27 03 2010

2010R Üç Yazar, Üç Roman

2010R Mine Söğüt'le romanlarını ve 'Dolapdere' kitabını konuştuk

Beş Sevim Apartmanı, Rüya Tabirli Cinperi Yalanları/ Mine Söğüt/ Yapı Kredi Yayınları/ 126 s.

Kırmızı Zaman/ Mine Söğüt/ Yapı Kredi Yayınları/ 220 s.

Şahbaz'ın Harikulade Yılı 1979/ Mine Söğüt/ Yapı Kredi Yayınları/ 346 s.

Dolapdere, Kürt Kediler Çingene Kelebekler/ Mine Söğüt/ Heyamola Yayınları/ 110 s.'Yazarken peşine düştüğüm temel kavramların başında 'kötü' var'

Mine Söğüt, batılla uğraşmasının nedenini, kötülüğün beslendiği temel kaynağın bu tür inanışlar olmasıyla açıklıyor. Her şeyin karşıtıyla var olduğuna inanan ve karakterlerini de buradan hareketle yaratan Söğüt, kavramlara farklı bakış açıları getiriyor ve yorumu okura bırakıyor. İstanbul 2010 Kültür Başkenti projesi kapsamında yayımlanan 'İstanbulum' adlı dizide yer alan Dolapdere Kürt Kediler Çingene Kelebekler adlı çalışması üzerine söyleştik Mine Söğüt'le.

Senem ÖZCAN

-İlk romanınız Beş Sevim Apartmanı ile başlıyorsunuz toplumda yer alan çarpık kişilikleri büyüteç altına almaya. Karakterlerinizin ikilemlerinin önemli olduğunu görüyoruz yapıtlarınızda. Çok kişili romanlarınızda karakterleri neye göre seçiyorsunuz?

- Yazarken peşine düştüğüm, anlamaya, anlamlandırmaya çalıştığım temel kavramların başında 'kötü' var. O yüzden genelde karakterlerim ya kötülüğün mağduru ya da faili oluyor. Her şey karşıtıyla var olur. Kötü iyinin karşısında kötüdür, iyi de kötünün karşısında iyi. Karakterlerimi her şeyin karşıtıyla var olması prensibinden yola çıkarak yaratınca, kavramlara çok boyutlu bir bakış açısı getirme şansım doğuyor. Kendi doğrularımı yazmanın peşinde değilim. Kendi doğrularımla birlikte var olan tüm doğruları sorgulamanın gerektiğini düşünüyorum. Ben yazıyorum. Sonra onu okuyanlar bu çokboyutluluk içinde kendilerine göre bir yol bulup her şeyi yeniden yorumlayabiliyor. O yüzden her şeyin iki hatta daha çok yüzü olmasını tercih ediyorum. İçlerinden sadece biri benim doğrumu temsil ediyor. Okuyucuya bu özgürlüğü tanımayı seviyorum.

DİNİN HÜKÜM SÜRDÜĞÜ BİR ÇAĞDA YAŞAMANIN AĞIRLIĞI...

-Bir söyleşinizde Beş Sevim Apartmanı'nda neden cinler, periler var, ben de bilmiyorum' diyorsunuz. 'Kırmızı Zaman' ve 'Şahbaz'ın Harikulade Yılı 1979'da sanırım daha bilinçli bir tercih cinler ve perilerin kurguya dahil oluşu?

- Bugün batılın hayat üzerinde hâlâ etkin olmasının en önemli nedeni galiba kötülüğün beslendiği temel kaynak olması.. O yüzden yazdıklarımda batıl her zaman var ve sanırım her zaman da olacak.

- Batıl inançlara yaklaşımınızı diğer söyleşilerinizden biliyoruz. Toplumda inanılan ve belki de inanılmak istenilen batıl inançların, halkı uyutma amaçlı dayatmalar olduğunu kabul edebilir miyiz? Batıl öğeleri bu kadar kullanmanızın sebebi nedir, açar mısınız?

- 'Kırmızı Zaman' da yazdığım bir cümle var: 'Tanrı varsayımsal olarak bile her şeye kadirdir.' Aslında Allah yoktur ama Allah inancı vardır ve dünyayı o yönetir. Hem de öyle güçlü bir iktidardır ki bu, 'dünya tepsi gibi düz değil yuvarlaktır ve öküzün boynuzları üzerinde durmaz' ama dinin baskısıyla inanç karşıtı düşünceler çoğu kez tüm açıklığıyla telaffuz edilemez. Ezeli ve ebedi Allah inancının karşısında 'dinler tarihi' diye bilimsel bir gerçek varken ben inançlara saygılı olmak gerektiğini düşünmüyorum. İnanç denilen şey kültürel bir bağnazlıktır; saygı değil eğer gerekiyorsa hoşgörü gösterilmesi yeterli. Çoktan mitolojik değerler arasına karışması gereken dinler, hâlâ dünyayı yönetecek, gündelik hayattan ekonomiye kadar her şeye o dokunulmazlık asasıyla müdahale edebilecek kadar etkin. Ben din savaşlarının devam ettiği, dini yasaların hüküm sürdüğü bir çağda yaşıyor olmanın ağırlığını hissediyorum. Akılcılığın hâlâ iktidarı ele geçirememiş olduğu bir çağın ferdi olmak azap verici. Yazarken batılla ve inançla uğraşmam hep bu yüzden.

- Samed Behrengi'nin kitaplarını okuyarak büyüdüğünüzü söylüyorsunuz. Sizin de işlediğiniz konuların sertliğine zıt masalsı anlatımı seçmenizin nedeni Behrengi gibi düzene karşı çıkmanız mı?

- Behrengi'nin masallarında ya da yine küçük yaştan itibaren beni gerçekten çok etkileyen Nâzım'ın yazdıklarında düzene karşı olmanın yanı sıra müthiş bir vicdan eğitimi vardır. Bir insanın o eğitimden geçip de şu anda dünyaya hâkim olan düzenle barışık olması mümkün değil.

'KENDİ KİMYASINI OLUŞTURAN SEMT: DOLAPDERE'

- İçli dışlı olduğunuz İstanbul'a bir kez daha alıcı gözüyle baktığınızı, hazırladığınız Dolapdere kitabının sonunda yer alan 'Hayalet Mektup'tan anlıyoruz. Dolapdere'yi kaleme almak sizin seçiminiz miydi? Seçim sizin olsaydı yine doğduğunuz Kasımpaşa, dolayısıyla Dolapdere'yi mi seçerdiniz? Dolapdere algınızı geçmişten bugüne gelen ölçüde anlatır mısınız?

- Evet Dolapdere benim tercihimdi. Ama yazmak için bu semti seçmemin Kasımpaşa Deniz Hastanesi'nde doğmuş olmamla hiçbir ilgisi yok. Ben anlamakta zorlandığım şeyleri yazmayı seviyorum. Yazmak benim için hayatın temel sorularına bir cevap arama telaşı. Dolapdere asırlardır kötünün yuvalandığı ve kendi kimyasını oluşturduğu bir semt. O yüzden hep ilgimi çekerdi. Oranın hikâyesini anlatırken yeniden kendi sorularımla karşılaştım ve onlara cevap ararken yeni sorularla yüzleştim.

- İçinde yer aldığınız 'İstanbulum' adlı kırk semti kapsayan projeyi ve projenin diğer kitaplarını değerlendirir misiniz?

- Bu dizinin kitapları yazarların sübjektif açılarla kaleme aldıkları metinlerden oluşuyor. Bu benim için önemli bir nokta. Farklı geleneklerden, kültürlerden ve ideolojilerden gelen yazarların şehri algılayış biçimi, hafızayı oluşturma yöntemleri de dolayısıyla çok farklı. Kitapları okurken bu farklılıktan ben çok etkilendim.

- Gözlemleriniz eşliğinde bir semtin tarihini, sosyal yapısını, insan ilişkilerini anlatıyorsunuz. 6-7 Eylül olaylarıyla 1955'ten sonra yeniden şekillenen bölgenin anlatıldığı kitap aynı zamanda politik bir okuma olarak da görülebilir mi, ne dersiniz?

- Kesinlikle, görülmelidir de. Hayatın hangi noktasına hangi amaçla mercek tutarsanız tutun zaten politik durumun yansımalarından kurtulamazsınız, hele şehir İstanbul'sa ve anlatılan dönem son 50 yılı kapsıyorsa'

- Dolapdere kitabınızı da okuduktan sonra 'Şahbaz'ın Harikulade Yılı 1979' ile birlikte farklı dönemlerde yaşanan siyasi olaylara getirdiğiniz farklı yorumları görüyoruz. Siyaset, kaleminizi ne ölçüde etkiliyor ve yapıtlarınızdaki oranını nasıl yorumluyorsunuz? Siyasetin, yazar ve insan Mine Söğüt'ün kimliğindeki yeri nedir?

- Yazarken kendi ideolojimi empoze etmekten ziyade bana uzak olan ideolojileri sorgulamayı tercih ediyorum. Ait olduğum neslin çok önemli bir sorunu var. Eğer solcuysanız, politik dünyayı, kendinize yakın bulduğunuz ideolojilerin peş peşe hüsrana uğradığı bir çağda tanımaya başlıyorsunuz. Devamlı kaybeden tarafta olmak hiç kolay değil. Yazarken bunun neden böyle olduğunu soruşturuyorum. Kazanan kim? Nasıl kazanıyor? Kaybeden hangi zaafına yeniliyor? Yazdıklarımdaki politik hikâyelerin hep 'düşman topraklar'da geçmesinin nedeni bu. Liberalizmin bu hızlı yükselişindeki ve solu kapsayışındaki kurnazlığı deşifre etmeye çalışıyorum ya da inancın yersizliğini. Ama öyle tuhaf bir algı çağındayız ki, Şahbaz'ı okuyup beni 'sağ görüşlü' biri olarak algılayan ya da 'Kırmızı Zaman'ı okuyup 'inançlı biri' olduğumu düşünenler çıkabiliyor.

senemozcansgmail.com

Beş Sevim Apartmanı, Rüya Tabirli Cinperi Yalanları/ Mine Söğüt/ Yapı Kredi Yayınları/ 126 s.

Kırmızı Zaman/ Mine Söğüt/ Yapı Kredi Yayınları/ 220 s.

Şahbaz'ın Harikulade Yılı 1979/ Mine Söğüt/ Yapı Kredi Yayınları/ 346 s.

Dolapdere, Kürt Kediler Çingene Kelebekler/ Mine Söğüt/ Heyamola Yayınları/ 110 s.

******************

 

Filiz Özdem'le 'Yalan Sureleri' üzerine

'Yazar kendine ışıyan bıçağın sapını tutmaya çalışır'

Filiz Özdem, Korku Benim Sahibim ve Düş Hırkası'yla başlayan 'Veda Üçlemesi'ni Yalan Sureleri'yle sonlandırıyor. Bu yeni romanında Özdem, beş kuşak kadın kahraman üzerinden ölüm, hayat, beden, bellek ve yazı gibi temaları işliyor. Hayatta büyük değerlerini, özellikle de kendi benliğini kaybeden, halkanın son temsilcisi Gözde'nin, kaybettiği bu değerleri bir bir bulma çabalarına tanık oluyoruz romanda. Filiz Özdem'le Yalan Sureleri'ni konuştuk.

Erdem ÖZTOP

-Yeni kitabınız Yalan Sureleri'yle üçleme tamamlanmış oldu. İsterseniz önce, üçleme fikrini konuşalım. Nereden doğdu hikâye, nasıl boy verdi ve neden bir üçleme kitap halinde yazıldı?

- Korku Benim Sahibim'i yazarken uzun erimli bir anlatı düşünmüştüm. Yazılırken bir üçlemeye bölündü; ana gövdeleri farklı üç kitap çıktı ortaya. Geçmişe, şimdiye ve geleceğe yaslanan; temel olarak kökleri, kendini, zamanını sorgulayan, ayrıca içe bakan bir anlatı... Bu romanlarda olay ve kişilerin kronolojik olarak birbirini izlediğini sanmak hata olur. Üçlemenin bağı, aslında içseldir. Benzer ortamları, benzer tarihsel aralıkları, bunlardan beslenen benzer tepkileri farklı adreslerde tekrar tekrar okumak söz konusu. Birbirinden bağımsız olarak okunabilir, ama ancak birlikte okunduğunda yapboz oyunu tamamlanabilir.

'YAZARIN İLGİSİNİ GÜLLER DEĞİL DİKENLER ÇEKER'

-Yalan Sureleri'nde de okur kaybediş hikâyeleriyle karşı karşıya' Bu üç romanda da neden kaybetme üzerine kurdunuz hikâyeleri? Bunu konuşalım biraz da?

- Hangi yazar kazanma hikâyesiyle ilgilenir bilmiyorum. Üstelik bir kazanma hikâyesinin kabuğunu kazıdığınızda da karşınıza yine bir kaybetme hikâyesi çıkması kuvvetle muhtemeldir. Bu romanların üstbaşlığı 'Veda Üçlemesi.' Üç kaybetme hikâyesi anlatmak istedim. Açılış romanı Korku Benim Sahibim ve kapanış romanı Yalan Sureleri'nde çizgisel olarak, kuşaktan kuşağa ilerleyen, geçiş romanı Düş Hırkası'nda ise iç içe geçen, kesişen, hem birbirine benzeyen hem de hiç benzemeyen bir kaybetme hikâyesi anlattım. İnsanın hayata tutunamadığı, ruhun çalkalandığı anlar ve zamanlar yazar için besleyici bir damar. Sonuçta bir gül bahçesinde yazarın dikkatini güller değil dikenler çeker. Görünmeyen, itilen, hayatı karmaşıklaştıran, anlaşılmayan, dile gelmeyen sancılar, döngüler, acılar, açmazlar, keder üzerine düşünmek değil midir yazarın işi? Heidegger'in Hölderlin şiiri üzerine yazdığı ünlü yazıda pek güzel söylediği gibi, 'dil varlığın evidir.' Öyleyse yazar da o evde hapis kişidir. Hem de gönüllü hapis. Geçici varlığımıza kalıcı bir özellik atfeden, onu işaret eden; hakikatin anlam katmanında en güçlü açığa çıktığı yegâne evdir dil. Edebiyatı bu kadar vurgulamakla diğer sanatlara haksızlık etmek istemem, ama okuma sırasında edebiyatın istediği yalnızlık, yazıyla baş başa kalma hali benim için mahremiyeti açısından büyük önem taşıyor. Çünkü yazarla okuru birleştiren de, ortak eden de bu aynı yalnızlık ve mahremiyet.

- Yalan Sureleri'nde Gözde'nin hikâyesi anlatılır. Onun hayatta kaybettiklerinin yazıları, notları vasıtasıyla bir araya gelişi bu kitap. Ama ortada gene dağılmış, bir araya gelmez bir hayat söz konusudur'

- Bir araya gelmez bir hayattan söz etmek ne kadar yerinde bilemem. Ben bir kurgu içinde, önceden kronolojik olarak tasarladığım bir hayatı parçaladım, yaşananların sırasını bozdum ve okuyucuya bir oyun kurarak, o hayatı bir araya getirme ipuçlarını verdim; oyuna ortak olarak çağırdım. Zamanın çizgiselliğini, onunla oynamayı kışkırtıcı buluyorum. Zamanı bozmak ve onu dil evreni içinde yeniden kurmak, başka bir anlam evreni yaratmayı sağlıyor, o düzlemde yazara sızabileceği yeni gedikler açılıyor. Yalan Sureleri görünürde Gözde'nin hikâyesi, ama aslında bu ölüm, yazı, kader ve yalnızlık üzerine bir kitap. Beş kuşak kadın üzerinden anlatılan ortak bir kaderin hikâyesi ve bu en genç halkada, yazan, kayda geçiren, dil aracılığıyla buna tanıklık eden Gözde'de billurlaşıyor.

- Gözde'nin hayatında var olan erkeklerin hikâyelerine de tanık oluruz. Onları kaybediyor teker teker. Bu durumlar Gözde'nin de hayattaki bütün direncini kaybedişine sebep oluyor. Oysaki Gözde'nin ninesi yaşama isteğini kaybettiği aşkından alıyorken, Gözde tam tersine bütün yaşam enerjisini tüketiyor. Nedir peki bu tezatlığın sebebi?

- Bu sorunun cevabı kitapta var. Gözde, ninesinin tespitiyle, 'kelimelerle yanlış münasebette bulunan' biri. Çünkü o da bir yazar, gerçekle kurgusal bir ilişki kuruyor. Yalan Sureleri'nde bir görünüp bir kaybolan Cennet; Gözde'nin gerçekle yaşadığı çatışmayı, düştüğü uçurumu keskinleştiren bir figür, onun alter-ego'su, aklı olarak yer alır. Belli olacağı üzere 'akıl'la da alıp veremediğim var. Büyük büyükanne, Dilruba Hanım ise hayatta duruşu biraz aksi, ama aslında merhametli, bilge, görmüş geçirmiş, ayakları yere gayet sağlam basan bir kadın. Görünürde böyle. Ama onun da aslında nasıl bir parçalanma yaşamış olduğu anlaşıldığında, görünüşün aldatıcılığı üzerine düşünmeden edemeyiz. İnsan ruhu bir gayya kuyusu' Soruda vurguladığınız tezat meselesine gelince, burada bir tek kişiden değil, farklı hayat deneyimlerinden geçmiş, iki farklı kişiden söz ediyoruz; bunların tepkileri ve kendilerini ifade biçimleri elbette birbirinden değişik olacak; kaldı ki tek bir kişi bile olsaydı sözü edilen, o kişide dahi birbiriyle tutmayan davranışlar, tepkiler görebilirdik, bence bu durumda da bir çelişki yok, hatta insanın kendisi bir çelişkiler yumağı. Hayatın ve kişi olmanın tek bir tarifi, modeli, kalıbı, reçetesi yok çünkü. Edebiyatın işi insanın çok katmanlı varlık yapısını anlamak değil mi?

'YAZARKEN KENDİMİ ÇOK HIRPALIYORUM'

- Babasız bir hayatta annelerin, büyükannelerin arasında büyür Gözde. Kişilik psikolojisine göre cinsiyet rollerini kazanmada bireyin küçük yaşlarda baba yokluğu yaşaması, babası olanlardan daha fazla güçlükle karşılaşmasına sebep olur yaşamında. Kahramanımız Gözde de bu sorunla karşı karşıya mı sizce de?

- Daha fazlasıyla karşı karşıya hatta. Baba ya da anne yokluğu sadece cinsiyet anlamında rol model yoksunluğuna değil, daha derin ve büyük sorunlara sebep olabilir. Hatta sadece yoklukları değil, anne-babanın varlığı, fazla varlığı, sorunlu varlığı da kişilik gelişiminde pek çok arızaya yol açabilir! Bu romanda anlatacağım hikâyeye denk düşeceği için Gözde'yi erkeksiz kadınlar arasında büyüttüm. Yazarken kendiliğinden gelen bazı şeyler olsa da, roman rastlantıyla kurulan bir anlatı değil. Esrimeyle, sarhoşlukla yazılmıyor; ince ince, bilinçle kuruluyor. Üstelik ben dili ekonomik kullanmaya gayret ediyorum. Dolayısıyla her yazdığım paragrafın, büyük bütün içindeki bir denklik, bir yol açma, bir geçit olmasına dikkat ediyorum. Resimde, müzikte ne kadar matematik varsa, edebiyatta da o kadar matematik var. Üstelik roman mühendisliğe-mimariye çok benzer, sonuçta bir yapı kuruyorsunuz ve o yapının sağlam olması için kurguda her dengeyi, öz-biçim ilişkisini inceden inceye tartıyorsunuz. Metnin sarkmaması, sağlam durması için bu olmazsa olmaz. Ama bu elbette sadece akıl işi değil'

- Hayattan umudu kalmamış bir birey olarak varlığını sürdürmeye çalışan Gözde erken yaşta kansere yakalanıp ölüyor' Kitabın sonlarında bir yerde sözü ediliyordu, hayatla yazıyı birbirine karıştırmanın kurbanı mı oluyor yoksa Gözde?

- Gözde'nin durumu, umut ya da umutsuzlukla açıklamanın ötesinde bir yerde. Gözde benim anlatmak, vurgulamak istediğim, mesele edindiğim fani olma konusuna bir vesile. Üstelik artık pek çok kişinin, temel meselelere değinmekten ziyade, çabuk okunur-tüketilir, kolay anlaşılır metinler beklediği, dolayısıyla kimi yazarların da çok kişiye ulaşsın, çok satsın kaygısıyla metinler ürettiği zamanlardayız. Kolay okunurluk kaygısı, yazarın hakikatle bir derdi varsa bile, hakikati es geçmesine, en azından ele aldığı dilsel düzlemde es geçmesine neden olabilir. Yazar, kendi gerçek hayatında değilse bile, kendini yazmaya verdiğinde yaralı kişidir. Yarasına basa basa yazan kişi. Yazmak, hiç de eğlenceli bir süreç değil, tam tersine, kendin olmayan kişileri, yaşamadığın hayatları düşünmek, tasarlamak ve eşelemek istediğin ana konular altında kurgulamak, anlamlı bir bütün içine oturtmak, yaratmak çok hırpalayıcı bir kapanma ve derinleşme hali. Yazarken çok hırpalıyorum ben kendimi, dolayısıyla okurun da okurken biraz hırpalanmayı göze alması gerek.

Zincirlikuyu Mezarlığı'nın girişindeki o cümleyi, önünden geçenlerin çoğu belki fark etmiyordur bile: 'Her fani bir gün ölümü tadacaktır.' Ölüm üzerine düşünmek, karamsarlığı getirmez, ölümü istemek de değildir; ölüm üzerine düşünmek, hayat üzerine düşünmek çünkü. Hayatla yazıyı birbirine karıştırma meselesi ise Gözde'yi anlatan bir cümle değil, Gözde'nin yazar sevgilisi için sarf ettiği bir cümle. Gözde içinse kurban sözünü kullanmazdım ben; onun derisi ince sadece... Algısı farklı.

Yalan Sureleri/ Filiz Özdem/ Yapı Kredi Yayınları/ 200 s.

****************

 

Adnan Gerger'le 'Faili Meçhul Öfke' üzerine

'Anlatmak boynumun borcuydu'

Faili Meçhul Öfke, aşkla- öfkenin, düzenle-kaosun çatışmasından doğmuş bir roman. Adnan Gerger 'beklemeyi bilenlere' adadığı ilk romanında, Mazlum ve Leyla'nın aşkını şiirin büyülü yolunda yürütürken, düzen sandığımız şeyin arkasındaki kaosla sarsıyor okuru. İmge Yayınları'ndan çıkan kitabı için Gerger, 'Belki sırlar, bu kitaptan başlayarak yeryüzüne çıkmaya çalışacak' diyor.

Yasemin ARPA

-Otuz yıllık deneyimli bir gazeteci olduğunuzu bilmek bile şu soruyu sormamı engelleyemedi. Roman kahramanlarından biri olan Mazlum'a gözaltındayken yapılan işkence, Mazlum olmadan yalnızca düş gücüyle ya da tanıklıklarla bu kadar ayrıntılı nasıl yazılabilir?

- Eyvah! Büyük sözlerle konuşmayı sevmediğim halde yanıtım boğazımda kalan büyük lokmaya dönüşecek, uzun süre nefessiz kalacağım belki de. Toparlanmalıyım bir an önce. Okuyucular gözleri yuvasından fırlamış yazarı ne yapsın? Yanıtım beni ta ilk cümleden ele verecekse versin. İşte bu nedenle en iyisi ben bu soruyu faili meçhul bir soru olarak algılayayım. Hatta algılamalıyım ki böyle bir soruya vereceğim yanıt; bu romanı yazarken dört yıl boyunca düşle gerçek arasındaki yolculuğumda neler yaşadığımı da anlatsın. Hani insan bazen bir olayla karşılaşır; bunun gerçek ya da düş olduğunu ayırt edemez ya, işte bu sorunun yanıtında da böyle bir ayrıntı gizlidir. Siz eğer otuz yıllık gazetecilik deneyiminizi hep bu tür olaylarla edinmişseniz, bu süreç içerisinde bilinciniz; edebiyatın o toplumcu gerçekçiliğinin tüm disiplinlerinin üzerindeki tozları üflemekle oluşmuşsa ve bugünkü değerleriyle çatışmasıyla doluysa, geçmişinizde kendiniz ya da çok yakın çevreniz örneğin ilk aşkınız böyle olayları bire bir yaşamışsa, bu acıları tatmışsa, elbette işkenceden geçen Mazlum, Mazlum olmadan da şimdiye kadar kimsenin ifade edemediği şekilde anlatılabilir, bu kadar ayrıntılı yazılabilir. Bu nedenle dedim ya, romanı yazarken benim neler çektiğimi herkes bilsin. Demem o ki; Mazlum'u hedef gösterip geri çekilmiyorum ya da Mazlum'un kahramanlığını; sıradan bildik ve çokça da anlatılan işkence öyküleriyle istismar etmiyorum. Ben, Mazlum'la birlikte çok yakın dönemi anlatıyorum, tahlilini yapıyorum, ve yarına da taşıma kaygısı taşıyorum. Çünkü Mazlum belleğimizin tozlu sandıklarında kilitli olarak kalan anıları, kanlı gömleklere sarılan yaşanmışlıkları, parmak uçlarına basarak ve bu ülkenin geçmişine haber vermeden ortaya çıkarmayı başaran bir isimdir romanda. Nasıl bu ülkenin günahı, vebali, son otuz yılda bu yaşananlara karşı kayıtsız kalarak ve unutarak yaşayan insanların boynunda borçsa; Mazlum'un işkencelerden nasıl geçtiğini, aslında sadece işkenceye değil bu ülkede durmadan göveren 'Faili Meçhul Öfke'ye nasıl direndiğini en gerçekçi biçimde anlatmak da bizim boynumuzun borcuydu.

'MALUMU İLAM EDECEĞİZ'

- Gerçeklerin ve olayların medyaya yansıyan taraflarından daha çok perde arkasında saklandığını mı düşünmeliyiz? Deneyimli bir gazeteci olarak bunu bir tartıya vurmanızı istesek, ağırlıklar nasıl olurdu?

- Böyle bir düşünceye hiçbir gazetecinin itiraz edeceğini sanmıyorum. Hatta daha ileriye giderek söyleyebilirim ki, 'perde arkası' diye sunulanlar aslında o olaya ait çıkabilecek gerçekleri perdeleme adına ortaya atılan bilinçli saptırmalardan başka bir şey değildir. Sorun, ölçme meselesi de değildir ancak hiçbir tartının böyle bir ağırlığı ne taşıyacak refleksi ne de tartacak cesareti göstereceğini sanmıyorum. Elbette sorunuza ters yöne girerek yanıt verdim. Çünkü bu sorunun ahlaksal bir boyutta incelenmesi gerektiğine inanıyorum artık. Faili Meçhul Öfke'yi yazmamın içgüdüsel tavrının nedenini de böyle açıklayabilirim.

- Öfkenin kimlere ait olduğu gerçekten 'faili meçhul' mu kalacak, yoksa üç nehir kitabın ilki olan Faili Meçhul Öfke'den sonra gelecek kitaplarınızda faillerin 'malum/ bilinebilir' olmasını bekleyebilir miyiz?

- Her şeyden önce şunu söylemek isterim ki, romanı okur okumaz 'Aaaaa!' diye şaşırmayacaksınız ama bekleyebilirsiniz. Bu sizin bileceğiniz iş ama eğer benden neyi beklediğinize dair ipucu istiyorsanız size beklemenizi öneririm! Üç nehir kitabımın ilki olan Faili Meçhul Öfke'yi tamamlarken diğer iki kitabı da yazıyordum aslında. Bu ilk romanım dikkatlice okunduğunda son otuz yılın miladi başlangıcı yani 12 Eylül darbesinden bugüne sarkan izdüşümü günlere gelgitler yapıyorum. Eğer dikkatli okur değilseniz kafanız biraz karışacak, girift zaman aralığında insanların acı çekme ayinine dönüşen ve günlere sığmayan olaylara tarih koymakta zorlanacaksınız. Ama şundan emin olacaksınız: Bu kitabın yazılma tarihi 12 Eylül, bitiş tarihiyse bugün yani okuduğunuz gün ya da bu ülkenin böyle gidebileceği kadar gittiği yer. Her üç kitabımın da aynı kaygıyı taşıyacağına ben değil bu ülkede yaşanan faili meçhul gelişmeler benim ve sizin adınıza söz verdiler bile. 1980'li yılları bugün yaşananlardan ayrı düşünürsek, iğdiş edilmek istenen bir ülkenin yakın tarihinin yine Faili Meçhul Öfke tarafından yazılmasına karşı çıkan bu kitaba da haksızlık etmiş oluruz. Failleri elbet yazacağım ama bilinebilirliğini, okuyucuyla birlikte; sıradan sivil vatandaşlar olarak yurttaşlık bilinciyle ve el ele vererek malumu ilam edeceğiz.

- Romanın kahramanları Mazlum ve sevgilisi Leyla'ya aşklarını yaşamaları için pek de şans tanımamışsınız gibi geldi bana. Oysa ikisinin birlikte olduğu anlardaki şiir ile anlatımınızdaki şiir daha fazlasını umanlar için düş kırıklığı yaratıyor olabilir. Gelecek romanlarınıza aşk mı öfkeler mi hâkim olacak?

- Birden bu coğrafyanın kadim aşklarının ve âşıklarının sonlarını hatırladım. Suskunluğum için bağışlayın. Afedersiniz. Biliyorum bu sorunuzun ne yanıtı ne de sırası. Elimde değil. Ne yapayım? Gözlerim doldu, dudaklarımı ısırmak zorunda kaldım, bu nedenle konuşamadım. Evet, ben değilim. Mazlum'la sevgilisi Leyla'ya aşklarını yaşamaları için şans tanımayan ben değilim, biziz. Biz, yaşadığımız anları sorgulamadan biriktirdikçe mutsuzluklarımızı, yozlaştırdıkça nefretlerimizi aşkların yaşanmasına da elbet fazla şans tanımayız. Hep acı çeken, ayrılıkları yaşayan, ölümü seven, yoksulluğa ve yolsuzluğa hep rıza gösteren, sevgilere inanmayan bir toplumda Mazlum'la Leyla aşklarını nasıl olur da doyasıya yaşayabilirlerdi ki? Yaşasalardı, ortamdan carrrt diye çatlardım herhalde. Leyla ve sevgilisi Mazlum'un aşklarını yaşayamadıklarının gerçek nedeninin duygularımızda besleyip büyüttüğümüz korkak feodal ve ilkel ilişkiler olduğunu; bunu okuyuculardan gizleyerek bütün suçu toplumsal sorunların üstüne atmayı bizim ülkede kimse yadırgamaz ki, sizden başka. Ortamda azap günleri yaşanıyorsa -ki bu ülkede her zaman ortam azaba uygundur- Mazlum ve Leyla'nın aşklarını yaşayamaması kadar normal bir şey yok. Oysa, zamanımızda yaşandığını sanmadığımız aşkların var olduğunu kanıtlamaya çalışan ve birbirlerini 'mecnun' gibi seven iki genç olarak Mazlum'la Leyla'nın aşklarını yaşayamamasının anormallik sayılması gerekmez mi? Ama hayır. Geçmişte de günümüzde de bu anormallik öylesine normal karşılanır ki, aşklarını doyasıya yaşamak isteyen insanlara biz günahkâr gözüyle bakarız. Kitabın içeriğine dair başlığa atılan 'Aşk sorgulanmaz' sözcüğünün tüm anlamlarını içeren konunun, romanı tüketecek olan okur üzerinde zaten alabildiğine bir zorlama yapacağını, aşk üzerine epey bir kafa yoracağını da müjdelemek isterim. Bunu müjde olarak kabul ederseniz tabii ki. Dediğim gibi, nehir romanlarımın tümünde, Faili Meçhul Öfke'de olduğu gibi aşkla öfkenin çatışması devam edecek. Ama sonunda biri hayatın kutsal emanetine kavuşmuş gibi bekleyenine kavuşacak. Ancak bu kez bunu okuyucuya bırakmayacağım, yani okuyucuyla birlikte karar vermeyeceğim. Ancak, bu aşkın nasıl yaşayacağına dair kesin kararın, nehir romanlarımın sayfalarında yerini alana kadar istediği yerde özgürce dolaşmasına izin vereceğim. Hayır, başına bir şey gelmesinden korkmuyorum. Siz varsınız ya. Aksine böyle anlarda yazı yazma dürtülerimi kışkırtmak için başvurduğum şiir düş kırıklığı yaratmıyor, aksine Mazlum'la Leyla'nın aşklarını yaşayamamalarını meşru müdafaaya dönüştürüyor. Bir sonraki gelebilecek mekanik sesli anlatımları önlüyor ve yine umutsuz da olsa aşka çağrıda bulunuyor.

'HAYDİ GEL, SON SÖZÜ SEN SÖYLE'

- Faili Meçhul Öfke, onuncu kitabınız ama ilk romanınız. Şiir ve öyküden sonra romana yol almak kaçınılmaz bir şey miydi sizin için?

- Evet, uzun soluklu edebiyat yolculuğumda ürettiklerime romanı da ekledim. Yaşananları; tüm gazetecilik birikimlerimin ışığında tüm çıplaklığıyla roman yazmaya devam edeceğim. Ama şiirden hem roman yazarken hem de öykü yazarken beslenmeye devam edeceğim. Faili Meçhul Öfke'yi ilk roman olması nedeniyle daha bir dikkatle ve heyecanla yazdığımı itiraf etmeliyim. Bir romanın kuramsal yapısını, kurgusunu, estetiğini ve tekniğini; hatta edebiyatın tüm disiplinlerinin içerisinde hesaplayarak, ölçerek biçerek ve eleştiriye hazır hale getirerek yazdığım için kaygılarım büyüktü. Çünkü bir öyküyü, bir romanı şiirle karşılaştırmazsanız; tıpkı kendiniz gibi yaşayan, yanılan ve biçim değiştiren bir organizma haline getirmedikçe, sözcüklerle aranızda kurduğunuz despot ilişkiye son vermek olanaksız hale geliyor.

BEKLEMESİNİ BİLENLER

- Romanınızı,'beklemesini bilenlere' adıyorsunuz. Faili meçhul öfke ve cinayetler ülkesinde, siz bir aydın ve gazeteci olarak neleri bekliyorsunuz? Ya da şöyle sormalıyım; beklentileriniz neler?

- Kendi ölümlerine bile rıza gösteren ve sessizce bekleyenlerin ama hep bekleyenlerin; bir şey yapmadan sorgulamadan, konuşmadan, okumadan, en önemlisi korkarak bekleyenlerin kendi yarattıkları iklimde yaşamanın çaresizliğini ve düştüğü bunalımdan çırpındıkça daha da beklemeye biat edenlerin gün gelip böyle yaşamaktan bıkmalarını bekliyorum. Beklemek; bu insanların yaşadıkları hayattan, ülkeden umutlarını dehşetle kesmekle eşanlamlıdır çünkü. Ben yine de bir gün, ama bir gün bu insanların, insan olma güdülerini de hesaba katarak ve kalabalık sözcüklere sığınmadan vaat edilen bir yaşantıya kavuşacağını biliyorum.

- İşkenceci-insan trajedisini çok güzel vurgulayan bir bölüm var romanda. Polis Sebahattin'in öyküsündeki seyir, bir yandan da adalet arama, etme bulma ikileminde gerçekleşmiyor mu?

- Romanımı diğer bildik öykülerden ayıran en önemli bölüm olduğuna inanıyorum. Bunu yakaladığınız için size teşekkür etmeliyim. Bu bölümün bir yandan adalet arama, diğer yandan etme bulma ikileminde gerçekleştiği doğru. Öyle olması da gerekmiyor mu? Hep merak etmişimdir, kendi çocuğu yaşındaki bir genç insana işkence yapan, saatlerce günlerce acıyı yaşatan adam evine gidip de nasıl karısının, çocuğunun yüzüne bakar, rahat eder? Hiç mi vicdanı sızlamaz? Bu soruları şimdiye dek sormayan kimse var mı? Ben hem sordum hem de yanıtını aradım, buldum ve avazım çıktığı kadar bağırıyorum: 'Bir daha kendini erteleme, tüketme. Yok mudur söyleyecek bir sözün? Haydi gel, son sözü sen söyle.'

Faili Meçhul Öfke/ Adnan Gerger/ İmge Kitabevi/ 434 s.

 

Cumhuriyet Kitap; 2010-03-25

147
0
0
Yorum Yaz