Tek ve mükemmel bir hayat, Haldun Taner öykü ödülünü Ağula adlı kitabıyla kazanan Sibel K. Türker
22/11/2008 · Kategori: Kitap Ozetleri
Tek ve mükemmel bir hayat
Bir söyleşisinde, romanın disiplinli, sabır ve sağlam bir kurgu gerektiren bir çalışma olduğu tespitini yaptıktan sonra kendisinin sıçrayarak ve kısa yazmayı sevdiğini söylemişti Türker. Yeni romanına sevdiği bu tarz hâkim. Her bölüm kısa ve birbirinden bağımsız hikâyeler şeklinde yazılmış. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
RADİKAL KİTAP / 21/11/2008
KAPAK
Bu yılın Haldun Taner öykü ödülünü Ağula adlı kitabıyla kazanan Sibel K. Türker, Meryem’in Biricik Hayatı ile bir kez daha romanı deniyor. İlk romanı Şair Öldü’den (2006) farklı bir anlatım tarzını seçmiş bu kez. Meryem’in Biricik Hayatı yazarın öykücü yanını öne çıkaran küçük hikâyeciklerle kurgulanmış, diliyle okuyucuyu hemen içine çeken ama zorlayan da bir roman.
Bir söyleşisinde, romanın disiplinli, sabır ve sağlam bir kurgu gerektiren bir çalışma olduğu tespitini yaptıktan sonra kendisinin sıçrayarak ve kısa yazmayı sevdiğini söylemişti Türker. Yeni romanına sevdiği bu tarz hâkim. Her bölüm kısa ve birbirinden bağımsız hikâyeler şeklinde yazılmış. Yazar böylelikle oradan oraya sıçrıyor, kendi ifadesiyle ‘vurup kaçıyor’. Sabırlı olun. Onları bir araya getiren, daha doğrusu, arka arkaya dizilmişliklerini romanın bütününe bağlayan ortaklıklar, sayfalar ilerledikçe yavaş yavaş netleşecek. İşte o zaman yeniden başa dönüp Meryem’in biricik hayatının hangisi olduğuna belki karar verebileceksiniz.
Romanın ismine bakıp roman kahramanının Meryem olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak Meryem’den çok Meryem hakkında bir yazı dizisi hazırlayan Ela’nın hikâyesi bu. Aslında yazmak üzerine, yazarak bir gerçeklik inşa etmek üzerine, gerçekle kurmaca gerçekliği birleştiren yalan üzerine, kadınların evrensel yazgısı üzerine, önyargılar, dışlamalar, inançlar üzerine de diyebilirdik. Peki bunca konu arasında biz neresinden başlayalım konuşmaya? Sanıyorum olayları başlatan ana, Meryem’in Cihangir’i öldürmesine öncelik vermek gerekecek.
Her şey, gazeteci Ela’nın Meryem’in solgun çocuk yüzüyle sarımsı dişlerini göstererek gülümserken -iki kolunda asık yüzlü iki polisle bir polis aracına bindirirken- çekilmiş resmini gördüğünde başlar. Basit bir cinayet haberi. Patronuyla sevişirken eski sevgilinse yakalanan genç kadın, sevgilisini öldürmüştür. Felaketlere duyduğu ilgiyle Ela, bir yazı dizisi hazırlamak için hapishanenin yolunu tutar. Karşılaşırlar; “Bir ölünün gülümseyişi gibiydi incecik yüzünde açılmaya çalışan şey. Bir taşlaşmanın ifadesiydi. Geri dönülemezlik taşıyordu, bu nedenle çabuk söndü, ince yüz içine çekilerek donuklaştı. Sabit bakıyordu, gözleri mıh gibi suratına çakılı. Kaçınacak bir şeyi yoktu. Ama yine de uçurum görmüş birinin edasını taşıyordu. Bu ne mi demek? Belki sonra açıklayabilirim. Ya da hiçbir zaman anlatamam bunu. Belki sadece korku demek istedim. Belki bulanıklık. Kalp çarpıntısı, yersizlik, baş dönmesi de emek istemiş olabilirim. Bunu cesaret olarak adlandırmak da mümkün. Şimdilik bilmiyorum.”
Sonrasında da bilemeyecek Ela. Bu ilk karşılaşmalarında Meryem’den ve anlattıklarından etkilenecek ve yazı dizisiyle yetinmeyip bir de roman yazmaya karar verecektir. Ancak onun anlattığı Meryem’le gerçek Meryem’in hikâyesi ne ölçüde örtüşebilir? Meryem’in biricik hayatı, Meryem gibilerin hayatlarından hangisine karşılık gelir? Bu hayat kaç kez yaşanmamış, bu mağduriyet kaç kez tekrarlanmış, bu cinayet kaç kez işlenmiştir? Meryem, kadınlık durumunun bir imgesi haline gelirken, kahramanın “yazılmaya değer hikayelerinin sonsuzluğunda kaybolan Ela’nın tutunacağı tek şey kendi yaşamının sınırlarıdır”.
Ne var ki o sınırlar da belirsizdir.
Şimdi Ela’ya çevirelim yüzümüzü. Mesleğinden ve meslektaşlarından nefret eden bir kadın. Uğultulu bir dünyanın içine gelmişlik, sonsuzluk duygusuyla hırpalanan hastalıklı bir ruh haline sürüklenmişlik, üzgün olmanın hayatı yaşamanın nadir ve soylu yollarından biri olduğuna inanmışlık, felaketler duyulan ilgi ve hayata dair korkuları... Ela, berbat yaşadığını düşünen ama bu halde olmaktan iç gıcıklayıcı bir zevk duyan bir kadın. İşte bu karanlık ruh haliyle Meryem’in anlattıklarından kendine göre bambaşka anlamlar çıkaracaktır Ela. Anlattığı hikâye Meryem’den çok kendisine aittir ve Meryem’le Cihangir arasındaki çatışmalı ilişki kendi ilişkilerini çağrıştıracaktır Ela’ya.
Ela, kendisinin tek ve biricik hayatına bakarken, gerek ifade gücü gerekse de kadın erkek ilişkilerinin ruhuna temas etmesiyle Sibel K. Türker’in anlatısının en güzel bölümlerinden birisiyle karşılaşıyoruz;
“Derin bir uçurumun üzerine gerilmiş ipte, birbirimize doğru yürümeye çalışmıştık. Aynı ipin üstündekilerin birbirlerini sevmekten başka şansları yoktur. Birbirimizin gözlerinin içine bakarak korkuyorduk. Güvenli kovuklarında saklanan sevgilileri kıskanıyorduk. Mum ışığı gölgelerini büyüterek delirterek büyüterek delirmelerine ve aşkları kendilerinden yüce sanmalarına yol açıyordu. Dört kişilik sevişirken bizim kadersizliğimizi öyle küçük görüyorlardı ki. Sevgiliye yaklaşırken yüzünün değiştiğini görüyordum. Ayaklarım ipi kavramanın olanaksızlığını biliyor ve ruhum muhtemel düşüşü havada yakalamanın yollarını arıyordu. Sevgili ipte sallanıyor ve plastik yapraklar gibi aşkın soğuk gövdesinden kopamıyordu da. Sonunda birbirimize öyle çok yaklaştık ki tam orta yerde buluşmanın gergin dengesi algımızı altüst ederek toprağın katı bedenine tutunma arzumuzu derinleştirdi, ters yönde kurtuluşumuza savrulmak istedik.
İşte sırf bunun için iki korkağın cinayeti gerekliydi. Geldiğimiz yolu, gideceğimiz yolun imkanı kılmak arzusu her şeyden derindi. Kim kimi boşluğa yuvarlayacak? Aslında gerçek soru şuydu: Bu uçurum ve bu ip ne için?”
Hiç durmayan bir mekik gibi
Ela’nın soruları ve arayışları roman sonuna kadar bitmeyecek. Meryem’in, Meryem’in ailesinin, Cihangir’in, hapishanedeki kadın mahkûmların, eski eşya tutkunu sahte peygamberin, iblisin ve sonsuzluğa yayılan Bibi Dar’ın Ela’nın netleşmeyen gerçeklikleri de yanıltmasın sizi. Hedefini tutturamadığından değil; Türker’in ifadesiyle “yazının her zaman gerçekliği ıskalayan bir şey” olmasından. “Sorun aslında gerçeğin ne olduğu noktasında düğümleniyor. Gerçeği inşa etmek istiyorsunuz, ama bunun için yalanı kullanıyorsunuz. Bazen de tam tersi... Yazar için de okur için de hem çok parçalayıcı hem de tamamlayıcı bir eylem.” Meryem’in Biricik Hayatı, Sibel K. Türker’in, roman kahramanı yazar Ela’nın ve biz okuyucuların ortak tek bir anlamda buluşamayacağımız, herkesin kendi anlam dünyasından taşıyacağı yorumlarla bütünlenecek bir metin. Zaten hiç durmayan bir mekik değil midir şu anlamlandırma işlemi; “bir yanda yapıtın diliyle, öte yanda yapıtın içinde olmayan ama yapıtın gerçekleşmesi için gerekli olan bir bağlamlar ağı arasında sürekli bir gidiş geliş”...
Ela da farkında yazdığı hikâyenin ve yarattığı karakterlerin dizginlerini elinden kaçırdığının. Burada roman yazarı ile romandaki yazar arasındaki farklı roman anlayışı çıkıyor ortaya. Sibel K.Türker’in Ela’ya söylettiği sözlerde parodik bir yaklaşım var; “Roman bitmemiş yapısıyla, her an açık duran ve sonsuzluğa göz koymuş müphem varlığıyla elimden çıkıyor, yeni bir dili daha içine alabilirmiş gibi ya da yeryüzünün tüm dillerini, herkesi ve her şeyi içi bulanmadan kapsayabilirmiş gibi belirsizliğin rüzgarında şeytani dansını yapıyordu.
Ona asıl efendinin kim olduğunu göstermeli ve yalnızca tek bir yaşama sahip olduğunu haykırmalıydım.”
Umutsuzca frene asılacaktır Ela. Ne var ki belirsizliğin egemen olduğu kurmaca evrende yazının sınırlarıyla çevrilmiştir. Elbette yazdıkları Ela’nın hep çatışmalı olduğu dış dünya ile iç dünyası arasındaki gerilime dair ipuçları içeriyor. Gerçek Meryem ile Ela’nın Meryem’i arasındaki farklılık, daha açık ifadesiyle gerçek ve yazı arasındaki uçurum, Türker’in yazar ve karakter yaratma konusundaki yansıtmacı yaklaşıma bir eleştiri gibi de okunabilir.
“İnsanın melankoliye ve alacakaranlığa eğilimli olduğu” bir çağdayız. Nasıl olunmasın ki? Burada asıl sorun kendi mutsuzluğuyla mutlu olma halinin çoğaltılmasıdır. Son dönem Türk romanında yaygın olan bu eğilim, erkekli kadınlı pek çok roman kahramanı hediye etti edebiyatımıza. Ancak Meryem’in Biricik Hayatı‘ndaki Ela dışındaki roman kişilerinin melankoliye düşkünlüklerinden söz edemeyiz. Onlar bu toplumun insanları; yoksul, hayata tutunmaya çalışan, güçsüz, çaresiz insanlar. Yazar Ela’nın içinde bulunduğu ve mutsuzluktan söz ederek başarıya ulaştığı hayatla nesnesinin, yani Meryem’in hiçbir umut barındırmayan hayatı hiç de benzemiyor birbirine. Ela’nın Meryem’le ilgili yanlış kavrayışının temelinde onun kişisel ve sınıfsal konumu yatıyor.
Evet, romanda karamsar bir anlatımdan söz etmek mümkün. Ama o karamsarlık bu toplumda kadınların gerçek varoluşunu yansıtmıyor mu? Meryem’in, Meriy En’in, Miriam’ın dramlarını ayrıksı durumlar olarak görmüyorsak eğer, Meryem’in Biricik Hayatı üzerinde dolaşan kara bulutlardan şikâyetçi olmaya hakkımız da yok. Üstelik, özellikle Meryem’in hepsi de reankarnasyon ürünü aile fertlerinin anlattığı bölümde mizahi bir sıçrama da yapmış.
İlk romanı Şair Öldü’deki gibi, bu romanında da şiir, mektup, masal, röportaj gibi pek çok anlatım olanağından yararlanıyor Türker. Böylelikle hem roman kişilerini yazar karakterine rağmen kendi sesleriyle konuşturuyor hem de farklı okumalara açılan temalar yaratıyor. Ancak romana asıl gücünü veren -yukarıda yaptığım alıntılarla göstermeye çalıştığım- dil yapısı. Roman kişilerinin duygu ve düşüncelerini derinlemesine yansıtan benzetme ve eğretilemelerle dolu zengin sözcük hazneli cümleler bir edebi ürün içinde olduğunu hiç unutturmuyor okuyucuya.
Hayatı ve yazıyı edebiyatın imkanlarıyla sorgulayan Meryem’in Biricik Hayatı, parçalı kurgusu roman dokusunu zorlamasına rağmen, yakaladığı dille etkileyici ve güzel bir anlatı.
MERYEM’İN BİRİCİK HAYATI
Sibel K. Türker
Doğan Kitap
2008, 166 sayfa
9 YTL.
Felaketler gecesi
O gece her şey olup bittiğinde, ben kentin hangi noktasındaydım ve ne yapıyordum bilmiyorum. Sonra da çok düşündüm, bulamadım. Gazetede olamazdım o saatte, ama evimde olmadığıma da adım gibi emindim. Aslında önemsiz bir meseleydi bu, ne var ki küçük felaketlere duyduğum ilgi ve hatta aşk, beni bunu hatırlamaya zorluyordu. Dört yanı aynalarla kaplı, daracık, yağ kokulu bir büfede sosisli sandviç yiyip ayran içiyor olabilirdim; ki bunu çok sık yapıyorum. Belki de bir alışveriş merkezindeki içi geçmiş insanlarda aynı vitrinlere aynı görmeyişle bakarak aynı istikamete doğru ilerliyor, yürüyen merdivenlerden iniyor, çıkıyordum. Çok ışık içindeydim o akşam. İşte bir tek bunu hatırlıyorum. Gözlerim yanıyordu ışıktan. Saatime bakıyordum sürekli ve ‘Eve gitmem gerek’ diyordum kendi kendime. ‘Dinlenmem gerek’. Ama bir türlü gidemiyordum. Mıhlanmış gibi öylece kalarak tepemde iri bir lale soğanı misali asılı duran kubbeye bakıyordum. Şeffaf kubbeden yıldızlar dökülüyordu sanki üzerime. Yaz göğü kubbeden yalnız benim üzerime yağıyordu. Ya da yanılıyorum, alışveriş merkezinin tavanlardan sarkan yaldızlı süsleriydi gözümü alan. Belki de açık havadaydım ve hep yukarı bakıyordum. Neden hep yukarıya? Sanki o gün bir kayıp ilanı görmüştüm. Bol tüylü, tostoparlak beyaz bir köpek mi kaybolmuştu? Hayır, elma yanaklı, badem gözlü sekiz yaşında bir oğlan. Yoksa ölüm ilanı mıydı? Şunun şunun annesi ölmüştü de... Hayır hayır, kimse bir şeyini kaybetmemişti, ben kaybetmemiştim. Herkes iyiydi, ben iyiydim.
Sıcaktı, terlemiyordum. Çantamdan evimin anahtarlarını bulup elime alıyor, ağırlığını avucumda tartarak şıngırdatıyor, sonra metal anahtarlığı yine çantamın içine atıyordum. Denize bakmıyordum, hayır. Deniz daha da sıcaktı, bunalıyordum.
Işık içindeydim. Bir minibüs olabilir mi? Terli erkek yüzleri hatırlıyorum. Başımı cama dayamışım. Hayır, sosisli sandviç yiyip ayran içmemişim; açım. Karnımın gurultusunu çantamla bastırıyorum. Yumruk yaptığım sağ elimde bozuk paralar var. Arkadan vermişler, şoföre iletmeyi unutuyorum. Şoför bir sigara yakıyor, ben de çantamda paketi bulup sigaramı yakıyorum. Nedense bunca yılın tiryakisi değilmişim gibi öksürüyorum. Şoför “Bayanlar sigara içmemeli” yazıyor dikiz aynasına bakışlarıyla. Bir nefes daha çekip, sigarayı aralık camdan dışarıya fırlatıyorum. Minibüste hiç kadın yok. Adamların hepsi bana âşık oluyorlar, hepsinin yüzü yüzüme düşüyor. Başımı cama yaslamayı deniyorum ama aşk çok ısrarcı. Parasını şoföre iletmediğim adam çılgınca seviyor beni. Saçlarımı okşamasından anlıyorum. “Küçük hırsızım” diye fısıldıyor kulağıma. Şoförün aşkı dikiz aynasının içinde hapsoluyor. Dışarı çıkarmak isterdim onu, şoförümü özgürleştirmek isterdim. Her yer ayna, açım. Camda beni seven erkeklerin yığışmış suretlerini görüyorum. Evli olanlar alyanslarını yutuyor.
Kitaptan

