AlsahBlog

• 26/12/2005 - 2000 Yılı Romanları/ A. Ömer TÜRKEŞ

Kategori: Inceleme

2000 yılı romanları/ A.  Ömer TÜRKEŞ

Yazıda değinilen kitap(lar): Sonsuz Meltem, Kirâze, Nurbanu, Larissa, Son Yeniçeri, Şah İsmail, Mahrem, Mor Tecavüz, İzmir'in İşgalinden Kurtuluşa, Islak Kentin İnsanları, Dağı Dağa Kavuşturan, Son Eşkıya, Alayın Kızları, Güvercinler, Işığın Gölgesi, Solmaz Hanım, Kimsesiz Okurlar İçin, Karanlıktaki Aydınlar, Sıcak Külleri Kaldı, Yüz: 1981, Ne Güzel Çocuklardık Biz, Zatülcenp, İstanbul Dörtlüsü, Media, Kayıp Kuşak, Aleladelik Çağı, Geceye Uyananlar, İki, Hayat, Herkes Herkesle Dostmuş Gibi, Kırmızı Erik, Bir Yalnızlık Masalı, Romantika, Yalnızlıktan Devren Kiralık, Bir Fahişenin Eğitimi, Evet... Ama... Sanki, Günahsız, Yalnız Balayı, Lucky, Düşbilimi, Ten Yükü, Aziz Bey Hadisesi, Bu Kitabı Çalın, Seni Seviyorum, Fildişi Karası, Gülden Kale Düştü, Aşk Romanları Yazan Adam, Kendisini Prens Sanan Kurbağa, Albayım Beni Nezahat ile Evlendir, Ayışığı Sofrası, Turuncu Kayık, Ve Sonra Bir Gün, Lanetli Genler, Karanlık Masumiyet, Siyah Hatıralar Denizi, Balığın Esir Düştüğü Yer, Son Cephede Şafak, Kinyas ve Kayra, Tahsin Bey Ekvador'da, Tatlı Rüyalar, Gasteci, Kemik, Acı Bilgi, İç Kitabı
Yazıda değinilen yazar(lar): Solmaz Kâmuran, Mehmet Coral, Teoman Ergül, Eşref Bağrım, Reha Çamuroğlu, Elif Şafak, Handan Öztürk, Ferzan Gürel, Zerrin Koç, Süleyman Sağlam, Mucize Özinal, Yiğit Okur, Erhan Bener, Selim İleri, Esin İnan, Oya Baydar, Mehmet Eroğlu, Metin Celal, küçük İskender, Hikmet Temel Akarsu, Cahide Birgül, Nalan Türkeli, Barış Bıçakçı, Tülay Ferah, M. Naci Ünver, Turgut Özakman, Necati Tosuner, Bedrettin Şimşek, Meltem Arıkan, İbrahim Altun, Mehmet Arif Derbent, Sezgin Kaymaz, Barış Tuna, Atilla Şenkon, Ayfer Tunç, Murat Gürsoy, İsmail Güzelsoy, Yekta Kopan, Ahmet Karcılılar, Levent Mete, Sabri Kaliç, İlhami Algör, Nazlı Eray, E. Emine, Elif Karakaş Kask, Sinan Tamer, Mehmet Açar, Cem Akaş, Özlem Kurdoğlu, Hakan Günday, Alper Canıgüz, Çetin Yiğenoğlu, Bedri Baykam, Enis Batur, Ece Temelkuran

 

 

 

 

 

 

Her yeni yıl geldiğinde, diğer pek çok alanda olduğu gibi edebiyatta da bilançolar çıkarmak âdettendir, ancak Türk romanı için verimli geçen bir yılın değerlendirmesini yapmaya soyunan ve çok sayıda romandan söz açan bu yazı, değindiği yazarlar ve ürünler hakkında bir puanlama yapmak, en iyi veya en kötü listeleri çıkarmak amacını taşımıyor. Metinler üzerine ayrıntılı çözümlemeler de değil maksadım. Daha çok roman okumasını sevenlerle yapılan bir sohbet diye düşünülebilir söyleyeceklerim. Yazı içerisinde sözü edilmeyen yazar ve romanlar ise kayda değmedikleri için değil, okuma fırsatı bulamadığımdan ihmal edildiler. Ayrıca, bir romanın birçok tür içerisinde farklı yönleriyle okunabileceğini ve bu yazının akışını sağlamak amacıyla yaptığım türleştirmelerin, romanları belli kategorilere kapatmak anlamını taşımadığını belirtmeliyim.

Evet, 2000, roman açısından verimli bir yıldı. Dünya edebiyatından pek çok eski ve yeni yazar okuyucuya ulaşırken, yerli yazarların kaleminden çıkan roman sayısı da doyurucu oldu. Üstelik, tarihten korkuya, polisiyeden bilimkurguya kadar türsel bir çeşitlilik vardı romanlarımızda. Sözü uzatmadan, en çok satanlar listelerinde sıklıkla yer alan tarihsel romanlarla başlarsak, kronolojik olarak Mehmet Coral’ın Sonsuz Meltem’i alıyor ilk sırayı. Bu romanıyla Coral, Anadolu tarihine dair üçlemesini –metaforunu– tamamlamış. Diğer kitaplarında olduğu gibi kıssadan hisseli bir önsözün ardından, antikçağa kadar uzanıveriyor. Bugün ve geçmiş arasındaki köprüyü Miles Davis’in Efes Antik Tiyatroda verdiği konserle kuran Sonsuz Meltem’in tarihsel bir roman olduğu şüphesiz, ama Coral’ın yazdıklarına neden anı-roman adını verdiğini hâlâ anlamış değilim.

Dünyada çok satanlar arasına giren Safiye Sultan serisine çevirmen olarak imza atan Solmaz Kâmuran, “Ann Chamberlin Safiye Sultanı yazarsa, çevirmeni de Sultanın arkadaşı Kirâze Hanımı neden yazmasın?” fikrinden cesaret bulmuş herhalde Kirâze’yi tasarlarken. Çünkü, tarih içerisinde gezinen bu pembe hikâyeleri birbirinden ayırmak pek kolay değil. Osmanlı saray entrikaları sayesinde heyecan ve merak duygularına hitap eden, erotik tablolarla zenginleştirilen bu light tarihî romanların en iyi yanı kitapçılarda bol miktarda bulunabilmeleri! Teoman Ergül’ün Nurbanu’su ile Kirâze arasında benzerlikler olmakla birlikte, Ergül, işin tarih boyutunu biraz daha derinleştiriyor. Bu yönüyle, onun bağlandığı gelenek “pembe”ler değil, Türk edebiyatının bir zamanlar güçlü bir damarı olan tarihî serüven romanları... Eşref Bağrım’ın, yılın son günlerinde elimize geçen Larissa’sı ise, İÖ V. yüzyılda Bodrum’da –Halikarnas’ta– yaşayan bir kibar fahişenin hayatını ve Halikarnas halkını anlatmasıyla ilk bakışta farklı gibi gözüküyor. Ama, tarihi baştan sona günümüz davranışları ve değer yargılarıyla “canlandırması”, üstelik bolca verilen dipnotlarıyla, sondaki kaynakçasıyla “bilimselliğe” gereksiz yere bağlanma çabası, onu sayfalar ilerledikçe tarihten koparıyor.

XVIII. yüzyılın ikinci yarısından XIX. yüzyıl başlarına kadar geçen bir sürede Osmanlı devletinin Avrupa karşısında hızla küçüldüğü yılları bir yeniçerinin bakış açısıyla anlatan Son Yeniçeri, yukarıda tarif edilen kategoriden farklı bir çizgide. Osmanlı devletinin çözülüşüyle yeniçeri ocağının dejenerasyonunu, bu teşkilattaki Alevi-Bektaşi geleneğinin yok olmasıyla paralellik kurarak ele alan Reha Çamuroğlu, hem tarihsel geri plan hem de dilsel/biçimsel anlamda başarılı. Ne var ki, iktidar ilişkilerini geçmiş içerisinde sorgulayarak bugüne göndermeler yaptığı ilk romanı Şah İsmail’deki düzeyi tutturduğu söylenemez. Daha çok, İstanbul’un öteki sahiplerinden de bahseden bir cemaat romanı olmuş Son Yeniçeri.

Tarihe meraklı yazarlarımızdan Elif Şafak, son romanı Mahrem’de nihayet günümüze varmış. Anlattığı hikâyedeki geçmiş 1648’e kadar uzanmakla birlikte, daha çok 1800’lü yıllar ve içinde bulunduğumuz zaman dilimi ağırlık kazanıyor. Mekân olarak da, –kısa Sibirya ve Fransa görüntüleri dışında– eski dönemde Pera, şimdilerde İstanbul var merkezde. Elif Şafak, her zaman olduğu gibi, varlığını sürdüren bir sorunsalın geçmişteki izlerini sürüyor ve yine marjinal insan tiplerini, kendine özgü imgesel bir dille canlandırıyor. Önceki iki romanını sevmemiştim Elif Şafak’ın, Mahrem’i daha iyi bulduğumu söyleyebilirim; bunda Şafak’ın medyada sıklıkla görülmesi, yüzünü ezberletmesi, kendi romanının neredeyse her bir sayfasını uzun uzun açıklaması ve bizleri metnine alıştırmasının rolü vardır belki de!..

Mahrem’in en çarpıcı sahnesiydi “kömürlükte tecavüz”; bir anlamda şişman kadının yeme-içme saplantısının psikolojik nedeniydi. Handan Öztürk’ün, işgal yılları İstanbul’unu –yine Pera özelinden– izlediği Mor Tecavüz romanı da bir tecavüz girişimiyle başlıyor ve kadın kahramanın cinsel baskılardan sıyrılarak kendi kimliğine sahip çıkmasıyla sürüyor. Kimi zaman işgalciler, kimi zaman direnişçiler, en çok da erkeklerin kapısında kuyruklar oluşturduğu bir ev etrafında dönen hikâyesiyle sıkılmadan okunuyor Mor Tecavüz, ama yazarın vurgu yapmak istediği kadın sorunsalı zayıf kalmış diyebilirim.

Şimdi göz gezdireceğimiz –Osmanlının son yıllarından başlayıp Millî Mücadele günlerine değinen, oradan Cumhuriyetin kuruluş dönemine ve hatta bugünlere uzanan– romanlar da tarihsel tür içerisine giriyor elbette. Ancak buradaki tarih, hepimizin bellediği bir tarih olarak spekülasyona açık değil. Üstelik yazarların anlattığı olaylar ve olayların işleyiş mantığı, içerisinde yaşadığımız siyasî ideolojik konjonktürün bütün unsurlarını taşıyor ve bu romanları güncelleştiriyor. Mesela, İzmir’in İşgalinden Kurtuluşa, anı yönü ağır basan bir anlatı. Ferzan Gürel, kitabın girişinde, teyzesi Hüsnet Ulusoy’dan dinlediği anıları romanlaştırdığını söylüyor. Ancak, kendi ailesine dair teyzesinin hatıratında yer alması –tarihsel nedenlerle– pek mümkün olmayan bir ideolojinin açık izleri, metnin anı niteliğini şaibeli kılıyor. Bir anlamda, resmî tarihin –o yıllara ait sisli anılar eşliğinde– romanlaştırılması olmuş İzmir’in İşgalinden Kurtuluşa.

Zerrin Koç’un ilk romanı olan Islak Kentin İnsanları, 1890’lı yıllarda Buhara’da başlayıp, Sürmene’den Samsun’a geçiyor. Millî Mücadele günlerine hızlı bir bakıştan sonra, Zerrin Koç, Buhara’dan göç eden ailenin tarihine dönüyor. Cumhuriyet döneminin belli başlı olayları geri planda belli belirsiz görünürken, yazar ailenin kızlarının felaketlerle dolu mutsuz hayatlarını izlettiriyor okuyucusuna. Ama, Islak Kentin İnsanları’nı bir roman olarak başarılı bulmak mümkün değil. Gayet özensiz ve savruk bir kurgu ile yazılmış, bazı kavramlar olayların geçtikleri tarihlerden bağımsız olarak kullanılmış ve hepsinden önemlisi roman kahramanları yazarın elinde okuyucuda duygusal bir etki yaratmanın oyuncağına dönüşmüş.

Fatma Gürel ise, kitabının önsözünde, romanın bütününe ilişkin yeterli bir bilgi vermiş zaten okuyucusuna: “Genç Cumhuriyetimizin gelişmekte olduğu o umut dolu yıllar, o yılların coşkulu, yurtsever, çalışkan insanları ve dünyaya örnek bir kültür kurumu olan Halkevleri... Hepsi artık geçmişte kalan sevgili ve saygıdeğer anılar... Bu romanı yazarken onlara bir ışık tutmayı amaçladım,” diyor ve Edremit’te geçen bir aşk öyküsü anlatıyor bizlere. Yazar, hikâye sürüp giderken ani kesintiler yaparak bir kahramanın ağzından Millî Mücadeleye, Cumhuriyet ilkelerine, dönemin tarihine ilişkin bilgiler veriyor. Romanın bütünlüğü ile bir ilgisi olmamakla birlikte, romanın ideolojisi ile örtüşüyor bu didaktik anlatım. Ve hemen eklemeliyim ki, tezli roman geleneğine bağlı birçok romanın düştüğü sıkıcılıktan kurtulamıyor. Farklı karakterlerin bakış açısı ile anlatılan romanda, karakterlerin hepsi aynı ideoloji ile yüklendiklerinden, bu anlatım tarzı da sadece biçimsel kalıyor ve metin ADD’nin tanıtım broşürüne dönüyor.

Süleyman Sağlam’ın Dağı Dağa Kavuşturan’ı, edebiyatımızda pek rastlanmayan siyasî ve toplumsal bir tarih kesitini, II. Dünya Savaşı yıllarındaki Anadolu atmosferini yansıtması nedeniyle ilgi çekici. Hikâyesinde yer alan tiplemelerin bireysel tarihleri sayesinde gerilere, I. Dünya Savaşı sırasındaki trajik olaylara, bölgedeki Ermeni meselesine de değinirken, klasik anlatım tekniğiyle yakın tarihin gerçekçi bir tasvirini yapmayı amaçlamış Süleyman Sağlam. Ne var ki, bu tarihsel geri plan hayli tartışmalı görünüyor. Geçmiş bugünün ideolojisiyle yeniden tasarlanıyor. Mesela, yazarın tehcir yorumu, resmî tarihin Ermeni meselesi maddesinden alınıp eklenivermiş romana. Çiftlik, köy, kasaba hayatı, bağlar, ovalar, Erciyeş dağının görkemi gibi kır hayatına özgü öğelerin akıcı ve zengin bir dille tasvir edildiği Son Eşkıya’da ise, aslında ne son eşkıya Osman, ne mertlik, dürüstlük, dostluk gibi değerler, ne de geçmişin barış ve kardeşlik içinde yaşayan Anadolu’su öne çıkıyor; sona gelindiğinde, insan-doğa ilişkisine dair bir ağıt oluyor akılda kalan....

Alayın Kızları’nda, Mucize Özinal, Doğu Anadolu’da, asker ailelerinin yaşadığı lojmanlarda başlayan ve bu ailelere mensup yedi kız arkadaş özelinde –Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze kadar uzanan bir süreçte– Türkiye’nin siyasî, toplumsal tarihine bakan bir hikâye anlatıyor. Roman kahramanları zaman zaman mutlu anlar yaşasalar da, Mucize Özinal’ın karamsar bir bakışı var. Günümüze doğru ilerledikçe, yitirilen değerlerin hüznü giderek derinleşmiş. Zaten sona gelindiğinde, artık yaşlı bir kadın olan Ayşen’in ağzından dökülen “ben o fotoğrafa yeniden dönmek istiyorum” sözleri özetliyor romanın ana temasını. Ancak, zaman içerisinde sıçramalarla anlatılan hikâyede boş kalan pek çok yan var.

Güvercinler’in benzer bir tarihsel zaman diliminde akıp giden hikâyesinde ise, Yiğit Okur, Anadolu’nun çeşitli kasabalarında görev yapan güvercin tutkunu bir kaymakam ve karısının hayatı özelinde yine Cumhuriyet tarihinden insan manzaraları sergiliyor, ama ilk romanındaki başarısını tekrarlayamıyor.

Işığın Gölgesi, ressam Cemil Eren’i anlatan biyografik bir roman. Erhan Bener, yılların birikimiyle, Cemil Eren’in 1926 yılında, Merzifon’da başlayan hayat hikâyesini –günümüze kadar– her yanıyla kâğıda dökmüş. Eren’in askerî okula giderek kurtulduğu kasaba hayatını, askerlik kalıplarına sığmayan sanatçı ruhunun çektiği acıları, istifa edip kendisini bütünüyle resme adayışını, aşklarını, evliliğini, çocuklarını, askerî darbelerde gördüğü baskıları, yani hemen her şeyi, çok sağlam bir teknik ve hiç aksamayan bir dille romanlaştırmış Bener. Ama, somut bir hayat hikâyesinin yarattığı kısıtlamalar, bir yazardan beklenilecek özgün yaratıma engel oluyor Işığın Gölgesi’nde ve Bener’in polisiye/gerilim unsurları taşıyan romanlarındaki tadı bulamıyoruz burada.

Geçtiğimiz yıl, sessiz sedasız bir biçimde yayımlanan Solmaz Hanım, Kimsesiz Okurlar İçin, benim en çok keyif aldığım romanlardan birisiydi. Selim İleri, “Okurlara” adlı giriş bölümünde, gördüğü ilgisizliğe sitem ederek başladığı hikâyesinde Solmaz Hanımın ve onun sağ görüşlü bir sosyalbilimci olan babasının trajedisini anlatırken, özellikle 1960’lara kadar olan yıllardaki devlet ideolojisini ve toplumsal hayatı çok iyi sergiliyor. Olayların cereyan ettiği tarih ve mekân, insan tipleri, siyasî dalgalanmalar, Türkçülüğün ırkçılıkla yer değiştirmesi gibi motiflerin hepsini bu kısa değerlendirme içerisine katmak mümkün değil, ama bu romanı sevmemin asıl nedeni, Selim İleri’nin Solmaz Hanımla kurduğu ilişki oldu. Pek az metinde yazarla kahramanı arasında böylesine bir yakınlık görülebilir. İleri, fazla göze batmayacak bir biçimde, zaman zaman hikâyeye katılıyor ve okuyucunun yalnızlığa boğulmuş, giderek aklını yitirme noktasına gelmiş, hayatı umutsuzca değiştirmeye çalışan bu kadını daha derinden kavramasına yardımcı oluyor. Solmaz Hanım, Kimsesiz Okurlar İçin, sevgi ve sevgisizliğe dair yakıcı bir roman.

Esin İnan, “1965-1980 ve sonrasını belgesel biçimde kâğıda dökmekti” cümlesi ile açıklıyor Karanlıktaki Aydınlar romanının amacını. Bu anlamda amacına ulaşmış belki, ama anlattıklarını romanlaştıramamış. Erdal İnönü, Yaşar Kemal, Mina Urgan, Reha Muhtar ve Turgut Özal gibi tanınmış şahsiyetlerin de anıldığı, yakın tarihin pek çok olayına değinen ve Türk aydınlarına bir güzelleme mahiyeti taşıyan üç yüz elli sayfalık bu Aydınlanmacı kitapta, –hayatım roman dercesine– içinden geçen ve belleğinde kalan her şeyi söylemek istemiş Esin İnan.

Oya Baydar’ın romanında da benzer bir tarihsel dönem, Türkiye’nin 1960’lardan günümüze kadarki siyasî ve toplumsal hayatı anlatılıyor. Sıcak Külleri Kaldı’da, yazar, daha önce okuduğumuz hikâye ve romanlarındaki temayı yinelemiş. Bu kez biraz daha geniş, biraz daha ayrıntılı ele alıyor sosyalist hareket içerisinde yer alan insanların dramını. Kahramanlarıyla birlikte yine Moskova’ya, Paris’e gidiyor, yakın tarihimizin ölüm ve acı kokan günlerinin havasını teneffüs ediyoruz. Arın, Ülkü ve Ömer arasındaki ilişkileri cinsellik boyutunu da ihmal etmeden işleyen Oya Baydar, yine bir adada noktalamış romanını. Umarım Sıcak Külleri Kaldı ile bu konuyu da noktalamıştır artık.

Bu yılın sürprizi ve düş kırıklığıydı Mehmet Eroğlu’nun Yüz: 1981 romanı. 80 sonrasının nimetlerinden yararlanıp rantiye bir hayat süren kahramanın bakış açısı ile anlatılan ve simgelere dayanan bir hikâyesi var, ama ne adamın değişen yüzü, ne bir Türkiye metaforu olan hasarlı bina, ne de adamın sevgilisi olan dört kız kardeş yerli yerine oturuyor. Mehmet Eroğlu’nun siyasî yorumlarının da 80 öncesi ve sonrasında yaşananları açıklayamadığını düşünüyorum. Üstelik ilk romanlarındaki polisiyelere özgü gerilimi de tutturamıyor bu romanında. Ancak şiddet içeren bir cinsellik yine yerli yerinde! Uğradığı tecavüzden ötürü içe dönük, sadizmle çevrelenmiş, sıkıcı bir varlıkken, tutkulu ve aşka hazır bir kadına dönüşen Ziynet bahsine ise muhalefet şerhi düşmekten başka bir şey gelmiyor elimden.

Ne Güzel Çocuklardık Biz’in de kırık, hüzünlü bir öyküsü var; 12 Eylül öncesinde faaliyet gösteren bir siyasî hareketin üyelerinin, 80 öncesinden 90’lara kadar yaşadıklarını konu edinmiş Metin Celal. Romanda, 70’li yıllarda devrimci hareket içerisinde yer alan gençlerin yaşamlarının geniş bir haritasını çıkarmaya ve geçmişin muhasebesini yapmaya soyunmuş. Kimi zaman üstesinden de geliyor bunun; gençlerin duygu ve düşüncelerine, verili ahlakı yeniden üretişlerine ilişkin yerinde tespitleri, gençlerin mekânlarına, eylem biçimlerine, kısaca yaşadıklarımıza dair canlı tasvirleri var. Ancak cinselliğe fazlaca takılıp, 12 Mart ve 12 Eylülü konu alan diğer yazarlarda da gördüğümüz yaşanmamış cinsellik temasını tekrarlamış, üstelik gereksiz bir de polisiye entrika katmış romanına.

“Asıl ilgilendiğim tarihin bir insanın kimliğine hâkim olduğu zaman dilimi,” diyen küçük İskender, Zatülcenp’te işte böyle bir zaman dilimini, bu zaman diliminin Türkiye’nin siyasî ve toplumsal koşullarında bireyi nasıl kuşattığını ve hasta ettiğini anlatıyor. Bu anlamda Zatülcenp adı, toplumda nefes alamamanın bir metaforu. Küçük İskender’in kahramanları ise, zatülcenp hastaları gibi çok fazla acı çektikleri için asla hayata katılmaması gereken kişiler. Yazar, hikâyesinde olup bitenlere “politik kimliğin haricinde hayata karşı duyarlı, bir parça şiirle, bir parça bireysel mutluluklarla da –bireyci değil– kuşanmış olan herhangi bir militan ya da sempatizanın yaşayacağı deformasyonun şekli” yorumunu getirmiş. Zatülcenp’i değerlendirirken yazarının cümlelerini kullanmamı yadırgayanlar olabilir belki de; ama itiraf etmeliyim ki, küçük İskender’in kitabından ben böyle büyük meseleler çıkaramamıştım.

İçinde yaşadığımız dönemde karşılaştığımız toplumsal ve ahlakî yozlaşmaya ilişkin bir anlatı olan İstanbul Dörtlüsü’nü Media ile tamamlayan Hikmet Temel Akarsu, benzer temalarla örülü Kayıp Kuşak dörtlemesine Aleladelik Çağı ile adım attı geçtiğimiz ay içerisinde. Aleladelik kavramını, 1980 sonrası yaşanan süreçte insanoğlunun sürüklendiği trajik bir varoluş biçimi olarak belirliyor Akarsu.

İki kardeş arasındaki ilişkiyi, hem ailenin diğer fertleriyle hem de onları çevreleyen hayatla birlikte ele alan Geceye Uyananlar, gerçekten de güzel ve etkileyici bir roman. Cahide Birgül, sorumlu olmadıkları kirli bir dünyanın bedelini ağır bir biçimde ödeyen kahramanlarının psikolojisini ince ince işliyor. Hepsinden önemlisi, bir derin devlet görevlisinin, mesleği ile sivil hayatı arasındaki mesafeden ötürü, iç yaşantısında yaşadığı gerilimi araştırıyor Geceye Uyananlar; ölümün sıradanlaştığı bir dünyadan çıkıp insanlar arasına katıldığında düştüğü çaresizlik, giderek sorguladığı ve soğuduğu mesleği, yitirdiği değerler ve sonunda dört bir yanını kuşatan tedirginlik... Sadece onu değil, kız kardeşin yaşadığı düşsel dünyayı da aynı biçimde yansıtıyor yazar. Üstelik derin psikolojik tasvirlere boğmuyor metnini; insan psikolojisi, olaylar ve davranışlarda somutlanıyor. Cahide Birgül’ün romanı, bir edebî metne somut tarihin ve siyasî durumun nasıl yedirilebileceğinin güzel bir örneği. Siyasî olanın ve iktidar ilişkilerinin gündelik hayatın her alanına yayıldığı bir dünyada, siyasî roman yazmak için siyasî sözlere gerek olmadığını gösteriyor Geceye Uyananlar.

İki Hayat, Türkeli’nin yine varoşlardaki hayatını anlattığı, anı niteliği ağır basan bir roman. Hiç kimse Orhan Pamuk veya Murathan Mungan’ı yaşadığı semtin adıyla anmıyor ama nedense Türkeli’nin varoşlarda yaşıyor oluşunun altı çiziliyor; ve bir tür Külkedisi muamelesine tabi tutuluyor. O da, İki Hayat’ta, bu sorunundan söz etmiş; kendisine yol gösterenler, akıl verenler, edebiyat çevrelerinden gelen değerlendirmeler hayatının bir –ve yabancılaşmış– bölümünü teşkil ederken, maddî sıkıntılar içerisinde yaşadığı ikinci –ve sahici– hayatla baş etmeye çalışıyor. Ancak, metninde şikâyetçi olduğunu söylediği yol göstericilerinden etkilenmiş olacak ki, İki Hayat’ta biraz da hayat felsefesi yapmaya girişmiş, ama felsefî söylemle roman dili birbirine hiç uyum sağlayamamış.

Romanda aslolan öyküdür diye düşünenler için ilk bakışta çekici gelmeyecek bir metin, Barış Bıçakçı’nın Herkes Herkesle Dostmuş Gibi’si; kahramanları olmayan, mutlu ya da mutsuz bir aşkı anlatmayan, önemli şahıslara hiç yer vermeyen ve kısa bir zaman diliminde, sıradan insanların sıradan hayatlarına takılan bir roman... Kalabalık bir kentin caddelerinde gezinen insanlar için zamanın bir an durduğunu ve o insanların düşüncelerini yazıya döktüklerini canlandırın kafanızda; işte Bıçakçı böyle bir tahayyülden yola çıkarak kurgulamış romanını. Ancak, çok sayıda insanı yüz on sayfaya sığdırmaya çalışınca, bu insanların bireysel dramlarını yeteri kadar derinleştirememiş. Keşke acele etmeyip biraz daha işleyebilseydi metnini ve bir eksiklik hissi yaratmasaydı okuyucularında.

Aşk, sevgi ve cinsellik temalı çok sayıda roman yazıldı 2000 yılında. Mesela, Tülay Ferah’ın her iki romanı da bu türde; Kırmızı Erik’te bir kadının, Erkek’te ise –adı üstünde– bir erkeğin duygusal ve cinsel dünyasına bakıyor yazar. Ama, bir türlü halledemedikleri aşkları ve cinsellikleriyle kadın da erkek de yakınlaşamıyor okuyucuya. Ferah, belki bir kesimden insanı ve onların ilişkilerini anlatmaya niyetlenmiş, ama bu insanlar birbirleriyle garip ilişkiler içinde yuvarlanıp giderlerken, onların anlaşılmaz psikolojileri dışında hiçbir şey gösterememiş yazar. M. Naci Ünver’in Bir Yalnızlık Masalı’nda, özgür ve entelektüel kadın tipi Merve ile Merve’nin yaşadıkları da ayakları yere basmayan türden. İlk bölümlerdeki temasını –İstanbul’da tek başına yaşayan bir kadının toplum ve toplumsal kurallarla çatışması– sürdürememiş yazar. Kadın kahramanının Doğu yolculuğu ile tam bir masala dönüşmüş metni. Romantika ise, tedavülden kalkan bir aşk ve fedakârlık anlayışına yakılmış bir ağıt sanki. Yazar da farkında aslında anlattıklarının kendi kuşağı ile birlikte son bulduğunun ve kahramanlarının bu hayatta yeri olmadığının. Böyle bir yitirilmişliği içten, duygulu ve akıcı bir dille işlemiş Turgut Özakman. Uzun bir aradan sonra yeniden romana dönen Necati Tosuner de, hüzünlü bir hikâye anlatıyor Yalnızlıktan Devren Kiralık’ta. Kahramanının kuşatılmışlığını, kadınlarla bir türlü halledemediği sorunlarını, çaresizliğini, kendisi olarak var olamadığı bir dünyada yaşamaktan mutsuz oluşunu belki anlayabiliyoruz ama bir türlü akmıyor roman, sıkıcılıktan kurtulamıyor. Bedrettin Şimşek’in, XVIII. yüzyılın ahlaksal çatışma merkezli didaktik romanlarını, bugünden, zamandan ve mekândan tamamıyla bağımsız olarak –neredeyse tamamen tıpkıbasım tarzında– hem üslup hem de tema yönünden tekrarlayan Bir Fahişenin Eğitimi romanını neden yazdığını ise hiç anlayamadım.

Meltem Arıkan’ın, merkezinde kadınlara dair bir sorunsalı olmasına rağmen merakımızı uyandırmayı da amaçlayan, polisiyelere özgü kurgusu ve “izlenen izleyici” sürprizi ile Evet... Ama.. Sanki adlı romanı farklı bir anlatı. Arıkan, kadın-erkek ilişkisinin doğasını açığa çıkarmaya çalışıyor. Bakılan, arzulanan, erkeğin cinsel isteklerinin nesnesi olan kadının düşündüklerini, hissettiklerini ve yabancılaşmasını araştıran Meltem Arıkan, bu temayı bir izleme öyküsüyle anlatması, konu ile örtüşen erotizmi ve öyküsünün kurgusuyla gayet başarılı.

İki erkek arasındaki aşkı, işin içine ensesti ve –Hamam filmini biraz hatırlatan– farklı kültürel kimlikleri de katarak anlatan Günahsız’da, İbrahim Altun, önceki romanlarındaki başarısını tekrarlıyor. Üstelik hikâyesini Diyarbakır’da, bir şiddet ve cinnet ortamında trajik biçimde sonlandırarak, bireysel kaderlerle siyasî ve toplumsal olgular arasındaki ilişkiyi de vurguluyor. Üzerinde durulması gereken bir yazar İbrahim Altun.

Mehmet Arif Derbent’in poşetli ve CD ilaveli romanı Yalnız Balayı, kitapçı raflarında pornografi görüntüsü vermekle birlikte, bir erkeğin –çocukluktan yetişkinliğe geçiş aşamalarında– cinselliği algılayışı ve yaşayışı üzerine ilginç bir anlatı. Herhalde Türk edebiyatında mastürbasyon hiç bu kadar yer almamıştı. Ancak ortada bir bayağılık veya ölçüsüzlük yok! Belki biraz erkeklere mahsus ama keyif verici bir roman Yalnız Balayı.

Yılın sevgi temalı en sıcak hikâyesi Lucky’de. Ana karakter bir Doberman. Sezgin Kaymaz köpek davranışlarını o kadar iyi gözlemleyerek anlatmış ki hikâyesini, Lucky adlı köpek canlanıveriyor gözümüzde. Üstelik yan karakterler, yani insanlar da aynı canlılıkla –biraz da mizah katılarak– işlenmiş. Beş yüz sayfalık, köpeklere adanmış bu romanı hiç sıkılmadan okuyabilirsiniz.

Barış Tuna’nın Düşbilimi adlı romanı, düşlerle gerçek arasında gidip gelerek anlatıyor genç insanlar arasında yaşanan ve yaşanamayan aşkları. Üniversite çevresindeki ilişkiler, yazamayan bir yazar, takılıp kalınan cinsellikler etrafında, ele aldığı kişilerin iç dünyalarını başarılı bir biçimde işliyor; kendisini de işin içine katıp, metin kurma meselesine de göndermeler yaparak... İşin doğrusu, edebî metnin kurmacalığını öne çıkaran roman ve hikâyeler önemli bir ağırlıktaydı 2000 yılında. Dahası, metnin yazılış öyküsünü metnin kendisi yapma salgını yalnız romanları değil hikâyeleri de etkilemişti. Mesela, Ten Yükü’nde, Atilla Şenkon, bütünüyle kahramanları ile konuşarak oluşturmuştu öyküsünü. Ayfer Tunç’un Aziz Bey Hadisesi’ndeki “Kırmızı Azap” hikâyesinde olup bitenler yazar tarafından değil, yazarın yarattığı karakterler tarafından aktarılırken, Murat Gürsoy’un Bu Kitabı Çalın’ındaki bir karakter, kendisini yaratan yazarı anlatıyordu okuyucuya. İsmail Güzelsoy’un Seni Seziyorum’undaki son hikâyesinde, olaylar hikâyedeki kahramanın yazdığı başka bir hikâyedeki gibi gelişiyordu ve Yekta Kopan’ın Fildişi Karası’ndaki bütün hikâyeler aynı teamülün ürünüydüler. Romanlara dönersek, Ahmet Karcılılar’ın Gülden Kale Düştü’sü, Levent Mete’nin Aşk Romanları Yazan Adam’ı, Sabri Kaliç’in Kendisini Prens Sanan Kurbağa’sı, İlhami Algör’ün Albayım Beni Nezahat ile Evlendir’i de, işte bu yazı macerası kalıbını yineliyor. Nazlı Eray ise, Ayışığı Sofrası’nda artık kanıksadığımız tarzını tekrarlıyor ve –bizim pek katılamadığımız– düşsel bir dünyada hesaplaşıyor kişisel tarihiyle.

Postmodern edebiyatın yaptığı, bir metnin kurmaca olduğuna ve metinlerarasılığa ilişkin –aslında önemli bir yenilik getirmeyen– vurguyu ezberledik artık. Don Quijote’de, Lovecraft’ın hikâyelerinde, Papini’nin metinlerinde hemen kendini belli eden bu “kurgu olma” hali, Borges’in elinde yepyeni bir hikâye tarzına dönüşmüştü. Kıssadan hisse çıkarmak gibi bir amacım yok ve yukarıda saydığım hikâye ve romanlar içerisinde çok beğendiklerim de var elbette. Ancak, edebiyatta bir yenilik gibi görünen pek çok “hoş” biçimsel deneme, artık hatırlanmıyor bile. Gerçek yazar, romanın anlatıcısı ve anlatılan roman kişileri arasındaki ilişkiler, bir metnin kendi kendisini sorgulaması olarak anlamlı olsa da, bu denli sık tekrarlandığında cazibesini yitiriyor. Romana bir soluk aldıracak gibi görünen, gerçekle düşün harman edildiği anlatım, artık kendisi soluk alamıyor. Belki birkaç başarılı örneği yine çıkacak ama şimdilik postmodern anlatıda yeni bir şey yok!..

Düşselliği apaçık olmakla birlikte temasal farkıyla öne çıkan Turuncu Kayık, reenkarnasyon konusunda uzmanlaşmış özel bir kliniğe giden gazeteci kadının tanıtımıyla başlıyor. Romanda reenkarnasyon hadisesi var elbette, ama bunu bir alegori olarak yorumlamak ve bireyin kimliğini/bilincini oluşturan bir kültür birikimi üzerinden yeniden canlanan bir geçmiş olarak ifade etmek daha doğru olur. Yani metafizik göndermelere girmiyor E. Emine. Zaten bu roman, anlattığı hikâyeden çok anlatış biçimi ve dili kullanışı ile ilgi çekici.

Reenkarnasyon konusunu –bence daha yerli yerinde bir türde– korku/gerilim tarzındaki romanında kullanan Elif Karakaş Kask, Ve Sonra Bir Gün’de, iblis, şeytan vb. standart Hollywood işi korku unsurlarını tekrarlamış. Ama önceki romanı Lanetli Genler’deki kadar başarılı değil. Hiçbir yerel motif barındırmayan Ve Sonra Bir Gün, tam bir best-seller. Sinan Tamer de, Karanlık Masumiyet’le korku/gerilim türüne yaklaşmış. Biraz karmaşık kurgusu, “satanist” hikâyesi, psikolojisi bozuk karakterleri, konusuyla örtüşen şiddet ve cinsellik öğeleriyle Karanlık Masumiyet, yaşadığımız günlere karamsarlıkla yaklaşan alegorik bir roman..

Siyah Hatıralar Denizi de bir kara ütopya. Mehmet Açar, bu ilk romanı ile, Türkiye’de pek rastlanmayan bilimkurgu edebiyatına adım atıyor. Gelecekteki bir zaman dilimini, –bugünkü bilgilerimize göre– fizik ötesi olayları işlemesiyle temel motiflerini bilimkurgulardan alan Siyah Hatıralar Denizi, genel anlamda popüler dediğimiz bilimkurgu metinlerine benzemiyor aslında. Birçok film, roman ve hikâyeye yapılan göndermeler, pek çok tanıdık, bildik oyuncu ya da roman kahramanına verilen rollerle, açık bir metin o! Ama romanın merkezinde Kafka’nın Şato’su var. Biçimsel olarak bilimkurgusal bir polisiye gibi görünmekle birlikte, bu metindeki sırlar, hayatın, varlığın anlamının, duyguların, şimdinin ve geleceğin sırları... Özellikle Ennonia Otelinde olup bitenleri, geleneksel dil ve düşünce kalıpları içerisinde kavramak mümkün değil. Yazar ve kahramanı ile birlikte 2130’lu yıllarda keyifle dolaşabilmek için, sizler de maddî dünyaya ilişkin önyargılarınızı bir kenara bırakmalısınız Siyah Hatıralar Denizi’ni okurken.

Bir diğer kara ütopya da Cem Akaş’ın elinden çıkmış. Kendi deyimiyle “bilimkurgu olmayan bir gelecek kitabı” Balığın Esir Düştüğü Yer. Cem Akaş, tek bir merkezden yönetilen ve iktidarın gücünün arkasında popüler kültür endüstrisinin yattığı bir dünyada, bir yandan –başlangıçta sisteme bağlı– kahramanı Hökl’ün kendisini arayışını, diğer yandan sistemin mantığını ele alıyor. Akaş’ın hikâyesi ve kavramları sorgulayışı dışında anlatım tekniği ve dili kullanışı da çok başarılı. Kolay okunabilen ama derinlikli bir roman Balığın Esir Düştüğü Yer.

2000 yılının üçüncü bilimkurgu kitabı Son Cephede Şafak ise, türün bütün kurallarına uyan bir roman; Özlem Kurdoğlu’nun, ünlü Alien serisinin dördüncü bölümü için tasarladığı bir film senaryosu olarak yazılmış ve daha önce Atılgan dergisinde tefrika edilmiş. Bilimkurgulara ilgi duyanların seveceğini umduğum Son Cephede Şafak, belki Hollywood’a ulaşamadı, ama en azından Türkiye’de az rastlanan bu türü zenginleştirmiş oldu.

Virgül sayfalarında yıl boyunca sıklıkla değinildiğinden, bu yazıda polisiyeleri anmayacağım, ancak tür olarak doğrudan polisiyeye dahil edilemese de, baştan sona –hem de uluslararası– kriminal vakalarla kaplı Kinyas ve Karya’yı anmadan geçmeyelim. Hakan Günday, romanında, öncelikle bir yol, bir macera hikâyesi anlatıyor; okuyucularını Afrika ve Güney Amerika’nın batakhanelerine, kirli işlerin döndüğü karanlık dünyalara götürerek bu dünyalarda yaşayan insan tipleriyle tanıştırıyor. Metnin, şiddeti sıradanlaştıran –ve neredeyse meşrulaştıran– ideolojisini ve felsefe yapma kaygılarını bir yana bıraktığımızda, best-seller tarzı hızlı bir macera romanından söz edebiliriz. Ancak bir ilk romanın taşıyabileceği aksaklıkların hemen hepsi var Kinyas ve Kayra’da. Unutmadan ekleyeyim; bu romanda da yazarın kendisi bir roman kişisi olarak görünüyor ve metnin nasıl yazıldığı metin içerisinde vurgulanıyor.

Geçtiğimiz yılın romanları arasında, mizah ile absürdlüğü birleştiren iki romandan çok keyif aldığımı söyleyebilirim. Artık kendisini bütünüyle bu türe adadığı anlaşılan Armağan Tekdöner, Tahsin Bey Ekvador’da romanında, her zaman olduğu gibi cinnet getiren, düşlerini gerçek, gerçekleri düş sanan garibanları ve onları kötü emellerine alet etmeye çalışan açıkgözleri kendine özgü bir üslupla anlatıyor. Bu kez, kötü olan, bir akıl hastanesinin başhekimi. Kahramanımız ise onun hastası. Fikrisabit yaratan çekici kadınlara da yer veren neşeli bir roman Tahsin Bey Ekvador’da. İkinci absürd romanı ise Alper Canıgüz yazmış. Kapağında “psiko-absürd romantik komedi” ibaresi bulunan Tatlı Rüyalar’da, aynı hayatın iki yanını paylaşan Hector Berlioz ve Hakan Şevket Tunçel, hayatının bir bölümünü Hector’a satan Hamit, Şevket’i tedavi etmeye çalışan Profesör Olcayto Fişek, onun geri zekâlı bulduğu öğrencileri, her gördüğü erkeğe açık olan Nalan ve para dolu bir çantayı arayan gangsterler var. Olup bitenler ise tam bir şenlik havasında. Okunmasını hararetle tavsiye edeceğim, gerçekten saçma, gerçekten komik, gerçekten romantik bir roman Tatlı Rüyalar.

Gasteci, kendisi de gazeteci olan Çetin Yiğenoğlu’nun mesleğine, meslektaşlarına ve medyaya koşulsuz teslim olan topluma –Anadolu basını üzerinden– getirdiği mizahî bir eleştiri. Yalan haberler, gazetelerin siyasî ve ekonomik rant aracına dönüşmesi ve gazeteciler arasındaki çekişmelerle renklenen romanın aksayan yanı Çetin Yiğenoğlu’nun gazeteci üslubundan sıyrılamayışı.

Adını, “her konuyu kemiğine kadar ele almasıyla” kazanan(!) Kemik, tür bakımından absürd olmamakla birlikte, bizzat varoluşuyla absürd bir kitap. Derin olduğu sanısıyla işlenen yüzeysel ve basit felsefesi, yarım yamalak DNA lakırdısı, yerli yersiz kullanılan –seks filmlerinde parça diye tabir edilen– cinsellik öğeleri, ama bunların ‘kemiğine kadar’ yazılamayıp kelimelerin karıştırılmasından doğan anlamsız cümleleri, mağrur olma padişahım dedirten önsözü ve kulak tırmalayan diliyle, yılın tartışmasız en kötüsüydü Bedri Baykam’ın –dilim varmıyor ama– ‘romanı’.

Bir de roman denemeleri vardı 2000 yılında; Enis Batur’un Acı Bilgi’si ve Ece Temelkuran’ın İç Kitabı’ndan söz ederek bitireyim yazımı... İddialı ve daha baştan okuyucuyu “size göre olmayabilir” sözleriyle uyaran bu anlatılarda dilin mükemmel bu biçimde kullanıldığını vurgulamak hakkaniyetli olur. Ama ortaklık bu noktada bitiyor. Enis Batur, sanki kendisine adamış Acı Bilgi’yi; kendisine ve Enis Batur hayranlarına! Sayfalardan yansıyan entelektüel birikimi fark etmemek mümkün değil, ama Batur da her sayfada farkının altını çizmeye özen gösteriyor. Aslında en doğru değerlendirmeyi kendisi yapmış kitabı hakkında: Acı Bilgi bir roman denemesi ve yazınsal bir yolculuk...

Ece Temelkuran’ın içini açtığı, okuyucuyu da buna zorladığı İç Kitabı, yukarıda da ifade ettiğim gibi, tartıştığı meselelerden önce diliyle yakalayıveriyor sizi. Hatta bir süre kendinizi dilin ritmine kaptırıyorsunuz. Bu dilsel büyüden sıyrıldıktan sonra, karşınıza yazarın etrafımızı kuşatan dünyaya ilişkin yorumları çıkıyor. Canlılar ve cansızlar âlemine alegorik bir yaklaşımla farklı bir anlam vermeye çalışıyor Ece Temelkuran, böylelikle varoluşun anlamını sorguluyor. İç Kitabı’nın üzerinde yeterince durulmamasının bir haksızlık, daha doğrusu bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Bu yazıda adını andığım pek çok yazarın ve romanın da aynı ilgisizlikle karşılaşmış olması herhalde bir teselli nedeni olmasa gerek.• 

VİRGÜL Şubat 2001, Sayı: 38, s. 38-43

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz! :: Arkadaşa gönder!

• 6/3/2006 - derinlemesine bir bakış

Yazan: faruk yedek
Ele aldığınız konu ,edebiyat sever ve her şeyden önce bu işi meslek halıine getirmiş bendenizi çok mutlu etti. Konuyu ele alışınız ve konuya hakim oluşunuz da ayrı bir övgü nedeni. Ancak her böyle bir çalışmanın toplumun her kesimi tarafından okunabileceğinin göz ardı edilmesi çalışmanızın eksik kalan bölümünü teşkil etmekte. çünkü çalışmanızda tip tahlllerinden yola çıkarak izlenimsel deneyimlerinizden faydalanmışsınız. Fakat bunu yaparken okuyucu kitlesinin kültür seviyesini ve normlarını gözardı etmişsiniz.Bu bakımdan, konun başında yapılacak olan tip ve karaktere yönelik açılımlar tanımlar, bu alanda yapılmış diğer çalımalara göndermeler ve bu çalışmalardan alıntılar ele aldığınız konunun etkisini daha da artıracağı knısındayım.
Bağlantı

• 27/2/2006 - kasmaz

Yazan: isimsiz
bu kadar uzun bi yazıyı yazmak için kimse kasmaz :D
Bağlantı

Hakkımda

Türk Romanı Üzerine Yazılan inceleme, araştırma, değerlendirme yazıları, söyleşiler vb.

Son yazılar

YİTİK GÖL ROMANI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME / Nail UYAR
Arşiv: AlsahBlog/RomanYazıları 2005
Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Roman Zamandizini (1872- 2006) / Kronoloji
Tek ve mükemmel bir hayat, Haldun Taner öykü ödülünü Ağula adlı kitabıyla kazanan Sibel K. Türker
63. Yıl Yunus Nadi ödülleri 2009
MEB'NIN İLK VE ORTA ÖĞRETİM İÇİN SAPTADIĞI 100 TEMEL ESER
Roman Yazıları Arşivi'nden
9. Fakir Baykurt Kültür Sanat Günleri Programı
Masumiyet Müzesi Haberleri
"Güven" 10 yaşında
‘Ağabey, çamaşırlarınızı, romanınızı gönderiyorum’
Orhan Pamuk’tan bir aşk romanı
Kırık bir kalbin romanı
Miami’den Mardin’e
Ayla Kutlu romanı
Duygu Asena Roman Ödülü, Lal Kitap'ın oldu
Kitabın Adı: Ankara
İlköğretmenimiz Fakir Baykurt
Orhan Kemal bakışı
Oğuz Atay Roman Yarışması Sonuçları Açıklandı
Boşluğun masalı... / Latife Tekin
Yaşar Kemal neden Nobel alamadı? İşte cevabı!
Türk edebiyatının farklı tarihi
Erkekler arasında tek başına
KÖY ENSTİTÜLERİ HALKI BİLİNÇLENDİRİYORDU / KADİR İNCESU

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Blog RSS
Ali ŞAHİN (alsah) 'in Tüm Blok Ve Siteleri
Güldeste/ En Güzel Atatürk Şiirleri/ Seçki
Kastamonu Net (Blogcu)
Öyküler & Öykücüler
Roman Yazıları
Şiirler & Şairler
Taşköprü'den Bakış
Yedinci Sanat
Yeni Edebiyat (Blogcu)
Edebiyat Dünyası
Yeni Edebiyat
Yeniden Dergi
Edebiyat
Öykü
Gökırmak
Esintiler
Taşköprü'nün Sesi
Taşköprü Yazıhamit Köyü
Kastamonu Net
Gerçeğin Sesi
Güncem
Edebiyat 2005
Çocuk ve Edebiyatı
Sanat ve Toplum
Dersimiz: Edebiyat
E- Edebiyat
Taşköprü'nün Taş-köprüsü
Dünya Ressamlarından Büyük Resim Galerisi

Kategoriler

  • A. Ali ŞAHİN (A. Alsah) Yazilari
  • Anma
  • Arastirma
  • Duyuru
  • Edebiyat Arastirmalari
  • Edebiyat Tarihimizden
  • Edebiyattan Sinemaya
  • Elestiri
  • Etkinlik
  • Haber
  • Inceleme
  • Kitap
  • Kitap Ozetleri
  • Kitap Tanıtma
  • Kronoloji (Zamandizini)
  • Roman Inceleme
  • Soylesi
  • Arkadaşlar

    alisahin37
    kastamonunet
    Guldeste
    oykuleroykuculer
    yeniedebiyat
    yedincisanat
    siirlersairler
    ilhanM
    elki
    yildizim
    derlemeler
    Hasan37
    cocukca
    geda
    hasanbildirki
    NEVAAY
    muzaffererdem
    ilkay
    riqelme
    sophia
    HandanGokcek2
    iremnur
    lalecik
    muratkulcuoglu
    ehicran
    EEYC
    cicim
    afranur
    gulcanca
    eroman
    esevcanca
    kastamonum
    UmitZeynep
    saclariniz
    lepidoptera
    nehir35
    tera
    perisel
    yakamoz37
    JeLiBoM
    deryadanlezzetler
    zeytintanesi
    tariksefer
    nsahin
    pelincee
    spil
    neslinursema3
    keskin965
    Nesak61
    gorseldil
    tulaybilgin
    ayakizleri
    SariYazma
    laalee
    savra
    mayinhatti
    sahinsah
    sahinsah
    sahinsah
    sahinsah
    Mansur
    emeginsanati
    kaylule
    nurtenaltinok
    kitapyorumu
    daktilo16
    passions00
    Laliyne35
    kitabooku
    neslinursema1
    neslinursema
    AliSahinAlsah
    kitapnehri
    neslinursema2
    alsah
    AlsahBloklariIndexi
    AlsahIndex
    cideli
    glhn74
    yagmurtuana
    bizimada
    incesan
    unutanlara
    vasitan
    teknolojihaber
    sevilla
    yorumsizin
    AlsahBloglariIndeksi
    AlsahBloglariIndexi
    AlsahBloklariIndeksi
    AlsahBloklariIndexim
    YeniGuneTurku
    kenanyucel
    bloggazetesi
    akinolgun
    sairasli
    gizemliruzgar
    sinemaseyret
    SerkanEngin
    siberdevlet

    http://alsahblog.blogcu.com/ Kayıt Güncel Sayfa: Toplam:
    Son Sayfa | Sonraki Sayfa