulur. Bu durum o zamana dek mutlu olan ailenin yaşamını da alt üst etmeye başlar. " Yaşam giderek sinirli bir kadın yapmıştı Hacer Hamım'ı. Anlayıp dinlemeden çocukları hırpaladığı da oluyordu. Başta Elif payını alıyordu şiddetten." (sayfa 73)  Köye dönüş olanağı da ortadan kalkmıştır artık. Bu durum, şu cümlelerden çok iyi anlaşılır. "Dönüşü yoktu gayri. Kent böyle buyurmuştu." (sayfa75)

Kiracı olarak oturdukları evde elektrik olmadığı için lamba kullanılmaktadır ilkin. Köydeki aydınlatma sorunu ilk başta kentte de yakalarını bırakmamıştır. "Lambanın camı da ayrı bir dertti. Gecenin yarısında çat diye çatlayınca mum ışığına kalırlardı çoğu kez." (sayfa 84)

O yıllarda revaçta olanlardan biri de radyodur.. "Sabahları Yurttan Sesler'le uyanıyorlardı artık. Peki, radyoları olduğu için Nami Dayı'sını boşlayacak mıydı Servet? Hiç olur muydu öyle şey." Sayfa 85

Yitik Göl'ün bir yerinde o dönemin sinemalarından ve sinema sanatçılarından da söz edilir. "Neşe sineması Çamlıca'ya kıyasla yerli filmler oynatır, dramatik senaryolarla ağlatırdı kadınları. Ayhan Işık/ Tahta kaşık/ Belgin Doruk/ ona aşık" (sayfa 89)

Günbaş'ın bu romanında, o dönemde Balkanlardan gelen göçmenler de konu edilmektedir. "Göçmenler gelmiş diyorlardı. Yugoslavya göçmeniymiş hepsi. Hem de akın akın. Daha geleceklermiş!" (sayfa 106)

Roman Yitik Göl üzerine anlatılan Su Yılanı söylencesi'yle sona eriyor.

Evet, Ahmet Günbaş iyi bir şair olduğu kadar iyi bir romancıdır, artık bu kitapla benim gözümde. Dili bu denli güzel, düzgün ve tutumlu (savrukluğa düşmeden) kullanan ender yazarlarımızdan biridir o. Ben nice romancılar tanıyorum, dili ağdalı. Okurken hem insanı sıkıyor, hem de bizim dilimiz bu denli kötü mü dedirtiyor insana. Oysa Günbaş'ın anı-romanı su içilir gibi bir solukta okunuyor.

Bu kitabı genç-yaşlı, öğretmen-öğrenci herkes okumalı.  

Dumansızlar

Arşiv: AlsahBlog/RomanYazıları 2005

15/2/2009 · Kategori: A_ Ali SAHIN _A_ Alsah_ Yazilari

AlsahBlog/RomanYazıları

• Arşiv

31/12/2005: Nice Nice Bloklara...
31/12/2005: ALİ ŞAHİN/ SİTE HARİTASI
29/12/2005: Bir Site: Edebistan/ ...ve Roman Yazıları
26/12/2005: Romanda Kadınların Çıkarması!/ A. Ömer TÜRKEŞ
26/12/2005: Romanlardaki Öğretmen Tipleri/ A.ÖMER TÜRKEŞ
26/12/2005: 2001 Yılının Romanları / A. Ömer TÜRKEŞ
26/12/2005: 2000 Yılı Romanları/ A. Ömer TÜRKEŞ
26/12/2005: 2002 BİTERKEN/ A. Ömer TÜRKEŞ
26/12/2005: Türk Edebiyatı: Roman Kronolojisi 3 (1950- 1969)/ Ali ŞAHİN
26/12/2005: Türk Edebiyatı: Roman Kronolojisi 2 (1930- 1949)/ Ali ŞAHİN
26/12/2005: Ölmeye Yatmak'ta Cinsellik ve "Olmayan" Trajedi/ Çimen GÜNAY
25/12/2005: 12 Eylül yaşamak ve yazmak darbesinin üzerinden 24 yıl geçti
25/12/2005: İki Romanıyla Yakup Kadri Karaosmanoğlu: Ankara ve Kiralık Konak
25/12/2005: Türk Edebiyatı: Roman Kronolojisi 1 (1872- 1929) / Ali ŞAHİN
25/12/2005: "KAR" TARTIŞMASI
25/12/2005: Siz Hiç Reşat Enis Okudunuz mu?
25/12/2005: Meltem Arıkan "Kadınlar var olmazsa erkeklerin erkek olabilmesi mümkün değil" diyor.
25/12/2005: Edebiyat: Türk Edebiyatında Eşcinsellik/ A. Ömer TÜRKEŞ
25/12/2005: Portre- Ahmet Altan (En Uzun Gece) / Semih GÜMÜŞ
25/12/2005: Roman Ormanından Verim Almak/ Ali MERT
25/12/2005: 2003 ROMANLARI/ Asuman Kafaoğlu- BÜKE
Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Roman Zamandizini (1872- 2006) / Kronoloji
Tek ve mükemmel bir hayat, Haldun Taner öykü ödülünü Ağula adlı kitabıyla kazanan Sibel K. Türker
63. Yıl Yunus Nadi ödülleri 2009
MEB'NIN İLK VE ORTA ÖĞRETİM İÇİN SAPTADIĞI 100 TEMEL ESER
Roman Yazıları Arşivi'nden
9. Fakir Baykurt Kültür Sanat Günleri Programı
Masumiyet Müzesi Haberleri
"Güven" 10 yaşında
‘Ağabey, çamaşırlarınızı, romanınızı gönderiyorum’
Orhan Pamuk’tan bir aşk romanı
Kırık bir kalbin romanı
Miami’den Mardin’e
Ayla Kutlu romanı
Duygu Asena Roman Ödülü, Lal Kitap'ın oldu
Kitabın Adı: Ankara
İlköğretmenimiz Fakir Baykurt
Orhan Kemal bakışı
Oğuz Atay Roman Yarışması Sonuçları Açıklandı
Boşluğun masalı... / Latife Tekin
Yaşar Kemal neden Nobel alamadı? İşte cevabı!
Türk edebiyatının farklı tarihi
Erkekler arasında tek başına
KÖY ENSTİTÜLERİ HALKI BİLİNÇLENDİRİYORDU / KADİR İNCESU
Yaşar Kemal'in "Teneke"si La Scala'daLa Scala'da Çukurovalı köylüler vardı. İdealist kaymakam oradaydı, çizmeleri ve kamçısıyla da toprak ağası. Kısacası, müzikal bir sınıf mücadelesi.
Üç politik biyografi

2009
Şubat 2009

2008
Kasım 2008
Ekim 2008
Eylül 2008
Ağustos 2008
Nisan 2008

2007
Aralık 2007
Kasım 2007
Ekim 2007
Eylül 2007
Haziran 2007
Mayıs 2007
Mart 2007

2006
Aralık 2006
Kasım 2006
Ekim 2006
Eylül 2006
Ağustos 2006
Temmuz 2006
Haziran 2006
Mayıs 2006
Nisan 2006
Mart 2006
Şubat 2006
Ocak 2006

2005
Aralık 2005

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Roman Zamandizini (1872-

3/2/2009 · Kategori: A_ Ali SAHIN _A_ Alsah_ Yazilari

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Roman Zamandizini (1872- 2006) / Kronoloji

Ali ŞAHİN
______________________________________________


2004'TE ROMAN
Ali ŞAHİN

2005'TE ROMAN
Ali ŞAHİN

2006'DA ROMAN
Ali ŞAHİN

2007'DE ROMAN
Ali ŞAHİN

Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini 1 (1872- 1929)/ Ali ŞAHİN

Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini 2 (1930- 1939)/ Ali ŞAHİN

Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini 3 (1940- 1949)/ Ali ŞAHİN

Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini 4 (1950- 1959) / Ali ŞAHİN

Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini 5 (1960- 1969)/ Ali ŞAHİN

Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini 6 (1970- 1979) / ALi ŞAHİN

Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini
Taslağı 7 (1980- 1989)/ Ali ŞAHİN

Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini
-Taslak- 8 (1990- 1999) / Ali ŞAHİN

Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini
-Taslak- 9 (2000- 2006) / Ali ŞAHİN

Tek ve mükemmel bir hayat, Haldun Taner öykü ödülünü Ağula adlı

22/11/2008 · Kategori: Kitap Ozetleri

 

Tek ve mükemmel bir hayat


Tek ve mükemmel bir hayat

Bir söyleşisinde, romanın disiplinli, sabır ve sağlam bir kurgu gerektiren bir çalışma olduğu tespitini yaptıktan sonra kendisinin sıçrayarak ve kısa yazmayı sevdiğini söylemişti Türker. Yeni romanına sevdiği bu tarz hâkim. Her bölüm kısa ve birbirinden bağımsız hikâyeler şeklinde yazılmış. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

 
RADİKAL KİTAP / 21/11/2008

KAPAK
Bu yılın Haldun Taner öykü ödülünü Ağula adlı kitabıyla kazanan Sibel K. Türker, Meryem’in Biricik Hayatı ile bir kez daha romanı deniyor. İlk romanı Şair Öldü’den (2006) farklı bir anlatım tarzını seçmiş bu kez. Meryem’in Biricik Hayatı yazarın öykücü yanını öne çıkaran küçük hikâyeciklerle kurgulanmış, diliyle okuyucuyu hemen içine çeken ama zorlayan da bir roman.
Bir söyleşisinde, romanın disiplinli, sabır ve sağlam bir kurgu gerektiren bir çalışma olduğu tespitini yaptıktan sonra kendisinin sıçrayarak ve kısa yazmayı sevdiğini söylemişti Türker. Yeni romanına sevdiği bu tarz hâkim. Her bölüm kısa ve birbirinden bağımsız hikâyeler şeklinde yazılmış. Yazar böylelikle oradan oraya sıçrıyor, kendi ifadesiyle ‘vurup kaçıyor’. Sabırlı olun. Onları bir araya getiren, daha doğrusu, arka arkaya dizilmişliklerini romanın bütününe bağlayan ortaklıklar, sayfalar ilerledikçe yavaş yavaş netleşecek. İşte o zaman yeniden başa dönüp Meryem’in biricik hayatının hangisi olduğuna belki karar verebileceksiniz.
Romanın ismine bakıp roman kahramanının Meryem olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak Meryem’den çok Meryem hakkında bir yazı dizisi hazırlayan Ela’nın hikâyesi bu. Aslında yazmak üzerine, yazarak bir gerçeklik inşa etmek üzerine, gerçekle kurmaca gerçekliği birleştiren yalan üzerine, kadınların evrensel yazgısı üzerine, önyargılar, dışlamalar, inançlar üzerine de diyebilirdik. Peki bunca konu arasında biz neresinden başlayalım konuşmaya? Sanıyorum olayları başlatan ana, Meryem’in Cihangir’i öldürmesine öncelik vermek gerekecek.
Her şey, gazeteci Ela’nın Meryem’in solgun çocuk yüzüyle sarımsı dişlerini göstererek gülümserken -iki kolunda asık yüzlü iki polisle bir polis aracına bindirirken- çekilmiş resmini gördüğünde başlar. Basit bir cinayet haberi. Patronuyla sevişirken eski sevgilinse yakalanan genç kadın, sevgilisini öldürmüştür. Felaketlere duyduğu ilgiyle Ela, bir yazı dizisi hazırlamak için hapishanenin yolunu tutar. Karşılaşırlar; “Bir ölünün gülümseyişi gibiydi incecik yüzünde açılmaya çalışan şey. Bir taşlaşmanın ifadesiydi. Geri dönülemezlik taşıyordu, bu nedenle çabuk söndü, ince yüz içine çekilerek donuklaştı. Sabit bakıyordu, gözleri mıh gibi suratına çakılı. Kaçınacak bir şeyi yoktu. Ama yine de uçurum görmüş birinin edasını taşıyordu. Bu ne mi demek? Belki sonra açıklayabilirim. Ya da hiçbir zaman anlatamam bunu. Belki sadece korku demek istedim. Belki bulanıklık. Kalp çarpıntısı, yersizlik, baş dönmesi de emek istemiş olabilirim. Bunu cesaret olarak adlandırmak da mümkün.  Şimdilik bilmiyorum.”
Sonrasında da bilemeyecek Ela. Bu ilk karşılaşmalarında Meryem’den ve anlattıklarından etkilenecek ve yazı dizisiyle yetinmeyip bir de roman yazmaya karar verecektir. Ancak onun anlattığı Meryem’le gerçek Meryem’in hikâyesi ne ölçüde örtüşebilir? Meryem’in biricik hayatı, Meryem gibilerin hayatlarından hangisine karşılık gelir? Bu hayat kaç kez yaşanmamış, bu mağduriyet kaç kez tekrarlanmış, bu cinayet kaç kez işlenmiştir? Meryem, kadınlık durumunun bir imgesi haline gelirken, kahramanın “yazılmaya değer hikayelerinin sonsuzluğunda kaybolan Ela’nın tutunacağı tek şey kendi yaşamının sınırlarıdır”.
Ne var ki o sınırlar da belirsizdir.
Şimdi Ela’ya çevirelim yüzümüzü. Mesleğinden ve meslektaşlarından nefret eden bir kadın. Uğultulu bir dünyanın içine gelmişlik, sonsuzluk duygusuyla hırpalanan hastalıklı bir ruh haline sürüklenmişlik, üzgün olmanın hayatı yaşamanın nadir ve soylu yollarından biri olduğuna inanmışlık, felaketler duyulan ilgi ve hayata dair korkuları... Ela, berbat yaşadığını düşünen ama bu halde olmaktan iç gıcıklayıcı bir zevk duyan bir kadın. İşte bu karanlık ruh haliyle Meryem’in anlattıklarından kendine göre bambaşka anlamlar çıkaracaktır Ela. Anlattığı hikâye Meryem’den çok kendisine aittir ve Meryem’le Cihangir arasındaki çatışmalı ilişki kendi ilişkilerini çağrıştıracaktır Ela’ya.
Ela, kendisinin tek ve biricik hayatına bakarken, gerek ifade gücü gerekse de kadın erkek ilişkilerinin ruhuna temas etmesiyle Sibel K. Türker’in anlatısının en güzel bölümlerinden birisiyle karşılaşıyoruz;
“Derin bir uçurumun üzerine gerilmiş ipte, birbirimize doğru yürümeye çalışmıştık. Aynı ipin üstündekilerin birbirlerini sevmekten başka şansları yoktur. Birbirimizin gözlerinin içine bakarak korkuyorduk. Güvenli kovuklarında saklanan sevgilileri kıskanıyorduk. Mum ışığı gölgelerini büyüterek delirterek büyüterek delirmelerine ve aşkları kendilerinden yüce sanmalarına yol açıyordu. Dört kişilik sevişirken bizim kadersizliğimizi öyle küçük görüyorlardı ki. Sevgiliye yaklaşırken yüzünün değiştiğini görüyordum. Ayaklarım ipi kavramanın olanaksızlığını biliyor ve ruhum muhtemel düşüşü havada yakalamanın yollarını arıyordu. Sevgili ipte sallanıyor ve plastik yapraklar gibi aşkın soğuk gövdesinden kopamıyordu da. Sonunda birbirimize öyle çok yaklaştık ki tam orta yerde buluşmanın gergin dengesi algımızı altüst ederek toprağın katı bedenine  tutunma arzumuzu derinleştirdi, ters yönde kurtuluşumuza savrulmak istedik.
İşte sırf bunun için iki korkağın cinayeti gerekliydi. Geldiğimiz yolu, gideceğimiz yolun imkanı kılmak arzusu her şeyden derindi. Kim kimi boşluğa yuvarlayacak? Aslında gerçek soru şuydu: Bu uçurum ve bu ip ne için?”

Hiç durmayan bir mekik gibi
Ela’nın soruları ve arayışları roman sonuna kadar bitmeyecek. Meryem’in, Meryem’in ailesinin, Cihangir’in, hapishanedeki kadın mahkûmların, eski eşya tutkunu sahte peygamberin, iblisin ve sonsuzluğa yayılan Bibi Dar’ın Ela’nın netleşmeyen gerçeklikleri de yanıltmasın sizi. Hedefini tutturamadığından değil; Türker’in ifadesiyle “yazının her zaman gerçekliği ıskalayan bir şey” olmasından. “Sorun aslında gerçeğin ne olduğu noktasında düğümleniyor. Gerçeği inşa etmek istiyorsunuz, ama bunun için yalanı kullanıyorsunuz. Bazen de tam tersi... Yazar için de okur için de hem çok parçalayıcı hem de tamamlayıcı bir eylem.” Meryem’in Biricik Hayatı, Sibel K. Türker’in, roman kahramanı yazar Ela’nın ve biz okuyucuların ortak tek bir anlamda buluşamayacağımız, herkesin kendi anlam dünyasından taşıyacağı yorumlarla bütünlenecek bir metin. Zaten hiç durmayan bir mekik değil midir şu anlamlandırma işlemi; “bir yanda yapıtın diliyle, öte yanda yapıtın içinde olmayan ama yapıtın gerçekleşmesi için gerekli olan bir bağlamlar ağı arasında sürekli bir gidiş geliş”...
Ela da farkında yazdığı hikâyenin ve yarattığı karakterlerin dizginlerini elinden kaçırdığının. Burada roman yazarı ile romandaki yazar arasındaki farklı roman anlayışı çıkıyor ortaya. Sibel K.Türker’in Ela’ya söylettiği sözlerde parodik bir yaklaşım var; “Roman bitmemiş yapısıyla, her an açık duran ve sonsuzluğa göz koymuş müphem varlığıyla elimden çıkıyor, yeni bir dili daha içine alabilirmiş gibi ya da yeryüzünün tüm dillerini, herkesi ve her şeyi içi bulanmadan kapsayabilirmiş gibi belirsizliğin rüzgarında şeytani dansını yapıyordu.
Ona asıl efendinin kim olduğunu göstermeli ve yalnızca tek bir yaşama sahip olduğunu haykırmalıydım.”
Umutsuzca frene asılacaktır Ela. Ne var ki belirsizliğin egemen olduğu kurmaca evrende yazının sınırlarıyla çevrilmiştir. Elbette yazdıkları Ela’nın hep çatışmalı olduğu dış dünya ile iç dünyası arasındaki gerilime dair ipuçları içeriyor. Gerçek Meryem ile Ela’nın Meryem’i arasındaki farklılık, daha açık ifadesiyle gerçek ve yazı arasındaki uçurum, Türker’in yazar ve karakter yaratma konusundaki yansıtmacı yaklaşıma bir eleştiri gibi de okunabilir.
“İnsanın melankoliye ve alacakaranlığa eğilimli olduğu” bir çağdayız. Nasıl olunmasın ki? Burada asıl sorun kendi mutsuzluğuyla mutlu olma halinin çoğaltılmasıdır. Son dönem Türk romanında yaygın olan bu eğilim, erkekli kadınlı pek çok roman kahramanı hediye etti edebiyatımıza. Ancak Meryem’in Biricik Hayatı‘ndaki Ela dışındaki roman kişilerinin melankoliye düşkünlüklerinden söz edemeyiz. Onlar bu toplumun insanları; yoksul, hayata tutunmaya çalışan, güçsüz, çaresiz insanlar. Yazar Ela’nın içinde bulunduğu ve mutsuzluktan söz ederek başarıya ulaştığı hayatla nesnesinin, yani Meryem’in hiçbir umut barındırmayan hayatı hiç de benzemiyor birbirine. Ela’nın Meryem’le ilgili yanlış kavrayışının temelinde onun kişisel ve sınıfsal konumu yatıyor.
Evet, romanda karamsar bir anlatımdan söz etmek mümkün. Ama o karamsarlık bu toplumda kadınların gerçek varoluşunu yansıtmıyor mu? Meryem’in, Meriy En’in, Miriam’ın dramlarını ayrıksı durumlar olarak görmüyorsak eğer, Meryem’in Biricik Hayatı üzerinde dolaşan kara bulutlardan şikâyetçi olmaya hakkımız da yok. Üstelik, özellikle Meryem’in hepsi de reankarnasyon ürünü aile fertlerinin anlattığı bölümde mizahi bir sıçrama da yapmış.
İlk romanı Şair Öldü’deki gibi, bu romanında da şiir, mektup, masal, röportaj gibi pek çok anlatım olanağından yararlanıyor Türker. Böylelikle hem roman kişilerini yazar karakterine rağmen kendi sesleriyle konuşturuyor hem de farklı okumalara açılan temalar yaratıyor. Ancak romana asıl gücünü veren -yukarıda yaptığım alıntılarla göstermeye çalıştığım- dil yapısı.  Roman kişilerinin duygu ve düşüncelerini derinlemesine yansıtan benzetme ve eğretilemelerle dolu zengin sözcük hazneli cümleler bir edebi ürün içinde olduğunu hiç unutturmuyor okuyucuya.
Hayatı ve yazıyı edebiyatın imkanlarıyla sorgulayan Meryem’in Biricik Hayatı, parçalı kurgusu roman dokusunu zorlamasına rağmen, yakaladığı dille etkileyici ve güzel bir anlatı.

MERYEM’İN BİRİCİK HAYATI
Sibel K. Türker
Doğan Kitap
2008, 166 sayfa
9 YTL.


Felaketler gecesi
O gece her şey olup bittiğinde, ben kentin hangi noktasındaydım ve ne yapıyordum bilmiyorum. Sonra da çok düşündüm, bulamadım. Gazetede olamazdım o saatte, ama evimde olmadığıma da adım gibi emindim. Aslında önemsiz bir meseleydi bu, ne var ki küçük felaketlere duyduğum ilgi ve hatta aşk, beni bunu hatırlamaya zorluyordu. Dört yanı aynalarla kaplı, daracık, yağ kokulu bir büfede sosisli sandviç yiyip ayran içiyor olabilirdim; ki bunu çok sık yapıyorum. Belki de bir alışveriş merkezindeki içi geçmiş insanlarda aynı vitrinlere aynı görmeyişle bakarak aynı istikamete doğru ilerliyor, yürüyen merdivenlerden iniyor, çıkıyordum. Çok ışık içindeydim o akşam. İşte bir tek bunu hatırlıyorum. Gözlerim yanıyordu ışıktan. Saatime bakıyordum sürekli ve ‘Eve gitmem gerek’ diyordum kendi kendime. ‘Dinlenmem gerek’. Ama bir türlü gidemiyordum. Mıhlanmış gibi öylece kalarak tepemde iri bir lale soğanı misali asılı duran kubbeye bakıyordum. Şeffaf kubbeden yıldızlar dökülüyordu sanki üzerime. Yaz göğü kubbeden yalnız benim üzerime yağıyordu. Ya da yanılıyorum, alışveriş merkezinin tavanlardan sarkan yaldızlı süsleriydi gözümü alan. Belki de açık havadaydım ve hep yukarı bakıyordum. Neden hep yukarıya? Sanki o gün bir kayıp ilanı görmüştüm. Bol tüylü, tostoparlak  beyaz bir köpek mi kaybolmuştu?  Hayır, elma yanaklı, badem gözlü sekiz yaşında bir oğlan. Yoksa ölüm ilanı mıydı? Şunun şunun annesi ölmüştü de... Hayır hayır, kimse bir şeyini kaybetmemişti, ben kaybetmemiştim. Herkes iyiydi, ben iyiydim.
Sıcaktı, terlemiyordum. Çantamdan evimin anahtarlarını bulup elime alıyor, ağırlığını avucumda tartarak şıngırdatıyor, sonra metal anahtarlığı yine çantamın içine atıyordum. Denize bakmıyordum, hayır. Deniz daha da sıcaktı, bunalıyordum.
Işık içindeydim. Bir minibüs olabilir mi? Terli erkek yüzleri hatırlıyorum. Başımı cama dayamışım. Hayır, sosisli sandviç yiyip ayran içmemişim; açım. Karnımın gurultusunu çantamla bastırıyorum. Yumruk yaptığım sağ elimde bozuk paralar var. Arkadan vermişler, şoföre iletmeyi unutuyorum. Şoför bir sigara yakıyor,  ben de çantamda paketi bulup sigaramı yakıyorum. Nedense bunca yılın tiryakisi değilmişim gibi öksürüyorum. Şoför “Bayanlar sigara içmemeli” yazıyor dikiz aynasına bakışlarıyla. Bir nefes daha çekip, sigarayı aralık camdan dışarıya fırlatıyorum. Minibüste hiç kadın yok. Adamların hepsi bana âşık oluyorlar, hepsinin yüzü yüzüme düşüyor. Başımı cama yaslamayı deniyorum ama aşk çok ısrarcı. Parasını şoföre iletmediğim adam çılgınca seviyor beni. Saçlarımı okşamasından anlıyorum. “Küçük hırsızım” diye fısıldıyor kulağıma. Şoförün aşkı dikiz aynasının içinde hapsoluyor. Dışarı çıkarmak isterdim onu, şoförümü özgürleştirmek isterdim. Her yer ayna, açım. Camda beni seven erkeklerin yığışmış suretlerini görüyorum. Evli olanlar alyanslarını yutuyor.
Kitaptan

63. Yıl Yunus Nadi ödülleri 2009

31/10/2008 · Kategori: Haber

63. Yıl Yunus Nadi ödülleri 2009

Yunus Nadi Armağanı Yarışması, 1946’da kuruldu; hem geçmişe hem geleceğe dönük olan anlamı, gazetemizin kurucusu Yunus Nadi’ye saygı ve sevgiden kaynaklanıyor. Yalnız Cumhuriyet gazetesinin değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda büyük emeği bulunan Yunus Nadi’nin anısını her yıl tazelemek bizim için bir görev. Devrimci ve demokrat Cumhuriyet’in Ulusal Bağımsızlık Savaşımızla ve Türkiye Cumhuriyeti’yle zamandaş ve eşanlamlı bir kuruluş tarihçesi var. Yunus Nadi, gazetemizin temel taşlarını bu doğrultuda koydu.

TIKLAYIN

Cumhuriyet

İstanbul- Yunus Nadi’nin ölüm yıldönümünü geçmişe dönük bir acı olarak değil, geleceğe yönelik bir kültür olayına dönüştürmek amacıyla bu yarışma düzenlendi.

Yarışmanın ilk düzenlendiği yıllarda Türkiye’de sanat alanında hiçbir özel ödül yoktu; tek parti dönemiydi ve yalnız CHP’nin koyduğu bir şiir ödülü vardı. Aynı dönemde bütün dünyada sanat, bilim ve edebiyat ödülleri ün yapmışlardı. İsveç’te Nobel, ABD’de Pulitzer, Sovyetler’de Lenin, Fransa’da Goncourt ödüllerinin sonuçları Türkiye’de de izleniyordu; ama ülkemiz bu alanda da geç kalmıştı. Cumhuriyet gazetesi bu öncülüğü üstlendi, altmış yıl önce düzenlenen Yunus Nadi Armağanı’yla sanat ve kültür yaşamımızda bir yarışma coşkusu oluşturdu. Daha sonraki yıllarda Türkiye’de de yarışmaların ve ödüllerin sayısı çoğaldı, yirmiyi aştı. Bugün belki ödül enflasyonundan söz açılabilir; eleştirel bir yaklaşımla sakıncaları gündeme getirilebilir, ama yine de kültür, bilim ve sanat konularında yapılan yatırımların çok yararlı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Zamanla ödüller arasında ayrımlar ortaya çıkar; bir yarışma kurumsallaştıkça, amacı, nitelikleri, karakteri belirginleşir. Bu arada kimi holdinglerin kendi amaçlarına yönelik yarışmalar düzenlemeleri ve ödüller dağıtmaları da bu alanda kaçınılmaz çoğulculuğu yansıtıyor. Kimi bankaların, şirketlerin, ticari tekellerin reklam amacıyla düzenledikleri yarışmaların ödülleri, parasal açıdan ne kadar büyük olursa olsun; özü, maddi çerçevenin dışındaki anlamda odaklaşıyor. Ödüller, Yunus Nadi Armağanı Yarışması adıyla aralıksız olarak kırk yılı aşkın bir sürede düzenli olarak gerçekleştirildi, kültür ve sanat hayatımıza amaçlanan katkıları yaptı ve etkilerini duyurdu. Daha önce bir dalda yapılan ödüllendirmenin kapsamı 1990 yılından itibaren genişletildi ve Yunus Nadi Ödülleri adıyla sürmeye başladı. Ülkemizin kültür ve sanat yaşamı bütün baltalanmalara ve olumsuz yatırımlara karşın sürekli gelişiyor ve yaygınlaşıyor. Fikir ve sanat özgürlükleri Türkiye’de tam değil; siyasal iktidarın baskıları hâlâ sürüyor ve çağdaş demokratik ortamdan henüz yoksun sayılıyoruz. Buna karşın fikir, sanat, bilim, kültürde çabalar sürüyor. Tarihsel gelişim sürecinde elbette ‘aydınlanma’nın önüne hiçbir güç geçemez. Cumhuriyet, çağdaş uygarlığa giden yolun fikir, sanat, kültür, bilim yolu olduğunu kuruluşundan beri savunan bir gazete. Bu yoldaki çabaları desteklemek ve özendirmekte Yunus Nadi Ödülleri’nin işlevi sürecek. 2009 Yunus Nadi Ödülleri Edebiyat Ana Dalı’nda öykü, roman, şiir; Görsel Sanatlar Ana Dalı’nda karikatür; Bilimsel Araştırma Ana Dalı’nda Sosyal Bilimler Araştırması olarak sürüyor.

Adaylara başarılar diliyoruz.

31 Ekim 2008

« Önceki ::