KAPAK
|
Müge İplikçi, Murat Gülsoy, Gaye Boralıoğlu, Yekta Kopan, İlhan Uçkan ve Halil Bezmen de (soldan sağa) 2004 yılının ilk aylarında ilk romanları yayımlanan yazarlar arasında.
| 2004 yılının ilk yedi ayı içinde yayımlanan roman sayısının Cumhuriyet tarihindeki en yüksek noktaya ulaştığını biliyor musunuz, üstelik de bu sayının yarısının ilk romanlar olduğunu? Bunun Türk edebiyatı için bir gelişme olduğu açık ama böylesine şiddetli bir anlatma ihtiyacının kaynağı, bu yazma hızının daha ne kadar süreceği ise tartışma konusu
23/07/2004 (862 defa okundu)
A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)
Kim bilir bu gidişin... Kitabevi raflarından fışkıran ürün bolluğu, entelektüel hayatın son yıllardaki ayırt edici özelliği olarak gösterilebilir. Baskı adetlerinden söz etmiyorum ama, tersine, baskı adetleriyle hiç uygun düşmeyen bir çeşit zenginliği yaşanıyor. En çok ilgiyi de yerlisiyle yabancısıyla öykü ve romanlar topluyorlar. Pandora Kitabevi'nin geçtiğimiz günlerde açıkladığı 2004 yılı kitap raporuna göre yılın ilk altı ayında yayımlanan kitaplar listesinde ilk sırayı yine edebi kurmacalar almış; "3470 yeni kitaptan 810'u öykü ve roman türünde... 2003 ve 2004 ilk yarı yılları karşılaştırmasında yayımlanan kitap sayısındaki %12'lik artış ile roman-öykü türündeki kitapların gösterdiği %23'e varan yükseliş dikkat çekici" deniliyor raporda. Ancak öyküye nazaran romanların yarattığı etki ve tartışmaların gündemi daha fazla meşgul ettiğini de söyleyebilirim. Nitekim 2004 yılının ilk yedi ayında yayımlanan roman sayısı Cumhuriyet tarihindeki en yüksek noktasına ulaştı. Öyle ki, 150'yi bulan bu sayı -2002 yılı dışında- diğer yılların 12 aylık toplamında bile yakalanamamıştı. Artış 'ilk' romanlarda da gözleniyor; geçtiğimiz yedi ay içerisinde tam 70 yazar var roman alanına ilk adımını atan.
70 milyona 70 yeni yazar... Nüfusu 70 milyona varan bir ülke için 70 yeni romancı ilk bakışta çok görülmeyebilir. Ne var ki, kitap satışları ile ülke nüfusumuz arasında hiçbir alaka olmadığını hepimiz biliyoruz. Tersine, kitapların ilk basım miktarları giderek azalıyor. Mesela sözünü ettiğim bu ilk romanların pek azı binin üzerinde basıldı. Yani bir yazarın onca emek verip onca vakit harcadığı edebi ürünü ne maddi ne manevi tatmin bulmasına yetecek sayıda okuyuca ulaşamıyor. Hâl böyleyken roman yazmaya gösterilen bu olağanüstü ilgi gerçekten de ilgiye ve tartışmaya değer. Böylesine şiddetli bir anlatma ihtiyacının nereden kaynaklandığı, bu yazma hızının daha ne kadar süreceği ve geleceğe nasıl bir miras kalacağı, edebi alana yazar, yayıncı, eleştirmen ya da okuyucu kimliğiyle adımını atan herkes için bir merak konusudur herhalde. Nedenleri hakkında pek çok varsayım ileri sürülebilir; mesela, 80'lerden sonra insanların kamusal alanda kendilerini ifade etme araçlarından mahrum bırakılmışlıklarıyla aynı dönemin bir iletişim çağı olarak anılması arasındaki gerilim bile teker teker her birimizdeki iç dökme, anlatma, ifşa etme arzusunu anlamak için iyi bir başlangıç noktasıdır.
Şöhretin büyüsü Sadece içini döküp rahatlamakla bitmiyor; bir o kadar da görünme, işaret edilme arzusu, görülüp işaret edilenlere -mesela Orhan Pamuk, Ahmet Altan, Murathan Mungan ve diğer ünlü yazarların medyadan, 'bilboard'lardan yansıyan görüntülerine duyulan hayranlık da var işin içinde. Bir entelektüel ile bir mankenin, bir futbol yıldızının, bir arabesk ya da pop şarkıcısının, hatta bir işadamı ya da bürokratın aynı imajda, asıl anlamını maddi kazançta bulan 'başarılı/mutlu/meşhur' insan imajında birleştikleri bir toplumda edebi üretimden beklenen getiriler arasında bu imajı kuşanmak da olacaktır elbette. Bir kaçı dışında kitaplarından maddi kazanç temin eden yazarı bulunmayan bu coğrafyada giderek azalan baskı sayılarına rağmen romanın kültürel alanda kapladığı yer genişlemiş, yazarların gazetelerde, gazetelerin kitap eklerinde, dergilerde, hatta kimi zaman televizyon kanallarında birbiri ardına verdikleri röportajlar ve katıldıkları söyleşiler, artık okunurluktan elde edecekleri hazzın yerini almıştır.
Neler yazılıyor, kimler yazıyor? Romanlar konu ettikleri hayatlar, verdikleri mesajlar, çizdikleri insan tipleri gibi gerçek dünyayla kurdukları ilişkilerle medyatikleşirlerken, tartışmalar bir edebi biçim olarak roman üzerine yoğunlaşmıyor. Çoğu zaman magazinel bir dünyaya geçiyoruz. Ama biz bu dünyaya adım atmayalım isterseniz ve kısaca şimdiye dek yayımlanan ilk romanların edebi özellikleri üzerinde duralım. İlk romanların en dikkat çekici özelliği türsel çeşitlilik arz etmeleri... Fazla istatiksel ve öznel olmakla birlikte, dağılımı işaret edebilmek için şöyle bir guruplama yapabiliriz; beş polisiye, iki casusluk, bir bilimkurgu, üç fantastik, bir fantastik kurgu, bir undergorund, bir psikolojik gerilim, on aşk, yedi kadın-erkek ilişkisi, dört uzak tarih, üçü milli mücadele konulu olmak üzere yedi yakın tarih, bir tarihi roman parodisi, altı 12 Eylül anlatısı, on dört kadar da güncel toplumsal/bireysel meselelere eğilen roman yazılmış bu ilk yedi ayda. Türdeş çeşitliliğe rağmen, roman sayısındaki bu artış, belki de zorunlu olarak, konuların, anlatım biçimlerinin, mekan, kişi ve karakterlerin birbirine benzemesiyle sonuçlanıyor. İşte bu nedenle yazarlar nasıl anlatmak yerine ilginç bir konu bulmak ve okuyucuyu şaşırtmak üzerine yoğunlaşıyorlar. Ne var ki yazarların kişisel hayat deneyimlerinin, gözlem ve bilgilerinin isteklerine eşlik edecek kadar donanımlı olmadığını da görüyoruz. Bu durumda özel hayatlardan üretiliyor hikâyeler; 'hayatım roman' klişesi bir kez daha canlanıyor. Dikkat çekici bir başka ortak nokta ise mekan olarak İstanbul dışına çıkılamamasında. Mesela köy ve kasabalarda geçen sadece altı roman sayabiliyorum. Ve romanlardaki karakterler çoğunluklu aynı sınıfsal kesimden geliyorlar.
Tanıdık isimler İlk romanlarını okuduğumuz yazarlar arasında tanıdık isimler de var. Zehra İpşiroğlu, İsmail Güzelsoy, Yılmaz Odabaşı, Gaye Boralıoğlu, Müge İplikçi, Süheyla Acar, Yekta Kopan ve Murat Gülsoy daha önce edebiyatın farklı alanlarında ürünler vermişlerdi. Oray Eğin ve Yüce Yöney medya deneyimi olan isimler. Romana akademik alandan transfer olanlardan Fatma Karabıyık Barbarosoğlu sosyolog, Hakan Erdem tarihçi. Haldun Hürel'i 'Üç Hürel' grubundan hatırlayacaksınız. Müjdat Gezen'i tanıtmaya ise hiç gerek duymuyorum. Ama yılın süprizi hiç kuşkusuz müflis iş adamı Halil Bezmen'dir... Görülüyor ki, her yaştan, cinsten ve toplumsal kesimden insan, yazdıklarının okuyucu bulup bulamayacağına bakmaksızın roman yazmakta birleşiyorlar. Bütün bu çeşitliliği tek bir 'ilkler' parantezinde toplamanın sakıncalarını, romanlar arasındaki edebi değer farklılıklarını ya da yazarların edebiyatla kurdukları ilişkilerin niteliğini göz ardı etmek haksızlık olur. Doğrusunu söylemek gerekirse, ilk ürünler arasında edebiyatın dilini yakalayan, umut vaad eden ve hatta ustalık düzeyine erişen çok sayıda roman da var. Mesela Hakan Erdem'in 'Kitab-ı Duvduvani'si bu türden bir roman. Fatma Karabıyık Barbarosoğlu'nun 'Hiçbiryer'i, Yekta Kopan'ın 'İçimde Kim Var'ı, Gaye Boralıoğlu'nun 'Meçhul'u, Müge İplikçi'nin 'Kül ve Yel'i, Murat Gülsoy'un 'Bu Filmin Kötü Adamı Benim'i, Yüce Yöney'in 'Üçüncü'sü ve Kaya Sancar'ın 'Aşkın ve Kederin Kitabı' sadece ilklikleriyle değil yakaladıkları edebi düzeyle de bu yılın en iyileri arasında sayılabilecek romanlar.
Küçük bir hatırlatma İlk ya da değil, bu roman patlamasını içine kapalı bir edebiyat dünyası için olumlu bulmuyorum. Liberal bir söylemle "herkes yapsın, herkes yayınlasın, iyiyi kötüyü piyasa belirlesin" demek kulağa hoş gelebilir belki, ama her bir kötü metnin edebiyat adına kötülük saflarını güçlendirmekten başka bir katkısı yok. Kötü romanlar dolaşıma çıkıp kitabevi raflarını doldurduklarında başkalarını da cesaretlendiriyor, başkalarının da kötü yazmasını teşvik ediyorlar. Bu durumda az sayıdaki iyiyi de kaybediyoruz. Söz konusu patlamada yayın politikalarının rolünü de vurgulamak gerekir. Piyasaya mal yetiştirme telaşı, beş bin basacak bir roman yerine bin baskılı beş roman tercihi, birçok yayıncının editoryal süzgecini hiç kullanmamasına neden oluyor. Baskı adetlerinin düşük kaldığı kitap dünyasında yayınevleri işin üstesinden çeşit bolluğuyla gelme düşüncesinden sıyrılıp editörlük müessesesini etkinleştirseydiler eğer, böyle sayılara ulaşılması herhalde mümkün olmayacaktı. Belki önemli, belki tali, romana gösterilen bu büyük ilginin elbette pek çok nedeni var, ama bütün bu nedenler sonrasında varılan bugünkü koordinatların hangi yöne ve ne şiddette evrileceğini kestiremediğimi itiraf etmeliyim. Bu kadar çok sayıda romanın yayımlanmasının olumlu ya da olumsuzsuzluğu üzerine bir yargıya varmak için henüz erken bir vakit. Bir tarihsel dönemin karakteristiğini o dönem yaşanırken soyutlayıp çıkarmanın, edebi alanın -kendileri de o tarihin bir parçası olan- aktörleri için değil kolay, mümkün bile olamayacağını düşünüyorum. Gelecek bir zamandan bugüne bakanlar neler görecekler, hangi yazarlar kalıcı olmayı başaracak ya da dönem hangi sıfatlarla anılacak bilemiyoruz. Belki adı bugün hiç anılmayanları sevecek başka nesiller; bugün isimleri manşetlerden hiç inmeyenler belki yarın yalnızca edebiyat tarihçilerinin makalelerine konu olacaklar... Yüreklere biraz su serpecekse eğer, içinde bulunduğumuz edebi konjonktürün yalnızca bize özgü olmadığını gösteren bir Rolan Barthes alıntısı ile bitireyim; "karşılaştığım ya da bana yazan herkes bir kitap, bir metin, bir bilanço, bir tanıtmalık, bir protesto, bir gösteriye, bir sergiye çağrı, vb. yöneltiyor bana. Yazma, üretme erinci her yandan bastırıyor; ama ticari bir çevrede olduğumuz için özgür üretim tıkanmış, şaşırmış, sanki çıldırmış; Çoğu zaman, metinler, gösteriler istenmedikleri yerlere gidiyorlar; yazık ki 'tanıdıklar'la karşılaşıyorlar, dostlarla değil, hele 'partenaire'lerle hiç değil; böylece, özgür bir toplumun ütopik sahnesi olarak görebileceğimiz bu bir tür ortak yazı fışkırması bugün kıyamete dönüşüyor...." |
'İlginç bir yaşamöyküsü' merakı
Sayısal artışın ilk nedeni çoğalan yayınevleri. Çok sayıda biyografik yapıt olması, romanın 'ilginç bir yaşamöyküsü' diye algılandığını gösteriyor
23/07/2004
SEVENGÜL SÖNMEZ (Arşivi)
2004 yılının ilk yedi ayında yayımlanan kitaplara alıcı gözle baktığımızda, çarpıcı bir gerçekle karşılaştık: Yayımlanan kitapların büyük bir bölümünü gerek çeviri gerek telif olmak üzere romanlar oluşturuyordu. Telif romanların büyük bir bölümünü de 'ilk romanlar'. Kaba hatlı bir dikkatin sonunda karşımıza çıkan rakam yetmişe yakın. Küçük bir hesapla, her ay ondan fazla ilk romanın yayımlandığına tanık olduk. Basılan ilk romanların sayısının çokluğunda, beliren ve kolayca bulunan ilk neden, sayıca artmaya başlayan yayınevlerinin yerli romanlara giderek daha çok yer vermesi. Kekeme, Tohum, Etkin, Nokta vb. yeni kurulan yayınevleri bile, yerli roman basma konusunda cesurca davranarak, bu sayının artmasına önemli ölçüde katkıda bulunmuştur. Remzi, Altın, Can, İletişim ve Metis gibi, farklı alanlarda da yayıncılık yapan yayınevleri de benzer bir yaklaşımla ilk romanlara bünyelerinde yer verdiler. Yayımlanan ilk romanlara toplu olarak bakıldığında, biyografik romanların çokluğu, (Osman Çağlar 'Anastasia: Megali Yeya', Mehmet Culum 'Azab Ağa Bir Ege Hikâyesi', Nurettin Aslan 'Dersimin Delileri', Erdem Sabih Anılan 'Kanuni: Padişahlar da Ağlar', M. Recai Özgün 'Laz Muhammed', Fatma Köktaşı 'Mina: Güzel Kadınların Çirkin Dünyası', Şule Türker 'Napoleon: Vatansız Asker', Funda Kalaycıoğlu 'Nüveyra') romanın ilginç bir yaşamöyküsü olarak algılanmasından kaynaklanmaktadır. Yine ilk romanlar arasında otobiyografik sayılabileceklerin sayısı da küçümsenmeyecek kadar çok. (Enver Günsel'in 'Kırık Kanatlar', Ayşegül Devecioğlu'nun 'Kuş Diline Öykünen', Selami Gürel'in 'Soluksuz', Cezmi Ancil'in 'Binbaşı'nın Düdüğü') Otobiyografik özellikler taşıyan bu romanların, yazarlarının siyasi kimliklerini ortaya koyma aracı oluşu ve özellikle 12 Eylül'e tanık olanların yazdığı anı romanlar olması gibi ortak yanları da bulunmakta. Şiir, öykü ve tiyatro türünde eserleri bulunan kimi yazarların romanları da bu yılın ilk romanları arasında yer aldı. Yılmaz Odabaşı'nın 'Şarkısı Beyaz', Yekta Kopan'ın 'İçimde Kim Var?', Murat Gülsoy'un 'Bu Filmin Kötü Adamı Benim', Müge İplikçi'nin 'Kül ve Yel', Gaye Boralıoğlu'nun 'Meçhul' adlı romanları bunlar arasında sayılabilecekler.
Reklamcı, gazeteci, öykücü... Edebiyata reklam dünyasından katılan ya da televizyon ile ilgili metin yazarlığından roman yazarlığına geçen yazarların romanları da yine ilkler arasında kitapçı raflarına yerleşti. Uygar Şirin'in 'Anne Tut Elimi', Necati Göksel'in 'Hayat Askıda', Tolga Gümüşay'ın 'Pembe Tuvalet'i, Süheyla Acar'ın 'Yağmurun Yedi Yüzü', Sevgi Saygı'nın 'Gezgin'i. Gazete yazarlarının da roman yazmak konusunda boş durmadıklarını, az da olsa gördük: İlhan Uçkan, Tülün Can ve Halim Bahadır'ın romanları da bu kategoriyi oluşturdu. Genel başlıklar altında böyle toplanan ilk romanların içinde bu sınıflandırmaya girmeyen, tümüyle bağımsız kalanlar da vardı: Kaya Sancar'ın 'Aşkın ve Kederin Kitabı', Özde Ünkan'ın 'Alazda'sı, Hakan Erdem'in 'Kitab-ı Duvduvani'si gibi.
Tür değiştirenler çoğunlukta Yazılan ilk romanları, yazarlarının ilk eserleri olarak da sınıflandırmak mümkün olsaydı, bu kategori sanırım, en ilginç olan bölümü oluştururdu. Ancak ne yazık ki, yazarların biyografilerinden öğrendiğim kadarıyla, bu romanların çok azı her anlamda 'ilk' olma özelliği taşımakta. Yayımlanan ilk eserlerinin aynı zamanda ilk romanı olduğunu bildiğim az sayıda yazar var: Gökçen Yılmaztürk, Osman Özbaş, Ramazan Kaya, Şule Türker. Sayısal çokluklar, nitelikli olan şeylerin yaşama süresini ve kabiliyetini engellemez, ama gölgeler; bu durum, yılın ilk yedi ayında yayımlanan romanlar için de aynen geçerli. Bunca çokluk içinden sıyrılan, Türk edebiyatında hak ettiği yeri kazanacak olan romanları anmadan bitirmek istemem yazımı: Gaye Boralıoğlu'nun 'Meçhul'ü, Gökçen Yılmaztürk'ün 'Aralık Roman'ı, Osman Özbaş'ın 'Dağ Sürgünleri', Uygar Şirin'in 'Anne Tut Elimi', Hakan Erdem'in 'Kitab-ı Duvduvani'si, Süheyla Acar'ın 'Yağmurun Yedi Yüzü'. Roman türünün ülkemizdeki serüveni, birey olmayı becerebildiğimiz yılların azlığı ile sınırlı. İlk örneği yazılalı, (Samipaşazâde Sezâyi, 'Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat') 132 yıl olmuş bir türün, sayıca çoğalması bile tek başına çok önemli bir gelişme. Bu gelişmeyi, nitelik bakımında da artacak romanların takip edeceğini ummak da bu yazının yazarı olarak benim yegane beklentim.
'Roman yazdılar, çünkü...'
En çok roman geliyor Can Cankoçak (İletişim Yayınları): Uzunca bir süredir okuyucuların ilgisi romanda yoğunlaşıyor. Bugünün okuru roman türünün kendine özgü olanaklarına daha çok ilgi duyuyor sanıyorum. Roman okuyucusuna bir dünya sunar. Yazarlar da okumak istedikleri türde yazıyorlar sanırım. Değerlendirilmek üzere bize gönderilen dosyaların çok büyük bir bölümü roman. Bu nedenle çağdaş Türkçe edebiyat alanında yayımlarımızın ağırlığı romanda. Bu yıl yayımladıklarımız içinde aşk romanı da psikolojik roman da fantastik roman da var. Ama en çok herkese tanıdık gelecek yaşamları anlatan romanlar yayımlamış.
Satmak için roman yaz Ece Temelkuran (Yazar): Herhalde Türk edebiyat tarihi bir gelişim gösterdi, bu gelişimin 'meyvelerini' sergilemek için de herkes birbirini bekleyip, sözleşip 2004 yılının ilk altı ayını seçti diyemeyeceğiz bu durumda. Sanırım daha çok şöyle diyebileceğiz: Satmak istiyorsan roman yazacaksın! Satmak da edebiyatın tek ve en mühim ölçüsü sayıldığı için -ki bunda popüler edebiyat adına hiçbir beis görmüyorum ama edebiyat adına görüyorum- roman yazılıyor. Benim katlanamadığım en 'delikanlı' olmasını beklediğim, eşyanın doğası gereği öyle olması gereken genç insanların bu 'tezgaha' gelmesi. Bir de merak ediyorum; edebiyat hayatına 'çok satan yazar' olarak başlayanlar daha sonra ne yapacaklar? Çünkü hayat, gençlikte sanıldığından daha uzun olabiliyor. Böyle bir 'risk' de var yani...
Roman geleneğimiz kırıldı Elif Şafak (Yazar): Burjuvazisi olmayan bir toplumda burjuvazinin ifade aracı olan, modernitenin sesi olarak topluma giren Türk romanını tartışırken muhakkak batılılaşma dinamiklerini, yarattığı sancıları düşünmek gerek. Bu topraklarda roman mesaj vermek üzere gelişti. Romancıyı okurun ve romandaki karakterlerin üzerine yerleştiren bir gelenek oluştu. Şimdi bu monolitik yapının kırıldığını, kırılırken de bol aktörlü, çok sesli bir ortama geçildiğini görüyoruz. Bunun sancıları var; beraberinde elbette belli bir kalitesizliği de getirecek, ama bunu da göze almak gerekiyor çünkü bu da bir dönemeç ve bundan da geçilecek. Ben romancı sayısının çoğalmasını hiç olumsuz görmüyorum. Bunu yükselen bir değer olarak görenler zamanla elenecek ve geriye bu işe gönül veren, gerekli inancı, sebatı gösteren insanlar kalacak. Sanki üç parça darı var ve biz de o darıya üşüşen tavuklarmışız gibi davranıyoruz bazen. Oysa genç, yaşlı herkese yer var.
İş lotaryaya dönüştü Enis Batur (Yazar, yayıncı): Bu bizde bir yenilik ama batı ülkelerinde çok daha abartılı biçimde gerçekleşiyordu zaten. Örneğin her yıl Fransa'da altı yüzün üzerinde yeni roman basılıyor. Bir zamanlar Vallery'nin yaptığı bence önemli bir tespit var: 'Ortam roman fabrikatörü yetiştiriyor'. Yani bir edebiyat ürününün gerektirdiği özeni göstermeden, hızla, satış olanaklarını yoklayacak ürünler ortaya konuyor. Romanı bir lotarya birimi gibi kullanmaya başladı insanlar. Tabii bu ürünlerin hepsi bir kalıbı tekrar etmek zorunda değil; yenilik arayışı da olacaktır. Ama gözlemlediğim kadarıyla şimdi aceleye getirilmiş, şişirilmiş romanlar ortalığı kaplıyor. İnsanlar en çok roman okumak istiyorlar çünkü roman seyir kültürünün bir devamı gibi algılanıyor. Yani biraz televizyona eklemlenmiş, dizi filmlere benzeyen bir yanı var bu işin. Yazanlar ünlü olmak, para kazanmak istiyorlar. Temel dertleri bir yazı adamı olmak değil, toplumsal ve ekonomik statü kazanmak...
Yayıncılar bunu istiyor Enver Ercan (Varlık Dergisi): Yayınevleri şiir kitapları basmak istemiyor, öykü kitaplarına da pek sıcak bakmıyorlar. Okurun da eğilimi bu yönde. Yazar cephesinde roman yazmaya olan ilginin en önemli nedeni bu bence. Hele yeni bir yazarsanız başka şansınız neredeyse yok. Bu heves yayıncıları romana yöneltiyor. Haksız da sayılmazlar. Edebi türler içinde romandan başka çok satar olmuş kitap yok. Verdiğiniz rakamlar ilginç değil mi? 150 roman ve bunların içinde 70 ilk roman. Türkiye değil dünya ölçeğinde de hatırı sayılır bir rakam. İçlerinde iyi olanlar elbette vardır, ama bu durumu şu koşullarda yazınsal bir açılım, bir zenginlik olarak göremiyorum. İçlerinde yüzde onu çok satar olma şansı yakalarsa yayınevi ve yazara iyi bir kazanç sağlar o kadar.
'Roman yazdım, çünkü...'
Aslında roman yazmaya zamanım yok sanıyordum... Okuyucu olarak en sevdiğim tür roman ve sanırım Türkiye'deki ortalama okuyucu da aynı kanaatte
Ali Cevat Akkoyunlu: 1-Şimdiye kadar (6 yıl içinde) 50'yi aşkın roman çevirdim ve romanla içli dışlı oldum. 2- Söylemek istediğimi şiirle ifade edecek kadar yetenekli, öyküye sığdıracak kadar becerikli değilim. 3-Yaptığım kurgu, ancak romanda hayat bulacak bir senaryo.
Yazdığım meğer romanmış Arzu Çur: 'Ayşegül Boşanıyor' benim ilk roman denemem ve onu yazmaya başladığımda tür olarak hangi kategoride yer alacağını düşünmüyordum. Roman zaman istiyor, benimse zamanım çok kısıtlıydı ve o zamana dek düz yazıdan çok şiirle ilgilenmiş, öyküyle de yeni yeni uğraşmaya başlamıştım. Yaptığım işin roman yazmak olduğunu fark etsem belki de başından pes eder, kısıtlı zamanımı şiir ya da da öyküye ayırmayı tercih ederdim. Kitabı yayınevine gönderdiğimde hâlâ tür olarak nereye oturtmak gerektiğinden emin değildim. Romanmış. Ben kendimi bir yazıcı olarak görüyor, her metnin kendini anlatacak bir türü olduğunu düşünüyorum. Bazıları şiir olmak zorundadır anlatacaklarınızın, bazıları öykü ya da roman hatta masal. Yazarken hepsi ayrı bir tat verir. Fakat bir okuyucu olarak roman en sevdiğim tür. Türkiye'deki ortalama okuyucu da sanırım aynı kanaatte. Bu da yayınevlerini ilk kitaplarını çıkaracak yazarlar arasında tercih yaparken romancılara yöneltebiliyordur belki.
Öyküyü zorlayan roman Müge İplikçi: Kül ve Yel, benim için öykü formatını zorlayacak bir masaldı, bu yüzden romana kaydı yapı. Öykülerimde olduğu gibi geleneksel olay örgüsünü tersine çevirdiğim, dili zorladığım, anlamı katmanların arasına sakladığım, anlatıcı ve karakterlerimle cebelleştiğim uzun soluklu bir metin oldu; uzun soluklu ve hayli yorucu bir metin...Öykünün kıvraklığı bir yana ama romandaki bu uzun solukluluğu sevdiğimi saklamayacağım.
Orhan Pamuk olma rüyası Neslihan Acu: Son yılların bitmez tükenmez ekonomik krizlerinden bıkmış, iletişim kurma konusunda ciddi zorluklar çeken, gelecekle ilgili pek umutları olmayan genç insanların roman yazmayı bir tür 'aşma' girişimi olarak algıladıklarını düşünüyorum. İşin ucunda bir Orhan Pamuk olabilme rüyası var. Saygınlık ve para kazanma ve de 'anlaşılabilme' olasılığı tüm genç yazarların başını döndürüyor. (Yaşı 25 ile 30 arasında olanların.) Yoksul ve genelde az eğitimli gençlerin popstarlık, mankenlik, dizi oyunculuğu gibi işlere yönelişi; daha iyi eğitimli gençlerin yazarlığa yönelmesiyle paralellik taşıyor bence. Amaçlar aynı; toplumda bir yer edinmek, kendini ispatlamak vs. Romanda yenilik adına her türlü biçim, ifade vs denenebilir. Öykü ve şiir sadelik, vuruculuk gerektirdiği için roman yazmak daha kolaymış gibi algılanıyor. Oysa bu kesinlikle doğru değil. 'Meltem K'yı Kim Öldürdü?' basılan ilk romanım olmasına rağmen, yazdığım ilk roman değil. Bu kitaptan önce çok sayıda öykü, roman ve senaryo denemesi yaptım. Ben ilk romanımda, toplumdaki yoksulluk ve zenginlik çatışması fonunda insan ruhunun karanlığını, içindeki iyilik ve kötülük çatışmasını deşmeye çalıştım...
Söz kemiğe dayanınca Süheyla Acar: Biz, sözlü iletişim geleneğinin önem taşıdığı bir coğrafyanın insanlarıyız. Dilimizdeki, konuşmak eylemiyle ilgili kelimelerin ve deyimlerin zenginliği de buradan geliyor: Sohbet, muhabbet, hasbıhal, dertleşmek, söyleşi, derdini dökmek, açılmak, dert babası... Ama yazık ki bir yandan da "modernleşme" dediğimiz ve özellikle 20-25 yıldır hızla ardında sürüklendiğimiz süreçte giderek yalnızlaşıyoruz. Bu koşturmacanın, bu hengâmenin arasında içimizde kendimize bile söylemediğimiz sözler biriktiriyoruz. Bu kez, söz bıçağa dayanınca roman oldu galiba. Altı ayda 70'i ilk olmak üzere 160 roman başka nasıl açıklanır, bilmiyorum. En azından benim yazıyla 15-20 yıla dayanan ilişkimin böyle bir zemine oturduğunu söyleyebilirim. 'Yağmurun Yedi Yüzü' romanını da her şeyden çok kendimi kendime ifade etmek için yazdım sanırım; kendimle ferah zamanlarda sohbet etmek için. Öykü ve senaryodan sonra bir roman dili yaratmanın, romana özgü anlatım biçimlerinin içinde kendimi sınamanın cazibesi bir yana, bu 'ferah mekan' arayışı da tür olarak romanı seçmemde etkili oldu kuşkusuz. Yine de romanın biçemini belirlerken öykü anlatımından tümüyle kopmak istemedim.
Kalem kendi rotasını çizer Yüce Yöney: Kanımca, ne anlatacağınız, sözünüzün ne olduğu büyük ölçüde onu nasıl anlatacağınızı da belirler; roman, hikâye, deneme, oyun... Yazmaya başladıktan sonra yazının tarzının, sınırlarının ne olduğunu çizebilirim, işin başında kalemin rotasını kesin hatlarla belirlemem. 'Kalemin görece özerkliği' diyelim... |
|