Kırık bir kalbin romanı
8/9/2008 · Kategori: Arastirma
Kırık bir kalbin romanı
RADİKAL KİTAP / 05/09/2008
Beklenen roman, okuyucuyla buluştu. 2001 yılında yayımlanan Kar’dan bu yana yeni bir roman yayımlamayan Orhan Pamuk, uzun bir süredir üzerinde çalıştığı Masumiyet Müzesi’ni geçen günlerde tamamladı. Nobel ödülünü kazanmasının ardından yayımlanması bu romanla ilgili beklentileri daha da yükseltmişti. Ve söz konusu beklenti romanı/yazarı manşetlere elbette taşıyacaktı. Geçen hafta Masumiye Müzesi’ne odaklanan medyadan yansıyan haberleri okumuşsunuzdur. Öyleyse, yüzbinlik ilk baskıyla dağıtılan kitabın yakında ikinci baskıya gireceğini, romanda anlatılan hayatı canlandıran bir müzenin hazırlandığını, romanın 592 sayfa, 3071 paragraf, 140366 kelimeden ve 150’den fazla karakterden oluştuğunu, hikâyenin Yeşilçam melodramlarının kalıplarını kullanan bir aşkı anlattığını ve hatta hikâyenin ana akışını biliyorsunuz. Çeviri haklarının otuzun üzerinde dilde yayımlanmak üzere satıldığını, ilk çevirinin bu ay içinde Almanya’da yine yüz binlik ilk baskıyla yayımlanacağını da duymuşsunuzdur. Kara Kitap’ın kahramanı Celal Salik’in, Kar romanının kahramanı Ka’nın, Cevdet Bey ve Oğullar romanınının merkezindeki Cevdet bey ailesinin, İstanbul Hatıralar ve Şehir’den tanıdığımız Pamuk ailesinin ve hatta bizzat Orhan Pamuk’un kendisinin de roman kişileri arasında yer aldığına dikkatiniz mutlaka çekilmiştir.
Yazar ve okuyucuyu bütünleştiren bu ayinin maddi ve manevi anlamda getirdiği hareketlilik, edebiyat ve kitap âlemini yaz mevsimin durgunluğundan bir anda çıkardı. Sevindirici. Gelgelelim, üzerinde bu kadar konuşulan bir roman, hakkında eleştiri yazmayı güçleştiriyor; hele ki, kısa bir zamana ve az sayfaya sığdırmak zorunluluğu varsa. Yine de deneyelim...
Kader ağlarını örer
Ağırlıklı olarak 1975 ile 85 arasında geçen ama 85’ten 2005’e kadar süren bir hikâye anlatılmış Masumiyet Müzesi’nde. Yani otuz yıllık süreyi kapsayan bir aşk hikâyesi bu. Tipik bir Yeşilçam kalıbı kullanmış Pamuk. Esas oğlan Kemal, Nişantaşılı, tekstil zengini Basmacı ailesine mensup, otuz yaşında, tahsilli, yakışıklı bir adam. Esas kız Füsun ise çok genç, çok güzel, ama yoksul. Kemal’in uzaktan akrabası. Aslında pek akrabası sayılmaz; Kemal’in annesinin ifadesiyle hısım oluyorlar. Füsun, üniversiteye giriş imtihanını kazanamamış, biraz vakit geçirmek, biraz da para kazanmak için, Nişantaşı’nda bir butikte çalışıyor.
Kemal, Sibel isimli, kendi gibi iyi aileden, zengin bir kızla nişanlanmak üzere. Kız, Fransa’da tahsil görmüş, nispeten modern fikirli. Yani, eğer evlilik kesinse evlilik öncesi ilişkiye karşı değil. O ilişki de kuruluvermiş müstakbel çift arasında. Kısacası, Kemal ve Sibel için mutlu bir hayatın kapıları aralanmış gibi. Ne var ki, ‘kader ağlarını örmüştür’. Kemal, Sibel’e hediye almak için girdiği butikte Füsun’la karşılaşacak ve romanın asıl hikâyesi başlayacaktır. Kemal ve Füsun arasında cinsellikle şiddetlenen yakıcı aşk, bu aşkın etrafındaki herkesin hayatını derinden sarsmak üzeredir...
Füsun’u sevmesine rağmen Sibel’le görkemli bir törenle nişanlanır Kemal. Kalbi kırılan Füsun, Kemal’le ilişkisini kesmiş, izini kaybettirmiştir. Ayrılık acısına dayanamayan Kemal, Sibel’le ilişkisini sürdüremez. Nişan bozulur. Sevinçlidir Kemal, Füsun’u bulup mutlu bir yuva kurmanın hayallerini kurmaktadır. Ama dedik ya, ‘kader ağlarını örmüştür’ bir kere... Kemal, Füsun’u bulduğunda şaşkınlığa uğrayacaktır. Bu kısa zaman aralığında, film işlerinde çalışan sinema aşığı bir gençle evlenmiştir genç kız. Kocasına âşık olmamakla birlikte gururu ve onuru, kocasından boşanıp kendini Kemal’in kollarına atılmasına engeldir. Tuhaf bir hayat başlar Füsun’ların evinde. Kemal, bir aile dostu gibi, neredeyse her akşam Çukurcuma’daki evde, Füsun’un anne ve babasının da dahil olduğu aile ortamının konuğu olacak, küçük mutluluklarla yetinecektir. Dile kolay, ayrılmalarından sonraki tam sekiz yılı Kemal abi sıfatıyla geçirecek, her şeyin yoluna girdiğini sandığı bir anda, yolları bir kez daha o meşum ağlara dolanacaktır...
Aşk romanı mı?
Sadece iki aylık bir yakınlaşma anının hayaliyle, başka bir kadına bakmaksızın tam sekiz yıl geçiren bir roman kahramanını anlamakta genç kuşaklar zorlanabilirler. Duygusal eğitimlerini Yeşilçam sinemasının ve ona ilham veren popüler aşk romanlarının anlattığı hikâyelerle tamamlayan kuşaklar için böyle bir derviş sabrı hiç yadırgatıcı değil. Mesela, savaş ve göç nedeniyle zorunlu olarak ayrılan iki sevgilinin özlemlerini gidermek için bir çay bahçesinde senede bir gün de olsa buluşarak taşıdıkları aşkı hikâye eden Senede Bir Gün Geliyor aklıma. Geçen haftaki yazımda edebiyatın öğretilen bir şey olduğunu söylemiştim. Aşk da öyledir. Ritüellerle, şarkılarla, filmlerle, romanlarla öğrenilir. Genel geçer tek bir tarifi yoktur. Tarihe, topluma, o toplumun sınıf ve katmanlarına, kültüre göre değişir. İnsanlar aşklarını kendileri yaşarlar, ne var ki toplumsal ve tarihsel süreçlerce belirlenmiş bir biçimde yaşarlar.
Söylemek istediğim -siyasal, külütürel ve ideolojik belirlenmişliği nedeniyle- aşkın bir yalan olduğu değil. Aşkın anlatılarla yayıldığını, beslendiğini ve belirlendiğini düşünüyorum. İnsanlar kendi aşklarını bile hislerine tercüman olan anlatılarla anlarlar. Kimisinin aşkını arabeskler anlatır kimisininkini bir şairin dizeleri. Hangi aşkın daha derin, daha yüce ya da daha şiddetli olduğunu tartışamayız, ama aşkınızın anlatıcısını ve anlatısını seçtiğinizde bir kültürel kimliğe yerleşmeniz kaçınılmazdır.
Pamuk’un anlattığı aşk, Cumhuriyet Türkiyesi’nin modern muhafazakâr karakterinden kaynaklanan bir aşk türü. 20. yüzyılın başlarında Batıyla-Doğu arasında melezlenerek hayat bulmuş, çoğaltıla çoğaltıla, nesilden nesile aktarıla aktarıla benimsenmiş, yüceltilmiş, cinselliği neredeyse dışarıda bırakıp sadakati öne çıkarmış bu aşk türü de şimdi biraz tuhaf görünmekle birlikte, aşkın ta kendisidir. Başka bir coğrafyada gözlemleyeceğimiz aşk türlerinden ne daha az ne daha çok gerçektir/kutsaldır/duygusaldır. Ve her aşk türü gibi onu üreten toplumsal tarihle içiçe geçmiştir. İşte bu içiçe geçmişlik sayesindedir ki, Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi romanında bir aşkı anlatırken bireylerden toplumsala sıçrayarak 70’li yılların Türkiye’sine temas etmekte hiç zorlanmıyor. Aşk ve cinsel özgürlüklerle birlikte her türlü hak ve özgürlük talebinin baskılandığı, modernliğin biçimsel olarak alımlandığı, teknoloji ürünü eşyaların hayret ve hayranlık uyandırdığı, sosyetenin komikleştiği, yoksulluğun bugünkü kadar dehşet uyandırmadığı, henüz çocuksu çağlarını süren bir Türkiye’deyiz.
Pamuk’un bütün romanlarında değindiği Batılılaşmak meselesi, aşkın ve cinselliğin yaşanma tarzıyla, Masumiyet Müzesi’nde de çıkıyor karşımıza. Ama asıl öne çıkan tarih ve bellek. Orhan Pamuk, toplumun saklı hafızasında hayal gücü sayesinde yaptığı yolculuklarda edindiği tanıklığı toplumun şimdisine sunmayı, böylece bu toplumu geçmişiyle ‘konuşma’ya, diyaloğa sokmaya çalışan, bu yolla toplumu unuttuğu, kapattığı anılarını yeniden düşünmeye zorlayan bir yazar. Zamanın ve belleğin izini sürüyor. Şimdi gerilerde kalmış bir aşkı, o aşkı sarmalayan eşyalarla, evlerle, sokaklarla, vapur düdükleriyle, siyasi olaylarla, sinemayla, müzikle yeniden canlandırıken toplumsal hafızanın üstünü açmaya ve bilinç altının, dolayısıyla saklı geçmişin tanıklığını yapmaya soyunuyor. Öyle ki, roman kahramanın aşkını ebedileştirmek için bir müze kurma fikri ve müzede sergilenecek eşyaların toplanma süreci hikâyenin en temel noktası. Böylelikle belleğin dinamikleriye, sakladıkları ve biriktirdikleriyle, nasıl biriktirip nasıl eksilttiğiyle yüzleşiyoruz.
En çok eşyalar taşıyor geçmişin yükünü. Füsun’la mutlu zamanlarının çok gerilerde kaldığında, o anların hatıralarını, renklerini, dokunma ve görme zevklerini kendisine o mutluluğu yaşatan Füsun’dan çok daha sadakatle saklayan eşyalara bağlanıyor Kemal; “Merhamet Apartmanı’nda biriktirdiğim eşyaları elime almadan, yalnızca onları bir kere görmekle bile Füsun ile geçmişimizi, akşamlan sofrada oturuşumuzu artık hatırlayabiliyordum. Eşyalarla, porselen bir tuzluk ya da köpek biçiminde bir terzi mezurası ya da korkutucu bir konserve açacağı ya da Füsunların mutfağından hiç eksik olmayan Batanay marka ayçiçek yağı şişesi ile birleştirdiğim tek tek anlar, yıllar geçtikçe hafızamda sanki geniş bir zamana yayılıyordu. Merhamet Apartmanı’nda biriken eşyatara, tıpkı izmaritler gibi baktıkça Füsunların evinde sofrada otururken yaptıklarımızı tek tek hatırlardım.”
Kayıp zamanın İzinde
Roman kahramanı Kemal’in müze kurmaktaki maksadı, topladığı eşyaları, kap kaçağı, incik boncuk ile elbiseleri ve resimleri sergileyerek, yaşadığı yıllara bir anlam verebilmek, zamanı mekana dönüştürmek. Onun müzesiyle yapmak istediğini gerçekleştirense yazar Orhan Pamuk olmuş; her biri 70’ler Türkiye’sinin atmosferini simgeleyen kişi, eşya, olay ve duygulardan derlediği Masumiyet Müzesi romanıyla bir tür müze bekçiliği yapıyor sanki. Kahramanın belleğinde dolanan anılar salt bireysel bir tarihi yansıtmıyorlar. Hatıralar, eşyalar ona aitse bile, Kemal’in belleği bireysel bir bellek değil. O anıları toplum içinde edinmiş, onları toplum içinde hatırlamış, ve konumlandırmıştır Kemal. Onun belleği diliyle, edebi metinlerle, İstanbul’un semtleri, sokakları ve evleriyle, eşyalarıyla bu toplumun imgelemini kuruyor.
Romanın başlarında 70’lerin yüksek sosyetesi öne çıkmakla birlikte, melodram kalıbı dediğimiz zengin delikanlıyla yoksul kız arasındaki aşk, Pamuk’a İstanbul’un her kesimine açılma imkânı sağlamış. Elbette imkânı kendisi yaratıyor Pamuk.
Tam bu noktada Orhan Pamuk romanlarındaki kusursuz kurgudan söz açabiliriz. 592 sayfalık romanın her parçasını birbirine bağlayan bu kurgu sayesinde, taklit ettiği melodramların saçmaya varan rastlantısallıkları, onun hikâyesinde nedenselliğe dönüşebiliyor. Kişiler, eşyalar, isimler, hemen her şey o bütünlüğün bir parçası. Mesela Merhamet Apartmanı ismini açıklarken romanın temel meselelerinden pek çok şeye değinivermiş; “1934’te Atatürk’ün bütün Türk milletine soyadı almasını şart koşmasından sonra, İstanbul’da yeni yapılan pek çok binaya aile adları verilmeye başlanmıştı. O zamanlar İstanbul’da sokak adları ve numaraları tutarlı olmadığı ve tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi, büyük ve zengin aileler, içinde hep birlikte oturdukları büyük konaklarla, binalarla özdeşleştirildikleri için hu yerindeydi. (Hikâyemde sözünü edeceğim pek çok zengin ailenin kendi adını taşıyan bir apartmanı vardır.) Aynı yılların bir başka eğilimi, binalara yüce ilkelerin, değerlerin adlarını vermekti; ama annem yaptırdıkları apartmana “Hürriyet”, “İnayet”, “Fazilet” gibi adlar verenlerin, aslında bütün hayatlarını bu değerleri çiğneyerek geçirmiş kişiler arasından çıktığını söylerdi. Merhamet Apartmanı’nı, Birinci Dünya Savaşı sırasında şeker ticareti yapan karaborsacı yaşlı bir zengin, vicdan azabıyla yaptırmaya başlamıştı. Adamın apartmanını vakfedip gelirini fakirlere dağıtacağını anlayan iki oğlu (birinin kızı ilkokulda sınıf arkadaşımdı), babalarının bunadığını doktor raporuyla kanıtlayıp onu düşkünler evine atmışlar, binaya el koymuşlar, ama çocukluğumda benim tuhaf bulduğum adını değiştirmemişlerdi.”
Popüler aşk romanlarında ya da Yeşilçam melodramlarındaki yatay hikâyelemeciliğin yerini Merhamet Müzesi’nde Orhan Pamuk’un dikey üslubu alıyor. Sadece cümle yapılarından, titizlikle seçilmiş sözcüklerden, süslü sözlerden söz etmiyorum. Çok önemli, duygusal içeriği yoğun bir konuyu aşırı yalın, serinkanlı, duygusuz bir dille anlatmak da bir uslup tavrıdır. Kemal’in bugünden geriye, yani anlatıcılıktan olayları bizzat yaşamış kişiye gidip gelen sesi, anıların yapısına uygun bir şekilde, kimi zaman donuk kimi zaman coşkulu ifadelerle verilmiş. Orhan Pamuk, kahramanının psikolojisine nüfuz ederek zamanda bir geriye bir ileriye, nedenden sonuca ve tekrar nedene gidip gelirken onun iç çatışmalarını teşhis ediyor, ayrıntılandırıyor ve açıklıyor. Bir tek anlatıcıya ait iki benlik durumu kullanmış. 70’lerdeki Kemal’in duygu ve düşüncelerini açıklayan ve yorumlayan ses, 2000’leri yaşayan Kemal’e ait (aslında Orhan Pamuk’a ait). Ancak anlatıcı Kemal ile anlatılan (olayları yaşayan) Kemal arasında niteliksel bir fark var. Bu farkı üslubuyla ortaya koyuyor Pamuk. Kayıp Zamanın İzinde’de Proust’un yaptığı gibi, “incelikli zihinsel sözdağarcığı, bağımlı cümlecik üslubu, psikolojik güdülere aşırı ilgi, yer yer ironik öz-alıntılar ve son olarak imgeci ve teorik izahlara başvurulması; bunların hepsi de anlatan benliğin deneyimleyen benliğe bilişsel üstünlüğünü vurguluyor.
Evet, gerek anlatıcının konumu gerekse de üzerinde durulan temalar açısından Masumiyet Müzesi’nin Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’sini çağrıştırdığını söyleyeceğim. Dorrit Cohn, Şeffaf Zihinler adlı incelemesinde belirtmişti; “cehalet, kafa karışıklığı ve hayaller dünyasındaki bir geçmiş benliğe dönüp bakan kolay anlaşılır bir anlatıcı: Proust bu tür geriye dönüşlü zihinsel anlatının en iyi uygulayıcısı olduğu gibi, aynı zamanda en bağlı savunucusuydu da.” Nitekim Yakalanan Zaman’da şöyle konuşturur kahramanını Proust; “İnsan bir şey deneyimler ama ne deneyimlediği hani şu ışığa tutmadan önce bir siyahlıktan başka hiçbir şey göstermeyen negatifler gibidir ve bunlara da ters taraftan bakmak gerekir. Aklın süzgecinden geçirilmediği müddetçe ne olduğunu bilemeyiz. Ancak o zaman, bunu ışığa tutup aklileştirdikten sonra kişi hissettiği şeyin şeklini şemalini ayırt edebilir, ama edene kadar da akla karayı seçer.”
Kemal de geçmişi bizzat deneyimlediği halde kimi anlamları bugün yeni yeni çözebilen, değerlendiren, bunun için akla karayı seçen bir karakter. Giriş cümlesini hatırlayın; “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.” Tıpkı müzeleri ilk kuran koleksiyoncular gibi, Füsun’u hatırlatan ilk parçaları toplarken yapığı şeyin nereye varacağını hiç düşünmemiştir. Aslında bir izleyici ve kaydedicidir Kemal; kamera gözü önce sevgilisine odaklanır, sonra sevgilisinin yaşadığı mekana, sevgilisinin sevdiklerine, çevresine, sonra sokağa ve toplumun geri kalan kesimine çevrilir. Kaydettiklerini hikâye etmekse yıllar sonra Orhan Pamuk’a düşecektir. Biz ise bir kez daha Proust’a döneceğiz; “gerçek yaşam, en sonunda keşfedilen ve aydınlatılan yaşam, dolayısıyla gerçekten yaşanan tek yaşam, bu yaşam edebiyattır.” Kemal de Marcel gibi geçmişin ancak anlatı yoluyla gerçeklik haline geleceğine inanmıştır. Melodramları vazgeçilmez kılan ‘Hayatım roman’ klişesi bir kez daha iş başındadır.
Okuyucu için, değer verdiği bir yazarın yeni bir romanı yayımlandığında düş kırıklığı yaşama korkusu her zaman vardır. Pamuk’un Nobel ödülü sahibi sıfatıyla tamamladığı ilk romanı olması Masumiyet Müzesi’nden beklentileri daha da artırmıştı. Korkulan olmadı. Kitabın daha ilk sayfalarında rahatlayacaksınız. İyi bir konu yakalamış Pamuk. Her zamanki titiz işçiliğiyle iyi hikâyelemiş. Masumiyet Müzesi, Pamuk’un roman kariyerinin en üst sıralarına oturacak nitelikte. Ancak benim için birincilik hâlâ Benim Adım Kırmızı’da...
MASUMİYET MÜZESİ
Orhan Pamuk
İletişim Yayınları
2008
592 sayfa
24 YTL.
Pamuk’un yeni romanı 29 Ağustos’ta kitapçılarda
Kültür-Sanat / 25/08/2008
İSTANBUL - Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’un üzerinde altı yıldır çalıştığı aşk romanı "Masumiyet Müzesi" 29 Ağustosta satışa sunulacak.
İletişim Yayınları’ndan çıkacak "Masumiyet Müzesi"nde, 1975’te bir bahar günü başlayıp, günümüze kadar gelen İstanbullu zengin çocuğu Kemal ile uzak ve yoksul akrabası Füsun’un hikayesi anlatılıyor.
Ülkemizde ve dünyada milyonlarca okurun sevgi ve hayranlığını kazanan, yazdığı romanları 58 dile çevrilen Orhan Pamuk, son romanıyla okurlarının karşısına sarsıcı bir hikaye ile çıkacak. (aa)
<_script /><_script />
Masumiyet Müzesi açıldı
Kültür-Sanat / 29/08/2008
İSTANBUL - Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’un son romanı "Masumiyet Müzesi" okurla buluştu. İletişim Yayınlarından çıkarılan "Masumiyet Müzesi" 100 bin adet basıldı ve kitapçılardaki yerini aldı.
Orhan Pamuk’un aşka odaklanan, ancak diğer tüm romanları gibi insan hayatının her alanına ve günlük hayatın inceliklerine de yönelen "Masumiyet Müzesi" 592 sayfa, 3 bin 71 paragraf, 140 bin 366 kelimeden oluşuyor. Kitap, yazarın "Cevdet Bey ve Oğulları"ndan sonraki en uzun romanı. Aşk, eşyalara ve kişilere bağlanma, koleksiyonculuk, müzeler gibi konular ile cinsellik, bakirelik hakkındaki geleneksel tutumları da tartışmaya açan "Masumiyet Müzesi"nin konusu, tekstil zengini Basmacı ailesinin iyi okumuş 30 yaşındaki oğulları Kemal ile uzak akrabaları yoksul Keskin ailesinin 18 yaşındaki güzel kızı Füsun arasındaki aşk ilişkisi etrafında gelişiyor.
Romanları dünyada 58 dile çevrilen ve 7 milyondan fazla satan Orhan Pamuk’un son kitabının çeviri hakları, daha kitabın yazılması bitmeden 30’un üzerinde dilde yayımlanmak üzere satıldı. İlk çeviri, 2 hafta sonra Almanya’da Hanser Yayınevi tarafından "Museum der Unschuld" adıyla yayımlanacak ve çevirinin ilk baskısı 100 bin adet olacak.
Önceki romanlar ve tirajları
Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan tek Türk olan Orhan Pamuk’un 1982 yılından bu yana yayımlanan romanları ve toplam tirajları şöyle:
- "Cevdet Bey ve Oğulları" (1982): 22 baskı- 72 bin
- "Sessiz Ev" (1983) : 29 baskı- 87 bin
- "Beyaz Kale" (1985) : 33 baskı- 116 bin
- "Kara Kitap" (1990) : 35 baskı- 129 bin 500
- "Gizli Yüz" (Senaryo) (1992): 9 baskı- 20 bin
- "Yeni Hayat" (1994): 71 baskı- 215 bin 500
- "Benim Adım Kırmızı" (1998): 30 baskı- 206 bin
- "Kar" (2002): 18 baskı- 156 bin
- "Öteki Renkler" (1999) 3 baskı- 33 bin
- "İstanbul; Hatıralar ve Şehir" (2003): 18 baskı- 107 bin
- "Babamın Bavulu" (2007): 30 bin
(aa)
'Masumiyet Müzesi' cumaya açılıyor!
Kültür-Sanat / 26/08/2008
İSTANBUL- Orhan Pamuk’un yeni romanı ‘Masumiyet Müzesi’ Cuma günü çıkıyor. Pamuk’un neredeyse on yıldır üzerinde çalıştığı, 2001 yılından bu yana yazdığı ‘Masumiyet Müzesi’ bir aşk romanı. Orhan Pamuk, bu romanında aşka odaklanırken günlük hayatın inceliklerine, resim, arkadaşlık, yalnızlık, mutluluk, gazeteler ve televizyon, aile gibi yazmayı sevdiği, kitaplarından iyi bildiğimiz pek çok konuya da değiniyor.
Roman 1975 yılında başlıyor. Tekstil zengini Basmacı ailesinin iyi okumuş 30 yaşındaki oğulları Kemal ile uzak akrabaları, yoksul Keskin ailesinin 18 yaşındaki güzel kızı, tezgahtarlık yapan Füsun arasındaki aşk anlatılıyor. Evlenmeye hazırlanan Kemal, yıllardır görmediği genç kadınla karşılaştığında ona aşık oluyor. Füsun’a duyduğu aşk onu hiç terketmiyor ve hikaye günümüze kadar geliyor.
Hilton’da bir nişan sahnesi
Bu aşk hikayesi evlilik, arkadaşlık, cinsellik, tutku, aile ve mutluluk hakkında pek çok hesaplaşma içeriyor tabii ki. Orhan Pamuk İstanbul’un arka sokaklarını da, dedikodu dergilerinin ‘sosyete’ dediği çevreyi de ayrıntılı ve eğlenceli bir bakışla anlatıyor. Resim, arkadaşlık, yalnızlık, gazeteler ve televizyon, aile gibi Pamuk’un sevdiği pek çok konu,70’li, 80’li yıllarla birlikte romanın içinden geçip gidiyor. Kitap Yeşilçam’a ve Türk sinema sanayine de uğruyor, oradar karakterler, hikayeler analtıyor. 1975 yılında Hilton Oteli’nde geçen bir nişan sahnesi tam 50 sayfa sürüyor ve bütün ayrıntılarıyla anlatılıyor. Kitabın kapağında yer alan 56 model Chevrole, pek çok sahnenin içinde geçtiği önemli nesnelerden biri olarak romanda yer ediniyor.
Ödüller arası yazmaya devam
Romana başladıktan sonra Orhan Pamuk ‘İstanbul Hatıralar ve Şehir’ kitabını yazdı aralarında Nobel’in de bulunduğu uluslararası dokuz büyük edebi ödül aldı: Prix du Meilleur Livre Ètranger (2002, Fransa), Grinzane Cavour (2002, İtalya), Impac-Dublin Roman Ödülü (2003, İrlanda), Alman Yayıncılar Birliği Barış Ödülü (2005, Almanya), Prix Médicis Ètranger (2005, Fransa), Nobel Edebiyat Ödülü (İsveç, 2006), Prix Mediterranée (2006, Fransa), Puterbaugh Ödülü (2006, ADB), Ovid Ödülü (2008, Romanya). Yedi yılda Pamuk, Türkiye’de Boğaziçi Üniversitesi, Hollanda’da Tilburg Üniversitesi, Almanya’da Berlin Frei Üniversitesi, Amerika’da Georgetown Üniversitesi, İspanya’da Madrid Üniversitesi, Lübnan’da Beyrut Amerikan Üniversitesi’nden şeref doktoraları aldı. Amerikan Sanatlar ve Edebiyat Akademisi ve Çin Sosyal Bilimler Akademisi şeref üyeliğine seçildi. Tüm bu ödülleri almak için çıktığı yolculuklarda uçaklarda, sabahları otel odalarında, Pamuk hiç durmamacasına ‘Masumiyet Müzesi’ni yazdı.
Sonuçta ‘Masumiyet Müzesi’, ‘Cevdet Bey ve Oğulları’ndan sonra Pamuk’un en uzun romanı oldu, 592 sayfa. ‘Cevdet Bey ve Oğulları’ ile ‘Kara Kitap‘ta olduğu gibi, Pamuk’un doğup büyüdüğü Nişantaşı semti gene romanın merkezinde. Ama Çukurcuma, Taksim, Harbiye, Beyoğlu semtleri ile Boğaz yalıları ve lokantaları da romanda geniş yer tutuyor. Pamuk’un diğer romanlarından tanıdığımız bazı karakterleri, mesela 1Kara Kitap’ın ünlü köşe yazarı Celâl Salik, Cevdet Bey’in oğulları, Pamuk’un ailesi ve kendisi de romanda görünüyor. Nitekim bu romanı Orhan Pamuk’un en kalabalık kitaplarından biri, yakyaşık 150 karakter yer alıyor, hatta bu karakterler için kitabın sonunda bir de dizin hazırlanmış.
Pamuk, biri ‘Masumiyet Müzesi’nin düşünsel, edebi, kişisel ve felsefi kaynakları, diğeri büyük aşk romanları konularında olmak üzere, romanına da ışık düşürecek iki makale yazıyor. Romanını açıklamaktan çok, onu nasıl kurduğunu, nasıl hayal ettiğini ve diğer aşk romanlarından farkını araştıran bu makaleler, önümüzdeki günlerde Türkiye’de ve dünyada yayımlanacak.
Romanda, yazar Pamuk müzeyi gezer
‘Masumiyet Müzesi’, sadece bir roman değil, aynı zamanda yazarın yıllardır kurmaya çalıştığı bir müzenin de adı.
Bu müzede Pamuk’un roman kahramanı Kemal’in, sevgilisi Füsun’un dokunduğu eşyalarla oluşturduğu koleksiyon sergilenecek. Bu tutkulu aşk boyunca Füsun’un peşinde gezen Kemal, takıntılı biçimde Füsun’la ilgili objeleri toplar. Romanda okuduğumuz bu objelerin gerçek halleri ise ‘Masumiyet Müzesi’ni oluşturur. Yıllar sonra Füsun’un yaşadığı Çukurcuma’daki evi satın alan Kemal, ve onu yıllarca topladığı objeleri, ilk seviştikleri yatağı, içinde gezdikleri Chevrole’yi de barındıran bir müzeye dönüştürür. Ardından müzesinin bir kataloğu olması gerektiğini düşünerek, ‘bir zamanlar ailelerinin ortak iş yaptığı yazar’ Orhan Pamuk’u bulur. Böylece Masumiyet Müzesi, Kemal Basmacı’nın anlattıkları üzerine Füsun’u tanımış, hatta onunla bir kez dans bile etmiş olan Orhan Pamuk tarafından yazılır.
Orhan Pamuk, bu kurguya uygun biçimde Çukurcuma’da yıllar önce aldığı binada, böyle bir müze açmaya hazırlanıyor. Romanın okurları, hikayelerini bildiği, o aşk ve gündelik hayat içinde ne anlam ifade ettiğini öğrendiği nesneleri müzenin içinde bulabilecek. Böylece tamamen bir kurgu olan roman ve somut objeler arasında ilginç bir ilişki kuran Pamuk, romanın atmosferini kuracağı müzede tekrar yaratacak. İkisi birlikte oluşan, roman ve müze karşılıklı bir ilişki kuruyor; ‘romanın müzesi, ya da müzenin romanı’ gibi...
Tabii bu müze henüz açılmış değil. Pamuk müze için oluşturduğu koleksiyonu ilk olarak Türkiye yılı vesilesiyle Frankfurt’taki ünlü Schirn Galerisi’nde sergileyecekti. Ancak sergi henüz hazır olmadığı için vazgeçildi. (Kültür Sanat)
Kültür Bakanlığı 'Nobel'e sahip çıktı
FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
Kültür-Sanat / 05/09/2008
MASUMİYET MÜZESİ'NDE SANAL GEZİ İÇİN TIKLAYIN
ORHAN PAMUK MASUMİYET MÜZESİ'Nİ ANLATIYOR HABERİ İÇİN TIKLAYIN
ANKARA - Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’un yeni kitabı "Masumiyet Müzesi"nin piyasaya çıkışı nedeniyle eserin "korsan baskısının" yapılabileceğini göz önünde bulunduran Kültür ve Turizm Bakanlığı, bu konuda harekete geçti. Bakanlık tarafından, Emniyet Genel Müdürlüğü ile il denetim komisyonlarına korsanla mücadele kapsamındaki yasaların titizlikle ve hızla uygulanması için yazı gönderildi.
Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema ve Telif Hakları Genel Müdürü Abdurrahman Çelik, Pamuk’un "Masumiyet Müzesi" isimli kitabının okurla buluşması ve yeni eğitim-öğretim yılının da başlaması nedeniyle kitap satışlarının arttığını söyledi. Bu nedenle hem Emniyet Genel Müdürlüğü, hem de il denetim komisyonlarına uyarılarda bulunduklarını aktaran Çelik, özellikle Eylül ve Ekim aylarında kitap satışlarında yaşanan artış nedeniyle "korsan yayın" konusunda tedbirleri artırdıklarını ifade etti. Çelik, "Bu konularda daha titizlikle davranmaları, korsanla mücadele kapsamındaki yasaları hızlı ve ivedi bir şekilde uygulamaları konusunda illere birer yazı ve uyarı gönderdik. Şu an zaten onlarla ilgili de sözlü görüşmelerde bulunuyoruz" dedi.
Çelik, Emniyet Genel Müdürlüğü ile ortak çalışmalarının yıl boyu sürdüğünü, il denetim komisyonları vasıtalarıyla da denetimler yapıldığını belirterek, "Eğitim-öğretim yılının başlangıcı ve ’Masumiyet Müzesi’ kitabının çıkışı nedeniyle duyumlar aldık. Bundan dolayı korsan yayınlar daha sıkı bir takibe alınsın diye Emniyet Genel Müdürlüğümüz ile ortak çalışmaları yürütüyoruz" diye konuştu.
'MASUMİYET MÜZESİ'
Orhan Pamuk’un aşka odaklanan, ancak diğer tüm romanları gibi insan hayatının her alanına ve günlük hayatın inceliklerine de yönelen "Masumiyet Müzesi" isimli kitabı, İletişim Yayınları’ndan okurla buluştu. Yazarın "Cevdet Bey ve Oğulları"ndan sonraki en uzun romanı niteliğini taşıyan eser, aşk, eşyalara ve kişilere bağlanma, koleksiyonculuk, müzeler gibi konular ile cinsellik, bakirelik hakkındaki geleneksel tutumları da tartışmaya açıyor. Kitabın konusu, tekstil zengini Basmacı ailesinin iyi okumuş 30 yaşındaki oğlu Kemal ile uzak akrabaları olan yoksul Keskin ailesinin 18 yaşındaki güzel kızı Füsun arasındaki aşk ilişkisi etrafında gelişiyor.
Romanları dünyada 58 dile çevrilen ve 7 milyondan fazla satan Orhan Pamuk’un son kitabının çeviri hakları, daha kitabın yazılması bitmeden 30’un üzerinde dilde yayımlanmak üzere satıldı. İlk çeviri, 2 hafta sonra Almanya’da Hanser Yayınevi tarafından "Museum der Unschuld" adıyla yayımlanacak ve çevirinin ilk baskısı 100 bin adet olacak. (aa)
Ne kadar düşünce özgürlüğü o kadar özgür aşk
Kültür-Sanat / 30/08/2008
Orhan Pamuk’un 10 yıldır üzerinde çalıştığı ‘Masumiyet Müzesi’, dün çıktı. ‘Masumiyet Müzesi’nde bir aşk hikâyesi anlatan Orhan Pamuk: ‘Aşk romanı deyince ‘Ah aşk ne yüce, koyalım yüksek bir yere ve bakalım ağlayalım’ gibi bir görüş var. Şarkılar, her şey, aşkın yüceliğini anlatır. Ama kitabım bunu yapmıyor’
Banu Güven’in NTV’de Orhan Pamuk’la yaptığı söyleşiyi yayımlıyoruz
Orhan Bey, ‘Masumiyet Müzesi’nin konusu, fikri ne zaman ortaya çıktı ve nasıl?
10 yıl evvel romanı düşünmeye başladım. Bu bir aşk hikâyesi, aşk romanı... 10 yıl evvel düşünmeye başladım ama altı-yedi yıl evvel yazmaya başladığım ‘Kar’ romanı yayınlandıktan sonra. Arada ‘İstanbul’ hatıralarımı yazdım. Sonra, aşağı yukarı yedi yıldır hep bu kitapla meşgulüm.
Peki bu aşk romanını yazma duygusu ne zaman geldi size? Ne uyandırdı bu ihtiyacı sizde, hatırlıyor musunuz?
Pek çok şey yanyana geldi ama kafamda ta eskiden işittiğim bir hikâye vardı. Ama şu da vardı. Ben mesela ‘Kar’ romanında Türk toplumuna siyasetin içinden baktım. ‘Benim Adım Kırmızı’da resim sanatının içinden baktım. ‘Kara Kitap’ta İstanbul’dan ve birazcık kültürel tarihten baktım. Burda da yaşadığımız toplum; bizler nasıl bir aşk yaşıyoruz... Ya da aşkı yaşayış şekillerimizle ilgili bir roman yazmak istiyordum. Bunun daha yaygın şekilde söylenişi, aşk romanı yazmak istiyordum. Ama değişik bir aşk romanı yazmak istiyordum. Ne yapmak istediğimi biraz biliyordum. Ve altı yıldır bununla uğraşıyordum, evet.
Bu bir aşk romanı. Peki nasıl bir aşk romanı?
Masumiyet Müzesi’nde, 1975 ile ’85 arasında esas hikâyenin çoğu geçiyor ama ’85’ten 2005’e kadar geliyor. Yani aslında 30 yıllık süreyi kapsayan bir aşk hikâyesi, bir aşk ilişikisi anlatılıyor romanda. Kemal’le Füsun’un aşkını bir 10 yıla yakın izliyoruz. Bir aşk hikâyesi bu. Bir aşkı anlatıyoruz ama bence, ona çok dikkat ettim, bizimki gibi bir toplumda, istiyorsanız Türkiye toplumu diyelim, istiyorsanız Ortadoğu toplumu gibi diyelim, aşk ilişkilerinin kurulabileceği, bunların açıkça dile getirilebilmesinin zor olduğu bir toplumda yaşanan bir aşkın hikâyesi... Bizimki gibi toplumlarda 1970’lerde yaşanan -Batılıların flört dediği- ya da bizim görüşüp tanışma, birlikte gezme -eskiden gezme denirdi- çıkma, ondan sonra, daha ciddileşme; nişanlanma, evlilik öncesi sevişme, evlilik öncesi sevişmenin ciddileşmesi, sonuna kadar gitmek, ya da açıkça dillendirelim çok söylenmez ama bekaret konusu, cinsel ahlak, arkadaşlık, evlilik ve mutluluk gibi konular kitabın ta kalbinde yer alıyor. Bunları şimdi size ciddi bir dille söyledim, çünkü kaygılarım, anlatmak istediğim şeyler ciddiydi. Ama bir yandan da hani magazin basınının yüksek sosyete diye alay edeceği çevrede de geçiyor kitabım. Hem o çevrede geçiyor, hem de Cihangir’in Beyoğlu’nun arka sokaklarında ve daha yoksul mahallelerde geçiyor. Bir yandan da hepimizin bildiği ve Türk filmlerinin konusu olan zengin-yoksul ilişkisi de var kitapta.
Bu ilişki, roman kahramanlarının gittiği filmlerde de var.
Evet, zengin-yoksul ilişkisi bildiğimiz gibi Türk sinemasının melodramatik bir konusudur. Romanım bu melodramatik konuları son derece adım adım -yıllarımı buna verdim- çözümleyerek, anlamaya çalışarak, kaba-acele yargı vermeden anlatıyor. Kitapta hiç kimseyi kötü göstermek istemedim ama elbette ki aşk konusunda kapalı bir toplumda yaşadığımızı, bunun aslında siyasi düşünce özgürlüğü olduğunu söyledim. O zamanlar Türk sinemasında sansür vardı, sinemadaki, filmdeki sansürle -ki hepimiz onu içselleştirmiştik- ilgili bir ilişki olduğunu da ima ediyorum. Bütün toplumun kapalılığıyla, aşk ilişkisinin kapalı olması arasında bir ilişki var.
Aşk ilişkisinin serbestçe dile gelememesi... Bunlar tabii Batı’ya göre; Habermas ‘kamusal alan’ diyor. İnsanlar birbirleri ile konuşuyor, bir demokrasinin olması için hepimizin her şeyi söyleyebileceği özel bir alan gerekiyor ki tam bir demokrasi olsun. Dediği gibi gerçek bir aşk ilişkisinin olabilmesi için de herkesin aşk ile ilgili her şeyi birbirinin gözünün içine bakarak konuşabilmesi lazım. Ama öte yandan bekaret, yasak, kızla erkeğin kat’iyen yanyana gelmemesi, gelse bile ancak geliyormuş gibi yapması ya da bunların ancak yüzeysel bir Batı taklitçiği düzeyinde kalması da bana kalırsa -kitabımda da biraz bunları göstermeye kalktım- bizim yaşadığımız aşk ilişkilerine bazı özellikler veriyor. Bu kitapta bunları anlatmaya çalıştım. Ta 75’lerde böyleydi, bugün de çok fazla değiştiğini düşünmüyorum. Taraflar birbirleri ile açık açık konuşmazlar ama bakışlarla, ifadelerle, sessizliklerle, inatlarla, aşktaki iletişim ve gerekli diplomasiyi ancak böyle yaparlar. Bu da özellikle sabır: Testten geçirme, deneyden geçirme, niyetinin sağlamlığını, ciddiyetinin; sabırla eziyet ederek ve inat ederek... Bunlar kapalı bir toplumda, bizimki gibi toplumlarda tarafların birbirlerine olan ciddiyetini, aşkın derinliğini sınamak için yapılan şeyler gibi anlatılır. Doğru, katılıyorum ama yanlızca böyle değil. Aslında aşk dediğimiz şeyi yapan da bu diplomasidir. Kitap bunları anlatıyor uzun uzun; bakışmak falan gibi şeyleri.
Bir de sınıflar arası farklılık gidiyor hikâye boyunca. Her ne kadar bir sınıf kendini daha modern olarak tanımlasa da onların da aşamadıkları tabuları olduğunu görüyoruz. Bekaret orada da göze çarpıyor.
Bildiğimiz gibi basınımızda da töre cinayetleri falan diye adlandırılan, sanki sadece bu iş Anadolu’ya ilişkin bir konuymuş, zenginlerin, orta yukarı sınıfların ilgilenmediği bir konuymuş gibi anlatılıyor ama benim çok iyi hatırladığım gibi ’75lerde ve hâlâ -konuşulmasa da- bu önemli bir konu. Bunun satır aralarında önemli olması da kitabın bir konusu. Ben bütün bu konuları bilirdim; ’75ler’de de bilirdim. Ama öğrendiğim bütün bu şeyleri 30 yaşındayken yazamazdım. Çünkü aradan geçen yıllar, biraz da Türkiye’nin açılması... Ve birazcık daha her şeyi konuşmayı, sorunların içine birazcık daha bakabilmeyi öğrendik. Bu konularda şimdi daha rahat yazabiliyorum ve düşünebiliyorum. Eskiden bu konular imalarla geçiştirilirdi.
Bu kitapta; bekaret, cinsel ahlak, evlenmeden önce yakınlaşma, sevişme ve bu konulardaki özentiler, gelenekten gelen ağırlık, tabular, insanın kendini ne kadar Batılı hissederse hissetsin, toplum değişmedikçe nasıl toplumun kurbanı olacağı, olabileceği gibi şeyler de ele alınıyor. Bütün bunlar bence aşk denen şeyin yaşanış şekli. Aşk romanı deyince, benden önceki ya da başka diğer aşk romanları hakkında söyleyebileceğim temel şeyim -bu konuda bir yazı da yazacağım- aşk romanı deyince ‘Ah aşk ne yüce onu koyalım yüksek bir yere ve bakalım ağlayalım’ gibi bir görüş... Genel görüş budur. Şarkılar, her şey, aşkın yüceliğini anlatır ama benim kitabım bunu yapmıyor.
Adının ‘Masumiyet Müzesi’ olmasına ne zaman karar verdiniz?
Masumiyet kısmı, bekaretle ilgili, insanın niyeti ile ilgili, suç ve ceza ile ilgili, yaptığımız bir şeyin sonuçlarını taşımakla ilgili, hayat hakkında önyargılı olmamakla ilgili ve hayat hakkında rahat olmakla ilgili, içinde insanın sanki şeytanın olmamasıyla ilgili bir şey.
Roman bugüne kadarki aşk romanlarından daha farklı özellikler taşıyor. Aşk duygusunu bu kadar yoğun, ayrıntılı, o duyguyu yaşadığı her anı bu kadar canlı tutabilmeyi başaran, bunları böyle yaşayan bir karakter var. Ve anlatımı da öyle...
Büyük aşk hikâyelerine kıyasla benimkinde değişik olan ne, önce onun biraz altını çizmeye çalışayım. Evet benim kahramanım da çok çile çekiyor ama aşk dediğimiz şeyi şarkılarda olduğu gibi alıp çok yüce bir şeymiş gibi davranmıyorum. Benim ilgim, kitabımın merakı, anlama iştahımız... Kitapta okur da benimle birlikte geldiği zaman asıl derdimiz “Aşık olunca biz, ne oluyor?” Yani biraz aşka bir araba kazası gibi bakmak istiyorum. Bakıyorum da bu kitapta... Başımıza gelen bir şey. Ama o sırada yaşadığımız, içimizde dönen mekanizmalar nedir, runumuzda neler oluyor... Ve o zaman kitap uzun uzun, birisine takılma, reddedilirsek onun hayaletlerini sokakta görme, sokakta ona rastlamışsam eğer, sabahtan akşama kadar durmadan onu düşünme, göremediğimiz kişiyle kafamızda sürekli kavgalar etme, ‘ona şunu söyleyecektim, bunu söyleyecektim’ gibi kavgalar veya birlikte olmak hayalleri kurma... Kitabımın küskünlük ve aşk diplomasisi dediği takıntının, aşk dediğimiz bu yüce duygunun veya bazısına göre kötü duygunun, bize yaşattığı şeyleri kitabım acımasız bir soğukkanlılıkla sayfalar dolusu bir erkek kahramanda -kitabın zengin çocuğu- aşık olunca bayağı sarsılan kahramanı Kemal’de, sayfa sayfa yıllarca izliyor.
Ve bunu yaparken de, aşık olduğu kadını gördüğünde, o resme dair ne varsa hepsini çok canlı tutuyor, çok ayrıntıcı bir gözlemci...
‘Romeo ile Juliette’i okuruz, ‘Leyla ile Mecnun’u okuruz. Ama Mecnun’un Leyla’da ne gördüğü ya da Romeo’nun, Juliette’in elma yiyişini, sigara içişini görmeyiz. Benim kahramanım, olayların gelişi yüzünden de sekiz yıl sevdiği kadının, başkasıyla evlendiği için, evine gidip geldiği için, onun sigara içişini, hep birlikte akşam yemeklerinde TV seyredişlerini, konuşmasını, öfkelerini, duygusallıklarını adım adım sürekli kayıt yapan canlı bir kamera gibi çekiyor. Ve bunları da okurlarla paylaşıyor. En sonunda kitabı yazarken şunu düşündüm: Kitaptaki kahraman Füsun, Kemal’in çok derin bir şekilde aşık olduğunu sabrından anlayacak. Ama kitabımızın okuru Kemal’in Füsun’a aşık olduğunu sayfalar boyu Füsun hakkında yaptığı gözlemlerden anlayacak. Kitabım aşık adamın kafasının nasıl çalıştığı, algılarının nasıl açıldığı, sahip olmak, elde etmek istediği kadının her jestine kafasını her çevirişinde ağzındaki sigaranın dumanını nasıl üflediğine kadar takip etmesinin hikâyesi de. Bunları yazarken çok zevk aldım.
Karakterlerinizde hep biraz Orhan Pamuk vardır. Yani kendini anlatma durumu söz konusudur. Kemal karakteri ne kadar sizsiniz?
Kemal benden sekiz yaş büyük. Zengin bir ailenin çocuğu. Onun çocukluğunda ve orta yaşlarında gördüğü şeyleri ben de biraz gördüm. Ben de Kemal gibi, özellikle çocukluğum ve ilkgençlik yıllarımda, ’70lerin ortalarına kadar, ailem parasını çok fazla kaybetmeden evvel, zenginler arasında öyle gezindim. Oraya kadar diyebilirim ki Kemal’e benziyorum. Ama herkesin, kitabı okuyan gazetecilerin dediği gibi; ‘Orhan Bey, siz de Kemal gibi aşık oldunuz, birisinin eşyalarını biriktirdiniz, yıllarca birisinin peşinden gittiniz mi?’ sorusunu geçelim.
Ama şu bakımdan Kemal’e benziyorum ve asıl oranın altının çizilmesini isterim: Kemal en sonunda, bir noktadan sonra yalnız Füsun’un kahve fincanını tutmasını, yoksul evindeki sobaya maşayı tutup kömür atmasını, kapıyı açmasını, annesine yemek yaparken ve dikiş dikerken yardım etmesini, öfkeli öfkeli sigara içmesini, hep birlikte tele-vizyon seyrederken duygulanıp acayip bir jest yapmasını sekiz yıl boyunca izlemiyor, aslında onunla birlikte önce Füsun’un yaşadığı ve Keskin ailesinin Çukurcuma’daki evindeki olup bitenleri izliyor. Sonra sokakta olup bitenleri izliyor. Aslında Kemal, bütün hayatı Füsun’u izler gibi izliyor. O bakımdan kitabım, Kemal’in Füsun’a gösterdiği dikkat, neredeyse bir romancının hayata gösterdiği edebi dikkat olduğu için, Kemal ile ben aslında gözlemcilikte, gözlemleyip hayatı kelimelere geçirmekte benzeşiyoruz. Sekiz yıl... Kitabı yazmam aslında altı yıl sürdü; altı yıl birlikteydik. Yalnız en sonunda Kemal’in Füsun’a hissettiği aşk, yalnızca Keskin ailesinin evinde kalmıyor, sokağa çıkıyor. Birlikte kitabın sonuna doğru Füsun’un ehliyet alması için İstanbul sokaklarında geziyorlar, araba kullanıyorlar, Boğaz’da denize giriyorlar.
Oralarda Kemal’in Füsun’a gösterdiği olgun aşk, yani aşık olduğumuz kişinin, her türlü insani durumuna, jestlerine yönelik bir ilgi. Ve hatta bir noktadan sonra kendilerini de bir çift olarak görüyor. Bazen susuyorlar, artık yoruluyorlar, söyleyecek bir şeyleri yok, hayat da onları çok mutlu etmemiş. Bütün bunlara gösterdiği dikkat aslında bir noktadan sonra birlikte yürüdükleri sokaklara, İstanbul’un insanlarına, şehirde olup bitenlere, bir noktada İstanbul üzerinden bütün aleme duyulan sevgiye dönüşüyor. Bu biraz divan edebiyatında Canan’ın yalnız aşk duyduğumuz kişi değil, Allah olması ya da başka derin bir anlam olması gibi bir şey.
Kemal’in Füsun’a duyduğu aşk en sonunda, Füsun’u aşıyor ve Kemal’in, Füsun’la ilgili her şeye, daha sonra da bütün âleme duyduğu bir aşka dönüşüyor. Ve bu da birazcık kitabımda da anlatmaya çalıştığım gibi ancak biraz da kapalı toplumda olabilecek bir şey diye de düşünüyorum. Çünkü aşkın dile gelebileceği açık bir iletişim alanı olmayınca hepimiz aşkı bastırıyoruz ve hayal kuruyoruz, daha gözlemci oluyoruz.
Kitabımı okuyanlar sekiz yıl büyük bir aşk yaşayan Kemal’in, aslında bu aşkı trafik kazasına uğramış biri gibi yaşadığını, ‘Şu geçse de normal hayatıma dönsem’ diye çırpındığını, ‘Üç ay sonra bu iş biter de normal hayatıma dönerim’ diye umduğunu ama üç ay sonra hiç bitmediğini, sekiz yıl çırpındığını da göreceklerdir.
Kazalar önemli metaforlar mı sizin için?
Evet. Bu kitapta trafik kazalarının da bir yeri var. Aşkın rastlantısallığı mı diyelim, bu bir melodromatik tema gösterdiği için de hikâyeyi çok da fazla anlatmayalım. Çocukluğumda bir trafik kazası geçirdiğim için böyle. Pek çok şey kitaplarımda çocukluğumdan, yaşadıklarımdan, içime attıklarımdan gelir.
Her romanınızda bir sonraki romanın, ya da iki sonrakinin belki konusunun da kafanızda canlandığını söylemiştiniz bir kere. Böyle bir şey burada da söz konusu mu?
Bundan sonra ne yazmak istediğimi biliyorum. Aslında bundan sonra yazmak istediğim şey ‘Benim Adım Kırmızı’nın içinden çıkan ve yılllardır kafamda hazırladığım bir kitap. Bundan sonra herhalde onu yazacağım. Belli değil, bir başka kitaba da başladım, o da Cihangir, Çukurcuma gibi yerlerde geçiyor.
Bu kitap içinde de bizi geçmişe götüren şeyler var. Şimdi sınırları büyüdü, daha da büyüyeceğine dair burda ipucu var mı yok mu, onu sormak istedim... Ve Tanpınar’ın başta da koyduğunuz bir alıntısı var...
Tam kitabı bitirirken Tanpınar’ın hatıra ve not defterleri yayınlandı. Orada da benim tüm kitabımda anlattığım, yıllardır da meşgul olduğum şeyleri tesadüfen ama çok da bana yakın bir şekilde ele aldığını görünce... E, Tanpınar da benim yazarım. Ondan bir alıntı yaptım. Ama fikir şu: Kahramanım Kemal, sevdiği kızı göremediği zamanlarda, hepimizin bildiği korkunç aşk acıları çekiyor. Yani birisini görmek istiyorum ama yok. Sokaklarda yürürken onun hayalini görüyor. Ama bir ara şunu keşfediyor: Füsun’la mutlu olduğu zamanları, yoğun bir şekilde mutlu olduğu anları hatırlatan ve o sırada etrafta olan bir eşyayı, diyelim ki Füsun’un tuttuğu bir çay fincanını eline alırsa, onunla biraz oynarsa, o zaman birazcık sakinleşiyor. Sanki eşya ona bir teselli veriyor. Bu aslında bilinen bir fikirdir. Pek çok yazarın bildiği bir şeydir. Çocukluğumuzda yediğimiz bir şeyi yeriz ve bir sürü hatıra gelir. Sevgilimizle dinlediğimiz bir müziği işitiriz, onunla mutlu olduğumuz zamanları hatırlarız. Kahramanım Kemal de sekiz yıl böyle bir teselli arıyor ve yavaş yavaş sevdiği kızın eşyalarını biriktirerek koleksiyoncuya dönüşüyor.
‘Kara Kitap’ta da bende benzer bir duygu oluşturan bir paragraf gördüm. Galip, Rüya’nın eşyaları elinde durur, tokası elinde... Sonra onları hiç bozmadan eski yerlerine koymak ister. Envanterini çıkarmak fikri geçer aklından...
Bu fikir bende var. ‘Yeni Hayat’da da vardır. Kendi hayatının müzesini yapma fikri. Yaşadığımız hayatın eşyalarını koruma fikri var. Kahramanım Kemal de Füsun’un eşyalarını önce acısına teselli olsun diye koruyor. Çünkü bir ara sevgilisi yok oluyor, onu göremiyor bile, o zaman birlikte gülüşüp eğlendikleri zamanın eşyaları ile kendini teselli ediyor. Aşk acısını dindirdikleri için onları güzel saklıyor. Sonra ne olur ne olmaz diye daha başka eşyalar biriktiriyor. Bir süre sonra bir koleksiyon oluyor. Sonra da kahramanımız, bu koleksiyonu bir müzede sergilemek gibi derin, tuhaf, beklenmedik bir şey yapıyor.
Zamanı bir mekanda kaybetmek de diyebilir miyiz bu müzede sergileme işine? Müzeler zamanın mekana dönüştüğü yerlerdir. Ve müzelerin bence çekici gücü de; zamanın geçtiği duygusunu bir anlık da olsa bize hissettirirler. Müzeler, dışarıdaki hayattan, sesiyle, havasıyla, atmosferiyle değişik yerledir. Kitabımın özellikle son kısımlarında Kemal, Füsun’un biriktirdiği eşyalarından bir müze kurmak istediği için Batı’nın pek çok müzesini geziyor. Özellikle küçük müzelerin havası üzerinden Füsun’u hatırlıyor. Ama bir yandan da kitabım, Kemal’in biriktirici yanını, koleksiyoncu yanını, yani romanda da anlattığım gibi Batı dışındaki toplumlarda acı çeken insanların; acı ile, acıya teselli olarak eşyalara sarılmasını, eşyalara bağlanmasını, özel bazı eşyalarla takıntılı olmasını da irdeliyor, seviyor, bu konu üzerinde düşünüyor.
Bir yandan da Kemal’in Füsun için kurduğu müzeyi, ben Çukurcuma’da kuruyorum. Bu karara vardıktan sonra, bundan dokuz yıl evvel Çukurcuma’da bir bina satın aldım. Sonra o binayı bir müze mekanı haline getirdim. Sonra da kendimi Kemal gibi hissederek eşyalar toplamaya başladım ve romanımı da zaman zaman bu eşyalar üzerinden anlattım. Bu gördüğünüz romanda bir bölüm yazılmasına neden olan bir ayva rendesi (Rendeyi gösterir). Ben bunun paslı, kaba halini sevdim. Füsunlar’ın evinde, bu ayva rendesi ile ayva reçeli yapılıyor. Kemal bir gün bundan hoşlanarak bunu çalıyor. Benim elimde bir eşya var, sonra kitaba bu eşyayı sokuyorum ve kitapta ondan bahsediyorum. Kitapta anlatılan, aslında roman sanatında tasfir edilen pek çok eşyayı, ben kitabı yazarken ya da yazmadan evel buldum. Önce elimde bir sarı ayakkabı oluyor, sonra Füsun’a sarı ayakkabı giydiriyorum. Tersi de oldu; Füsun’un bazen şöyle bir elbisesinin olması ya da şöyle bir sigara içmesi gerekiyor. Benim onu bulmam gerektiği gibi.
Rendenin konu olduğu bölümde başka bir şey daha var. Bütün bu roman boyunca sadece bir kahramanın aşkı nasıl yaşadığı, o takıntılı yaşayış halinin dışında bir toplumun da romanı var. Aynı zamanda o dönemde o toplumun yaşadığı bir takım değişikliklerin de romanı var.
Füsun’la Kemal’in aşkı 75-85 arası sürdüğü için, 80 sonrası olayları da var. 70’lerin olayları da var. Darbe demek, benim çocukluğumda normal vatandaşın akşam sokağa çıkma yasağı demektir. Kemal de haftada üç-dört kere Füsunlar’a gidiyor. Ordan bazen bir eşya çalarak dönüyor. Ama akşam 11’den sonra sokağa çıkma yasağı var. Askerler onu çeviriyor ve “Bu nedir?” diye soruyor. Ben de onun üzerine aslında aşk ilişkisinin diplomatik bir şekilde dile gelmediği bir toplumun, aslında açık bir toplum olmadığını, baskıcı bir toplum olduğunu, siyasi baskıların, siyasetle kalmadığını aynı zamanda ilişkilerimize ve başka pek çok şeye yayıldığını anlatmak için, sezdirecek şekilde yazdım. Bazı şeyleri niçin yazdığınızı da bilmiyorsunuz. Roman yazmanın güzelliği de o. İçinizden geldiği için de yazıyorsunuz. Ben bu ayva rendesini sevdiğim için, çok da uyduğunu, güzel durduğunu düşünüyorum.
Bu bisiklet de belki dolaylı bir şekilde omurgasına oturan eşyalardan biriyidi romanın. Öyle değil mi?
Bu bisikletin (aralarında duran bisikleti işaret ediyor) kitapta önemli bir yeri var ve kitapta altı-yedi kere geçiyor. Çünkü uzak akrabalar oldukları için tam bir Türk usulü... Zengin akraba, çocuklarına verdiği eşyaları, sonra fakir akrabalarına verir. Kemal’in çocukluk bisikleti de Füsun’un annesine “Biz kullandık, alın şimdi siz kullanın” diye verilmiş. İkisi de çocukluklarında aynı bisiklete binmişler. Yazarken bir yerde böyle bir bisiklet gördüm. Ve hemen aldım. Kitapta bu bisikleti uzun süre tasfir etmedim ama kitabı yazarken kitapta geçen bu bisiklet de benim hep yanımdaydı.
Bu müzeyi oluşturma fikri de kitap yazma fikriyle beraber sizde bundan yıllar önce oluştu. Siz müzelere ilgi duyan biriydiniz ama ne zamandan beri bu düşünceyle beraber daha çok müze dolaşmaya başladınız?
Romanı yazmaya başladığım zaman özellikle önce Avrupa’dan başlayarak dünya müzelerinde gezmeye başladım. Notlar tuttum. Romanın düşüncesi, romanın ayrıntıları, müze gezintilerim sırasında tuttuğum notlarla birlikte gelişti. Müzede neyi sergileyebilirim, Füsun’un nesini gösterebilirim, Kemal Füsun’un nesini almış olabilir... Aslında dünya müzelerini gezerken bunları geliştirdim.
Aynı zamanda o müzeleri yaratan kişilerin de hayatta oldukları sürece o müze ile ilişkilerinin sürebilmesi düşüncesi sizi çok heyecanlandırmış gibi görünüyor.
Louvre gibi, büyük, herkesin gittiği müzelerle ilgili değildim. Çünkü ilgimi kişisel müzeler, takıntılı insanların hayatlarındaki bir acı yüzünden yaptıkları koleksiyonları ile birlikte yaşamalarını ve -birazcık da hani bizdeki çöp evlerde yaşayan insanlar gibi- sonra bunları bir müzeye çevirip aslında kendi hayatlarını ve acılarını, eşyalar üzerinden başkalarını anlatmaları benim ilgimi çekiyor. Bu yüzden buna benzeyen müzelere gittim. Küçük müzelere... Ve burada kendi koleksiyonlarını sergiyeleyen insanların hikâyelerini anlamaya çalıştım. Müzemi de öyle yapmaya niyetliyim. Masumiyet Müzesi Çukurcuma’da sanırım bir iki yıl içersinde açılacak.
Roman, okurken bir film gibi de akıyor. O dönemin İstanbul’una dair kahramanımızın arada bir gidip baktığı, manzaraya dair görsel malzeme de bulunacak mı müzede?
Bu müzede aslında Kemal’in yaşadığı 1975 ile ’85 arasındaki İstanbul’un aşağı yukarı temel bütün eşyaları olacak. Çünkü Kemal zengin bir aileden, Füsun da orta sınıf bir aileden ama artık zaten ortak o kadar çok şey var ki. Mesela Kemal’in zengin ailesi de, Füsun’un orta sınıf ailesi de; yılbaşında hepsi tombala oynuyor. Ve yılbaşı tombalasından sonra da herkes mendil, sabun, kolonya, milli piyango bileti gibi biletler dağıtıyor. Mesela tüm o millli piyango biletleri, sabunlar, kolonyalar bu müzede sergilenecek. Ama yalnız onlar değil. Füsun’la Kemal İstanbul sokaklarında çok yürüyorlar ve bazı yerler, mesela Dolmabahçe gibi ya da Tarabya gibi yerler, onlar için -o zamanın klasik aşk dili ile söyleyeyim- hatıralarla dolu. Burda alaycı bir şey yaptım. Çünkü kitabımın klasik aşk hikâyesi gibi olmamasına çoook dikkat ettim. ‘Ahh, ne büyük aşıklardı onlar!’ Bir kere bile bu ünlemi kullanmadım. Öyle de görmek istemedim. Bütün bunlar müzede sergilenecek. Müze bir yanıyla bir İstanbul müzesi olacak, bir yanıyla da ’75, hatta 50’lerden alarak günümüze gelen İstanbul’da kullanılan eşyalar müzesi olacak.
Ama gemiler de var bunun içinde?..
Gemiler de var. Ama bazıları da benim kendi takıntılarım. Bütün bu aşk hikâ
Romanda Kadınların Çıkarması!
13/6/2007 · Kategori: Arastirma
Romanda Kadınların Çıkarması!
2004'ün başlarında yayınlanan ilk romanların çoğu kadın-erkek ilişkilerinden 12 Eylül'e mutat bazı konuları işleseler de, pek çoğu ustalıklarıyla göz dolduruyor. Ve nihayet kadın romancılar bu yıl her açıdan deparda!
VatanKitap
11/08/2004 A. Ömer TÜRKEŞ
BİA (İstanbul) - Yılın ilk yedi ayında yayımlanan yetmiş beş ilk roman arasında umut vadeden ve hatta ustalık düzeyine erişen çok sayıda roman da vardı. Çok azının ismini anabildiğim bu yazıda beğendiklerimin bir kısmına değinmek istiyorum.
İlk sırayı son yıllarda Türkçe yazılan romanlara damgasını vuran "ilişkiler" alıyor. 2004 yılında yayımlanan pek çok ilk romanda mutsuz, sonu ihanet ve boşanmayla biten evlilikler işlendi. Ancak bu alanda kadın yazarların ezici bir üstünlüğü var.
Arzu Çur, "Ayşegül Boşanıyor"da günümüz evliliklerindeki bozuklukları ve kadın-erkek ilişkilerindeki eşitsizliği sorgularken, kahramanı Ayşegül'ün özgürleşme serüvenini olabildiğince içten, neşeli ve inandırıcı bir hikâyeyle sunuyor. Üniversiteyi bitirmiş, ailesinin de uygun bulduğu meslek sahibi yakışıklı bir adamla iyi bir evlilik yapmış, anne olmuş, şimdilerde otuz ikisinde bir kadın Ayşegül. Maddi problemleri olmadığı için çalışmıyor. Kocası Mustafa da evine bağlı, sorumluluk sahibi bir adam. Günün birinde bir şeylerin yolunda gitmediğini düşünüyor; ev işlerine boğulmuş, toplumsal hayatta yerini alamamış, kendisini gerçekleştirememiş gibi hissediyor ve boşanmaya karar veriyor Ayşegül. Boşandıktan sonra cennetin kapıları açılmayacaktır önüne elbette.
Ayşegül'ün, boşandığı 2 Kasım gününden yeni bir aşkın eşiğine geldiği 27 Temmuz'a kadar geçen dokuz ayını kapsayan roman bir özyaşamöyküsü biçiminde kaleme alınmış. Okul yılları, evliliği, kocasıyla ev içi ilişkileri, boşanma süreci, iş yerindeki başarısızlıkları, oğlunun baş etmekte güçlük çektiği sorunları, küçük ama gerçekleşmesi zor düşleriyle tanımakta zorluk çekmeyeceğimiz bir kadın Ayşegül. Arzu Çur, iç monologlar, bilinç akışı ve karşılıklı konuşmalarla çeşitlendirdiği mizahla süslenmiş anlatımıyla yüz on yıllık kadim bir meseleye günümüz küçük burjuva kadınının bakış açısından yaklaşmış.
"Aşkın ve Kederin Kitabı"nda kırk yaşların başındaki bir adamın, İhsan Türkmenli'nin yaşamından uzun bir kesiti az sayfada anlatmış Kaya Sancar. Ancak etkileyici bir hikâye kurgulamayı başarmış. Sancar'ın anlatısının başlarındaki pastoral atmosfer sonlardaki trajedinin etkisini belirginleştiriyor. Kaya Sancar'ın en büyük başarısı, bu kadar geniş bir zaman kesitinin birey üzerinde yarattığı etkileri kısa bir romanda bu kadar açık sergileyebilmesinde. Birey ve toplum açısından neyin önemli, neyin ihmal edilebilir olduğunu çok iyi tahlil etmiş; bireyi toplumla ilişkisi içerisinde ele alırken, sıradan, herkesin yaşadığı veya yaşayabileceği olayların ardındaki gerçekliği, bilinçaltında gizlenen duygu ve düşünceleri açığa çıkarmayı başarıyor.
Gerçeğin ve kimliğin peşinde
Geçmişi sorgulama, aile tarihleriyle birlikte kimliğin izini sürme, bu yıl da sevilen temalar oldular. Bu yazının erkek konuklarından Yekta Kopan, "İçimde Kim Var"da hiç tanımadığı babası Cezmi Konur'la ilgili gerçekleri sorgulayan bir adamın hikâyesini anlatıyor.
Roman farklı zaman, mekân ve olaylara diğer roman kişilerinin kısa ama yoğun, her biri hüzünlü hayat hikayeleriyle uzanırken hepsinin hayatını kesen ortak nokta, "Orson" lakabıyla tanınan Yeşilçam emekçisi Cezmi Konur'dur. Tutunamamışlıkları, hayatı ıskalamışlıkları aşikâr olan bu insanların Orson Cezmi'yle ilişkilerini kendi bilinçlerinden yansıtıyor Yekta Kopan. Anlatılan hikâyeler bittiğinde Metin Konur'un hikâyesi de tamamlanacak, babası Orson Cezmi'yle birlikte kendi sırrı da çözülen Metin Konur, muhasebesini yapmasının huzuruyla ışıkları kapayacak ve roman "Bütün oğullar bir gün hesaplaşmalıdır babalarıyla" cümlesiyle noktalanacaktır.
Yekta Kopan, dünyayla, başkalarıyla, hatta kendimizle tahayyül ettiğimizden çok farklı ilişkiler içinde bulunduğumuzu, eşyanın ve dış olayların nesnel gerçeklikleriyle roman kişilerinin bunları algılama biçimleri arasındaki farklılıkları ortaya koymak için kurguya ağırlık vermiş; mutlak bir gerçekliği vermek yerine o gerçeğin dağınık parçalarını serpiştirmiş hikâyesine.
Gaye Boralıoğlu'nun Manuel Çıtak'ın fotoğraflarıyla bütünleşen "Meçhul"ündeyse bir kayıbın izi sürülürken gerçeği bulup çıkarmak okuyucuya bırakılıyor. Yaşayıp yaşamadığı, eğer yaşıyorsa başına neler geldiği bilinmeyen İbrahim'in karanlık dünyasına bir gazete röportajı kurgusuyla eğilen Boralıoğlu neredeyse unuttuğumuz insanların dünyasına götürüyor bizleri. Kendi hayat hikâyelerinde bile figüran olmanın ötesine geçemeyen, itilip kakılan, yokluk çeken, hepsi de kırık hayatlara hapsolmuş bu insanlar iyilikleri-kötülükleri, aşkları-nefretleri, dürüstlükleri-hainlikleri, bilgelikleri ve cehaletleriyle, yani tam da oldukları halleriyle katılmışlar romana.
Romanda herkesin bir hikâyesi var, ama her hikâye ana hikâyenin gerçekliğini daha karmaşıklaştırıyor. Çünkü herkes kendisini aklayarak anlatıyor İbrahim'le ilişkisini. Ne var ki, bütün bu mazeretler sonucu değiştirmeyecek, İbrahim'in akıbeti bir gece vakti kaybedilmiş pek çok vatandaşımız gibi meçhul kalacak, suçun failiyse asla bulunamayacaktır.
Fatma Karabıyık Barbarosoğlu'nun "Hiçbiryer" adlı romanındaki genç akademisyense hem kendisi hem de ailesiyle ilgili gerçeklerin arayışında. Bu arayışın kırsal kesimdeki toplumsal değişimlere paralel gelişen hikâyesi uzun bir süredir edebiyattan dışlanan mekânlara uzanıyor; 50'lerden 70'lere kadar edebiyatımıza esin kaynağı olan köylere, köylüye dönüyor ve o köylerin yerinde yeller estiğini fark ediyoruz.
Barbarosoğlu, Türkiye kırsalının yeni bir evresini, yani taşralaşmasını, köyle kent arasında sıkışıp kalan taşralıların psikolojisini, duygu ve düşüncelerini ele alıyor. Kırsal alan tek başına değişmiyor elbette; büyük kentler, toplumsal ilişkiler, tek tek bireyler ve değerler de değişiyor. Barbarosoglu'nun bu değişime bakışı olumsuz; küreselleşmiş modern dünyanın teknoloji ürünleri ve iletişim araçlarıyla aynılaşmış mekanları arasındaki yolculukların bireye ferahlık getirmeyeceğini, manevi dünya dışında gidilecek hiçbir yer kalmadığını vurgulayacak şekilde, hikâyesini Şahin'in kentte ve kırda tutunamamışlığı üzerine kurgulamış. Kente, köye, insana ve hayata dair çok sayıda gözlem ve tesbiti barındıran Hiçbiryer, malzemesini gerçeklikten alan, o malzemeyi sosyoloji disiplininin merceğinde kırarak edebiyat alanına devşiren iyi bir roman.
12 Eylül hikayeleri
Son birkaç yıldan bu yana solun tarihine, o tarihin acılarıyla yoğrulmuş ve darbe "adaleti"nin travmasını yaşamış solcu insan tiplerine edebiyatı unutmadan eğilen romanlarda ciddi bir artış görülüyor. Az sonra değineceğim "Kuş Diline Öykünen" ve "Yağmurun Yedi Yüzü" dışında, Hayri Erdoğdu'nun "Oynatmak: Kalabalık Yalnızlıklar", Selami Gürel'in "Soluksuz," Reşit Karadağ'ın "Direnmenin Bedeli" ve Cezmi Ancil'in "Binbaşının Düdüğü" romanları da 12 Eylül sürecini sorguluyorlar.
12 Eylül'ün öncesi ve sonrasıyla güçlü bir arka plan teşkil ettiği "Kuş Diline Öykünen" hüzünlü, trajik bir aşk hikâyesi. Ayşegül Devecioğlu, kahramanı Gülay özelinde, şiddetin kadınlar üzerindeki ikili etkisini vurgularken iktidarın cinsel kimliğini de teşhir ediyor. 85-87 yılları arasında geçen anlatıda Devecioğlu iki kuşatılmış insanın benliklerini birbirlerinin duygularını paylaşarak onarma çabalarını, iç dünyalarının tarihsel ve toplumsal süreçle etkileşimlerini çok iyi yansıtmış. Duyguları, düşünceleri ve tenleri her zaman aynı dili konuşmasa, iç sorgulamaları hiç tükenmese, her kapı tıkırtısı yüreklerini hoplatsa, ölümün yanıbaşında bir sevgi yeşertmek çok zor olsa da, dar zamana sıkıştıracakları bir aşkları var Gülay ve Yavuz'un; küçük sevinçlere sığınan trajik bir aşk bu.
Devecioğlu, tarafları ve tanıkları hâlâ yaşayan 12 Eylül gibi özel bir siyasal, toplumsal tarihi içerden bir bakışla, tarafını ve kuşkuya yer bırakmayan tanıklığını hiç gizlemeden romana aktarırken siyasi dönemlere ilişkin edebiyat yapmanın hatalarından hiç birisine düşmemiş. Anlatısı siyasi söylemle kesiştiği anlarda bile edebiyatın dışına çıkmıyor, edebiyatı doğrudan siyasi söze indirgemiyor. Hikayede kimlerin gerçek, nelerin belge, hangi olayların yaşanmış olduğunun hiçbir önemi yok; yazar yaşanmışlıktan derlediği malzemesini edebi bir malzemeye dönüştürmüş belki de.
Süheyla Acar'ın ilk romanı "Yağmurun Yedi Yüzü" de darbeden çok sonra, bir ölüm haberiyle başlıyor ve roman kişileri çok sevdikleri arkadaşları Yağmur'un ardından unuttukları ya da unutmaya çalıştıkları bir tarihi hatırlıyor, tarihleri ve kendileriyle yüzleşiyorlar. Roman işte bu hatırlama anları üzerinden kurgulanmış. Hikâyede yer alan her karakter Yağmur'un çocukluğundan ölümüne kadar geçen yaklaşık otuz yıllık bir zaman dilimini farklı bakış açıları ve yaşanmışlıklarıyla yeniden canlandırıyorlar.
Ancak canlandırılan sadece Yağmur değil; her birinin kendi bakış açısından dile getirdikleri bu yedi parçalı anlatı, Türkiye'nin 12 Mart öncesinden günümüze uzanan siyasi, ekonomik ve toplumsal tablosunu da tamamlıyor.
Süheyla Acar, bu ilk romanında senaryo ve hikâye yazarlığının verdiği deneyimle, ele aldığı dönemin siyasi atmosferini yansıtmayı, 12 Eylül sonrasının yükselen değerleri karşısında tutunma şansı olmayan küçük burjuva aydınlarının trajedisini, bireysel kaderlerle toplumsal devinim arasındaki karmaşık ilişkileri ve kuşak farklılıklarını tarihsel ve toplumsal gerçekliği içinde ele almayı başarmış.
Roman kişilerini mahkum etmediği gibi onları idealize de etmiyor; nesnelliğini ve mesafesini korumayı biliyor. (AÖT/YS)
Ayşegül Devecioğlu
31/3/2007 · Kategori: Arastirma
| Ayşegül Devecioğlu | ||
|
| ||
| Kuş Diline Öykünen | ||
Yayıma Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen Kapak İllüstrasyonu: Ali Fuat Devecioğlu | ||
Kitabın Baskıları: İlk Basım: Ocak 2004 2. Basım: Kasım 2004 | ||
|
| ||
|
| ||
| Kuş Diline Öykünen Türkiye'nin yakın tarihinden, belleğimizden silinmeye çalışılan bir dönem üzerine yazılmış bir roman. "Belki de bütün bu olan bitenler, yalnızca sezgiyle anlaşılabilecek şeylerdi; bugüne kadar kitaplarda yazmayan, henüz insan dilinde söylenmeyen şeyler. Otuz-kırk sene sonra sosyologlar bu döneme bakıp yorumlar yapacak, isimler koyacaklardı. 'Ölenler,' diyeceklerdi, 'hepsi genç insanlardı. Çok genç insanlardı. Öyle gençlerdi ki, o kadar gençlerdi ki...'" | ||
|
| ||
|
| ||
| ||
|
| ||
| s. 96 | ||
|
| ||
| Böyle bir yerde kaç gün geçirebilir... Kaç gün sonra, insan tüm dirençlerinden çözülür... Kaç gün sonra arkadaşlarını ele verirsin... Kaç gün sonra... Evlerinde kaldığın insanları, kaç gün sonra... Çözülmek nerede başlar... Nerede biter... Eğer bir şeyler koparacaklarını anlarlarsa, daha çok işkence yaparlar; belki de dayanamam Hüseyin'in durumuna düşerim... Tuvalette karşılaştığımızda kan işiyordu. "Olmuyor hocam," dedi. "Olmuyor. Yapamıyorum. Senin gibi olamıyorum. Yanlış giden bir şeyler var." Yüzüme bakamıyordu. "Sus," dedim. Hüseyin can kardeşim, eski arkadaşım, sus... Birlikte devrimci olduk, yüzümüz ak çıkalım şuradan...... | ||
|
| ||
|
| ||
| s. 127-128 | ||
|
| ||
| Belki de kuş, şu "biliyor musun, duyuyor musun," diye tutturduğu kuş söylüyordu Gülay'a, her şeyi. "Üsküdar'a gidelim kuşu" adını takmıştı Yavuz ona; dalga geçmek için... Gülay, kuşun mors alfabesine benzeyen sesini, Yavuz'a defalarca dinletmişti. Hiçbir şey anlayamamıştı bu sesten. Ama, Gülay'ın kara gözlerine bakınca, kendisinden çok daha fazla şeyin farkında olduğunu hissedebiliyordu. Belki de bütün bu olan bitenler, yalnızca sezgiyle anlaşılabilecek şeylerdi; bugüne kadar kitaplarda yazmayan, henüz insan dilinde söylenmeyen şeyler. Otuz-kırk sene sonra sosyologlar bu döneme bakıp yorumlar yapacak, isimler koyacaklardı. "Ölenler," diyeceklerdi "hepsi genç insanlardı. Çok genç insanlardı. Öyle gençlerdi ki, o kadar gençlerdi ki," diyeceklerdi. Belki bakıp, akıl sır erdiremeyeceklerdi. "Bu çocuklar kendilerini sudan fırlatan balıklar gibi neden ölümü seçtiler? Bunlar durup dururken ortaya çıkmadı ya canım!" Derneklere, sendikalara, üniversitelere, fabrikalara bakacaklardı; köylere kentlere, taşa, toprağa, göğe, ... Devamını okumak için bkz. | ||
|
| ||
|
| ||
| ||
|
| ||
| Filiz Koçali, "Üç Dönem, Üç Kitap", Özgür Politika, 31 Ocak 2004 | ||
|
| ||
| Ayşegül Devecioğlu'yla 12 Eylül'den bir kaç yıl sonra, ikimiz de uzun yıllardan sonra ilk kez "normal" bir yaşamı kurabilmeyi denemeye başladığımızda yollarımız kesişti. Aynı işyerinde, bulabildiğimiz her fırsatta yaşadıklarımızı, arkadaşlarımızı, umutlarımızı ve kimi zaman da umutsuzluklarımızı paylaşırken, bir türlü "normal" hayata ayak uyduramıyorduk. İşte Ayşegül de Kuş Diline Öykünen isimli kitabında 12 Eylül öncesinin o coşkulu, umutlu, canlı kısacası olumlu ne varsa o olan günleriyle, 12 Eylül'ün bir kaç yıl sonrasını iç içe anlatıyor. Etkili olduğu kadar sorgulayan, sorgulatan bir kitap. Öyle özenli, öyle güzel ve öyle insanın içine işleyen bir kurgusu var ki. Gülay'ın, Yavuz'un, İbrahim'in, ustabaşı Hasan'ın hikâyesi, o günleri yaşamış hepimizin hikâyesi aslında.... | ||
|
| ||
|
| ||
| Hande Öğüt, "Üsküdar'a gidelim kuşu", Radikal Kitap, 13 Şubat 2004 | ||
|
| ||
| Yetmişlerin sonlarında, henüz ilkokul ikinci sınıf öğrencisiyken sadece geceleri değil, gündüzleri de okula giderken, oyun oynarken, komşu ağabey ve ablaların neden ortadan kaybolduklarını düşünürken hep o korku dolu soru üşüşürdü zihnime. Ne anlamını ne cevabını bildiğim meşum soru; "Sağcı mısın, solcu mu?" rüyalarıma girip kırbaç gibi ruhuma inmeye başladığı gecelerden birinde, şapkadan çıkan bir tavşan hasıl olup fısıldadı kulağıma: Sen çocuksun, bunları unut gitsin! Bu, Alice'i, harikalar diyarına götüren tavşan mıydı yoksa o sıralar ('80'lerin başı) televizyonlarda, ne hikmetse (!) sık gösterilen ilüzyon şovlarının bir bırakıtı mıydı zihnime? ... Devamını okumak için bkz. | ||
|
| ||
|
| ||
| A. Ömer Türkeş “Kuş Diline Öykünen”, Pandora, 2004 | ||
|
| ||
| Ayşegül Devecioğlu, 1956 doğumlu. 1977 yılında Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nden öğrenimini tamamlayamadan ayrılmış, 1986 yılından sonra gazete, dergi ve televizyonlarda çalışmış, çok sayıda makale ve deneme yazısı yayınlanmış. Kuş Diline Öykünen yazarın ilk romanı. Öncesi ve sonrasıyla 12 Eylül’ün güçlü bir arka plan teşkil ettiği romanda okuduğumuz hüzünlü, trajik bir aşk hikayesidir; roman kahramanı Gülay, devrimci harekete o coşkulu günlerde bilgisinden ziyade duygularıyla katılmış, darbeyle birlikte yakalanarak işkence görmüş, tecavüze uğramış genç bir kadın. Hapisten çıktığı anda karşılaştığı hayata ayak uydurmakta, ... Devamını okumak için bkz. | ||
|
| ||
|
| ||
| Sevengül Sönmez, "Bir İlk Roman", Akşam-lık, 21 Mart 2004 | ||
|
| ||
| "Pençesini küçük bir kuş ya da kemirgene geçiren bir yırtıcıya yakalanır gibi hayata yakalanan" Gülay'ın kişisel tarihinden ve bütün Türkiye'nin yakın tarihinden, belleğinden silmeye çalıştığı olayları anlatan bir roman Kuş Diline Öykünen. Yazarın hiçbir duygu sömürüsüne yer vermeden anlattığı hapishane süreçleri, işkence ve insanların hapisten çıktıktan sonra değişen yaşamları, gerçeğin kendisinden daha yalınbir anlatımla gözler önüne seriliyor romanda. Ayşegül Devecioğlu, insanları ve olayları anlatırken çok yalın ama yalınlığını unutturacak kadar derin benzetmeler yapıyor. Romandaki benzetmeler üzerinde özellikle durulması gerektiğini düşünüyorum çünkü, bir ... Devamını okumak için bkz. |
181 erkek, 58 kadın yazarın kaleminden çıkan tam 239 yeni roman
27/10/2006 · Kategori: Arastirma
2004, yerli roman için tam bir patlama yılı olmuştu; 279 roman yayımlanmıştı. 2005, geçen yılı geride bırakacak gibi gözüküyor. Yılın ilk on ayında 181 erkek, 58 kadın yazarın kaleminden çıkan tam 239 yeni roman dağıtıma çıktı. Bunlardan 101'i ilk roman olma özelliğini taşıyor
A. ÖMER TÜRKEŞ
_______________________________________________________________________
2000'de 110, 2001'de 126, 2002'de 181, 2003'de 179 ve 2004 yılında 279 yeni yerli roman yayımlanmış, görüldüğü gibi 2004 yılı bir roman patlamasına sahne olmuştu. 200 direncinin kırılmasının bir istisna olmadığı 2005 yılında anlaşıldı. Yılın ilk on ayında 181 erkek, 58 kadın yazarın kaleminden çıkan tam 239 yeni roman var dağıtıma çıkan. Osman Aysu beş, Başar Akşan dört, Erdal Erkut, Mustafa Karnas ve Ömer Baytaş üçer yeni romanla başı çekiyorlar. Erkeklerin sayısal üstünlüğü 'ilk'lerde de sürüyor: 2005 yılında ilk romanı yayımlanan 101 yazardan 76'sı erkek, 25'i kadın. Bu romanlar 86 ayrı yayınevi tarafından satışa sunulmuş. Üç yazarsa kendi olanaklarıyla bastırmışlar kitaplarını. On yedi yeni yerli roman yayımlayan Doğan Kitap'ı on bir romanla Everest Yayınevi, dokuz romanla Altın Kitaplar, sekizer romanla Epsilon Yayınları ve Neden Kitap izliyor.
Sözü sayılara bırakalım
Edebi alanda kalem oynatırken sayılara boğulmanın biraz sevimsiz kaçtığının farkındayım. Gelgelelim bir roman basit bir edebi anlatı değildir. Romanlar yazıldıkları toplumun ilgilerini, inançlarını, zihniyet biçimlerini, arzularını, gerilimlerini yansıtmalarıyla sosyolojik öneme de sahiptirler. Ve ne yazık ki sayısal çokluklarıyla edebi değerleri ters orantılı işleyen günümüz romanlarının büyük bir kısmı, raf ömürlerini tüketir tüketmez sadece edebiyat tarihi ya da sosyolojisi açısından dikkate alınabilir nitelikteler.
Haftada altı yeni romana tekabül eden ortalama sürdüğü takdirde, yıl sonuna geldiğimizde üç yüz eşiğinin aşıldığına tanık olacağız. Polisiyelerden aşk romanlarına, bilimkurgulardan tarihi anlatılara, fantastik hikâyelerden kara ütopyalara kadar geniş bir tür yelpazesi içerisinde farklı içerik ve biçim arayışlarıyla yazılan romanları, ilgi alanlarını işaret edebilmek amacıyla istatikselliğini, öznelliğini, romanların bir kısmını henüz okuma fırsatını bulamadığımı bir kez daha hatırlatarak- kabaca tasnif etmeye çalışacağım.
Romanları türlerine göre sınıflandırdığımızda birinciliği aşk romanları ve tarihi romanlar paylaşıyorlar. Uzağıyla yakınıyla kırkın üzerinde romanın hikâyesi günümüzün uzağında kurgulanmış. Bir o kadar da hikâyeleri kadın-erkek ilişkileri etrafında gelişen roman var. Sayıları otuzu bulan polisiyeler, bu türün en azından yazarlar için vazgeçilmez olduğunu gösteriyorlar. Fantastik öğeler içeren on beş, fantastik kurguyla yazılmış üç, bilimkurgu türünde dört, korku-gerilim türünde üç roman tespit edebildim; dört tane de kara ütopya...
Anlatım tarzlarında görülmeyen çeşitlilik ele alınan konularda çıkıyor ortaya. Yazarlarımız Milli Mücadele, İkinci Dünya Savaşı, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları, Ermeni ve Kürt meseleleri, gibi yakın tarihin önemli yaşanmışlıklarının yanı sıra Bosna'da yaşanan dramı da işlemişler. Bir yanlış anlamaya meydan vermemek açısından, bu türden konuların genel toplamla kıyaslandığında sayıca çok az kaldıklarını belirtmek gerekir.
Milliyetçi ideolojinin tüm tonları
Uzun yıllar boyunca kendisini edebi anlatılarla ifade eden sol kesimin eski ağırlığı yok. İslami romanlar da azalmış. Buna karşılık moderninden muhafazakârına, grisinden kapkarasına milliyetçi ideolojinin bütün tonlarını sergileyen romanlar otuzu bulan sayılarıyla büyük bir sıçrama gösteriyorlar. Rum, Yahudi, Ermeni vatandaşlarımızın ve Ermeni meselesinin romanlara eskiye göre daha fazla yansımasının bir nedeni de bu zaten. Onlar çoğunlukla Türk kimliğini kurmanın ve Türk'e karşı kurulan hain komploları sergilemenin aracı durumundalar. Milliyetçi romanlar sayesinde savaşa ve şiddete de sıkça tanık oluyoruz. Şiddetin neredeyse edebiyatın geneline yayılmasının hem milliyetçi romanlardaki hem de erkek hikâyelerindeki artışla örtüşmesini, kurgusal metinlerle toplumsal bellek ve bilinçaltı arasındaki tuhaf ama organik ilişkiyi sergilemesi açısından önemli bulduğumu söylemeliyim.
Üzerinde ısrarla durulmasını gerekir; ekonomik sıkıntılar almış başını giderken hikâyelerdeki dar gelirli, yoksul insanlar o ölçüde azalıyor. Buna karşılık türü ve konusu ne olursa olsun, romanlardaki zenginlik imgesi çok parlak. Roman kahramanlarıyla birlikte yirmiden fazla Avrupa, beş kez Amerika, iki kez Güney Amerika, iki kez Doğu Asya, bir kez Avustralya seyahati yapabilmemizi belki de bu parıldayan zenginlik imgesine borçluyuz.
Romana gösterilen bu fevkalade alakanın, böylesine şiddetli bir anlatma ihtiyacının nedenlerini, yayıncılığın göze çarpan eksikliklerini, romanın kısılıp kaldığı İstanbul semtlerini ve sterotipleri daha önce pek çok kez tartışmıştım. Bu kez üzerinde durmayacağım. Zaten yukarıda dökümünü yaptığım sayısal çokluk ve çeşitlilik kendiliğinden bir tehlike barındırmıyor. Tehlike, söz konusu çokluk ve çeşitliliğin gelip geçici ilgilenmelere seslenen niteliksiz kültürel ürünleri öne çıkarmasıdır. Onların ezici çokluğu karşısında kültürün kazanç hanesine kaydedeceğimiz ürünlerin boğulmaya terk edilmesidir. Artık tavırlı ve nitelikli yayınların değil eğlenceli ve hafif olanların tercih edildiği, siyasi, toplumsal ve ideolojik dürtülerin ortadan kalktığı, eleştirinin önemsizleştiği, okumanın daha çok haz duygusunu işaret eden bir boş zaman pratiği hâline geldiği bir dünyadayız. Bu dünya şimdiki zamana hapsolmuş bir dünyadır. Böyle bir şimdiki zaman 'sonsuz ihtimallere yüklü sayısız geleceklerin kurulmaya başlandığı geçici bir uğrak' değil, 'tersine, yaşadığımız çağın hiç bitmeyeceğini, artık toplumsal olarak her şeyin sonuna gelindiğini, hareket eden yegâne şeyin bireysel hayatımız olduğunu' simgeleyen kalıcı bir mekândır.
Şimdiki zamanın tüm zamanlara egemen kılınarak daha iyi bir gelecek tasarımının imkânsızlaştırılması, 'aydın'-'yazar' kimliğini de anlamsız hâle getiriyor. Yazarlık hâlâ gözde bir uğraş, ama kimseyi korkutmuyor artık. 'Hare'sini yitirmedi belki, ama toplumu etkileme gücünü yitirdi, içi küçülüp çirkinleşene dek boşaltıldı. Bilinmeyen ya da suskunluk perdesiyle örtülen her şeyi düşünme, kimsenin söylemeye cesaret edemediği meselelerin üzerine gitme, dış gerçekliğin bireysel hayatlara yaptığı etkileri dile getirme sorumluluklarının yerini iç dünyalara nüfuz etme, duygulandırma, heyecan uyandırma becerisi aldı. Bir zamanlar sınıf farklılıklarından, eşitsizlikten, baskı ve zulümden söz ettiği için övülürdü cesareti. Şimdilerde mahrem hayatlara dokunduğu ölçüde, cüretkârlığıyla manşetlere çıkabiliyor ama yazarların toplumsal meseleler hakkında yüksek sesle konuşmasını hiç kimse beklemiyor, hatta umursamıyor bile.
Beklentisizlik...
Bir gözden düşme diyelim buna; bir değer kaybı. Bugün Orhan Pamuk'u hedef alan linç girişimini kolaylaştıran işte bu değer kaybıdır. 40'lı, 50'li, 60'lı, 70'li yıllarda Sabahattin Ali'ye, Nâzım Hikmet'e, Reşat Enis'e, Yaşar Kemal'e, Kemal Tahir'e, Fakir Baykurt'a, Sevgi Soysal'a, Yılmaz Güney'e, Aziz Nesin'e söylenmeye cüret edilemeyen sözlerin bugün hep bir ağızdan Orhan Pamuk'a yönelmesinin, hangi yeteneğiyle kaptığı meçhul köşesinden 'sen yazarsın, seni ilgilendirmeyen konularda ağzını açma' denilebilmesinin ardında, entelektüel kesime yönelik düşmanlık kadar, entelektüel ile yazar kimliklerinin ayrıştırılmasının da rolü var. Bir yazarla bir mankenin, bir futbol yıldızının, bir arabesk ya da pop şarkıcısının, hatta bir işadamı ya da bürokratın aynı imajda, asıl anlamını maddi kazançta bulan 'başarılı/mutlu/meşhur' insan imajında birleştikleri bir toplumda, birkaç istisnası dışında kitaplarından maddi kazanç temin eden yazarı bulunmayan bu coğrafyada, kitap üretimindeki ve yazarların görünürlerindeki artışla, kitapların ve yazarların toplumsal zihniyet üzerindeki etkilerinin yok olması arasındaki dolaysız ilişki hem hüzünlü hem tehlikelidir, ama şaşırtıcı değildir.
Artık bir romanda her okuyucu farklı bir hakikat bulabilir ve bu hakikatlerin hepsi de meşru sayılabilir. Ama her şeyin meşru sayıldığı bir dünya, aslında değerlerin önemsizleştiği ve anlamın yittiği bir dünyadır. Böyle bir dünyada edebiyattan hayata bir biçim vermesi, kim olduğumuzu, ne hissettiğimizi ve bütün bu çabaların, ideallerin, çatışmaların amacının ne olduğunu anlamamıza yardım etmesini bekleyemeyiz. Yazarın sözünün ehemmiyetini yitirmesinin nedeni işte bu beklentisizliktir. İntihar eden roman kahramanlarında -ki hemen hepsi duyarlı entelektüel tiplemesidir- 2005 yılında kaydedilen artış bu beklentisizlikle, 'hiç'liğin farkına varan yazarın psikolojisiyle açıklanamaz mı?
Bir zamanlar 'biliyorum' diye haykırdığı için değerliydi yazar, şimdilerde bilmeyenleri, bilse de söylemeyenleri kimse suçlamıyor. Sorgulanması gereken roman sayısındaki artış değil, yazarın ve romanının her türlü toplumsal zorunluluktan ve sorumluluktan azat edilmişliğidir. Toplumun ve insanın dış dünyada karşı karşıya olduğu somut gerçekleri görmeyen ya da görmezden gelen bir yazarın o toplum, o insan ve o dünya üzerine yazacak bir şeyi yoktur.
Dikkat çeken romanlar
EN UZUN GECE, Ahmet Altan
DÜŞMÜŞ ERKEKLER MASALI, Rıza Kıraç
ANNEMİN ÖĞRETMEDİĞİ ŞARKILAR, Selçuk Altun
KÜÇÜK GÜNAHLAR SOKAĞI, Sulhi Dölek
KUMRU İLE KUMRU, Tahsin Yücel
ŞEHRİN KULELERİ, Tayfun Pirselimoğlu
YOLDA ÜÇ KİŞİ, Tuna Kiremitçi
ELİME TUTUN, Aslı Biçen
GÜNLERDEN BİR GÜN, Aynur Kulak
SIFIR BASKI, Canan Parlar
ALTIN YALDIZLI ADAM, Feyza Zaim
GEÇMİŞTE YEDİĞİM DOLMALAR, Filiz Kansu
HER ŞEY SENİNLE, Halide Eşber
TAŞ VE TEN, İnci Aral
HAYAT TUTULMASI, Piraye Şengel
Radikal Kitap, 28/10/2005
KÜBA / Tamer Uysal
30/8/2006 · Kategori: Arastirma
![]() |
|
| Küba |
« Önceki :: Sonraki »


