AlsahBlog

• 26/12/2005 - 2001 Yılının Romanları / A. Ömer TÜRKEŞ

Kategori: Inceleme

2001 Yılının Romanları / A. Ömer TÜRKEŞ

Yazıda değinilen kitap(lar): Üçüncü Binyıl Öyküleri, Yıldızlar Işıyacak, Rüya, Kızarmış Palamutun Kokusu, Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olacak, Yaralı Kalmak, Kitaptaki Yüz, Zamandışı Sevişmek, Aşkı Giyinen Adam, Mayo mu Osmanlı mı, Ceza Kuşağı, Kuyruk, Amcam Hamlet, Bozgunda Fetih Rüyası, İsyan Günlerinde Aşk, Aşkın Samatya'sı Selanik'te Kaldı, Aslında Özgürsün, Arayış Tutkusu, Asmalar Artık Ağlamıyor, Yalnız Sen Varsın, Mum Işıklı Ev, Bir Ceninin Anıları, Genelev, Sarı Zarf, İlk Yarı 10-0, Eksik Taşlar, Kuş Bakışı, Topal Viktor'un Anıları, "Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir", Filler Çapraz Gider, Ormanda Ölüm Yokmuş, Cüce, Elma
Yazıda değinilen yazar(lar): Murat Şermet, Halil İbrahim Balkaş, Alev Alatlı, Engin Geçtan, Selim İleri, İbrahim Yıldırım, Aras Ören, Alaattin Topçu, Nazlı Eray, Tülay Ferah, Armağan Tekdöner, Ümit Ünal, İldeniz Kurtulan, Beşir Ayvazoğlu, Sergun Ağar, Duygu Asena, Nur Elmas, Özden Soyalp, Kenan Kalecikli, Yılmaz Ergül, Münir Göle, Fatih Kaynak, Ömer Zülfü Livaneli, Kaan Arslanoğlu, Yiğit Okur, Selçuk Altun, Altay Öktem, Latife Tekin, Leylâ Erbil, Enis Batur

 

Roman üretiminin önceki yıla göre artış gösterdiği bir yılı geride bıraktık. Polisiyelerden aşk romanlarına, bilimkurgulardan tarihî anlatılara, postmodern fantezilerden siyasî metinlere kadar geniş bir tür yelpazesi içerisinde farklı yazınsal arayışlarla yazılan ve sayıları “yüz”ü bulan bu üretimin niteliksel yönü ne yazık ki niceliği kadar doyurucu değildi. Belki de bu nedenle –birkaçı dışında– gündem yaratacak tartışmalara konu edilmedi romanlar. Medyaya yansıyanların tartışıldığı alan ise edebiyatın dışına taşmış, tarih ve politika edebiyat ve sanatın üzerini bir kez daha örtüvermişti.

Roman örneklerine geçmeden önce, geçen yıl yaptığım bir hatırlatmayı tekrarlamak istiyorum: Türk romanı için verimli geçen bir yılın değerlendirmesini yapmaya soyunan ve çok sayıda romandan söz açan bu yazı, değindiği yazarlar ve ürünler hakkında bir puanlama yapmak, en iyi veya en kötü listeleri çıkarmak amacını taşımıyor. Metinler üzerine ayrıntılı çözümlemeler de değil maksadım. Daha çok roman türünü sevenlerle yapılan bir sohbet olarak düşünülebilir söyleyeceklerim. Yalnızca isimlerini vermekle yetindiğim romanların önemli bir bölümünü yıl içerisinde yine Virgül dergisinde ele almıştım, isimleri zikredilmeyen yazar ve romanlar varsa eğer, kayda değmedikleri için değil, okuma fırsatı bulamadığımdan ihmal edildiler. Ayrıca, bir romanın birçok tür içerisinde farklı yönleriyle okunabileceğini ve bu yazının akışını sağlamak amacıyla yaptığım türleştirmelerin, romanları belli kategorilere kapatmak anlamını taşımadığını belirtmeliyim.

İlk olarak Türkçe roman yazımında ayrı bir tür olarak yerini sağlamlaştıran polisiye edebiyatla başlayalım. Yıl içerisinde okuma fırsatını bulduğumuz Rol Çalan Ceset (Celil Oker), Siyah Mavi (Birol Oğuz), Çapraz Ateş (Yıldırım Üçtuğ), Güvercin Kayalıkları (Osman Aysu), Kayıp Adada Cinayet (Hasan Doğan) ve Kitapçı Dükkânı (Esmehan Aykol) önümüzdeki yıllarda da sürmesi beklenen “seri” düşüncesiyle üretilmişlerdi. Hüsnü Arkan’ın Menekşeler Atlar Oburlar’ı ve Şebnem Şenyener’in Bir Türk Casusunun Mektupları da doğrudan bu tür içerisine girmemekle birlikte polisiyelere özgü kurgularıyla türü sevenlerin ilgisiz kalamayacakları metinlerdi. Yıl içerisinde geniş bir biçimde değerlendirildiklerinden bu romanlar üzerinde durmayacağım. Yazarların ağırlıklı biçimde özel detektif tiplemesini tercih ettiği yeni nesil polisiyelerimizde henüz derinlikli ve karmaşık bir cinayet örgüsü bulamasak da, okunabilirlik çizgisini çoktan aştıklarını ve yerlilik keyfini verdiklerini söylemekle yetineyim.

Türkçe romanda en az ürün verilen korku türünde ise tek bir örnek yayımlandı ve sanıyorum Gabel, pek az kitapçıya, dolayısıyla da o denli az okuyucuya ulaşabildi. Mustafa Altunay, yayınevi adı yerinde bir internet adresi bulunan romanında doğaüstü kötü bir varlığın yönlendirdiği felaketleri –geçmişle bugün arasında kurduğu bir anlatı ile– aktarırken, doğrusunu söylemek gerekirse belli bir düzeyi yakalamayı başarmıştı.

Cem Akaş’ın Olgunluk Çağı Üçlemesi, Haldun Aydıngün’ün Planımız Katliam, Murat Şermet’in Üçüncü Binyıl Öyküleri, Alev Alatlı’nın –Schrödinger’in Kedisi dizisinin ikinci kitabı– Rüya ve Halil İbrahim Balkaş’ın Yıldızlar Işıyacak romanlarının hikâyeleri gelecekteki birer zaman diliminde geçmekle birlikte, bunlar “bilimkurgu”dan çok –kimisi kara, kimisi pembe türden– ütopya denemeleriydiler.

Bu tarz romanlar arasında dili, kurgusu, meseleleri tartışma biçimi ve hikâyesi ile öne çıkan Olgunluk Çağı Üçlemesi, geçen yıl yayımlanan Balığın Esir Düştüğü Yer’i de kapsıyor ve oradan sürdürüyor anlatısını Cem Akaş. Üçüncü bölüm Oyun İmparatorluğu’nda mizahî bir dünya tarihi yorumu ile sonlanan roman yazarın eriştiği olgunluğun da bir kanıtı.

Murat Şermet’in Üçüncü Binyıl Öyküleri adı altında toplamak üzere bir dizi roman yazmaya hazırlandığı anlaşılıyor. Birinci kitap, elimizdeki İlk Özgürler. İyimser bir ütopya kurmuş İzmir’de başlayan hikâyesinde; roman kahramanları bilgisayar kayıtlarını tararken öğrendikleri dünya ile ilgili bir sırrı çözmeye çalışırlarken kendi hayatlarındaki sorunları da hallediyorlar. Murat Şermet, bir edebî metinde hiç de alışık olmadığımız kadar çok dipnot ve şahıs adı kullanmış, kitabın yazılmasında emeği geçen eşine dostuna teşekkür için sayfalar ayırmış ve bugünün insanî meselelerini geleceğin atmosferinde çözümlemek istemiş... Ancak ortaya çıkan “ütopya” bir erkek fantezisinin ötesine geçmediği gibi, bugünkü ahlak ve değer yargıları ile gelecekteki bir zaman diliminde kurulan ilişkiler hiç inandırıcı değil. Metne serpiştirilen, toplum, siyaset ve insanlara dair bol miktarda felsefî yorum da bıktırıyor okuyucuyu.

Bilinmeyen bir zaman ve mekânda sürüp giden savaşları ve şiddet dolu bir hayatı ele alan ve yüksek insanî değerlerle donanmış barışı arayan insanların mücadelesini anlatan Halil İbrahim Balkaş’ın –bir rastlantı sonucu okuma fırsatı bulduğum– Yıldızlar Işıyacak romanı da öztürkçe tutkusu, şiirsel bir üslup kurma çabası ve bir türlü sonu gelmeyen hikâyesi ile aksarken, Alev Alatlı’nın kuvantum fiziğine dayalı bir felsefeyle kurulacak güzel bir gelecek tasarımını işlemeyi sürdürdüğü Rüya’sı, şüphesiz tahammül gücü yüksek bir okuyucu tipi gerektiriyor.

Yalnızca fantastik tür içerisinde değil, bu yıl yayımlanan her türden roman arasında da en sevdiklerimden oldu Kızarmış Palamutun Kokusu. Engin Geçtan, kahramanlarını zaman ve mekânda özgürce dolaştırıp gerçeklikle düşselliği başarıyla harman ederken mizah duygusunu hiç kaybetmiyor. Önceki romanlarındaki esrarengiz olayları da ihmal etmemiş. Geçtan’ın ve romanlarının hak ettiği ilgiyi görmediğini düşünüyorum.

2001 yılında da “içlerinden yazar geçen romanlar”la karşılaştık: Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olacak’ta, romanı yazan Selim İleri ile metindeki yazar karakteri arasında bir yakınlık olduğu çok açık. Halit Ziya’nın intihar eden oğlu Halit Vedat’ı konu edinen bir romanın yazılış hikâyesinde elbette her zamanki dilsel güzelliği, Selim İleri’nin ustalaşmış kalemini buluyoruz, ama bu kez nedense çok öfkeli ve kırılmış bir Selim İleri ve bu nedenle aksayan bir anlatı var karşımızda.

Yaralı Kalmak da bir yandan romandaki yazarın yazma sıkıntılarını anlatıyor, diğer yandan o yazarın 12 Eylül darbesinin hemen sonrasındaki günlerde sürekli “kanayan” iç dünyasında dolaşıyor; ama anlattığı hikâyeden çok o hikâyenin nasıl anlatıldığı ile dikkati çeken bir metin bu. İbrahim Yıldırım, kullandığı imgesel dili, sözcük ve cümle yapıları, kavramlara yaptığı vurguları ile roman kahramanı yazarın duygusal iniş ve çıkışlarını, isyanını, öfke, tutku ve sevinçlerini etkileyici bir atmosferde yansıtıyor. Roman içerisinde hikâyenin akışını keserek okuyucu ile diyalog kuruyor sık sık, malumatfuruşluk gözetilerek verilmiş dipnotları ile şaşırtıyor bizleri ve yazan/yazılan/okuyan üçlüsünün kendisine ilişkin sırları ifşa ediyor. Artık sıradanlaşan bu “yenilik”ten hazzetmesem de Yıldırım’ın üslubunda sarkan bir yer olmadığını eklemeliyim.

İtirazım var diyen bir roman kahramanı, ama roman kahramanı olduğunun da bilincinde... Anlayacağınız bir kez daha “metin, kurmaca, gerçek” ilişkilerinin sorgulandığı bir hikâye ile karşı karşıyayız. Bir farklılık arayışıyla olsa gerek, Aras Ören yazı ile sınırlı kalmak istememiş ve Avrupa’nın son yüzyılının önemli olaylarını da serpiştirmiş romana. Ancak bu olaylar –beklendiği üzere– bağlamlarından koparılarak metnin içerisinde farklı anlamlara büründürülüyorlar. Mesela Lenin’in mezarının naklinden yola çıkarak eğlence endüstrisine bir gönderme yapıyor Ören. Başka kişilere, yazarlar ve metinlerine göndermelerle sürüp giden romanda postmodern edebiyatın bütün teammüllerine riayet edilmiş. Son sayfalarda hikâyeyi derleyip toplamaya ve bir neticeye ulaştırmaya çalışsa da, ne yazık ki Kitaptaki Yüz’de Aras Ören’i başarılı bulmak mümkün olamıyor.

“Bütün roman kahramanları bir salonda, yuvarlak bir masa etrafında toplanmışlar romanı, dolayısıyla romandaki birlikteliklerini tartışıyorlardı,” cümlesi ile başlayan Zamandışı Sevişmek, ele aldığı meselelerle siyasal türe de dahil edilebilirdi belki. Çünkü Alaattin Topçu, 80 öncesinde devrimci hareket içerisinde yer almış bir karakter etrafında 80 sonrasının zihinsel ve kültürel iklimini, her kuşaktan insanı saran cinsel tutkuları, hayat hikâyelerinin deşifre edilmesinden rahatsızlık duyarak yazarlarına isyan eden roman kahramanları üzerinden ele alıyor. İlginç bir metin kurmuş Topçu; inişli çıkışlı bir seyir izleyen anlatı kimi yerde çok başarılı, kimi yerde çok sıradan. Bu soruna metnin içeriği ile biçimi arasındaki ilişkinin uyumsuzluğu neden oluyor belki de. Bir diğer neden ise hayatın, yakın tarihin çok geniş bir kesitinin bir tek romanda ortaya konulmak istenmesi. Yine de iyi bir ilk roman Zamandışı Sevişmek.

Nazlı Eray’ın yazar kahramanı ise düşlerinde arıyor geçmişini. Elizabeth Taylor’ın sevgilisi Eddie Fischer’ın çıkıp gelmesi ile başlayan hikâyeye Debbie Reynolds, Ann Margret, Marlene Dietrich ve Elizabeth Taylor da katılıyorlar. Kuşkusuz hepsinden çekicisi Marilyn Monroe... Duygu ve düşüncenin dile gelmez topografyasını dile getirme çabasında Nazlı Eray. Doğal olarak da kişiye özel bir alanda sürdürüyor anlatısını. Hal böyleyken, roman genelinde pek çok imgenin yazardan başka kimseye bir anlam ve önem ifade etmesi mümkün olamıyor. Kimi zaman anlatıcının zihninde dolananları çok güzel tasvir ediyor Nazlı Eray, ama bu yetmiyor Aşkı Giyinen Adam’ı sevdirmeye...

Ortalıkta dolaşan yazar yok belki, ama tarihin farklı dönemlerinde farklı coğrafyalarda yaşayan tanınmış şaysiyetler var Mayo mu Osmanlı mı romanında. Pera’da geçen hikâyesinde George Sand, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halide Edib Adıvar, Simone de Beauvoir, Sartre gibi yazarları bir araya getirmeyi, mizahî bir dille Osmanlıdan günümüze Aydınlanma serüvenini “absürd” bir tarzda işlemeyi düşünmüş Tülay Ferah. Ne yazık ki edebiyatta düşünmekle eylemek arasında dolaysız bir bağ kurulamadı şimdiye kadar!..

Absürd türün son yıllardaki en ısrarlı yazarı Armağan Tekdöner, Ceza Kuşağı’nda her zamanki gibi tepeden tırnağa “şerefsiz” ve “haysiyetsiz” karakterleriyle toplumda egemen olan utanmazlığın mizahî bir dökümünü yapmaya soyunuyor. Yer yer desenlerle süslenen, baş döndürücü bir hızla akan ve polisiye türe de bir göz kırpan Ceza Kuşağı’nı özellikle “underground” edebiyattan hoşlananlar keyifle okuyabilirler.

Bir sabah uyandığınızda kuyruğunuzun yerinde olmadığını fark etseydiniz eğer, neler hissederdiniz? İşte Kuyruk romanında bu soruyu yanıtlıyor Ümit Ünal. Kendisi dışında hiç kimsenin anımsamadığı o mutlu kuyruklu günlerin yaşanmışlığını kanıtlamak için –içerisinde kuyruk sözcüğü geçen– atasözlerini, deyimleri, halk anlatılarını sayıp döken kahramanımız, elbette bir akıl hastanesinde bulacaktır kendisini. Gogol’ün “Burun” hikâyesinden esinlenen yazar, simgesel anlamlarla yüklü hikâyesinde “pek bir şeye sahip olmadıkları halde hep kaybedenleri” anlatmış. Yılın en tavsiyeye şayan romanları arasındaydı Kuyruk.

Tarih ve roman birlikteliğinde ise değişen bir şey yok; tersine farklı zaman, mekân, kişi ve olayları konu edinseler de romanlar giderek birbirleriyle benzeşiyor, anlatımlar sıradanlaşıyor ve her tekrarda tarihten biraz daha uzaklaşıyor okuyucu. Mesela hikâyelerini geçmiş ile şimdi arasında gidip gelerek anlatan romanları sıraladığımızda uzun bir liste ile karşılaşıyoruz; Arzu Özköse Ortasında Bitiveren Aşk, Necmi Gürsakal Floransalı Karlo, Reha Çamuroğlu İkiilebir, Hakan Akdoğan Gölge Yaşatan, Buket Uzuner Gelibolu, Ayşe Kulin Köprü, Yıldız Balık Okyanus Çiçeği ve Mehmet Coral Işıkla Yazılsın Sonsuzluğa Adım romanlarında hep aynı kurguyu denemişler. Teoman Ergül Selim ile Nurbanu’da, Cahit Ülkü Pargalı İbrahim Paşa’da benzer dönemleri, saraylarda süren benzer aşk ve entrikaları –bu kez klasik anlatım tekniği ile– hikâyeliyorlar. Durali Yılmaz’ın Şeyh Bedrettin’i ve Selma Fındıklı’nın Gümüşlü Martı’sı da bir yenilik katmıyor tarihî roman ya da tarihsel fantezilere. Gülseren Engin’in Cehennemde Bir Ada’sını konu edindiği II. Dünya Savaşı günleri, Demir Toros’un Beyoğlu’nda Balıkların Ayak Sesleri’ni de 1950’li yılların İstanbulunda Beyoğlu hayatını, bar ve pavyon dünyasını canlandırması nedeniyle farklı arayışların ürünleri olarak gösterebiliriz. Ahmet Karcılılar’ın Fotoğraf Hikâyeleri ve Murat Hiçyılmaz’ın Büyük Yapıt romanlarındaki tarihsellik ise postmodern teammüllerin gereğiydi.

Biyografi ya da otobiyografi sevenlere hitap eden Hıfzı Topuz’un Gazi ve Fikriye, İldeniz Kurtulan’ın Amcam Hamlet ve Beşir Ayvazoğlu’nun Bozgunda Fetih Rüyası romanlarında tarihî gerçekleri ve yaşanmışlıkları dile getirme amacı edebî metin yaratma amacının önüne geçmişti: Amcam Hamlet’te yazar ve roman kahramanı olan anlatıcının bakış açısıyla, doğrusal bir zaman akışı içerisinde ve karakterlere ağırlık verilerek sunulan metni okunur kılan –hikâyede ikinci derecede önemli roller üstlenmekle birlikte– tarihî kişiliklerdi. Mesela gencecik bir Stalin portresi çizmişti Kurtulan ya da Azerbaycan’daki kimlik arayışı ile Türkiye’deki Türkçülük akımlarının akrabalığını hatırlatırken, o dönemin toplumsal altüst oluşlarını, kişilerini ve siyasal dalgalanmalarını da eksiksiz yansıtıyordu.

Alt başlığında “Yahya Kemal’in Biyografik Romanı” yazılıydı Bozgunda Fetih Rüyası’nın. Ne var ki vurgulanan bu romansılık durumunun giderek kaybolduğunu ve kitabın bütününe gerçeğe sıkı sıkıya bağlı bir biyografi yazımının hâkim olduğunu söyleyebilirim. Beşir Ayvazoğlu, Yahya Kemal’e olan hürmeti gereği olsa gerek, kendisinden kurgusal bir şeyler katmaktan titizlikle kaçınmış, Yahya Kemal’in konuştuğu, güldüğü, içkili toplantılara ya da zikir törenlerine katıldığı ve hatta âşık olduğu yerlerde bile özgürleştirememiş kalemini. Yakın tarihin önemli olay ve kişilerini hatırlamak, olup bitenleri bir de o dönem entelektüel çevrelerinin bakış açısından izlemek, Batı kültürü ile yoğrulmuş ve o kültüre hayran bir sanatçının, Yahya Kemal’in muhafazakârlığının niteliklerini kavrayabilmek açısından ilgi çekici bir çalışma bu, ama bir de şu roman iddiası olmasaydı...

Ahmet Altan’ın İsyan Günlerinde Aşk romanının yayımlanmasıyla birlikte, Türkiye’de bir kez daha, bir edebî ürün edebiyat dışı tartışmaların konusu oldu. Varoluşu hayatı yansıtmak üzerine kurulan roman sanatında metnin içeriğinin önemi yadsınamaz elbette, ama söz konusu roman sanki yalnızca bir içerik, dahası sanki bir tarihî vesikaymışçasına ele alındı. Edebiyatla tarihin bu rol değişiminde Cumhuriyet dönemine devrolunan çok tartışmalı bir mirasın, 31 Mart Vakasının ve Sultan Abdülhamit’in, hikâyenin bu bulanık geçmişi konu edişinin de rolü var kuşkusuz. Kılıç Yarası Gibi romanındaki karakterlerin varlıklarını sürdürdükleri İsyan Günlerinde Aşk, bir yandan tarihî belge ve olaylara sıkı sıkıya bağlı kalmaksızın tarihî şahsiyetlere yer vermesiyle klasik roman kalıplarının dışına çıkar, öte yandan Ahmet Altan gizli kalmış, yasaklanmış tarihî gerçekleri açıklamaktan söz ederek klasik gerçekçiliğe teğet geçerken, yazarın şahıslar kadrosunun ve meselelerinin günümüze dair olduğunu görebiliyoruz. Ne var ki bütün karakterlerin Osmanlı seçkinlerinden, mekânların ise yalılar ve köşklerden oluşması, yoksulları bu romanda da tarihsiz ve mekânsız bırakmış; Ahmet Altan, tıpkı karşıtları gibi, büyük adamların yaptığı bir tarihî anlatıyor bize. Üstelik İsyan Günlerinde Aşk belgelerle değil kanaatlerle kuruyor geçmişi. Bir roman için hiç de zaaf değil bu, ancak o roman doğrudan tarih anlatısının yerine geçtiğinde, hem edebiyat hem de tarih açısından ciddi bir sorun yaşıyoruz. İddialı sözlerin ardında ise yüz binlik baskının tüketilmesine yönelik bir reklam dili olsa gerek...

Gayri Müslimlerin çoğunlukta olduğu Samatya’da yaşayan zengin bir Rum ailesinin güzel kızı Efrosini ile Selanik’ten –Balkan Savaşında– İstanbul’a göçen köklü bir ailenin oğlu komiser Hasan’ın, çevrenin bütün baskılarına rağmen yıllar boyu eksilmeden süren masalımsı tutkusunu –tarihsel olaylarla birlikte– anlatan Aşkın Samatya’sı Selanik’te Kaldı, kuşkusuz yılın en iyileri arasındaydı. Kişilerin yazgısının, 1955 yılının 6 Eylülünde İstiklal caddesinde başlayan yağmalamayla değiştiği hikâyesinde bireysel trajedileri göz yaşartıcı melodramlara dönüştürmemiş Sergun Ağar, metne kattığı bütün kişileri başarıyla canlandırmış ve çok sevimli tipler yaratmış. Hikâyenin –ne yazık ki tarihî romanlarda değindiğim “yeniliği” yineleyerek– bugün ve geçmişin farklı zaman dilimleri arasında gidip geldiği, anlatıcının çocukluk kavrayışlarının ve iç monologlarının sık sık öne çıktığı anlatım tekniği de aksamıyor. Üstelik siyasî ve toplumsal bir tarihi roman kahramanlarının bireysel tarihlerine çok iyi yediriyor Sergun Ağar.

Aşka, sevgiye, ayrılık ve hüzünlere, duygusal altüst oluşlara ve kadın sorunlarına ilişkin külliyat hatırı sayılabilecek bir hacme ulaştı 2001 yılında. Teammüllere uygun bir şekilde, bu tarz anlatılarda ağırlık kadın yazarlarımızdaydı. Söz konusu temaları popüler anlatılarla işleyen Füsun Önal ve İpek Ongun seri üretimlerini sürdürürlerken, Güzide Erdem Annemi Düşlerken, Ayhan Büyükünal Yerden Bitme, Şadıman Şenbalkan Öyleyse Hümanist Değilim, Nesrin Turhan Elif Yağdı Ben Islandım ve Güzide Hoşgör Tokay Falcı romanlarıyla –edebiyata olmasa bile– türe katkıda bulundular.

Kadının Adı Yok ile bir döneme damgasını vuran Duygu Asena, Aslında Özgürsün’de kadın erkek ilişkileri, aşklar, cinsellikler, aldatmalar, aldatılmalar, bir türlü varılamayan saadetler üzerinde durmuş yine. Bölük pörçük kadın hikâyelerinin birbiri ardına eklendiği anlatısının bir roman dokusu yok; Asena bir magazin gazetesi haberi ya da Güzin Abla köşesi gibi yaklaşıyor kadınların sorunlarına. Bol bol konuşup arada bir mektuplaşan başroldeki iki kadın ve onların arkadaş çevreleri, doğrusu ya hiç ilgilendirmedi beni.

Her ne kadar roman formunda yazılsa da Arayış Tutkusu’nda psikolojik açılımlar daha ağırlıklı. Kahramanı Hakim Sevgi’nin hayat hikâyesi çevresinde –ağırlık kadın sorunlarında olmak üzere– pek çok meseleye değiniyor yazar. Ancak söz konusu “pek çok”luk bir avantaj sağlamamış hikâyeye; ilgimizin sürekliliğini sağlamakta güçlük çekiyoruz. Zaten Nur Elmas da olay örgüsünü hayli gevşek tutup uzun kişilik çözümlemelerinde bulmuş çareyi.

Kitapçı raflarındaki yerini sessiz sedasız bir biçimde alan Asmalar Artık Ağlamıyor, çok somut ve rahatsız edici bir olay özelinden yaklaştığı kadın, aşk ve evlilik meselelerinde, içerik ve biçim açısından en başarılı örnekti. Özden Soyalp, kocasından boşanıp çocuğu ile özgür bir hayat sürdüren akademisyen Nilay ile sınıf atlama özlemleri çeken taşra kökenli esnaf sevgilisi Ahmet arasındaki ilişkinin, Ahmet’in karısı Meryem’in şikâyeti ile karakolda sonuçlanan trajik hikâyesini farklı bakış açılarıyla farklı perspektiflerden yansıtmış, bireysel olandan toplumsala doğru bir açılımı da yakalamıştı.

Bu türe ilgi duyan erkek yazarlardan Kenan Kalecikli, Yalnız Sen Varsın ile aşk üçlemesinin ilk kitabını okura sunarken, Yılmaz Ergül de Mum Işıklı Ev, Bir Ceninin Anıları ve Genelev romanlarıyla çıktı okuyucuların karşısına. Kenan Kalecikli’nin diğer romanı Alkışlar... Perde de ilkgençlik çağından başlayarak hiç durmadan düş kırıklıkları yaşayan bir gencin duygularına ayrılmış, metnin her bir köşesine sevgiye, aşka ve kadın-erkek ilişkilerine dair çözümlemeler serpiştirilmişti. Sadece duygulanmış olma halinin edebî üretim için yeterli olamayacağının güzel bir kanıtıydı bu saydığım romanlar. Münir Göle’nin sıcacık uzun hikâyesi Sarı Zarf’ı ise severek okudum...

2001 yılı romanları gündemi belirlemekte zayıf kaldılar belki, ama Türkiye’de siyasî romanın varlığına dair tartışmalar gazete ve dergilerde hem uzun hem de katılımlı biçimde sürdürüldü. Önce romanın, sonra romanda türlerin ve nihayet siyasî roman türünün kendisinin tanımını gerektiren böyle bir tartışmaya bu yazı özelinde katılmayı hedeflemiyorum, ancak 2001 yılında siyasî tahlil ve anıları barındıran –ne var ki söz konusu tartışmalar sırasında hiç dikkate alınmayan– çok sayıda roman yazıldığını söyleyebilirim.

Orhan Çelik’in Sağırtaş, Hüseyin Turhallı’nın Özgürlük Türküsü, Baran Fundermann’ın Çilosman, Tacim Çiçek’in Bozkırda Patlayan Tüfek romanları türün alışılmış olay, kişi ve anlatım biçimlerini tekrarlamışlardı. Hasan Dönmez’in uzak bir coğrafyaya –Meksika’ya– taşıdığı kirli savaşta derin devleti, özel timleri, “yerli” halka yapılan zulmü ve Yeşil’i çağrıştıran bir karakteri okurken elbette kafamızda canlanan “ora”lardı. Halil İbrahim Özcan’ın Ejderha Yılları, Sevkuthan N. Karakaş’ın Bir 12 Eylül Masalı, Orhan Aydın’ın İkinci Durak, Mehmet Türkkan’ın Ölüm Aşıp Giderken, Fatih Kaynak’ın İlk Yarı 10-0 ve Yiğit Bener’in Eksik Taşlar romanlarında ise bu türün bir başka ayırt edici özelliği olan yaşanmışlık hemen fark ediliyordu.

Yer darlığı nedeniyle siyasî roman örneklerinin ancak birkaçına değinebileceğim. Fatih Kaynak, kendi yaşamından yola çıkarak yazdığı İlk Yarı 10-0’da, polis bir babanın oğlunun Ankara’daki çocukluk ve ilkgençlik yıllarını, İstanbul’a taşınmaları ile birlikte hayata 10-0 yenik başladığı günlerden eylemci üniversite öğrencisi kimliğine geçiş hikâyesini içten bir bakışla anlatırken, hikâye ve romanlarda az rastlanan 80 sonrası gençlik olaylarını işliyor ve umut veren bir başlangıç yapıyor edebiyata.

Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm romanında Ömer Zülfü Livaneli, 80 sonrasında mülteci durumuna düşen devrimcileri –mesafeli bir duruşla– ele almıştı. Benzer bir süreci yaşayan insanların yer aldığı Eksik Taşlar’da ise ilk dikkat çekici yan, yazarla karakterleri arasında –neredeyse– hiç mesafe olmaması; Yiğit Bener, yaşanmışlığını hemen hissettiren bu hikâyesinde sanki bir hesabı kapatmak istemiş. 80’li yılları küçük birer çocuk olarak yaşayıp, isimlerini –Devrim, Ulaş, Deniz, Mahir, Sinan, Taylan gibi– 68 hareketinin simgelerinden alan bir kuşakla, bu isimlere –bir zamanlar– büyük anlamlar yükleyen anne ve babaları arasındaki hüzünlü mesafeyi, birbiri ile ilişkisi içerisinde geçmiş ve bugünü ele alıp iki yanlı bir eleştiri yapıyor yazar. Aslında Devrim’in içinde bulunduğu yaşantı tarzı, duygu ve düşünce dünyası, Batı toplumu ile ilişkileri, bu metni dar bir kuşağa mahsus olma halinden çıkarabilirdi belki, ama Yiğit Bener önceliği hesaplaşmaya verince, hikâyenin seslendiği okuyucu tipolojisi de sınırlanıvermiş.

Kaan Arslanoğlu, 80 öncesinde devrimci hareketlere katılmış insanlara ilgisini sürdürürken, sadece onlarla, onların hayatları ile sınırlı kalmıyor Kuş Bakışı. Kendisi de bu hareketlere katılmış bir psikiyatrist aracılığı ile –onun muayenehanesine gelen– çok sayıda karakterle tanışıyor, ilk bakışta birbirleriyle ilişkilerini fark etmesek de, hikâye ilerledikçe –kuş bakışına geçerek– birçoğunun geçmişlerinin kesiştiğini anlıyoruz. Demokrat Parti dönemine kadar uzanan bu kopuk hayat hikâyeleri yakınlaşıyor; Türkiye’nin elli yıllık bir tarihsel döneminde ortak kaderler, ortak kısıtlanmışlıklar, cinsel sıkıntılar ve parçalanmış kişilikler çıkıyor ortaya. Kişilerini çok farklı kesimlere yayarak toplumsal eleştirisini de genişletiyor Arslanoğlu. Bir yarılmayı yaşayan bir toplumun mutsuz insanlarının anlatıldığı Kuş Bakışı’nda hayata karamsar bir bakışın izleri var.

Köpekler dünyasından insanların dünyasına, sokağa düşen bir köpeğin merceğinden bakan Topal Viktor’un Anıları’nı da siyasal roman türüne sokmakta bir mahzur görmüyorum. Çünkü Yiğit Okur, Paris’te bir ressamın evinde başlayıp Kızıl Meydanda süren ve yine Paris’te sonlanan hikâyede, masalsı bir dille toplumsal ve siyasal hicve yöneliyor. Kapitalist toplumlarla geçmişin reel sosyalizmi arasındaki iktidar yapısı ve devlet mekanizması farksızlığını vurgulayan bir bakışla yazılan Topal Viktor’un Anıları, aslında bireyin yalnızlığı ve sevgi arayışı üzerine kurulu.

Şimdiye kadar bahsi geçen romanlarda da merkezî bir yer işgal ediyordu Türk edebiyatının anonim başrol oyuncusu küçük burjuva aydın ve onun varoluş meseleleri. Ancak Osman Cavcı’nın Köpeköldüren, Eyüphan Erkul’un Haydi Düş Önüme Serçe, Hikmet Temel Akarsu’nun Çaresiz Zamanlar, Fidan Terzioğlu’nun Hayat Roman ve Ilgın Olut’un Yüzleri Arayan Adam romanlarında bir adım daha öne çıkarılmışlar. Elbette büyük kent merkezli olan bu anlatılar, belli bir çevrede yaşayan Türk entelektüellerinin zihniyetlerini yansıtmaları açısından ayrı bir önem taşıyorlar.

Türkçe romanda yoksul kesimlerin hayatları giderek silikleşirken, içerik hızlı bir ivmeyle “zenginleşiyor”. Selçuk Altun’un “Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir”i ve Hakan Karahan’ın Sürüden Ayrı’sı işte bu türden romanlardı. Mesela Sürüden Ayrı’da bedelli askerlik ‘çilesine’ de şahit olduğumuz kahramanımız, günde üç yüz trilyon işlem hacmi ve üç yüz binden fazla müşteri ile ilgilenmek zorunda kalan bir yupi; belli semtlerin dışına çıkmadığından, toplumsal hayat eleştirileri de Bebek’teki yatlarla sınırlı kalıyor. Bugüne dek hiçbir Türk romanında yer verilmediği kadar geniş bir alan kaplıyor ekonomi dünyası ve finansal ilişkiler. Üstelik memleket ekonomisinin nasıl kurtulacağına ilişkin yorumlar da eksik değil. Ama okuyucu için en büyük talihsizlik kahramanın roman yazma sıkıntılarına ve edebiyat üzerine ürettiği fikirlere tanık olmak zorunda kalması.

“Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir”, ülkeler ve kitaplar arasında bir yolculuk romanı. Hikâye boyunca pek çok ülke ve kenti gezen, büyük paralarla oynayan, dev firmalarda yöneticilik yapan genç adam, hep okuma ve yeni yazarlar tanıma tutkusuyla yaşarken insanî ilişkilerini ve aşklarını bile aynı tutku, aynı kültürel duruş belirliyor. Ama ne yazık ki, o okurken, bizler de onun okuduğu yazarların, sevdiği ressamların adlarını bellemek zorunda kalıyoruz. Sina’nın ilgi alanı öylesine geniş, okumaya ve izlemeye ayıracak vakti de öylesine bol ki, hikâyenin üçte birini yazar ve sanatçı isimleri kaplıyor. Selçuk Altun, tanıttığı karakterin bilgi ve kültür düzeyini her gelişim aşamasında ayrıntılı bir biçimde göstermek istemiş belki de, ama bu isim yığılmasından ben biraz sıkıldım doğrusu. Yazar, zengin bir ailenin taşra tüccarlığından uluslararası spekülatörlüğe geçişini fark ettiriyor, ama bunun birkaç cümle, birkaç para hareketi anlatısı olmaktan ileri gitmeyişi ve siyasî-toplumsal-ekonomik olayların basit birer fon öğesine dönüşmesi bir eksiklik olarak yansıyor hikâyeye. Çok yer gezip pek az arkadaş edinebilen, çok fazla okuyup okuduklarını paylaşacak düzeyde insan bulamayan Sina’ya, evet, yalnızlık gittiği yollardan geliyor, ama Sina’nın yalnızlığında hiçbir hüzün bulamıyorsunuz. Boğaz’da yalısı, bankada dolar cinsinden milyarları, iyi eğitimi ve sağlıklı fiziksel yapısı ile tasvir edilen genç bir adam için yazıklanmak elbette haddimize bile düşmüyor. Romanın kurgusu ise ileri geri sıçramalar, anılar ve mektuplar biçiminde, hiç aksamayan zengin bir dille örülmüş. Zaten, metni çekici kılan da bu anlatımsal özellikleri.

Anlatım denemeleri ile farklılaşan romanları Kanlar Ülkesinde Karnaval (Süreyyya Evren), Kanlı Lağım Fareleri (küçük İskender), Sanki Seninle Uzun Zamandır Hiç Böylesine Çılgınlar Gibi Sevişmemiştik (Halide Eşber), Filler Çapraz Gider (Altay Öktem), Sıvı (Turgut Yüksel), Ormanda Ölüm Yokmuş (Latife Tekin), Cüce (Leyla Erbil) ve Elma (Enis Batur) biçiminde sıralayabiliriz.

Filler Çapraz Gider’de oyunu kurallarına göre oynayamayanları, hayatın bunalttığı insanların çaresizliğini Kerim’ler özelinde anlatıyor Altay Öktem. Kahramanı Kerim’in yanı sıra arkadaşları, bakkal, ada bekçisi, bavullu adam, kısaca hikâyeye katılan erkeklerin hemen hepsi aynı ismi taşıyor. Bu aslında bir tür farklılık yoksunluğunun, benzer kaderlerin taşıyıcısı olmaklık halinin de bir göstergesi. Tıpkı onun gibi, zaman ve mekân içerisinde gezinen kahramanları ve düşle gerçeğin birbirine karıştığı olaylar dizisi ile Turgut Yüksel’in Sıvı’sı da irkiltici, irkiltici olduğu kadar da etkileyici bir metin.

Anlatı nesnesi olarak soyut meseleleri seçen Ormanda Ölüm Yokmuş’la yine alışılmadık bir metin sunuyor Latife Tekin; geçmiş, şimdi, gelecek ve geniş zamanın bir arada ele alındığı, iki ana karakter dışındaki roman kişilerinin hem az, hem ana karakterlerin dolayımıyla gösterildiği, başlangıçlı ve sonlu bir hikâyenin peşinden koşulmadığı bir metin var karşımızda. Tekin, doğal olarak simgeler, metaforlar, bilincin içinde kırılan duygu ve düşüncelerle işliyor malzemesini; farklı bir üslupla aktarıldığında yürek sızlatıp ağdalanacak, melodrama dönüşüp sığlaşabilecek soyut meseleleri ustalıkla döküyor yazıya. Kuşkusuz her türden okuyucuya seslenmeyecek Latife Tekin’in kitabı. Benzer duyguları paylaşamayabilir, yazar ve kahramanlarının içinde bulundukları ruhsal dünyayla empati kuramayabilirsiniz belki de, veya simgelerin, metaforların çözümüyle uğraşmak istemeyebilirsiniz. Ama Tekin’in anlatımının, sözcüklerin, ifadelerin, zaman zaman sevgiye, aşka, hayata dair soruların ve tasvirlerin, bir algı nesnesinin yarattığı imge zenginliğinin güzelliğine kapılmamanız mümkün değil.

Yer yer Mustafa Horasan’ın renkli desenleri ile süslenen Cüce, gerçeklik ile fantezinin tam ortasında, “dil cambazı” bir anlatı. Romanı “Yazarın Notu” adlı giriş bölümünde çerçeveliyor Erbil; metnin bundan sonrasının, tanıdığı bir kadına, Zenine Hanıma, onun yazmaya çalıştığı bir romana ait olduğunu söyleyerek post-modern kalıplara uygun bir manevra ile uzaklaşıyor kendi metninden ve o uzaklaştığı yerden sürdürüyor yazınsal ve kültürel alana eleştirisini ve hatta öfkesini... Türkiye’deki siyasî gelişmeleri, aşkı, cinselliği, bir köpekle kurulan sevgi bağını da işliyor Leyla Erbil, ancak anlattığı meselelerden çok anlatış tarzıyla öne çıkıyor Cüce.

Türkiye’nin en üretken kalemlerinden Enis Batur’un son kitabı Elma, bir roman denemesi ve yazınsal bir yolculuk olması ile Acı Bilgi’yi hatırlatsa da, bu kez yolculuğuna daha geniş bir okuyucu kesimini katmayı başarıyor Batur. Kişiselliğini yine bütün ağırlığı ile hissetmemize rağmen, bu kişisellikten yazma serüveninin geneline doğru bir açılım yakalayabiliyoruz. Anlatının zaman ve mekânda, yazarının ise metin içerisinde serbestçe gezindiği bir roman bu. Enis Batur’un kişisel yazma serüveni ile başlayıp Halil Beyin sipariş vermesinin ardındaki saiklere, oradan Courbet’nin resmetme süreçlerine, kutsal kitaplara, ilk günaha, elma imgesine, komün günlerine atlıyor metin; görsel olandan yazınsal alana, nesneler dünyasından sözcükler âlemine geçiyor, sözcüklerle oluşturduğu imgelerle bu kez okuyucusunu gönderiyor görüntüler dünyasına. Duyusal algılarımıza yönelen uyarıları yazınsal olarak karşılamak, dilin ve anlatımın sınırlarında dolaşmak demek kuşkusuz. Elma, bu işin üstesinden gelebilen bir roman “denemesi”...

Sabır gösterip bu uzun yazıyı sonuna kadar okuduysanız eğer, bir eksiklik hissetmişsinizdir mutlaka. Çünkü Cumhuriyet tarihinde görülen en yüksek üretim rakamlarından birini yakalayan roman sanatı, ne yazık ki roman okuyucularını tatmin etmekten çok uzaktı 2001 yılında. Doğrusunu söylemek gerekirse, baskı adetlerinin düşük kaldığı kitap dünyasında yayınevleri işin üstesinden çeşit bolluğuyla gelme düşüncesinden sıyrılarak editörlük müessesesini etkinleştirseydi eğer, böyle bir sayıya ulaşılması herhalde mümkün olmayacaktı. Sonuçta teker teker değil ama topluca ele aldığımızda, romanın popüler bir kültür ürününe dönüştüğünü görüyoruz. Umudumuz yine seneye sarkıyor...

VİRGÜL Ocak 2002, Sayı: 47, s. 72–77

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz! :: Arkadaşa gönder!

Hakkımda

Türk Romanı Üzerine Yazılan inceleme, araştırma, değerlendirme yazıları, söyleşiler vb.

Son yazılar

YİTİK GÖL ROMANI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME / Nail UYAR
Arşiv: AlsahBlog/RomanYazıları 2005
Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Roman Zamandizini (1872- 2006) / Kronoloji
Tek ve mükemmel bir hayat, Haldun Taner öykü ödülünü Ağula adlı kitabıyla kazanan Sibel K. Türker
63. Yıl Yunus Nadi ödülleri 2009
MEB'NIN İLK VE ORTA ÖĞRETİM İÇİN SAPTADIĞI 100 TEMEL ESER
Roman Yazıları Arşivi'nden
9. Fakir Baykurt Kültür Sanat Günleri Programı
Masumiyet Müzesi Haberleri
"Güven" 10 yaşında
‘Ağabey, çamaşırlarınızı, romanınızı gönderiyorum’
Orhan Pamuk’tan bir aşk romanı
Kırık bir kalbin romanı
Miami’den Mardin’e
Ayla Kutlu romanı
Duygu Asena Roman Ödülü, Lal Kitap'ın oldu
Kitabın Adı: Ankara
İlköğretmenimiz Fakir Baykurt
Orhan Kemal bakışı
Oğuz Atay Roman Yarışması Sonuçları Açıklandı
Boşluğun masalı... / Latife Tekin
Yaşar Kemal neden Nobel alamadı? İşte cevabı!
Türk edebiyatının farklı tarihi
Erkekler arasında tek başına
KÖY ENSTİTÜLERİ HALKI BİLİNÇLENDİRİYORDU / KADİR İNCESU

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Blog RSS
Ali ŞAHİN (alsah) 'in Tüm Blok Ve Siteleri
Güldeste/ En Güzel Atatürk Şiirleri/ Seçki
Kastamonu Net (Blogcu)
Öyküler & Öykücüler
Roman Yazıları
Şiirler & Şairler
Taşköprü'den Bakış
Yedinci Sanat
Yeni Edebiyat (Blogcu)
Edebiyat Dünyası
Yeni Edebiyat
Yeniden Dergi
Edebiyat
Öykü
Gökırmak
Esintiler
Taşköprü'nün Sesi
Taşköprü Yazıhamit Köyü
Kastamonu Net
Gerçeğin Sesi
Güncem
Edebiyat 2005
Çocuk ve Edebiyatı
Sanat ve Toplum
Dersimiz: Edebiyat
E- Edebiyat
Taşköprü'nün Taş-köprüsü
Dünya Ressamlarından Büyük Resim Galerisi

Kategoriler

  • A. Ali ŞAHİN (A. Alsah) Yazilari
  • Anma
  • Arastirma
  • Duyuru
  • Edebiyat Arastirmalari
  • Edebiyat Tarihimizden
  • Edebiyattan Sinemaya
  • Elestiri
  • Etkinlik
  • Haber
  • Inceleme
  • Kitap
  • Kitap Ozetleri
  • Kitap Tanıtma
  • Kronoloji (Zamandizini)
  • Roman Inceleme
  • Soylesi
  • Arkadaşlar

    alisahin37
    kastamonunet
    Guldeste
    oykuleroykuculer
    yeniedebiyat
    yedincisanat
    siirlersairler
    ilhanM
    elki
    yildizim
    derlemeler
    Hasan37
    cocukca
    geda
    hasanbildirki
    NEVAAY
    muzaffererdem
    ilkay
    riqelme
    sophia
    HandanGokcek2
    iremnur
    lalecik
    muratkulcuoglu
    ehicran
    EEYC
    cicim
    afranur
    gulcanca
    eroman
    esevcanca
    kastamonum
    UmitZeynep
    saclariniz
    lepidoptera
    nehir35
    tera
    perisel
    yakamoz37
    JeLiBoM
    deryadanlezzetler
    zeytintanesi
    tariksefer
    nsahin
    pelincee
    spil
    neslinursema3
    keskin965
    Nesak61
    gorseldil
    tulaybilgin
    ayakizleri
    SariYazma
    laalee
    savra
    mayinhatti
    sahinsah
    sahinsah
    sahinsah
    sahinsah
    Mansur
    emeginsanati
    kaylule
    nurtenaltinok
    kitapyorumu
    daktilo16
    passions00
    Laliyne35
    kitabooku
    neslinursema1
    neslinursema
    AliSahinAlsah
    kitapnehri
    neslinursema2
    alsah
    AlsahBloklariIndexi
    AlsahIndex
    cideli
    glhn74
    yagmurtuana
    bizimada
    incesan
    unutanlara
    vasitan
    teknolojihaber
    sevilla
    yorumsizin
    AlsahBloglariIndeksi
    AlsahBloglariIndexi
    AlsahBloklariIndeksi
    AlsahBloklariIndexim
    YeniGuneTurku
    kenanyucel
    bloggazetesi
    akinolgun
    sairasli
    gizemliruzgar
    sinemaseyret
    SerkanEngin
    siberdevlet

    http://alsahblog.blogcu.com/ Kayıt Güncel Sayfa: Toplam:
    Son Sayfa | Sonraki Sayfa