|
2004 yılı boyunca tartışılan konulardan biri, bazı yayınevlerinin yüz bin kopyaya ulaşan baskılar yaparak kitap fiyatlarını düşürmeleriydi. Süpermarketlerde yerlerde yığılmış kitapları gördükçe endişeye kapılmadan edemiyordum, kim alacak bu kadar kitabı diye, fakat sanırım ucuza kitap alma çok sayıda insana iyi geldi. Ülkemizde ikinci el kitap piyasasının gelişmemiş olması galiba satışların iyi gitmesinde önemli rol oynadı.
Yüksek tirajlı kitapları bir tek kategori olarak ele almak olanaksız, bunların içinde “Nasıl erkek tavlanır?” gibi konuları işleyenler olduğu gibi, edebiyatımızın saygıdeğer yazarlarının yapıtları da vardı.
Bu sene “çok satanlar” listelerine giren çok sayıda edebiyat yapıtı vardı yine. Vedat Türkali’nin “Kayıp Romanlar” kitabı, uzun süre kaldı bu listelerde. Türkali anıtsal yapıtı “Güven”den beş yıl sonra yazdığı romanının başında önceki romanına gönderme yaparak başlıyordu. “Kayıp Romanlar” uzun sürgün yıllarının ardından ülkesine dönen birini anlatıyordu. Bu roman, eski devrimcilerin bugün dünyada kendilerine nasıl bir yer açtıkları, nasıl ilişkiye girdikleri, nelere özlem duydukları konusunu işleyen birçok romana örnek olarak gösterilebilir. Eskinin yeniden değerlendirmesi, bugünü aydınlatan bir unsur olarak bu yılın romanlarında sık işlenen konulardan biriydi.
Politik bir fona oturtulmuş öykü anlatan bir başka roman Mehmet Eroğlu’nun “Kusma Kulübü” idi. Aslında bu yıl Matthew Pearl “Dante Kulübü,” Cem Akaş “Kant Kulübü,” Chuck Palahnuik “Dövüş Kulübü,” İnanç Çakıroğlu “Gölge Avcıları Kulübü” başlıklarıyla roman yazdılar. Her birinin başlığında “kulüp” sözcüğünün olması yeni düşünceler çağrıştırdı bende. Kulüpler belki de günümüzü tarif etmekte kullanacağımız yeni bir sosyal sınıflandırmaya dönüşüyordu. Kendi içinde kapalı, ortak bir eylem ya da düşünce etrafında toplanmış kontrol edilebilir grup, ortaçağın kapalı küçük birimlerine geri döndüğümüz izlenimi de veriyor ayrıca.
“Kusma Kulübü” sosyal adaletsizliğe karşı tepki duyan bir grup gencin eylemlerini anlatıyordu; açlık grevleri ve askerlerin vicdan hesaplaşması gibi temalar Eroğlu’nun romanında politik fon oluşturuyordu. Handan Öztürk’ün “Doğu’nun Çıplak Kadınları” romanı da Doğu Anadolu’daki politik sorunları ve ellerinde kalan tek çözümün intihar olduğunu düşünen kadınları anlatıyordu.
Erhan Bener “Sıradışı Bir Kadının Otobiyografisi” adlı romanında Doğu’ya atanan bir öğretmeni anlatıyordu bir bölümünde. Hem doğunun şartlarını ve yirmi yıl önce politik gerginliği hem de doğuda bir kadın olmayı eşsiz güzellikte bir gerçekçilikle dile getiriyordu.
Bu yıl hakkında çok yazılan romanlardan biri Oya Baydar’ın “Erguvan Kapısı” oldu. Romanları okuduktan aylar sonra hala aklımızda kalanlar yazarın başarısının ölçütü mü diye çok düşünmüşümdür. Oya Baydar’ın romanından çok canlı bir sahne zihnime kazınmış: kucağında ölü oğlu ile Meryem ananın tasvir edildiği Michelangelo’nun “Pieta” (1499) adlı heykelinin önünde kendi yaşamını feda etmek üzerine tartışan bir anne ile oğul.
2004 anı-romanlar açısından zengin bir yıldı. Şu sıralar elimden bırakamadığım Enis Batur’un “Mürekkep Zaman” kitabı gibi çok sayıda yazar ve sanatçı ya anılarını yazdılar ya da uzun soluklu röportajlarla anlattılar. Bunların içinde Adnan Binyazar’ın “Ölümün Gölgesi Yok” benim çok hoşuma giden bir kitap olmuştu. İçten anlatımı ve kitabın konusunu oluşturan aşk beni çok etkilemişti. Etkilendiğim bir başka kitap Ahmet Cemal’in “Kıyıda Yaşamak” olmuştu. Cemal de Binyazar gibi kendi yaşam öyküsüne göndermelerle zenginleştiriyordu kitabını.
Fantastik türünde de çok sayıda eser vardı 2004’de. Altay Öktem’in “Tanrı Acıkınca” Engin Geçtan’ın “Tren” Halil Gökhan’ın “Konuşan Kadın” ve fantastik bir tarih anlatan Hakan Erdem’in “Kitab-ı Duvduvani” benim okuduklarım. Aslında birbirleriyle fazla benzerlikleri olmayan romanları bu tür bir yazıda bir araya getirmek haksızlık, ortak bir karakterden bahsetmek zor bu romanlar için. Genel anlamda geride fazla iz bırakan fantastik bir kitap yoktu okuduklarım arasında.
Kendine özgü bir anlatıma sahip ilginç bulduğum kitaplardan biri Bedirhan Toprak’ın “Dün Gördüm Gece Bir Rüya” romanıydı. Tam uykudan uyanmadığımız anlarda, gerçekliğin üzerine çekilen sis örtüsü gibi bir atmosfer yaratmıştı romanında Toprak.
Murathan Mungan’ın “Çador” adlı novellası da sis içinden yazılmış gibiydi. Mungan yer ve zaman vermeden bir öykü anlatıyordu. Aslında bir romandan çok bir korkunun etrafında oluşan düşüncelerdi anlattığı. Yıllar sonra insan evine dönse, ama döndüğü evinde kadınların yok sayıldığı bir yönetim hüküm sürmeye başlamışsa, annesini ve kardeşlerini yeniden bulmayı nasıl umabilir?
Can Eryümlü de “Kalimerhaba İzmir” romanında yıllar sonra İzmir'e dönen ve geride bıraktığı sevgilisini aradan geçen yıllar sonra bulmasını anlatıyordu. 1920’lerde başlayan hikâye, İzmir yangınını ve yıllar içinde değişen İzmir’i anlatıyordu. Bugün Türk-Yunan ilişkisinde gelinen noktayı anlamak için önemli bir romandı “Kalimerhaba İzmir.”
Yiğit Bener ikinci romanı “Kırılma Noktası”nda daha yakın bir geçmişi anlatıyordu. Aradan beş yıl geçmiş olmasına rağmen hala yaraları tam sarılamayan Marmara depreminin sarsıntısını yaşamında da hissetmiş bir kadın kahraman ağzından anlatılan roman, merkezinde ülkenin edebiyat sorunlarına yer veriyordu.
Önay Sözer, “İsis’in Düğümü” romanında gerçek ile sanal olanı içiçe geçirerek ve bunu romanın mimari yapısı içine yedirerek anlatıyordu. Yiğit Bener’in romanı gibi bunun da yapısı akıllı bir kurgu ortaya koyuyordu.
2004’e uzaktan bakınca akılda kalan romanlar bunlardı. Tabii birçoğunun adını bile anma fırsatı bulmadan yazının sonuna geldim bile. Daha önceki yıllarda yazdığım yılsonu değerlendirme yazılarında genel bir hayal kırıklığı ile bitirmişim hep yazıyı, bu yıl inanılmaz bir iyimserlik hissediyorum.
Bu yıl çok sayıda çok iyi roman okudum. Romanımızda bir patlamadan söz ediliyor, ben bu yıl artık patlamanın nicelikten niteliğe doğru kaydığını hiç tereddüt etmeden söyleyebilirim. Dünyada önemli ödülleri alan ve eleştirmenlerin değerli bulduğu romanları da okuma fırsatım oldu bu yıl, bu romanlarla Türkçe yazılan romanları karşılaştırdığımda artık nitelik açısından dünyada söz sahibi olacak bir konuma geldiğimizi düşünüyorum.
Çok sayıda çok iyi roman vardı dedim, tabii aralarında başyapıt olduğunu düşündüğüm romanlar da vardı, bunlardan biri Latife Tekin’in “Unutma Bahçesi” idi. Romanın doğaya yakın duruşu ve yazarın sezgilerle dolu anlatımı, ortaya gizemli ve olağanüstü bir roman çıkmasının nedeni idi bence.
Geçtiğimiz haftalarda Orhan Pamuk’un “Kar”ının New York Times Book Review’da Philip Roth, Alice Munro gibi yazarların romanları ile birlikte yılın en iyilerinden biri seçilmesi bence çok önemli bir kilometre taşıydı. Önümüzdeki yıllarda bu listelerde diğer yazarlarımızı göreceğiz kuşkusuz.
İYİ OKUMALAR! İYİ YILLAR!
|