| Roman çılgınlığı yaşıyoruz 2004 yılının ilk yedi ayı içinde Cumhuriyet tarihinin roman rekoru kırıldı. Yayımlanan 150 yeni romanın 70 tanesi 'ilk roman'. Bu şaşırtıcı üretim 'ünlü ve çok satan yazar' fikrinden besleniyor 22/07/2004 (867 defa okundu) İSTANBUL - Türkiye, tarihinin en büyük roman çılgınlığını yaşıyor. 2004 yılının ilk yedi ayında yayımlanan roman sayısı, Cumhuriyet tarihinin en yüksek noktasına ulaştı. Temmuz ayına kadar 150 yeni roman okuyucuyla buluştu. Üstelik bu romanların 70 tanesi ilk roman. Romancı olarak tanınan yazarların dışında, öykü, şiir, senaryo gibi edebiyatın farklı alanlarında ürün veren yazarların romana yönelmesi kadar, edebiyat yaşamına romanla başlayan yeni yazarların da çıkmasıyla bu rakama ulaşıldı. Yayın dünyamızdaki bu eğilimi tespit eden eleştirmen A. Ömer Türkeş. Türkiye'nin en ayrıntılı roman bibliyografyasını hazırlayan A. Ömer Türkeş, kendi çabasıyla yayımlanan her romanı kayda alıyor. Bu kayıtların sonucunda 70 yıldır hiç görülmemiş bir üretimin başladığı ortaya çıktı. A. Ömer Türkeş, yarın çıkacak Radikal Kitap'taki yazısında yeni romancıların varlığını şöyle yorumluyor: "Sadece içini döküp rahatlamakla bitmiyor; bir o kadar da görünme, işaret edilme arzusu, görülüp işaret edilenlere -mesela Orhan Pamuk, Ahmet Altan, Murathan Mungan ve diğer ünlü yazarların medyadan 'bilbord'lardan yansıyan görüntülerine duyulan hayranlık da var işin içinde..." Edebiyat dünyası kuşkulu Polisiye, casusluk, bilim kurgu, fantastik, aşk, gerilim gibi çeşitli türlerdeki bu romanların ortak özelliği olayların kentlerde geçmesi. A. Ömer Türkeş, bunu edebi arayıştan çok 'özel hayat' merakına bağlıyor. Araştırmacı Sevengül Sönmez, ilk romanları basan çok sayıda yeni yayınevine işaret ediyor. Biyografik hikâyelerin çokluğu, yazarların reklamcı, gazeteci, senarist gibi mesleklerden gelmesi ilk romanların diğer ortak özellikleri. İlk romanı yayımlanan yazarlar bu türü geniş anlatım olanakları için seçtiklerini söylüyor. Arzu Çur, en sevdiği türün roman olduğunu söylerken, ortalama okurun da tercihinin bu yönde olduğunu belirtiyor. Süheyla Acar, gittikçe yalnızlaşan bireyin romana yöneldiğinin altını çiziyor. Müge İplikçi ise öykünün yetersiz kaldığı yerde romana geçtiğini söylüyor. Roman sayısındaki bu aşırı artışa edebiyat dünyası kuşkuyla yaklaşıyor. Yazar Enis Batur, satış şansını yoklayan fabrikasyon üretimin niteliği azalttığını anlatıyor. Enver Ercan da okur ilgisinin yazarı ve yayıncıyı romana yönelttiğini, sonuçta edebiyat açısından bir zenginlik yaşanmadığını vurguluyor. Elif Şafak ve Ece Temelkuran ise geleceğe işaret ediyor. Şafak ve Temelkuran yeni yazarlarla okuru zamanın sınavına dikkat etmeye çağırıyor.
İlk romanların tam listesi Radikal Kitap'ta A. Ömer Türkeş'in, roman sayısındaki artışı değerlendiren yazısı bu hafta Radikal Kitap'ın kapağında yer alıyor. Türkeş'in hazırladığı 70 kitaplık ilk romanlar listesi de dergide yer alıyor. Sevengül Sönmez, ilk romanları değerlendirirken edebiyat dünyasının beğenisini kazanan kimi ilk romancılar kendi serüvenlerini anlatıyor. Çok sayıda ilk roman basan İletişim Yayınları editörü Can Cankoçak'ın, Ece Temelkuran, Elif Şafak, Enis Batur ve Enver Ercan'ın değerlendirmeleri de yarınki Radikal Kitap'ta. (Kültür Sanat) | KAPAK | Müge İplikçi, Murat Gülsoy, Gaye Boralıoğlu, Yekta Kopan, İlhan Uçkan ve Halil Bezmen de (soldan sağa) 2004 yılının ilk aylarında ilk romanları yayımlanan yazarlar arasında.
| 2004 yılının ilk yedi ayı içinde yayımlanan roman sayısının Cumhuriyet tarihindeki en yüksek noktaya ulaştığını biliyor musunuz, üstelik de bu sayının yarısının ilk romanlar olduğunu? Bunun Türk edebiyatı için bir gelişme olduğu açık ama böylesine şiddetli bir anlatma ihtiyacının kaynağı, bu yazma hızının daha ne kadar süreceği ise tartışma konusu 23/07/2004 (864 defa okundu) A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi) Kim bilir bu gidişin... Kitabevi raflarından fışkıran ürün bolluğu, entelektüel hayatın son yıllardaki ayırt edici özelliği olarak gösterilebilir. Baskı adetlerinden söz etmiyorum ama, tersine, baskı adetleriyle hiç uygun düşmeyen bir çeşit zenginliği yaşanıyor. En çok ilgiyi de yerlisiyle yabancısıyla öykü ve romanlar topluyorlar. Pandora Kitabevi'nin geçtiğimiz günlerde açıkladığı 2004 yılı kitap raporuna göre yılın ilk altı ayında yayımlanan kitaplar listesinde ilk sırayı yine edebi kurmacalar almış; "3470 yeni kitaptan 810'u öykü ve roman türünde... 2003 ve 2004 ilk yarı yılları karşılaştırmasında yayımlanan kitap sayısındaki %12'lik artış ile roman-öykü türündeki kitapların gösterdiği %23'e varan yükseliş dikkat çekici" deniliyor raporda. Ancak öyküye nazaran romanların yarattığı etki ve tartışmaların gündemi daha fazla meşgul ettiğini de söyleyebilirim. Nitekim 2004 yılının ilk yedi ayında yayımlanan roman sayısı Cumhuriyet tarihindeki en yüksek noktasına ulaştı. Öyle ki, 150'yi bulan bu sayı -2002 yılı dışında- diğer yılların 12 aylık toplamında bile yakalanamamıştı. Artış 'ilk' romanlarda da gözleniyor; geçtiğimiz yedi ay içerisinde tam 70 yazar var roman alanına ilk adımını atan.
70 milyona 70 yeni yazar... Nüfusu 70 milyona varan bir ülke için 70 yeni romancı ilk bakışta çok görülmeyebilir. Ne var ki, kitap satışları ile ülke nüfusumuz arasında hiçbir alaka olmadığını hepimiz biliyoruz. Tersine, kitapların ilk basım miktarları giderek azalıyor. Mesela sözünü ettiğim bu ilk romanların pek azı binin üzerinde basıldı. Yani bir yazarın onca emek verip onca vakit harcadığı edebi ürünü ne maddi ne manevi tatmin bulmasına yetecek sayıda okuyuca ulaşamıyor. Hâl böyleyken roman yazmaya gösterilen bu olağanüstü ilgi gerçekten de ilgiye ve tartışmaya değer. Böylesine şiddetli bir anlatma ihtiyacının nereden kaynaklandığı, bu yazma hızının daha ne kadar süreceği ve geleceğe nasıl bir miras kalacağı, edebi alana yazar, yayıncı, eleştirmen ya da okuyucu kimliğiyle adımını atan herkes için bir merak konusudur herhalde. Nedenleri hakkında pek çok varsayım ileri sürülebilir; mesela, 80'lerden sonra insanların kamusal alanda kendilerini ifade etme araçlarından mahrum bırakılmışlıklarıyla aynı dönemin bir iletişim çağı olarak anılması arasındaki gerilim bile teker teker her birimizdeki iç dökme, anlatma, ifşa etme arzusunu anlamak için iyi bir başlangıç noktasıdır. Şöhretin büyüsü Sadece içini döküp rahatlamakla bitmiyor; bir o kadar da görünme, işaret edilme arzusu, görülüp işaret edilenlere -mesela Orhan Pamuk, Ahmet Altan, Murathan Mungan ve diğer ünlü yazarların medyadan, 'bilboard'lardan yansıyan görüntülerine duyulan hayranlık da var işin içinde. Bir entelektüel ile bir mankenin, bir futbol yıldızının, bir arabesk ya da pop şarkıcısının, hatta bir işadamı ya da bürokratın aynı imajda, asıl anlamını maddi kazançta bulan 'başarılı/mutlu/meşhur' insan imajında birleştikleri bir toplumda edebi üretimden beklenen getiriler arasında bu imajı kuşanmak da olacaktır elbette. Bir kaçı dışında kitaplarından maddi kazanç temin eden yazarı bulunmayan bu coğrafyada giderek azalan baskı sayılarına rağmen romanın kültürel alanda kapladığı yer genişlemiş, yazarların gazetelerde, gazetelerin kitap eklerinde, dergilerde, hatta kimi zaman televizyon kanallarında birbiri ardına verdikleri röportajlar ve katıldıkları söyleşiler, artık okunurluktan elde edecekleri hazzın yerini almıştır. Neler yazılıyor, kimler yazıyor? Romanlar konu ettikleri hayatlar, verdikleri mesajlar, çizdikleri insan tipleri gibi gerçek dünyayla kurdukları ilişkilerle medyatikleşirlerken, tartışmalar bir edebi biçim olarak roman üzerine yoğunlaşmıyor. Çoğu zaman magazinel bir dünyaya geçiyoruz. Ama biz bu dünyaya adım atmayalım isterseniz ve kısaca şimdiye dek yayımlanan ilk romanların edebi özellikleri üzerinde duralım. İlk romanların en dikkat çekici özelliği türsel çeşitlilik arz etmeleri... Fazla istatiksel ve öznel olmakla birlikte, dağılımı işaret edebilmek için şöyle bir guruplama yapabiliriz; beş polisiye, iki casusluk, bir bilimkurgu, üç fantastik, bir fantastik kurgu, bir undergorund, bir psikolojik gerilim, on aşk, yedi kadın-erkek ilişkisi, dört uzak tarih, üçü milli mücadele konulu olmak üzere yedi yakın tarih, bir tarihi roman parodisi, altı 12 Eylül anlatısı, on dört kadar da güncel toplumsal/bireysel meselelere eğilen roman yazılmış bu ilk yedi ayda. Türdeş çeşitliliğe rağmen, roman sayısındaki bu artış, belki de zorunlu olarak, konuların, anlatım biçimlerinin, mekan, kişi ve karakterlerin birbirine benzemesiyle sonuçlanıyor. İşte bu nedenle yazarlar nasıl anlatmak yerine ilginç bir konu bulmak ve okuyucuyu şaşırtmak üzerine yoğunlaşıyorlar. Ne var ki yazarların kişisel hayat deneyimlerinin, gözlem ve bilgilerinin isteklerine eşlik edecek kadar donanımlı olmadığını da görüyoruz. Bu durumda özel hayatlardan üretiliyor hikâyeler; 'hayatım roman' klişesi bir kez daha canlanıyor. Dikkat çekici bir başka ortak nokta ise mekan olarak İstanbul dışına çıkılamamasında. Mesela köy ve kasabalarda geçen sadece altı roman sayabiliyorum. Ve romanlardaki karakterler çoğunluklu aynı sınıfsal kesimden geliyorlar. Tanıdık isimler İlk romanlarını okuduğumuz yazarlar arasında tanıdık isimler de var. Zehra İpşiroğlu, İsmail Güzelsoy, Yılmaz Odabaşı, Gaye Boralıoğlu, Müge İplikçi, Süheyla Acar, Yekta Kopan ve Murat Gülsoy daha önce edebiyatın farklı alanlarında ürünler vermişlerdi. Oray Eğin ve Yüce Yöney medya deneyimi olan isimler. Romana akademik alandan transfer olanlardan Fatma Karabıyık Barbarosoğlu sosyolog, Hakan Erdem tarihçi. Haldun Hürel'i 'Üç Hürel' grubundan hatırlayacaksınız. Müjdat Gezen'i tanıtmaya ise hiç gerek duymuyorum. Ama yılın süprizi hiç kuşkusuz müflis iş adamı Halil Bezmen'dir... Görülüyor ki, her yaştan, cinsten ve toplumsal kesimden insan, yazdıklarının okuyucu bulup bulamayacağına bakmaksızın roman yazmakta birleşiyorlar. Bütün bu çeşitliliği tek bir 'ilkler' parantezinde toplamanın sakıncalarını, romanlar arasındaki edebi değer farklılıklarını ya da yazarların edebiyatla kurdukları ilişkilerin niteliğini göz ardı etmek haksızlık olur. Doğrusunu söylemek gerekirse, ilk ürünler arasında edebiyatın dilini yakalayan, umut vaad eden ve hatta ustalık düzeyine erişen çok sayıda roman da var. Mesela Hakan Erdem'in 'Kitab-ı Duvduvani'si bu türden bir roman. Fatma Karabıyık Barbarosoğlu'nun 'Hiçbiryer'i, Yekta Kopan'ın 'İçimde Kim Var'ı, Gaye Boralıoğlu'nun 'Meçhul'u, Müge İplikçi'nin 'Kül ve Yel'i, Murat Gülsoy'un 'Bu Filmin Kötü Adamı Benim'i, Yüce Yöney'in 'Üçüncü'sü ve Kaya Sancar'ın 'Aşkın ve Kederin Kitabı' sadece ilklikleriyle değil yakaladıkları edebi düzeyle de bu yılın en iyileri arasında sayılabilecek romanlar.
Küçük bir hatırlatma İlk ya da değil, bu roman patlamasını içine kapalı bir edebiyat dünyası için olumlu bulmuyorum. Liberal bir söylemle "herkes yapsın, herkes yayınlasın, iyiyi kötüyü piyasa belirlesin" demek kulağa hoş gelebilir belki, ama her bir kötü metnin edebiyat adına kötülük saflarını güçlendirmekten başka bir katkısı yok. Kötü romanlar dolaşıma çıkıp kitabevi raflarını doldurduklarında başkalarını da cesaretlendiriyor, başkalarının da kötü yazmasını teşvik ediyorlar. Bu durumda az sayıdaki iyiyi de kaybediyoruz. Söz konusu patlamada yayın politikalarının rolünü de vurgulamak gerekir. Piyasaya mal yetiştirme telaşı, beş bin basacak bir roman yerine bin baskılı beş roman tercihi, birçok yayıncının editoryal süzgecini hiç kullanmamasına neden oluyor. Baskı adetlerinin düşük kaldığı kitap dünyasında yayınevleri işin üstesinden çeşit bolluğuyla gelme düşüncesinden sıyrılıp editörlük müessesesini etkinleştirseydiler eğer, böyle sayılara ulaşılması herhalde mümkün olmayacaktı. Belki önemli, belki tali, romana gösterilen bu büyük ilginin elbette pek çok nedeni var, ama bütün bu nedenler sonrasında varılan bugünkü koordinatların hangi yöne ve ne şiddette evrileceğini kestiremediğimi itiraf etmeliyim. Bu kadar çok sayıda romanın yayımlanmasının olumlu ya da olumsuzsuzluğu üzerine bir yargıya varmak için henüz erken bir vakit. Bir tarihsel dönemin karakteristiğini o dönem yaşanırken soyutlayıp çıkarmanın, edebi alanın -kendileri de o tarihin bir parçası olan- aktörleri için değil kolay, mümkün bile olamayacağını düşünüyorum. Gelecek bir zamandan bugüne bakanlar neler görecekler, hangi yazarlar kalıcı olmayı başaracak ya da dönem hangi sıfatlarla anılacak bilemiyoruz. Belki adı bugün hiç anılmayanları sevecek başka nesiller; bugün isimleri manşetlerden hiç inmeyenler belki yarın yalnızca edebiyat tarihçilerinin makalelerine konu olacaklar... Yüreklere biraz su serpecekse eğer, içinde bulunduğumuz edebi konjonktürün yalnızca bize özgü olmadığını gösteren bir Rolan Barthes alıntısı ile bitireyim; "karşılaştığım ya da bana yazan herkes bir kitap, bir metin, bir bilanço, bir tanıtmalık, bir protesto, bir gösteriye, bir sergiye çağrı, vb. yöneltiyor bana. Yazma, üretme erinci her yandan bastırıyor; ama ticari bir çevrede olduğumuz için özgür üretim tıkanmış, şaşırmış, sanki çıldırmış; Çoğu zaman, metinler, gösteriler istenmedikleri yerlere gidiyorlar; yazık ki 'tanıdıklar'la karşılaşıyorlar, dostlarla değil, hele 'partenaire'lerle hiç değil; böylece, özgür bir toplumun ütopik sahnesi olarak görebileceğimiz bu bir tür ortak yazı fışkırması bugün kıyamete dönüşüyor...."
|
• 19/1/2006 - .:.
Hem dev yeni yazar kadrosunun sevenleri de okuyucu kitlesine eklenecek hiç yokdan gözleri açılacak yeni insanlar olacak.Ne kadar koyun olduğunu bilmek ne kadar acı olsada....Zaten ne kadar bilirsen okadar acı çekersin.