2003 ROMANLARI/ Asuman Kafaoğlu- BÜKE
25/12/2005 · Kategori: Inceleme
| 2003 ROMANLARI |
|
Yıl boyunca çok sayıda kitap okumama rağmen, böyle bir yazı istendiğinde acaba unuttuğum ya da fark etmediğim romanlar oldu mu diye korkuyorum. Mutlaka gözümden kaçanlar oluyor, ne yazık ki küçük yayınevlerinin az sayıda baskı yapan kitapları fark edilmeyebiliyorlar. Bunların arasında belki övgüye değer olanlar da vardı, ama sonuçta yazarların ve yayınevlerinin bana ulaştırdıkları kitaplarla sınırlı kalıyor seçkim. Aslında bunların sayısı da yüzün üzerinde ve bu da fena bir rakam değil ama yine de kuşku duymadan edemiyor insan. 2003 yılı boyunca çok az sayıda polisiye ve bilim kurgu okudum, bu türlere genelde yabancı sayılırım, fakat bunların arasında Ahmet Ümit’in “Beyoğlu Rapsodisi” ve Sadık Yemni’nin “Çözücü” romanları bu yılın en çok söz edilen romanları arasında ve türlerinin iyi örnekleri olduğundan konuya onlarla başlayalım. Beyoğlu’nun arka sokakları son yıllarda (aslında 90’lardan beri) filmlerde bir sinema seti gibi kullanılmaya başlandı. Neredeyse her Türk filminde Beyoğlu’nda geçen sahneler oluyordu. Ağır Roman, Hamam, Dönersen Islık Çal gibi hemen aklıma gelen bir sürü film var Beyoğlu sokaklarını kendine stüdyo yapan. Romanlarda da Beyoğlu’nun çok kültürlü, çeşit çeşit insan dolu yapısı fon olarak kullanılıyor. Ahmet Ümit Beyoğlu’nun kozmopolit yapısından etkilenen yazarlardan. Romanında Beyoğlu’nun canlı bir organizma gibi olan dokusuna ve hâlâ orada yaşamlarını sürdüren azınlıklara değinmiş fakat tabii roman içinde bunlar sadece fon oluşturuyor. Roman, polisiye formuna ilerleyen sayfalarda giriyor; Ahmet Ümit ayrıca polisiye romanın da formuyla oynayan bir yazar, romanlarında siyasal bir ton hep oluyor. Sadık Yemni “Çözücü” romanında da Ümit gibi Beyoğlu’nun çok kültürlü dokusu üzerinde durmuş. Farklı kültürlerin insanlarını bir araya getirdiği bir yapı içine oturtmuş romanı. Beyoğlu’nun dört kilometre karelik bir alanında sıkışıp kalmış yirmi altı kişiyi anlatmış. Bu romanda benzer karakter tanımlarını fazla uzun tutmuş olması bana yorucu gelmişti, ama fantastik türde ender rastlanan bir espri anlayışı ile yazılmış olması hoşuma gitmişti. Bir anlamda 2003 yeni yazarları tanıdığım yıl oldu. Geçmiş yıllarda çok romanlar yazmış yazarlar yerine adını ilk kez duyduğum genç isimler vardı. İnci Aral dışında tanıdık yazar sayısı azdı denilebilir. İnci Aral “Mor” adlı romanıyla uzun süre edebiyat gündeminde durdu. Aradan aylar geçmesine rağmen hâlâ çok satanlar listelerine giren bir roman. “Mor”da Aral, 24 saatlik bir zaman dilimi içinde bir ailenin serüvenini anlatmış. Otuz yıllık evliliğini terk edip kendinden otuz yaş genç bir kadınla birlikte olan bir karakteri anlatmış. İnci Aral bir tragedya gibi baştan ölüm sezgilerini vererek başlıyor ve bu da romandaki gerilimi arttıran bir unsur olmuş. Bir başka tanıdık yazar Selçuk Altun ise “Ku(r)şun Lezzeti: Kıs(s)a Roman” başlıklı romanında medya siyaset ilişkilerini irdelemiş. “Türkiye’de şu anda itibar düzeyi en düşük iki kurum siyaset ve medyadır” alıntısını yaptığı romanda çok inandırıcı bir öykü çevresinde eleştirel bir roman sunmuş bize. Hamdi Koç “Melekler Erkek Olur” üzerinden fazla zaman geçmeden yeni bir romanla çıktı piyasaya. “Çiçeklerin Tanrısı” romanından çok Picus dergisine verdiği röportajla tartışma yaratması romanı gölgede bıraktı, bu romanı okumaya hazırlananlar için sanırım iyi olmadı. Yazarların kitapları yayımlandıktan sonra her televizyon kanalında, her gazetede-dergide yer almaları yeni bir tartışma da yaratmaya başladı edebiyat çevrelerinde. Çok kereler çevremdeki insanların sevdikleri bir yazardan soğuduklarını gördüm bu yüzden, tabii bu, romanları aslında tamamen herşeyden kopuk ele almamız gerektiği düşüncemi güçlendirdi, roman yazıldıktan sonra artık kendi başına bir varlıktır ve yazarından, yayımcısından, reklamcısından bağımsızdır. Onların etkisinde kalarak romana yaklaşma ya da uzaklaşma bence hiç doğru değildir. Roman onların dışında var olmayı sürdürür ve sürdürmelidir. Tartışma yaratan bir başka roman Hasan Öztoprak’ın “İmkansız Aşk”ı oldu. Yayımcılık ve yazarlık ahlakı üzerine çok şey söylendi, romanın piyasadan çekildiğini, ardından yeniden piyasaya sürüldüğünü duyduk, sonunda neye karar verildi takip edemedim ama daha kitap üzerinde bu tartışmalar başlamadan önce okuduğum için şanslı sayılırdım. “İmkansız Aşk” hiçbir derinlik vermeden bir kadınla erkeğin ilişkisini anlatıyor; romanda bir kadın portresi çiziliyor ama kadın hakkında “elma yedi” “sigara içti” “sabaha kadar hiç durmadan eski sevgililerini anlattı” dışında bir bilgi edinmiyorsunuz. Nasıl sigara içerdi, sabaha kadar ne anlattı - asıl portreyi yaratacak hiçbir unsur olmadığından - roman bittiğinde hiçbir şey almadığını fark ediyor okur. Portre yaratan şeyler ince detaylarda gizlidir, bunları yazar doğrudan söylemeden size hissettirebilir, edebiyatı sıradan dedikodudan ayıran başlıca özelliği bu olsa gerek. Bu sene severek okuduğum romanlardan biri Fatih Atila’nın “Ölü Canlar”ıydı. Yazar, roman içinde hiç şehir (ya da otel) adı vermeden, Sivas Madımak Otelinde on yıl önce yaşanan olaylardan geriye kalanları anlatmış. Bu denli bilinen bir olayı son derece hümanist ve geniş perspektiften anlatmış olması yeni bir bakış açısı getirmiş Sivas olaylarına. Aslında Fatih Atila Sivas’ta yaşananları anlatmak yerine bugün o acı hatıralarla yaşamak zorunda kalan insanları anlatmayı tercih etmiş. Yakınların ölümünden sonra duyulan boşluk duygusunu romanın temeline yerleştirmiş. Yazının başında da dediğim gibi bu sene çok sayıda ilk roman yayımlandı. Bunlardan biri Mine Söğüt’ün “5 Sevim Apartmanı” adlı romanıydı. Karmaşık bir dokuya sahip romanın, yapısından çok anlatım dili ilgi çekiciydi. Cinlerle ilgili araştırma yapan bir psikiyatr, cinler tarafından yönlendirilen beş hastasını bir apartmanın katlarına yerleştiriyordu. Hastaların her biri önce kendi öykülerini anlatıyorlar ardından doktor onların “gerçek” hikayelerini aktarıyordu; yazar, hayal ile gerçeği içiçe anlatarak gizemli bir hava vermiş romana. Cinler hakkında yazılmış ve söylenmiş her deyişten, kutsal kitaplardan, atasözlerinden alıntılar yaparak konu hakkında söylenmedik bir şey bırakmamaya çalışmış. Ayrıca masalsı anlatımı konu ile uyum sağlamış. Cinler ve perilerden söz açılmışken, akla hemen Levent Mete’nin “Büyücüler” romanı geliyor. Mine Söğüt’ün aksine çok sade bir dil kullanmış Levent Mete ve romanın yapısını da sağlam bir temele oturtmuş. Roman birkaç kat anlatıcıdan geçerek ulaşıyor bize, bir araştırma sırasında bulduğu metinleri çözmeye çalışan biri var fonda, bir de bulduğu metinlerin yazarları var, tabii söylemeye gerek yok, onların ötesinde bir de yazarın kendi var. Büyü ve büyünün doğası ile ilgili bilgiler ve insanın büyü ile ilişkisini sunuyor roman. Psikiyatr olan Levent Mete, konuya en iyi bildiği yerden yaklaşmış. İnandırıldığında insan büyünün etkisinde kalabilir mi sorusunu yöneltiyor. İlaç niyetine verilmiş şeker bazen insanın güçlü inancı sayesinde mucizeler yaratabilir, bunu çok sayıda bilimsel deney kanıtladı günümüzde. Mete de inanmanın fiziksel gücü üzerinde duruyor. Ruhbilim üzerine yazılmış ilginç bir romandı “Büyücüler.” Bu sene en çok konuşulan yazarlardan biri ikinci romanının yayımlanmasıyla Tuna Kiremitçi oldu. Gördüğüm kadarıyla, Tüyap Kitap Fuarında da, en uzun imza kuyrukları onun önünde oluştu. Bir müzisyenin yaşamını anlattığı “Bu İşte Bir Yalnızlık Var” ilk romanı “Git Kendini Çok Sevdirmeden” gibi çok sade ve temiz bir anlatıma sahip. Romanda tanıdık bir orta sınıf yaşamı anlatıyor, karakterler normal insanlar, bugün İstanbul’da yaşıyorlar, olağanüstü fantezileri yok. Kiremitçi’nin yalın anlatımı ile anlattığı sade yaşamlar iyi bir uyum içinde. Aslında sıradan yaşamlar dediğimizin içinde işsizlik, alkol bağımlılığı gibi sıradışı olaylar var ama Kiremitçi’nin mesafeli anlatımı gündelik yaşam tadı bırakıyor geride. Dilinin sadeliği, kolay okunur olması ve Kiremitçi’nin iyi öykü anlatması benim hoşuma giden yanları, sağlam bir kalemi olduğunu düşünüyorum. Öte yandan bu sade anlatım bazen şiirden uzak geliyor, tam adını koyamadığım bir derinlik eksikliği gibi. Tuna Kiremitçi ne denli iyi öykü anlatıcısıysa, ilk romanı yayımlanan Ayhan Geçgin’de o denli öyküyü parçalayan bir tarza sahip. “Kenarda” adlı deneysel romanında neredeyse hiçbir öykü anlatmadan durağan ve devinimsiz tablolar sunuyor okura. Öyküyü parçalayışında yıkımcılık ya da dadayı andıran bir yaklaşım hissediliyor, hatta belki yeni-romana benzer yönlerinden de söz edilebilir ama yeni-romandaki içselleştirilmiş doğa Geçgin’in romanında tam karşılığını bulmuyor, daha çok dondurulmuş manzara anlatımları hakim fakat yine de, özellikle şehir manzaraları içinde, kişinin yabancılaşmasını dile getiriyor. Kimsesizlik, yabancılaşma, ait olmama duyguları uyandırıyor roman. Okunması kolay değil ama günümüzde yayınevlerinin bu tür deneysel romanları yayımlamalarına çok sıcak bakıyorum. Romanın bir tür olarak gelişimi bunun gibi romanları okurken daha belirginleşiyor. Bir başka deneysel tarzda yazılmış roman Niyazi Zorlu’nun “Hergele Aşıklar” kitabıydı. Niyazi Zorlu dil üzerine bir roman yazmış, tam anlamıyla bir üst-kurmaca diyeceğimiz türden değil ama anlattığı öyküyü harflerle yeniden kurgulaması bu türü çağrıştırıyor. Üst-kurmacada, edebiyat somut yaşamı kurgulamak yerine, kendini (romanı) ve nasıl oluştuğunu nasıl kurgulandığını anlatır. Zorlu da harflere simgesel anlamlar vererek bu duyguyu uyandırıyor, ayrıca roman kahramanlarının adlarını bölerek ya da çoğaltarak (Zekeriya’yı Zeker yapması gibi) yeni anlamlar getiriyor. Sonuçta anlatmak istediği dünya ile ilgili bir öykü değil, dilin içinde yaşanan bir öykü. Varlıklarını harflerden alan sözcüklerle anlatılan bir öykü. Sırf bu nedenle roman farklı bir anlam kazanıyor. Fakat bu farklılığının dışına çıkıp romanı dünya ile ilgili bir kurgu olarak ele alırsak o zaman zayıf noktaları çıkıyor. “Hergele Aşıklar” bana bir anlamda Vladimir Nabokov’un “Lolita”sını anımsattı. Nabokov da bir üst-kurmaca içinde anlatır Lolita’yı, daha ilk satırlarında “Lolita, hayatımın ışığı, kasıklarımın ateşi” sözleriyle başlayan anlatısı, orijinal metinde L ve T harflerini öne çıkarır. Nabokov ayrıca romanı yazış biçimiyle de alay eder, romanı için “tumturaklı düzyazı” deyimini kullanır. Fakat tüm bu üst-kurmaca olayının ardında çok sağlam bir öykü de vardır. Romanın başı, sonu ve gerilim yaratan bilinmezler okurda sadece iyi bir öykü anlatıldığı izlenimi uyandırır. Zorlu’nun romanında bu üst-kurmaca çok hayranlık uyandırsa da romanın konusu aynı duyguyu uyandırmıyor. Bu sene çok zevk veren romanlardan biri de Faruk Duman’ın “Pîrî” adlı ilk romanıydı. Daha önce öykülerinden tanıdığım Duman, “Pîrî”de bir şiir-roman denemesi yapmış. Kristof Kolomb’un haritalarını ele geçiren Pîrî Reis’i roman kahramanı olarak ele alarak, haritaların yol gösterdiği bir roman kurgusu içinde yazmış. Roman boyunca sık sık haritalarla sözcüklerin benzerliği üzerinde durması ile okuru da haritalar eşliğinde yolculuğa davet ediyor. Harita bu romanda gezinin kılavuzu değil, gezinin dile getirilişi; öncesini değil, sonrasını anlatıyor (ne de olsa bu dünyanın bir kısmının ilk haritaya geçmesinin hikayesi.) Aslında anlatılan karanlık içinde yapılan gerçeküstü bir yolculuk. Romanı bitirdikten sonra da geriye bir şiir tadı kalıyor. Kuşkusuz bu yıl okuduğum en iyi romanlardan biriydi “Pîrî.” 2003 yılında ayrıca Cem Selcen “Saat Kaçtır Acaba” adlı romanında geceyi ve bir şehrin organik yapısını anlattı. Hatice Akdoğan “Bekle Bizi İstanbul”da 12 Eylül sonrası İstanbul’da bir genç kızın yaşamını birinci tekil şahısta yazdı. İstanbul’dan başka Ankara’yı anlatan romanlarda yazıldı tabii, bunlardan biri Yıldırım Doğan’ın “Ankaralı Nefise” adlı kitabıydı; hem bir kent hem de bu kent içinde kendi başına yaşamaya çalışan bir kadını anlattı Doğan. 12 Mart olaylarının ardından yaşananları da Mehmet Ünver “Pus” romanına konu yaptı. Anadolu topraklarından uzakta ise Mehmet Anıl’ın “Geri Gelmemek Üzere” romanı vardı, Anıl, Akdeniz’in ortasında bir adayı aşk öyküsü içinde anlattı. Yılın yankı yapan romanlarından biri de Kürşat Başar’ın kaleme aldığı “Başucumda Müzik” oldu. Gizli bir aşk öyküsünün anlatıldığı bu roman aynı zamanda çok tanıdık yakın bir tarihi de anlattığı için yılın en çok okunan kitaplarından biri oldu. İşte 2003 yılından iz bırakan Türk romanları bunlar oldu. Roman açısından iyi bir yıl olduğunu söyleyebilir miyiz, bilmiyorum. Benim gördüğüm kadarıyla iyi kitaplar vardı ama başyapıt yoktu.
|
|
E dergisi Ocak 2004 sayısında yayınlanmıştır. |

