İçinde bulunduğumuz çağda nitelikli yaşamın en önemli gereklerinden olan okumanın, toplumun tüm kesimlerine aşılanarak; üreten, düşünen, paylaşan ve sorgulayan bireylerin yetişmesine, toplumun topyekûn nitelikli olabilmesine ve kalkınmasına siz de katkı sağlayın.
Bunun için lütfen Kitap Toplama Kampanyamıza destek verin.
İLÇE YÜRÜTME KOMİSYONU
Kampanya Merkezi: Hocalar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü
Duygu Asena adına verilen ödül, Yurdanur Avcı Yazgan adlı genç yazarın oldu.
02/04/2008 (247 kişi okudu)
İSTANBUL - Doğan Kitap'ın düzenlediği Duygu Asena Roman Ödülü sonuçlandı. Önceki gün toplanan seçici kurul, Yurdanur Avcı Yazgan'ın 'Lal Kitap' adlı ilk romanını, ödüle değer buldu. Yazgan, dört bin lira para karşılığı da olan ödülünü, Duygu Asena'nın doğum günü olan 19 Nisan'da düzenlenen bir törenle alacak. Doğan Kitap'ın 'toplumda kadın özgürlükleri konusunda hassasiyet yaratmak, genç yazarları yeni çalışmalara teşvik etmek' için düzenlediği ödüle, yüzün üzerinde kitap gönderildi. Ön elemeyi geçen romanları değerlendiren seçici kurul, Lal Kitap'ı oy birliğiyle ödüle değer buldu. Duygu Asena Roman Ödülü'nü kazanan Yurdanur Avcı Yazgan, 1978 İzmit doğumlu. Bir yandan bir kamu kuruluşunda çalışan ve bir yandan da Anadolu Üniversitesi'nde eğitimini sürdüren yazgan, İzmit'te yaşıyor. Yazgan'ın romanı Lal Kitap ise, Üsküdar'ın kenar mahallelerinden birinde, halı dokuyan genç bir kızın hikayesini anlatıyor. Kadınlığa adım atmasıyla içine adeta bir ilham perisi giren genç kız, bir yandan hayatın kadınlar için hazırladığı sıkıntıları daha da ağırlaşarak taşımaya başlarken bir yandan da, yaşamın renklerini halılara aktarmaya koyulur. Mahalledeki yarı masalsı, yarı gerçekçi diğer karakterlerin hikayelerinin de ustaca girip çıktığı roman, hayatın çıkmaz sokakları, tesadüfleri ve her tür ilişki üzerine ilgi çekici bir çalışma.
En iyi romanı kitap ekleri seçti Duygu Asena'nın kardeşi yazar İnci Asena ve Doğan Kitap editörü Halil Beytaş'ın yanısıra kitap ekleri ve gazeteleri temsilen şu isimler yer aldı: Turhan Günay (Cumhuriyet), Cem Erciyes (Radikal), Filiz Aygündüz (Milliyet), Aptullah Kılıç (Zaman), İhsan Yılmaz (Hürriyet), Elçin Yahşi (Sabah) ve Okay Gönensin (Vatan). Seçici Kurul, 'oy çokluğuyla' Başarı ödülüne değer yapıt olmadığına karar verdi. (Kültür Sanat)
Zülfü Livaneli’nin anıları dostu Yaşar Kemal’in Nobel’iyle ilgili sır perdesini de araladı: “En güçlü adaydı. Ama Türkler ve Kürtler onun aleyhine propaganda başlattılar. Akdamiye onun beşinci sınıf bir yazar olduğunu söylediler. Kürtlere göre o, Türkçe yazan bir devlet sanatçısıydı.”
Bugün Vatan’la piyasaya çıkan Vatan Kitap’ın konusu: 60 yıllık anılarını “Sevdalım Hayat” isimli kitapta toplayan Zülfü Livaneli.
Vatan Kitap’ta özellikle kitabın Yaşar Kemal ile ilgili bölümü vurgulanmış. İşte o bölüm:
Yaşar Kemal Nobel ödülüne çok yaklaşmıştı. En güçlü aday olarak adı geçiyordu ve ödülü kazanmaması için hiçbir neden yoktu. Tam o sırada bazı Türkler ve Türkiyeli Kürtler devreye girerek Yaşar Kemal aleyhine bir dedikodu çarkı çevirdiler.
İsveç akademisine, Türk edebiyatını iyi bilmediklerini, aslında Yaşar Kemal’in Türkiye’de beşinci sınıf bir yazar olduğunu, sadece o çevrilmiş olduğu için ödülü ona vermenin haksızlık olacağını söylemişler.
Bu arada bazı Kürtler de Yaşar Kemal’in Kürt olduğu halde Türkçe yazmasının, Kürt kimliğini inkâr etme anlamına geldiğini öne süren bir kampanya başlattılar. Onlara göre Yaşar Kemal, Kürt halkının masallarını alıp Türklere mal etmekle görevli bir devlet yazarıydı.
Lars Gustafson adlı İsveçli romancı, Avusturya’da tanıştığı Diana Canetti adlı Türkiyeli bir yazarın Türkiye’de Yaşar Kemal’den daha ünlü olduğunu yazınca dayanamadım ve yazının yayınlandığı Expressen gazetesine bir açıklama gönderdim. Bu tartışmalar, zaten kıl payı dengeler üstünde duran İsveç akademisini ürküttü, Yaşar Kemal’e verecekleri ödülü ertelemeyi uygun görüp Patrick White’a verdiler.
Böylece “Türk Türk’ün kurdudur!” kuralı gereği, küçük kıskançlıklar ve çapsız hesaplar yüzünden Yaşar Kemal’in Nobel alması engellendi. Yalnız bu durumda bir öğe daha vardı. O da yalnız Türklerin değil, “Kürtlerin de Kürtlerin kurdu” olduğu gerçeğiydi.
TİLDA’YA VEDASI
Yaşar Kemal’in eşi Thilda ak kuğu kadar zarif yaşadı ve yine bir ak kuğu kadar zarif öldü. Son gün Yaşar Kemal, yoğun bakım ünitesinde bilinçsiz yatan Thilda’nın soğuk alnını öpüyor ve “Thilda’cığım, sevgilim,” diyor. “Sana teşekkür ederim. Yaşadığımız bu güzel hayat için sana teşekkür ederim sevgilim. Korkma, sakın korkma! Biz namuslu bir hayat sürdük.” Koca devin gözündeki yaşlar, yoğun bakımda ölümle iç içe yaşayan doktor ve hemşirelerin de gözlerini buğulandırdı. Yaşar Kemal soğuk alnını öptüğü Thilda’ya bu güzel yaşam için teşekkür ettikten sonra, “Duydu beni!” diyordu. “Eminim söylediklerimi duydu.”
Sevdalım Hayat/ Zülfü Livaneli/ Remzi Kitabevi
Karışık günler
Zülfü Livaneli'nin anılarını anlattığı 'Sevdalım Hayat' adlı kitaptan bir bölüm
Hafta sonu olduğu için emniyette bir işlem yapılmadı. Bu süre içinde ailem beni bulamıyordu. Öylesine korkulu ve berbat günler yaşıyorduk ki; Yargıtay'da daire başkanı olan babamın beni bulma çabaları bile sonuçsuz kalmıştı. Pazartesi günü yedinci kata, sorguya çıkardılar. Esmer, bıyıklı, topluca bir komiser yapıyordu sorguyu. Daha sonra benimle ve kardeşim Asım'la çok uğraşacak olan komiser Fevzi'yle ilk tanışmamızdı bu. Kitapları sordu. Bilmediğimi söyledim. Hukukun askıya alındığı 12 Mart döneminde böyle bir kitap deposunun nelere yol açabileceğini kestiremiyordum. Eğer depoda bulunan her yayını inceleyip de yurda girmesi yasaklanmış olanları ayıracak olsalardı, her birinden alacağım cezayla ömrümü tutukevinde geçirmem gerekebilirdi. Bu yüzden hiç bilmediğimi, kitapları ilk kez gördüğümü söyledim. Komiser Fevzi biraz ısrar etti, işkence tehdidiyle korkutmaya çalıştı. Ben dediklerimde diretiyordum. "Pekâlâ," dedi komiser. "Bak şimdi kim gelecek buraya." Zile bastı ve iki polis Osman'ı getirdi. Tombul yüzü kıpkırmızı olmuştu Osman'ın. Gözlerime bakamıyor, başını önüne eğmiş, kendisini bir darbeden sakınmak ister gibi öylece duruyordu. Komiser Fevzi ona sordu: "Kimin bu kitaplar?" Osman başını kaldırmadan beni işaret etti ve "İşte bunun," dedi. "Bunları saklaman için bu kişi mi verdi sana?" "Evet, o verdi, bir de arkadaşları. 'Götür toprağa göm,' dediler." Bu sefer komiser Fevzi, "Hangi arkadaşları?" diye sordu. "Akay Sayılır, Alp Öktem." İş gittikçe sarpa sarıyordu. Bu gidişle bizimkiler de okkanın altına gidecekti. Yıldırım hızıyla düşünüyor ve çare arıyordum ama artık durum açıklık kazanmak üzereydi. "Bak ne diyor Osman," dedi komiser. "Madem onda bulmuşsunuz, o zaman onundur. Niye bana soruyorsunuz," diyecek oldum... Komiser Fevzi omzuma dokundu ve "Bana bak," dedi, "içerde bir sürü İngilizce, Fransızca kitap var. Kim inanır bu herifin o kitapları okuduğuna. Hadi itiraf et de kurtul!" Galiba başka çare kalmamıştı. Israr edersem, Akay'ı, Asım'ı ve Alp'i de tehlikeye atacaktım. Ama o kadar inkârdan sonra, birdenbire dönmek de zordu. Bir yol bulmalıydım. "Ben," dedim, "kitapları hiç yakından görmedim. Koridor dolusu kitabı uzaktan gösterdiniz ve benim olup olmadığını sordunuz? Ne bileyim? Belki de benimdir!" Komiser gülümsedi, itiraf etmek üzere olduğumu anladı ve onurumu kurtarma çabama anlayış gösterdi. Birlikte koridora çıktık. Kitapları inceledim. O maroken ciltli ve mis gibi kâğıt kokan güzelim kitapları elime aldım. Onları son görüşümdü ve ben bunu biliyordum. "Evet," dedim, "benim kitaplarım." Öğleden sonra kitapları kamyona yüklediler. Beni de bir polis otosuna bindirdiler. Biz önde, kitap kamyonları arkada, Ankara Adliyesi'ne gittik. Kitaplar oraya indirildi. Dünyanın uygar bölgelerinde kitaplıkları süsleyen o soylu ciltler, birer suç âleti gibi adliye koridorlarının sigara izmaritleri söndürülmüş, kara mozaiklerine savruldu. Ben de suçlu olarak sorguya alındım. Bir oyun gibi katıldığımız okuma-yazma eylemleri, ciddi birer suça dönüşmüştü. Oyun bitmişti ve işin şakası yoktu artık! Sorgu hâkiminin çok anlayışlı davrandığını hatırlıyorum. Babamı, amcalarımı sordu ve adliyeye bunca emek vermiş bir soyadını tutuklamayı pek uygun görmemiş olacak ki, tutuksuz yargılanmama karar verdi. Böylece hiç ummadığım halde serbest bırakıldım ama kitaplardan umudu kesmek gerekiyordu. Benim yokluğum Aylin'e, "Baban İstanbul'a gitti," cümlesiyle açıklanmıştı. Bir iş gezisindeydim. Yıllar sonra Emir Kusturica'nın Babam İş Gezisinde filmini gördüğümde şaşırdım. Çünkü benim arada bir içeri alınışım, Aylin'e de aynı cümlelerle anlatılmıştı ve baba daha birkaç kez kaybolacaktı. 12 Mart koşullarında Ekim Yayınları'nı sürdürmemize olanak yoktu. Bütün yayın projelerini hemen durdurmamız gerekiyordu. O sıralarda Marx ve Engels'in Seçme Eserler'ini yayınlama çabası içindeydik. Binlerce sayfalık, büyük boy ciltler hazırlıyorduk. Artık yayın imkânı kalmamıştı bunların. Bir yandan da yayınevinin, ortakları ve çalışanlarıyla devam etmesi gerekiyordu. Günlerce kafa yorduk. Ne yapacaktık? Uzun tartışmalar sonunda, yeni bir yayınevi kurulmasına ve çağdaş, öncü edebiyat yayınlayacak olan bu yayınevinin sahipliğinin de değişmesi gerektiğine karar verdik. Ekim Yayınevi de mimlenmişti, biz de! 'Babil Yayınları' adıyla yayınevi kuruldu ve sahibi olarak da kardeşim Asım göründü. Babil Yayınları'nın ilk kitabı Amerikalı yazar John Updike'ındı. Çok güzel kapaklar içinde çıkan edebiyat kitapları da başarılı olmuş ve Türkiye'ye yeni bir hava getirmişti. Kral'a Veda romanını yayınlamamız üzerine Attila İlhan bize uzun ve çok güzel bir tebrik mektubu gönderdi. 'Efendim...' diye başlayan mektup birçok övgü cümlesiyle doluydu. Bir süre sonra, bu yayınevinin de bizim olduğu anlaşıldı ve engellemeler başladı. Anadolu'ya gönderdiğimiz kitaplar yerine ulaşmıyordu. Kenar kıyı postanelerden, başka isimler altında ve küçük paketler halinde göndermeye başladık. Daha sonra bazı kitaplar için davalar açıldı ve toplatıldı. Bunların başında Henry Miller kitapları geliyordu. O dönemde, eskiden beri tanıştığımız Erdal Öz'le yakınlaşmıştık. Kimi zaman evlerde buluşuyor, bazen de Emil Galip Sandalcı, Altan Öymen gibi yazarlarla konuşuyorduk. Bir gün Olof Storvik adlı Norveçli bir gazeteci geldi bizim eve. Oğuz ve Filiz Onaran göndermişlerdi. Storvik benimle Türkiye'deki antidemokratik uygulamalar üzerine konuştu, gözaltı koşullarını sordu ve ben görüşmemizin sonunda ona bir-iki türkü söyledim. Türkiye'de 12 Mart'a karşı direniş başladığını gösteren türkülerdi bunlar. Olof Storvik, bunlardan müthiş etkilendi, Oslo'daki adresini verip gitti. Bu görüşmenin yaşamımda oynayacağı rolü sonra anlatacağım. Arkadaşlarımın yıllarca ısrar ettiği konu, yani profesyonel müzik yapmak kafamı kurcalamaya başlamıştı. Çünkü yaşama alanımız gittikçe daralmaktaydı. Ankara'da bizi kolay yaşatmayacaklardı artık. O sıralarda Milli Kütüphane'de her zaman yaptığım gibi folklor araştırmalarını sürdürüyordum. Çok eski bir dergide İnce Memed Türküsü'nün sözlerini ve notalarını buldum. Deşifre ettiğimde ortaya çok güzel bir parça çıktı. Ayrıca Ferruh Arsunar'ın derlediği Köroğlu varyantlarını da Mutlu Torun'la birlikte incelemiştik. Hiç duyulmamış, çok güzel Köroğlu türküleri vardı. İstanbul'a gidişlerimden birinde hiç tanımadığım Yaşar Kemal'i bulmak istedim. O güzel İnce Memed Türküsü'nü dinletmek istiyordum ona. Cağaloğlu'nda akrabası Ramazan Yaşar'ın Ararat Yayınevi'ne gelip gittiğini söylediler. Gidip sordum, arada bir uğrarmış. Hoş bir rastlantıyla ertesi gün Yaşar Kemal geldi. Yanına gittim, kim olduğumu söyledim ve çok güzel bir türkü bulduğumu anlattım. "Aman," dedi, "bana çalar mısın onu?" Basınköy'deki evine davet etti: Hem de güzel bir Çukurova köftesi yapma vaadiyle birlikte. Ertesi gün evlerine gittim. Her tarafı kitapla kaplı bir salonun öteki ucunda çalışmakta olan Thilda Kemal, gözlüklerinin üstünden şöyle bir baktı, "Hoş geldiniz," dedi ve bir daha da bizimle ilgilenmedi. Yaşar Kemal'le ordan burdan konuştuk; kim olduğumu, neler yaptığımı anlattım. Sonra sazı alıp 'İnce Memed Türküsü'nü söyledim. Yaşar Kemal'in coşkun beğenisinden daha da önemli olan şey, Thilda'nın birdenbire benimle ilgilenmeye başlaması ve "Çok ilginç bir accompaniment," demesiydi. Piyano çalan, müzik bilen Thilda Kemal, benim Mecitözü'ndeki dededen öğrendiğim geleneği geliştirerek oluşturduğum yeni saz tekniğini anlamıştı. Gerçekten de sazı gitardaki arpej tekniğini kullanarak çalıyordum, yani bilinen radyo sazındaki gibi, türküye bire bir eşlik edilip aynı melodi çalınmıyor, arpej tekniğiyle akorlar arka arkaya sıralanıyordu. Thilda bu yüzden "eşlik"e dikkat çekmişti. Ben ayrıldıktan sonra da, "Bak Yaşar," demiş, "bu müzikte yeni bir şey var. Göreceksin, bu genç çok meşhur olacak." Yaşar Kemal birkaç gün sonra bunu bana anlattığında ve "Thilda'nın her dediği çıkar. Yılmaz Güney için de aynı şeyi söylemişti," dediğinde ona inanmadım. Thilda yanılıyordu. Ben kendimi biliyorum. Ünlü olmama imkân yoktu ki!
Bu haber için henüz hiçbir okuyucumuz yorum yapmamış. İlk siz olmak ister miydiniz? Yorumunuzu yazmak isterseniz lütfen tıklayın ve tüm okurlarımızla paylaşın!
(Bu haber için henüz hiçbir üyemiz puan vermemiştir)
1- Kaybolma günü 4 Temmuz (13/04/2007) Ne yapacağını çok iyi bildiğiniz halde yaptıklarıyla sizi şaşırtan roman kahramanları vardır: Sue Grafton'un yarattığı Kinsey Millhone bunlardan biridir.
2- Ne kahramana ne okura acımıyor (28/01/2005) Aile gerçek bir koruyucu mudur yoksa hayatımızı zehir eden temel varlık mıdır sorusunun yanıtını bulmak pek de kolay değildir. Amélie Nothomb, Özel İsimler Sözlüğü'nde, kara mizah anlayışının sınırlarını, kötücüllüğe dek uzatarak, bir kız çocuğunun hayat hikâyesini anlatıyor.
3- Kuyudaki taşı kim çıkarır? (03/12/2004) "Aslında romancı olmayı hiç istemedim. Bu kelime benim için kötü çağrışımlarla yüklüdür -içinde benim için daha kötü çağrışımlar barındıran, yazar, edebiyat ve eleştirmen gibi. Kurgulanmış, yavan bir eğlendiriciliğin yanı sıra, uydurma bir izlenim bırakıyor; danışıklı dövüş gibi.
4- 'Masalcı da olabilirim yalancı da' (29/10/2004) Mine Söğüt'ün yeni romanı 'Kırmızı Zaman', son günlerde çoğalmasına rağmen bireysel yaşamların anlatılması açısından tekrara düşmeye başlayan roman dünyamıza çarpıcı bir biçimde düşüverdi.
5- Karcılılar bu kez kendini anlatıyor (22/10/2004) Bugüne kadar yazdığı diğer romanlarında da "yazar ve anlatan ses farklı kimliklerdir, dolayısıyla yazı, yazarın içini döktüğü, kendini anlattığı ve akladığı, günah çıkardığı bir form değildir" diyen Ahmet Karcılılar, yeni romanı 'Anonim Kitap'ta yine yazar, okur, yazmak ve yayınlamak kavramları üzerinde düşünüyor.
6- 'İlginç bir yaşamöyküsü' merakı (23/07/2004) 2004 yılının ilk yedi ayında yayımlanan kitaplara alıcı gözle baktığımızda, çarpıcı bir gerçekle karşılaştık: Yayımlanan kitapların büyük bir bölümünü gerek çeviri gerek telif olmak üzere romanlar oluşturuyordu. Telif romanların büyük bir bölümünü de 'ilk romanlar'. Kaba hatlı bir dikkatin sonunda karşımıza çıkan rakam yetmişe yakın. Küçük bir hesapla, her ay ondan fazla ilk romanın yayımlandığına tanık olduk.
7- Bu roman bitmez (16/07/2004) "Yazmak, yeryüzündeki en somut özgürlük eylemidir. Toplumun kuralları, yazarlardan bu nedenle korkar. Çünkü dünyanın düzenini, kaleminin ucunda tutar yazarlar. Bir harf hareketiyle yerinden oynatabilirsiniz dünyayı. Bir kalem hareketiyle cennetiniz, cinnetiniz olabilir. Olanaklı bütün dünyalar, dilde saklıdır çünkü."
8- Ah tutku, sen neler yaptırırsın (25/06/2004) Cahide Birgül Sesveren, 'Gölgeler Çekildiğinde' ve 'Geceye Uyananlar' adlı romanlarından sonra, 'Ah Tutku Beni Öldürür müsün?' adlı yeni kitabıyla...
9- 'Vesikalı Yarim'in romanı (16/04/2004) "Şimdilerde imzaları pek görünmeyen, ama İspanya iç savaşlarından beri faşizme, Nazizme kaşı çıkmış, sosyal gerçekçi akımın öncüsü olmuş...
10- Hayatımı yazsam roman (16/01/2004) Otuzlu yaşlarındaki yazar adayları "Hayatımı yazsam roman olur" cümlesini, çok ciddiye almaya başladılar sanırım.
11- Hilmi Yavuz'u yazmak (21/11/2003) Hilmi Yavuz'un Zaman gazetesinde yazdığı, şiirden resme, müzikten felsefeye, mitolojiden romana kadar geniş bir entelektüel zemini kuşatan yazılarının bir araya getirildiği 'Kara Güneş', hayatın ve sanatın her...
12- Gündüz beyefendi, gece kadın (25/07/2003) Yaşamın pek çok alanında -kimi zaman bilinçsizce sergilenen 'ötekileştirme' tavrı, konu cinsel kimlikler olunca çok daha belirgin bir yapıya...
13- Yürek safından bir kitap (27/06/2003) Başından sonuna kadar hayatı şiir edinmiş; hayatın şiiri yazmış ya da şiiri hayata açmış bir şair Cahit Zarifoğlu. Belki hayatı şiirden daha çok...
14- Ev alayım derken (02/05/2003) Nerede okumuştum anımsamıyorum; polisiye romanlarla ilgili bir söyleşiydi sanırım; "Türkiye'de planlı cinayet işlenmiyor...
15- Nanik yapan bir roman (07/02/2003) Öykü kitaplarıyla tanıdığımız Semra Topal, Okuyan Us Yayın tarafından yayımlanan romanı 'Salta Dur' ile çıkıyor bu kez okuyucunun karşısına.
16- Yeniden vücut bulma serüveni (13/12/2002) Romanın her geçen gün kişisel iç dökme aracı haline getirildiği edebiyat dünyamızda, yazıyı ve yazıyla ilişkisini çok farklı boyutta yaşayan...
17- Garip ama gerçek bir yaşam (23/08/2002) Her romanın biraz biyografi her biyografinin de biraz roman olduğu düşünülürse, biyografik romanın ne denli vazgeçilmez tür olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
18- 'Eleştiri neden yok' diyenler için (16/08/2002) "Sanat felsefesi, toplumbilimi ve nihayet estetik konusunda daha ileride olduğumuzu söylemek olanaksız. Birkaç kişinin daha çok gündelik tartışmalar, sergi tanıtımı/eleştirisi çerçevesi...
19- Yazı erojen midir yoksa? (12/07/2002) Ayrıntı Yayınları, Yeraltı Edebiyatı dizisi içinde Philippe Djian'ın bir romanına daha yer vererek yazarı Türk okurla buluşturmaya devam ediyor.
20- Tepetaklak bir yaşam (15/03/2002) Türkçeye çevrilen ilk romanı 'Katilin Temizliği' ile gereken ilgiyi görmediğini düşündüğüm genç Fransız yazar Amelie...
21- Kadınca bir polisiye (07/12/2001) Sanırım, tüm polisiyeseverler dedektif olma hayalleri kurarak yaşıyor.
22- Kendi dilleriyle konuşan kadınlar... (05/10/2001) Dört bekar kadının aşk, seks ve erkekler hakkındaki görüşlerini olağanüstü bir gerçeklik ile anlatan 'Sex and the City' dizisi, Türkiye'de şifreli bir kanalın olanakları ölçüsünde geniş bir izleyici kitlesi kazanmaya başladı.
23- Belgesel gibi tarihi roman (20/07/2001) Kitapçı raflarına bakarken yeni bir tarihi roman daha göreceğim diye korkuyorum doğruyu söylemek gerekirse...
Amaç: Kullandığı anlatım teknikleri ve biçimi ile yeni bir tür romanı yaratmış olan Oğuz ATAY’ı anmak, sanatını ve sanat anlayışını genç kuşaklara tanıtmak, ülkemizin kültür-sanat yaşamına katkı sağlamaktır. Çünkü o Tutunamayanların yayınlanmasının ardından, önemli bir tartışmanın odağında yer almış, TRT 1970 Roman Ödülü’nü kazanan Tutunamayanları kısa bir süre sonra, 1973 yılında Tehlikeli Oyunlar adlı ikinci romanı izlemiş, öykülerini Korkuyu Beklerken adı altında toplamıştır. 1911–1967 Yılları arasında yaşamış olan eğitmeni Mustafa İNAN’ın hayatını romanlaştırarak Bir Bilim Adamının Romanı’nı yazmıştır. Oyunlarla Yaşayanlar adlı tiyatro eseri Devlet Tiyatroları’nda sahnelenmiş, 13 Aralık 1977’de büyük projesi, “Türkiye’nin Ruhunu” yazamadan hayata gözlerini yummuştur. Bu nedenle bu önemli yazın insanını, onun yaşadığı Kastamonu’da anmak daha anlamlı olacaktır.
Koşullar:01.11.2006 --01.11.2007 içersinde yayınlanan tüm roman kitapları seçici kurul tarafından değerlendirilir.
1-Seçici Kurul sonuçları 4 Aralık 2007 tarihinde toplanır ve açıklar
2-Ödül Töreni 13 Aralık 2007 tarihinde düzenlenir.
3-Sonuçlar Düzenleme Kurulu’na e-mail ya da posta yoluyla ulaştırılır.
4-Ödül töreninin ardından da aynı gün Oğuz ATAY ile ilgili bir panel düzenlenir.
5-Ödül sadece bir kitaba verilir.
6-Oğuz Atay roman ödülü miktarı 3.000.-YTL ve plaketten oluşur.
7-Düzenleme Kurulu: Numan Karanlık (araştırmacı), Betül Tarıman (şair-yazar), Ahmet Tüzün’den (eleştirmen) oluşur.
8-Seçici Kurul ve panel katılımcıları aşağıda belirtilen isimlerden oluşmaktadır.
Mehmet Ünver,KIRMIZI FENER SOKAĞI ----------------------------------
Işığın peşine düşenler
Mehmet Ünver 'Kırmızı Fener Sokağı'nda, tanıdığımız ve yabancı olduğumuz yaşamları anlatıyor. Roman, türlü türlü yaşantıların kıyısında gezintiler vaat ediyor
Kırmızı Fener Sokağı, Mehmet Ünver'in yeni romanı. Pus adlı romanı için Virgül dergisinde A. Ömer Türkeş şöyle demişti: "Modern hayatın mahrem alana hapsettiği cinselliğin köy yerindeki doğallığı, köy kurnazlığının köylüler arasındaki ilişkilerde acımasızlığa dönüşmesi, kadınların bastırılmışlığa karşı buldukları çareler, devlerin memurları aracılığıyla görünür hâle geldiği durumlardaki iktidar ilişkileri, dönemin zihin yapıları, bireysel ve toplumsal sorunlar..." Kırmızı Fener Sokağı için de benzer şeyler söylemek mümkün. Şöyle: "Modern hayatın mahrem alana hapsettiği cinselliğin bir Avrupa kentindeki doğallığı, köy kurnazlığının köylüler arasındaki ilişkilerde acımasızlığa dönüşmesi... kadınların bastırılmışlığa karşı buldukları çareler, devlerin memurları aracılığıyla görünür hâle geldiği durumlardaki iktidar ilişkileri, dönemin zihin yapıları, bireysel ve toplumsal sorunlar..."
Hem tanıdık hem yabancı Bu benzerliğin sebebi Mehmet Ünver'in toplumsal sorunlara değinen bir yazar olarak, üçüncü kitabıyla artık tarzını ve duruşunu belirlemiş olması biraz da. Bu türden bir istikrarın ve üsluptaki devamlılığın başarısı belki de, Mehmet Ünver kitapçıdaki satış elemanlarının bile sevdiği bir yazar artık. Kırmızı Fener Sokağı'nda köy ve köylü figürlerine vurgunun şiddetli olmaması, biraz da roman karakterlerinin yurtdışında ve 'farklı' bir yaşam döngüsünün içinde var olmalarından. Yine de fonda yine birçok farklı müzik, birçok tondan renk gözlemlenebiliyor. Romanda isimlerine, simalarına aşina olduğumuz 'ablalar, bacılar, kardeşler, amcalar, dayılar, hemşehriler...' var. Kırmızı Fener Sokağı'nda kader çizgileri çakışan kadınların yaşantıları çok tanıdık olmaları mümkünse de biraz yabancı da gelebilir... Kitaba adını veren Kırmızı Fener Sokağı'nın müdavimleri, fuhuş sektöründen kadın manzaraları...
Gizli, saklı yaşananlar Geçmişte aldığı onca yürek yarasından sonra yaşam felsefesini 'dilediğince yaşamak', tüm uçuklukları ve sapıklıkları tatmak olarak belirlemiş Nurten. Kentin dünyaca ünlü genelevlerinde ve porno şovlarında 'Lübnanlı Aziza' takma ismiyle çalışan Hacer. Son birkaç yılını örgüt evlerinde, hapishanelerde, işkencelerde geçirdikten sonra siyasi sığınmacı olarak Avrupa'nın cinsel özgürlükler konusunda en rahat kentine kapağı atan Mihriye. Kaderin garip bir cilvesinin sonucunda bir araya gelip yüzünden ve bedeninden "inanılmaz güzellikteki bir ışık haresinin" yayıldığını gördükleri adamın peşine düşerler. Hayaller, dramlar, saf olana duyulan aşk... Akşam olduğunda kocasına "Ben Ayşelere oturmaya gidiyorum" diyerek kadın sevgilisiyle barda buluşan ev kadınları... Paranın uyuşturduğu, uyuşturucunun para ettiği bir sistem... Tüm dünyayı saran cinsel fantezi tacirliği, mafya... Sıradan bir kafede otururken, arka sokakta 'neler olduğunu' nasıl da algılamadan, sadece içimizde yaşarak ve başkalarının (özellikle de 'sektör' içinde) nasıl yaşadığını merak ederek ve yargılayarak sürdüğümüz yaşamın panoraması. Çıplaklığın insanların iç dirençlerini kırdığını, daha çok 'kendileri' olabilmelerini sağladığı söylenir. Türlü çıplaklık hâllerinin ve gizli saklı yaşanan en doğal zevklerin ince tülünü sıyıran bir kitap. Kırmızı Fener Sokağı oldukça rahat okunan, okunurken de çok şey anlatan, anlattıklarıyla türlü türlü yaşantıların kıyısında gezintiler vaat eden bir roman. Mehmet Ünver, kitabı okuyanların bir kısmından eleştiriler almış. Diğer romanlarına göre çok daha fazla sevenler de varmış, Mehmet Ünver ile yeni tanışanlar da. Çoğu beğeni belirten bu eleştirilenden birkaçı da oldukça sertmiş. Bu sert eleştirilerin sebebini merak eden yazar, cevabı aldığında çok şaşırmış haklı olarak: Kitabın kapağındaki görsel çok 'açık'mış. Siz sakın ola ki aldırmayın bu eleştirilere ve buyrun Kırmızı Fener Sokağı'na...
"Kırmızı Fener Sokağı" çok ilginç bir konuyu ele almış. Yazar konu hakkında iyi araştırma yapmış ve anlattığı olayların gerçekliğinden şüphe duyulmuyor. Anlattığı kadınların yaşamları da ilginç fakat ne yazık ki okur metnin içinde zorlukla kalıyor. Romanın başlıca sorunu konunun dağılması; bir başka sorun da yazarın kullandığı dildeki tutarsızlık.
Dünyanın en eski mesleğini icra edenlerin yaşamöyküleri her zaman ilgi çeker. Bu ilginin kaynağında elbette fahişeliğin bir tabu sayılmasının büyük bir rolü vardır fakat bir o kadar önemli bir unsur daha, fahişelerin geçmiş hayatlarında yatan trajik hikâyelerdir. Tüm büyük kentlerin genelevler barındıran bir mahallesi ya da sokağı vardır. Kuşkusuz bunların içinde en ünlüsü Amsterdam'ın Kırmızı Fener Sokağı'dır, sadece konuyla ilgilenen tüketiciler (!) için değil herkes tarafından bilinen, neredeyse Paris'in Eyfel Kulesi gibi Amsterdam'ın simgesi haline gelmiş bir yerdir. Hollanda uyuşturucu ve fuhuş sorunlarına gerçekçi yaklaşan ve uygar çözümler bulan bir ülke olarak biliniyor. 1999 yılında tarih boyunca yasaklanmış genelevleri yasal hale getiren ilk ülke olmakla genelevlerin yasal, düzenli ve vergilendirilmiş kurumlar haline gelmelerini sağladıkları gibi bir de buralarda çalışan kadınların can güvenliği, hayat sigortaları, emeklilik güvencelerini de sağlamışlar. Otuz bini bulan yasal seks işçisi ile milyarlarca dolar bütçeli bir sektör olduğunu hatırlamakta yarar var. Tüm bunları Hollanda turizm rehberinden öğrendim. "Prostitution Information Centre" (Fuhuş Bilgilendirme Merkezi) adlı internetteki turizm sitelerinde çok daha fazlası var; öğrencilere indirim yapan turlar bile düzenliyorlar (üstelik bu bir şaka değil). Hollandalıların fuhuş olayına yaklaşımlarındaki serinkanlı ve uygar tutumdan etkilenmemek mümkün değil. Bu kadar açıkta olduğunda, çocukların pazarlandığı, yasadışı göçmenlerin esir pazarlarında satıldıkları yer olmaktan da kurtuluyor bir nebze. Tabii bunlar hep turizm kitapçıklarında yazanlar. Bir de bu sokağın görünmeyen yüzü var. Mehmet Ünver yeni romanı "Kırmızı Fener Sokağı"nda farklı gerçekleri dile getiriyor. Kitapta, Hacer, Nurten, Mihriye, Behice adlı hepsi farklı nedenlerle bu ülkeye göçmüş kadınları anlatılıyor. Hollanda parlamentosunun vitrinli genelevleri yasal kılarken gösterdiği ilk neden, kadınları pazarlayan erkeklerin elinden onları kurtarmaktı; Mehmet Ünver romanında bu amacın çok da iyi başarılmadığını gösteriyor. Kadınlar ne denli korunmuş ortamda görünseler de, aslında şiddet ve haksızlığa maruz kalmaktan kurtulamıyorlar. Romanda özellikle göçmen ve sahipsiz kadınlar anlatıldığı için sıradan fuhuş sorunlarının ötesinde yeraltı dünyasının karanlığı da bulaşıyor karakterlere.
KADIN PORTRELERİ
Romanın büyük bir kısmı her birinin öyküsünü anlatarak başlıyor. İlk başlarda romanın birbirlerinden kopuk kadın portreleri sunduğunu zannediyor okur, ancak ilerleyen sayfalarda bu kadınların ve bir erkeğin öyküsü birbirlerine bağlanmaya başlıyor. Roman kahramanları Amsterdam'a gelmeden önce Anadolu'nun bir köşesinde sıradan yaşamlar sürüyorlar. Okura tanıtılan ilk karakter Nurten, tüm aşırılıktan zevk alan, hayatta hiçbir sınır tanımak istemeyen bir kadın. Yaptığı işleri sıralayarak başlıyor yazar onu tanıtmaya: "canlı porno şovlarına çıkmaktan uyuşturucu kuryeliğine, kamyon şoförü gibi giyinen lezbiyen kızların barlarında kucak dansı ve striptiz yapmaktan dünyanın dört bir yanındaki özel partilerde özel kişilerin akla hayale gelmeyecek fantezilerini gerçekleştirmeye..." diye uzun liste devam ediyor. Nurten'in kendini sakınmadan hayata atmasında derin bir yara olduğunu hissediyoruz, çok geçmeden de sevdiği erkeği kaybetmesinin bunun nedeni olduğunu anlıyoruz. İkinci olarak tanıdığımız karakter Aziza adıyla vitrine çıkan Hacer. Hacer de Nurten gibi sadomazoşist zevklerini tatmin ediyor müşterilerinin. Hacer'in hikâyesi erken yaşlarda başlıyor, sevdiği erkek onu kaçırdıktan sonra kaçakçılık işlerinde onu kullanmaya başlıyor. Polis tarafında yakalandıklarında da kimse ona sahip çıkmıyor; sonunda bir erkekten diğerine satılarak şehirdeki genelevde çalışmak zorunda kalıyor. Romandaki belki en ilginç kadın karakter Mihriye. Bir gizli örgütün elemanı iken, eğitim görmüş bir genç kadın Mihriye. Diğer kadınlar gibi ağır trajik olaylar yok belki hayatında ama yine de ailesizlik, hapishane, kürtaj, yakın çevresi tarafından sömürülme gibi dertler yaşıyor. Diğerlerinin aksine eğitim görmüş biri. Bu sırayla tanıtılan karakterler, bir olayın çevresinde birleşiyorlar romanın ortalarında. Romanın sonunda yine kendi başlarına, başladıkları yere yakın bir konumda kalıyorlar.
KURGU
Roman kurgu anlamında bütünlük vermiyor okura. Sanırım kurgudaki bütünlüğü bozan en önemli etken, olayların ve kişilerin birbirlerine benzemeleri ve bu yüzden her seferinde tekrarlama duygusu vermesi. Kadınlardan hiçbiri diğerlerinden ayırt edici kişilik yapısı göstermiyorlar. Karşılaştıkları olaylar da hep birbirine benzer gibi. Birlikte oldukları erkekler, müşterileri, eski sevgilileri kalıplar halinde tanıtılan karakterler. Örneğin romanın büyük bir kısmı Nurten'in ne tip erkeklerden hoşlandığını anlatarak geçiyor, bu erkek tiplemesi "yorgun ve buruk yüzlü," bıyıklı, orta yaşlı, elinde torbalarla evine dönen biri. Her seferinde Nurten bir erkek gördüğünde hep aynı özellikleri, aynı sözcüklerle dile getirilmiş. "Son derece kendi halinde, yorgun, bezgin, yaşını başını almış, evli barklı" (s.10) "o yorgun yüzden insanı içine çeken" (s.12) "o buruk ve yorgun yüzde oluşan güzelliğin" (s. 12) "o yorgun bakışlı adam da kalabalıklara karışmış" (s.13) "üç beş kuruş kazanmak için bu gurbet ellerde canı çıkan, orta yaşa geldiği halde ruhunun bilinmeyen köşelerinde gizli arzuları canlı kalmış bu yaşam yorgunu" (s.14) "kendi halinde sessiz, yorgun ev babalarında..." (s.14) Bu portre o denli çok kereler anlatılıyor ki, sadece romanın ilk sayfalarında değil, her seferinde Nurten'in ne tip erkeklerden hoşlandığı anlatılırken yeniden "yorgun yüzlü" deyimi kullanılıyor. Tabii bunlar bir roman karakterini tanımak için yeterli değiller. Bir kalıp oluşturuyor ama ardında bir değil etiketlenmiş bir grup olduğu için, hepsi birden bulanık kalıyorlar. Ayrıca roman boyunca tanıdığımız karakterlerin davranışları ardındaki motifleri de anlayamıyoruz. Örneğin romandaki erkeklerin intihar nedenleri yeterince psikolojik temel verilmediği için havada kalıyor. Bu tür olayları anlatırken detaylara ve arka plana fazla önem vermiyor yazar. Öte yandan romanın bazı yerlerinde konuyu dağıtacak kadar çok tekrarlama ve lafı uzatmaya rastlıyoruz. Aslında "Kırmızı Fener Sokağı" çok ilginç bir konuyu ele almış. Yazar konu hakkında iyi araştırma yapmış ve anlattığı olayların gerçekliğinden şüphe duyulmuyor. Anlattığı kadınların yaşamları da ilginç fakat ne yazık ki okur metnin içinde zorlukla kalıyor. Romanın başlıca sorunu konunun dağılması; bir başka sorun da yazarın kullandığı dildeki tutarsızlık. Sanırım aralara sıkıştırılan küfür ve argo, sokak dilinin ve genelevlerin atmosferine sokmak için kullanılmış fakat romanın bütünündeki dille uyuşmamış. asuyazinsanati.com Kırmızı Fener Sokağı/ Mehmet Ünver/ O Kitaplar/ 2005/ 445 sayfa
Meliha Akay'la 'Gülüşün Gelincik Tarlası'nı konuştuk 'İçinde,özünü yitirmemiş, insanın yer aldığı öyküler kurmaya çabalıyorum' Öykü yazarı olarak tanımaya başladık ilkin Meliha Akay'ı. Varlık, Yaşasın Edebiyat, Mum ve İnsancıl gibi dergilerde rastlıyorduk öykülerine. İlk kitabı 'Yağmura Tutulanlar' (Epsilon Yay.), 2002 yılında yayımlanmıştı. Şimdi de 'Gülüşün Gelincik Tarlası' isimli yeni öykü kitabını buluşturdu okurla. Biz de Akay'la hem günümüz hem de kendi öykücülüğünü; dolayısıyla yeni kitabı hakkında söyleştik... Erdem ÖZTOP-Sevgili Meliha Akay, söyleşimize ilk olarak, Meliha Akay'ın öykücülüğünden başlayalım istiyorum. İlk dikkatimi çeken öykülerinizin kısalığı oldu! Özel bir sebebi var mı? Yoksa Oktay Akbal'ın izinden mi gidiyorsunuz? - Bu kitaptaki öykülerin kısa olması için özel bir çaba harcamadım. Tespitiniz doğru, ilk kitaptaki öykülere göre, bir iki tanesi dışında hepsi kısa öyküler. Ustaların izinden gitmek diyemem, sadece kendi patikamı açmaya çalışıyorum. Öykü kısa da olsa, uzun da olsa, içinde öykünün ruhunu taşıyan tek bir satır gizli. Tıpkı bir tabloda sadece bir ya da iki fırça darbesinin ressamın ruhunu taşıması gibi. Öykülerimi de genellikle o bir iki satır üzerine kuruyorum. Ya da yazılış sürecinde öykü kendisi doğuruyor o satırı. Yaşamın içinde saklı sürprizler, rastlantılar, düşlere taş çıkartacak türden gerçekler gündelik hayatın içinde deklanşöre basılmış anlar gibi kısacık; sapandan çıkan taşın kuşa ulaşma anı gibi tek bir kare... İşte bu anları yakalayıp çoğaltmak istediğim için öykü yazıyorum belki de... Gerçek yaşamda yakalayamadığımız ya da çok çabuk yitirdiğimiz hazları çoğaltma isteği... Çayırın çimenin içine saklanmış kır çiçeklerini toplamak gibi de diyebilirim. Usta kabul ettiğim ve etkilendiğim yazarların da böyle yaptığını düşünüyorum. - Öyleyse devamında; yolunuzu belirleyen yazarlar kimler, öğrenebilir miyim?- Her yazar gibi benim de etkilendiğim yazarlar var elbette. Severek okuduğum yazarlara haksızlık etmek istemem ama bütünleşme duygusuyla okuduğum yazarlar aynı zamanda 'öykü dili'min oluşumunu sağlayan yazarlardı. Asla vazgeçemediğim Çehov, Türk öykücülüğünün önderi kabul ettiğim Sait Faik Abasıyanık ve anlatım ustası Cemil Kavukçu esin kaynağım olan yazarlar. Ernest Hemingway ve J.D. Salinger de idollerim arasında. Ayrıca, felsefenin, bellek ve bilincin edebiyat ile ilişkisini irdeleyen, kuramsal yazılarıyla kılavuzum diyebileceğim Hasan Bülent Kahraman ve Özdemir İnce de listemin baş sıralarında. - Peki, günümüz öykücülüğünü nasıl buluyorsunuz?- 1980'lerden sonrası için edebiyat yönünden tarihsel bir dönem diyebilirim. Eski kuşaklarla yeni kuşak öykücüler edebiyat üzerinde düşünüyor, yazıyor, tartışıyor. Çoksesli, çok renkli, çok katmanlı bir yapı oluşmuş durumda. Bu da, belli bir dinamizmi beraberinde getiriyor. Her yazarın dış dünya algısının iç prizmada nasıl kırıldığını ve iç dünyasındaki dönüşümlerden sonra türlü kurmaca oyunlarla okuru nasıl yörüngesine çekebildiğini görmek her şeyden önce bir okur olarak benim hevesimi diri tutuyor. Çokseslilik öyküyü geleneksel olandan alıp aykırı bir boyuta taşıyabilir. Ancak yazar olarak da, kimlerin kalıcı olacağını, kimlerin hangi sıfatlarla anılacağını, bir sonraki kuşağın bugüne baktığında ne göreceğini, ne diyeceğini sadece zaman ve edebiyat gösterecek diyebilirim. ÖZÜNÜ YİTİRMEMİŞ İNSAN - Gerçi son birkaç yıldır revaçta roman gözükse de yayımlanan öykülerin sayısı hiç de az değil! Bu da sevindirici bir etken...- İlk göz ağrım olduğundan mıdır nedir bilemiyorum ama, bütün zamanların içinde öykü yerini ve ağırlığını her zaman koruyacak diye düşünüyorum. Yukarıda sözünü ettiğim çoğullaşma sadece öykü için geçerli değildi. Teknoloji çağının bütün ilişkileri mekanikleştirdiği bir dönemde, öykü de olsa, roman da olsa; yazının böylesine çoğalmasının yanı sıra, yapısal derinliği olan, popülerliğin tuzaklarına düşmeden dil ve kurguyla direnen yapıtların ışığını mutlaka yayacağına inancım sonsuz. Nitelikli yapılan, dünyada da var olan, o edebiyatın yeni belirleyenlerine aldırmadan, insanı sosyolojik bir yaratığa dönüştürmeden, özünü yitirmemiş insanın yer aldığı edebiyatın üretilmesi geleceğe dair insanı umutlandıran bir direniş bana göre. Bunu söylemekle kalmıyor, yazdığım öykülerde bu düşüncemi uyguluyorum. İçinde, özünü yitirmemiş insanın yer aldığı öyküler kurmaya çabalıyorum. - Gelelim Meliha Akay'ın öykülerine girme durumuna! Nasıl olur bu, az mı, çok mu? Örneğin, 'Siyah Masa'da olduğu gibi, siz de Edip Cansever şiirlerinin tutkunu musunuz?- Bu benim isteğimle olmuyor ki! Öykü belirliyor bunu. Aslında kendi kendime sorduğum bir soruyla karşılaşmak beni hem şaşırttı, hem sevindirdi. Tanık olduğum bir durumu, bir olayı, gözlemlediğim bir kişiyi, o kişinin serüvenini, ideolojisini anlatmaya başladığım öyküde hiç beklemediğim yerlerde duraksamalar olabiliyor! Oysa bu çok doğal; ancak benim telaşımdan olsa gerek, zaman yitirmeksizin öykünün içine girmeye kalkıyorum. Kalktığımla da kalıyorum! Olmuyor. Öykü kesinlikle Meliha Akay'ı dahil etmek istemiyor... Bazen de tam tersini yaşıyorum. Dışında kalmalıyım dediğim anda bir bakıyorum ki, tam ortasındayım... Yani bunu belirleyen kesinlikle ben değilim, öykü. 'Siyah Masa', sadece mekân olarak bana ait diyebilirim. Şiire çok yakınım elbette, ancak bu öykünün oluşumunda bir şairin de payı olduğunu söylemeliyim. Sevgili Özdemir İnce'nin bir sorusuydu çıkış noktam... Bir masaya öykü yazıp yazmadığımı, bir masayı öyküye çevirip çeviremeyeceğimi sormuştu bana. Soruya yanıt vermek miydi yaptığım, kendimi sınamak mıydı bilemiyorum ama böyle bir öykü çıktı sonunda. - Öykülerinizdeki 'usta'lık ilk anda göze çarpıyor kuşkusuz, ama amatör ruh her dem/her satırda hissettiriyor kendini, yanılıyor muyum?- Öncelikle 'usta' sıfatı için teşekkür etmeliyim. Eğer sizin de sözünü ettiğiniz amatör ruhumu yitirirsem ustalığa giden meşakkatli yolu nasıl aşabilirim? Bunu zaman zaman ben de düşünmüyor değilim. O coşkuyu yitirirsem, uykuda bile cümle kurma alışkanlığım uçup gidiverirse, gündelik hayatın bütün güçlüklerini unutturan o yazma tutkusu zedelenirse sevgiliye koşar gibi koşup başına oturduğum yazının verdiği doyumu kanıksarsam korkusu bir yerlerde hep saklı duruyor. En olmadık zamanlarda da çöreklendiği yerde kıpırdanıp duruyor. Galiba bu korku da bir denge durumu... O coşkuyu, başka bir deyişle amatör ruhu yitirdiğim zaman bu korkudan da eser kalmaz!... MEKÂNLARIN GİZEMİ - 'Siyah Masa'da takılı kalmak işimi kolaylaştırıyor sanırım, bağışlayın! Peki, hikâyeleri doğaçlama mı yazıyorsunuz?- Estağfurullah, dilediğiniz kadar kalabilirsiniz bu öyküde. Ama hemen şunu söylemeliyim ki; doğaçlama mı yazıyorsunuz, sorusu beni çok mutlu etti... Eğer, son satırı dikkate alarak sormadıysanız... Bunu düşündürmek, bunu hissettirebilmek benim için övünç kaynağı dersem siz de beni bağışlayın lütfen... Çünkü doğaçlama yazılmış bir hikâye değil o. Kaç gece evin penceresinden otoparkı izlediğimi, izlerken masaya defalarca dokunduğumu, göz teması olmadan, salt dokunmayla bende neler uyandırdığını anlamak için kendime ne kadar süre tanıdığımı şimdi ben bile anımsamıyorum. Doğaçlama yazdım dediğim hikâyede bile, belki kurgu değişikliği yapmış, belki de söz dizimleriyle mutlaka oynamışımdır. - Dikkatimi çekti, öykülerinizin yazıldığı mekânlar, mutlaka aynı öykülerin içinde de geçiyor. Bu bir tesadüf değildir herhalde?- Elbette tesadüf değil... Mekânların gizemi benim için bambaşka... Sözünü ettiğiniz mekânlar beni çarpan yerlerdi ve hikâyenin özünü, biraz önce de sözünü ettiğim gibi ruhunu taşıyan birkaç satır tam da oralarda yazılmıştı... Mekânların da bir ruhu var. Adımımı atar atmaz ya beni kucaklar, içine alır ya da nefes daralmasına yol açarak dışına iter! Her neresi ise girdiğim mekândan yeni bir öykünün çekirdeği ile birlikte çıkmışımdır her zaman... Özellikle de Safranbolu'da geçen öyküde anlattığım konak hâlâ belleğimde capcanlı duruyor. Eğer o öyküyü yazamasaydım, o mekânın yörüngesinden çıkıp da kendi yaşamıma dönemezdim! Düşlerimde bir ev kurup anlatmayı da, var olan evleri yıkıp yeniden kendimce kurmayı ve biçimlendirmeyi de çok seviyorum. Her iki kitapta da bu oyun çok belirgin. - Hatta, belleğinizde yer edinmiş anıların öyküleştirilmesi diyebilir miyiz?- Mekânların öyküleştirilmesi diyebiliriz ama anılar için aynı şeyi söyleyemem. Çünkü pek çoğu anılarımda yaşattığım evlerden öte, şimdiki zamanın içinde var olan, hâlâ yaşayan evler... Yıkılmaya yüz tutmuş, terkedilmişliğin hüznüyle eskimiş ve unutulmuş evleri görmeye dayanamıyorum. Belki de yaptığım kendimce onları zamanın talanından kurtarmak, koruma altına almak. Bunun bir yararı olup olmadığı tartışma konusu elbette. Zamana karşı direnmelerini sağlıyorum kendimce. Yaşamda ve doğada var olan her şey, öyküye dönüşebilmeli. Gerçek yaşamda baktığımız ama göremediğimiz, farkında bile olamadan yitirdiğimiz, sıradan görünen hayatları, ayrıksı karakterleri, yukarıda sözünü ettiğim mekânları, doğallığını, saflığını hâlâ yitirmeyen, dünyanın yaşadığı talana karşı koyabilen kasabaları ve kasaba yaşamlarını konu aldım öykülerime. Katı bir gerçeklik değildi elbette, düş gücümü kendime kandil yapıp patikamı öyle açmaya çalıştım. Öykünün kendine özgü büyüsünü bozmadan onun gerçekliğine sadık kalmaya çalıştım. Ne de olsa ilk göz ağrımdı... - Zaten bir söyleşinizde de şöyle diyorsunuz: "Geçmiş ile şimdi arasında bir köprü kurmaya çalışıyorum. Amacım o köprüden geçerken yitirilen, eksilen ve kazanılanlara bir ayna tutmak."- Evet, geçmişi bellekle özdeş tuttuğum için söyledim bunu. Hiç unutmadıklarımız da yok değil elbette. Bazen kendiliğinden unutulur, yerlerine yenilerini koyarız, bazen de unutmak için sonsuzca çabalar dururuz, canımızı acıtarak, zorlayarak, sanki bunun bir reçetesi varmış gibi... Sonra anımsamalar başlar türlü çağrışımlarla... Geçmişten ne zaman ve ne kadar uzaklaştığımızın farkında bile olamayız... Her anımsayışla da unutuşun altı bir kez daha çizilir kopkoyu bir kalemle... Ne yitirmiştik, ne kazanmıştık, eksilenler neydi, durup bakmaya bile zaman kalmamıştır... Tam da bir hiçliğin ortasında duruyoruzdur aslında... İşte bu hiçlik duygusunu yaşamamak için belleğin önemini vurgulamak istedim. Belli başlı öykü kahramanlarımın çıkış noktaları, en çok çocukluğumda kalan, belleğime gökkuşağı renklerince resmedilen kişilikler... Doğanın orta yerinde yaşanmış bir çocukluğun, çocukluk belleğinin öykücülüğümde belirleyici bir etken olduğunu düşünmüşümdür hep. - Yine aynı söyleşide unutmayı beceremeyen okurlar için yazıyorum diye de bir ifadeniz var. Yani geçmişi göz ardı etmemek...- Elbette geçmişi göz ardı etmemek... Geleceğe dair vereceğimiz kararların dünde yaşadığımız deneyimlerin içinde saklı olduğunu kim inkâr edebilir ki? Gözlemlediğim, izlediğim her olguyu bir eksene dizerek kendi anlam dünyama taşımak, yeniden anlamlandırmak, imgeler üretmek bana göre zamanın sınırlarını yok etmekle eşdeğer... - Ama bir diğer çıkış noktanız ise 'düş'ler. Yani gelecek! Düş bahçeleri kuruyor, tohumların yeşermesi için çalışıyorsunuz/yazıyorsunuz...- Düş kurma yeteneğim olmasaydı kendimi kendime nasıl sığdırabilirdim, içimdeki çocukla nasıl baş edebilirdim bilemiyorum. Annemin; hiçbir şey yapamazsa bulutlardan arkadaş edinir konuşurdu, demesi bile asla iflah olmayacağımın bir göstergesiymiş meğer! Düş kurduğum ölçüde düşüncelerimin, imgelerimin zenginleştiğini ve beni değiştirdiğini kabul etmeliyim. Bugün edindiğim, yaşadığım pek çok şeyin kökeninde eski düşler yatıyor... Bunun da ötesinde, öylesine gerçeklikler vardır, öylesine kaçış yolları kapalıdır ve içinde kalakalırsınız ki, akıl sınırlarını zorlayan, umarsızlığın elinizi kolunuzu bağladığı zamanlarda tek yapabildiğiniz şey; kabullenilemeyen ama aynı zamanda da değiştirilemeyen gerçekliğe arkanızı dönüp düşlere tutunmaktır sımsıkı... Hayatla tek bağınız onlardır.. Ve de tek kurtuluşunuz...Yazmak da, o düş tohumlarının yeşerebilmesi için olası etkenlerden bir tanesi... -Anlatım tekniğinizden etkilenmemek imkânsız! Bu bana Meliha Akay'ın artık uzun soluklu yazmalı imlemini uyandırıyor. Düşünür müsünüz roman yazmayı? Yoksa düşünüyor musunuz?- Başladım bile! Romanla sarmaş dolaş bir kış geçireceğim galiba. Ama ilk göz ağrım dediğim öykü öylesine kışkırtıcı ki, görmezden gelmek, karşı koymak olası değil. Sanırım ikisine de zaman ayırmak durumunda kalacağım. Bir şeyi hemen belirtmek istiyorum; roman yazmalıyım düşüncesi ile başlamadım. Kitaplarımda yer almayan bir öykü romanın çekirdeği... Öykü için çok katmanlıydı, roman özeti gibiydi, içine girip setleri ortadan kaldırmam, topraklarını genişletmem gerekiyordu. Ben de şu anda onu yapıyorum. Öykü ile kurduğum ilişkiye hiç benzemiyor! Yolculukları, sesleri, renkleri birbirine benzer görünse de oldukça farklı... Her şeye karşın öykünün ağır bastığını da söylemeliyim. Roman yazımındaki çoğullaşmadan etkilenerek yazmadığımı, ele avuca sığmayan bir öykünün dürtülerine karşı koyamadığım için başladığımı bir kez daha ifade etmek istiyorum. Çizgim öyküde ne ise romanda da o olacak. MELEZ DUYGULAR... - Öykücülerle yaptığım söyleşilerde ortak soru olarak şunu soruyorum: "Son dönemde öykünün romana/romansa doğru kaydığından sıkça söz ediliyor/tartışılıyor. Ne düşünüyorsunuz?" Peki sizin bu soruya yanıtınız?- Öyküdeki ve romandaki hayatları göz önüne alarak yanıtlamam gerekiyor galiba. Teknolojik çağın hızından başı dönmüş, sersemlemiş insanın farklı hayatlara karışma isteği ya da yalnızlığından kaçmanın bir yolu olarak kalabalık, ona hem çok yakın hem çok uzak yaşamlara, seslendiremediği düşüncelerini dile getiren kahramanların hayatlarına ortak olma isteği de olabilir... Ayrıca, 20. yüzyıla bakarsak; ideolojilerin, iktidarların, kavramların, belirleyenlerin hızla değiştiği bir dünyada roman da bunun dışında kalamazdı elbette. Tüketimin körüklediği kültürel değişimlerin, toplumsal dönüşümlerin, görselliğin neredeyse birinci unsur olduğu anlayışların payını da unutmamak gerek. Romanların ana teması haline gelen aşk için, keşke edebiyat varolalı beri belli başlı izleklerden biriydi, farklı anlatım, farklı yaklaşımlarla bu hep sürecektir, diyebilseydim! Bazı yapıtlarda aşktan çok aşka benzeyen melez duygular çoklukta. Aşkı kudretli kılan, insanı alnının ortasından vurabilen duygular yok! Ben sadece şunu merak ediyorum: Aşk bu durumdan hoşnut mu acaba? Yağmurun tenime, toprağa değdiği anda, tenimdeki ya da topraktaki değişimi değil, yağmurun ne hissettiğini düşünürüm. Aşk için de böyle! Acaba, adının yanına akla hayale gelmedik sözcükler, sıfatlar koyarak tuhaflaştırdığımız, (hilkat garibesine çevirdiğimiz demeye dilim varmıyor) barındırdığı ne varsa hallaç pamuğu gibi attığımız aşkın kendisi bu durumdan hoşnut mudur? Bilmiyorum. Bunun da bir doyum noktası bulunduğunu, oraya varıldığında normal seyrine döneceğini umut ediyorum. Bildiğim tek şey, koşullar ne olursa olsun öyküden vazgeçmeyeceğim...- Birkaç söz ekledikten sonra soracaktım ama öyle güzel anlatıyorsunuz ki, vazgeçiyorum! Tamamıyla sizden dinlemek istiyorum, 'Palamut Zamanı' adlı öyküden yola çıkarak Meliha Akay'ın Sait Faik tutkusunu... - İçinde Sait Faik adı geçen soruyu duymak bile beni heyecanlandırıyor. Evimde, çalıştığım yerde ona ait bir portre filan yok ama, kitaplığımın üst rafını ayırdığım kitapları ruhu ile birlikte duruyor tam tepemde. Her yazıya başladığımda, sorumluluğumun bir kat daha arttığını hissediyorum. Bir çeşit minnet duygusu taşıdığımı da itiraf etmeliyim. Onun ölümü ile adeta öksüz kalmış mekânları, rastladığım her balıkçıyı ya da hayatın içinde yalınkılıç duran öteki kahramanlarını yazma ve yaşatma duygusu yaşıyorum. Onu yinelemek değil yaptığım. Sadece ömrü vefa etmediği için, eksik kalanları, yazılarına taşıyamadıklarını kendimce sahiplenmeye çalışıyorum. Bunun zaman zaman hastalık olup olmadığını kendime sorsam da, yanıtım var; mirası korumak, çoğaltarak yaşatmak da bir sorumluluk...-'Yıldız Masalları' adlı öykünüzde yaşlı adam vasıtasıyla 'evlilik' müesesesini konu alıyorsunuz. Güzel bir açıklama getiriyor yaşlı adam: "Mevsimine göre yaşanmalı her şey... Her evlilikte sevginin de, hüznün de, kavganın, küsmenin de, özlemin kavuşmanın da bir mevsimi olmalı... Biri ötekinin zamanına taşmamalı asla..." (s.53) Ne dersiniz? DUYGULARLA YÜZLEŞMEK - Biri ötekinin zamanına taştığı zaman kuytulardaki kar yığınları gibi diş diş olmuş, katmanlaşmış sorunlar gün ışığına çıkmaya başlıyor. Olayların iç dünyada yarattığı değişimi, buna bağlı olarak değişen düşünceleri, duyumsananları, ruhumuzdaki patlamaları saklayıp gizlediğimiz ve bunu da, uysallık, hatta birlikteliğin gereklerinden biri olarak gördüğümüz sürece çatlamalar ve kırılmalar hiç bitmeyecektir. Bir de geleceğe yatırım yapmak adına o anda yaşanması gerekenleri ertelemek, geçiştirmek gibi bir alışkanlığımız var. Hem de bunu kendimize bile itiraftan sakınarak. Ve mevsimi geçmiş, yaşanmamış duygularla yüzleşmeyi, hesaplaşmayı bile kendimizden esirgeyerek... Sonra da bu adı konmamış oluşumların sızısını duymaya, neden sonuç aramaya başlıyoruz. Yaşlı adamın söylemeye çalıştığı buydu...- İnci Aral ile geçenlerde yaptığım söyleşide evlilik konusu için şöyle demişti Aral: "Evlilik, yetişkin insanların temel hallerinden biri. Bu halin kişilere yansıyan çeşitlemeleri ve konuyla ilgili deneyim ve görüşler her dönemde edebiyatın malzemesi olmuştur ve olacaktır." Nasıl yorumlarsınız?- Adı evlilik olsun, olmasın; kadına ve erkeğe dair bütün haller ilişkilerin temel taşları. 'Yıldız Masalları'nda anlatmaya çalıştığım kırılmalar, parçalanmalar değil, onları hazırlayan unsurlardı. Görmezden geldiğimiz, oturup düşünmek istemediğimiz unsurlar... Sanırım ipin ucu çocukluğa kadar gidiyor. Çocuklarımızı öyle yetiştiriyoruz. Birey olmalarına izin vermeden, dokunulmaz bir alan yaratmadan ve bu alanın yaşamları boyu salt kendilerine ait olduğuna inandırmadan... Evliliklerde de kimsenin kimseye özgürlük alanı tanımadığı ve var olabilmesi için, nefes alabilmesi için gereksinim duyduğu öznel dünyanın kapılarını yumrukladığımız için paylaşımın ne olduğunu da öğrenemiyoruz... Yıldızların evrenin yaratılışından beri bir uyum içinde var olduklarını, hep yan yana oldukları halde asla birbirlerini tüketecek kadar iç içe girmediklerini ikili ilişkilere örnek olarak vermeye çalıştım.- Ve gelelim kitaba da ismini veren 'Gülüşün Gelincik Tarlası' adlı öykünüze. Ana izleklerden biri 'kar'! Anlatıcı 'ben', karın içinde saklı öyküyü bulmak için Sarıkamış'a doğru yol alıyor... Nedir 'kar'ın size çağrıştırdıkları?- Karın büyüsünden öte, bende sonsuzluk duygusu ve o sonsuzluğun içine karışıp gitme isteği uyandırdığını söyleyebilirim. Yabanıl doğaya yakın olmak, doğada var olan her şeyin ilk oluştuğu haliyle kalmasını görebilmek, kışın saatini, o saatin sesini nedense hep doğanın karla kaplandığı zamanlarda duyacağıma inanmak, morarıncaya kadar üşümek beni daha dirençli kılıyor... Hatta daha duyarlı... Her şeyin çok az oluşu, eksiklikler her zaman ruhumu kamçılamıştır. Karlı dağların ortasında bir kulübe, dağlardan kalkmayan sis, sert esen rüzgâr, buzulların içindeki sır, aslında suyun içinde var olan şeylerin ancak su donduktan sonra, buzula dönüştükten sonra görülebilir olmasının çekiciliği yazmak için bulunmaz etkenler. Yaşama sevincini bile karın içinde bulduğumu söylemek abartı olmaz sanırım. Karın gizemini arayan yazarlar hep vardı, bundan sonra da var olacaktır mutlaka. - Gelincik tarlası gülüşü, 'ses' ile bütünleşiyor öyküde. Öyleyse sesin ardında saklı olan şey mi 'Gülüşün Gelincik Tarlası'?- Güzel bir tanımlama, teşekkür ederim. Sesin arkasında saklı olan şey, " Gülüşün Gelincik Tarlası" Hep öyle değil midir, söz dizimleri ne denli can alıcı olursa olsun, bir kertede sözcükleri anlamlandıran sesin tınısı değil midir aslında gerçeği anlatan? Yalansız dolansız, en kestirme yoldan yüreğimize / beynimize ulaşıp düşündürmez mi bizi? Tavrımızı belirleyen aslında gerçeğin özünü taşıyan ses, sesin içindeki dalgalanmalar değil midir? Seslerin ve kokuların ama en çok da seslerin peşinden gitmekten vazgeçmeyeceğim galiba. - Son soru olsun, mektupla aranız nasıl, sıkı-fıkı mı örneğin? Yoksa siz de teknolojiye yenik düşenlerden misiniz?- Hangi çağa girersek girelim, teknolojik gelişmeler son sürat hayatlarımızı ele geçirmeyi sürdürse bile mektubun yerini hiçbir şey tutamaz. İşimi kolaylaştırdığı için kullanıyor olsam bile, elektronik posta ile aram hiç iyi sayılmaz. Ekranın karşısında kilitlenip kaldığım, tuşların tıkırtısının kulaklarımda yabancı bir ses gibi dalgalandığını söylemeden geçemem. Nasıl olsun ki? Benden ellerime, ellerimden kaleme, kalemden kâğıda geçen düşüncelerimin, duygularımın akışkanlığını tuşlar ve ekran nasıl sağlayabilir? Bu konuda gereğinden fazla tutucu sayılabilirim ama bu da benim gerçeğim. Değişmesini de istemiyorum. İnternet çocuklarının doğadan uzak kalmasına, bilgisayarın tuhaf uğultusu ve ekranın mavimsi ışığı ile başbaşa kalmasına dayanamıyorum. Geçenlerde kısa metrajlı bir filmde izledim. Gençler internet aracılığı ile yazışıyor. Aralarında duygusal bir yakınlaşma var. Ancak bir yerden sonra anlatım ve paylaşım güçlüğü yaşıyorlar. Tuşların başından kalkıp telefona sarılıyor, olmuyor, yeniden bilgisayar tuşlarına dönüyor, ama bu kez çok kısa olarak buluşma yerini yazmakla yetinip kapatıyor. Buluşamıyorlar. Son kertede ise, parmaklarını ayrıştırarak elini bir kağıda koyup elinin resmini çiziyor ve postaya vererek sevgilisine gönderiyor...- Keyifli söyleşi için teşekkürler...- Ben de teşekkür ederim. Sorular da tıpkı öykülerim gibiydi; kısa ama yoğun! *eoztopaof.anadolu.edu.trYağmura Tutulanlar/ Meliha Akay/ Epsilon/ 184 s.Gülüşün Gelincik Tarlası/ Meliha Akay/ Epsilon/ 152 s.
Mehmet Açar Hayatın Anlamı ya da Akhisarlı Hasan Tütün'ün MaceralarHAYATIN ANLAMI YA DA AKHİSARLI HASAN TÜTÜN'ÜN MACERALARI , İthaki Yayınları, 2005, 360 sayfa, 15 YTL. Kitap 1998 yılında ilk öykü kitabı Anarşik Rehavet'i yayımlayan Açar, 2000iki yıl sonra Siyah Hatıralar Denizi romanıyla okur karşısına çıkmıştı. Aradan beş yıl geçti ve Açar suskunlukluğunu İthaki Yayınları'ndan çıkan 20005 Hayatın Anlamı ya da Akhisarlı Hasan Tütün'ün Maceraları'yla hayatın anlamının peşinde Mehmet Açar’ın ikinci romanı ''Hayatın Anlamı ya da Akhisarlı Hasan Tütüncüoğlu’nun Maceraları'', bu ay raflardaki yerini alacak. ''Hayatın Anlamı'' adlı kitaba ulaşmak isteyenlerin maceralarını anlatan romanda ''Don Kişot''a, ''Yüzüklerin Efendisi''ne, ''Kill Bill''e göndermeler, Zagor, Tommiks, Mister No ve Martin Mystere ile ilgili çözümlemeler var. SEMA ASLAN
SİNEMA yazarı Mehmet Açar, ilk kitabı ''Siyah Hatıralar Denizi''nden uzunca bir süre sonra yeni romanı ''Hayatın Anlamı ya da Akhisarlı Hasan Tütüncüoğlu’nun Maceraları''nı yazdı. Bu ay raflardaki yerini alacak olan kitap, eğlenceli bir macera olmasının yanında, epey kafa karıştırıyor; hayatın anlamını arayan insanları, iyi güçlerle kötü güçlerin mücadelesini, dünya ile iletişim kurabilmek için gezegenimizin iki ışıklı kenti İstanbul ve New York’u seçmiş uzaylıları, uyku ile uyanıklık arasındaki hali, iktidar mücadelesini anlatıyor çünkü. Olaylar, 2003 yılı Aralık ayında gerçekleşiyor. Yani dünyanın enerji yüklü olduğu günlerde; kitapta da sözü edildiği gibi Satürn, 30 yıl sonra dünyaya ilk kez 2003’te çok fazla yaklaşmış. Açar da 2003’te dünya gündemini meşgul eden olayları romanda çokça kullanmış. Söyleşi sırasında ''Kafamı toplamam lazım'', ''Düşünmeliyim'', ''Anladım'' vs. ünlemlerini karşılıklı olarak pek çok kez kullanıp, ‘derin’ bir şüphe içinde Hasan Tütüncüoğlu’nun izini sürdük. Hayatın anlamını bulabildiniz mi? ''Hayatın Anlamı'', bana iddialı bir isim gibi değil, tam aksine ironik bir isim gibi geliyor. Çünkü biliniyor ki hayatın anlamını kolay kolay kimse bulamaz. Kitabın içindeki bir kitap -ki, o da ''Hayatın Anlamı'' adını taşıyor- neredeyse tüm İstanbul’u birbirine katıyor. Bu kadar güçlü bir etkisi var yani. Siz de ''Hayatın Anlamı'' adında bir kitapla karşılaşsanız, peşine düşer misiniz? Eğer kendini ciddiye alan bir kitapsa çok çekilmez olabilir. Ama kendini ciddiye almıyorsa tabii; ilgilenirim. Herkes aslında bir anlamda hayatın anlamını arıyor çünkü. Yeni bir din kurmak ve onun üzerine bir kitap yazmak isteyen birisi için ‘hayatın anlamı’ aslında çok anlamlı. Çoğu insanın yaşamı zaten hayatın anlamı ve onu bildiği iddiası üzerine kuruludur. Sen bu anlamı bul ve ona göre yaşa derler, bir disiplin verirler hayata. Herkes tam da bu nedenle hayatın anlamını arar. Kitabın tamamında ''Hayatın Anlamı'' kitabına ulaşmak isteyen insanların macerasını okuyoruz ama bu kitapla ilgili bilgimiz sınırlı. Kötü yazılmış bir kitap olduğunu biliyoruz ama onun aslında ne söylediğini bilmiyoruz. Bilerek yaptım bunu. O kitabın içerisinde hayatın anlamının nerede yazıldığı da belli değil, sonuna kadar da belli olmaz. Kitap hakkında çok az ipucu veriyorum, o ipucu da kitabın ilerleyen sayfalarında iyi güçler ve kötü güçler arasındaki savaş olarak karşımıza çıkıyor. Roman, iyi ve kötü güçler ile sağcılar ve solcular arasındaki mücadele üzerine kurulu. Aslında sağcılar-solcular meselesinden çok eski solcuların kendi aralarındaki ayrımlar üzerine diyebiliriz; iyi eski solcular, kötü eski solcular diye. Ama politik bir tarafı var tabii ki. Özellikle ilk yarısında Avrupa Birliği’ne ve dünya haline bakış var. Bu kitap, herkesin gerçekliği kendine göre kurmasıyla ilgili. Karakterlerin her biri gerçekliği kendi kurguladığı haliyle anlatıyor. Hasan Tütüncüoğlu’nun de kendine göre bir gerçekliği var. Yani çok da tarafsız bir bakış yok kitapta. Herkes kendi meselesini anlatıyor, biz de onu inanırmış gibi dinliyoruz; çok sağlam bir zemin üzerinde değiliz. Bu yüzden mi meseleleri yarı meczup, deli, medyum olan kişilerce tartıştırdınız? Evet. Bir yazar olarak romandaki her şeyle çok mesafeliyim aslında. Hasan Tütüncüoğlu’nun da nerede durduğu belirsiz. Açık bir metin değil bu kitap bana kalırsa. Ama açık olan şey, insanların iktidar odakları yaratma konusundaki hevesleri. Hasan Tütüncüoğlu kendi halinde bir adamken ondan bir lider yaratılmak isteniyor. İktidar meselesi, romanın ana temalarından biri. ''Siyah Hatıralar Denizi''nde de vardı bu. Hasan Tütüncüoğlu bir kitabın redaktörü olarak seçilecek Ve ‘Seçilmiş Kişi’, kanaat önderi, iktidar sahibi olacak. Aslında herkesin peşinde koştuğu şey, tam da bu: İktidar. Kitaptaki karakterlerin bir çoğu bunun mücadelesini veriyor. Hasan Tütüncüoğlu, sanki çok gönülsüzmüş gibi görünüyor ama onun da yaşayacağı bir süreç var. Mesela eski solcuların kendi aralarındaki konuşmalarda da karşımıza çıkıyor bu. Eğlenceli bir macera kitabı için iktidar, fazla ciddi bir ana tema değil mi? Eğlenceli, rahat okunan bir kitap. Çizgi romana, resimli romana referansları olan bir kitap aslında. Akhisarlı Hasan Tütüncüoğlu’nu bu nedenle seçtim, Manchalı Don Kişot gibi! Onun serüvenleri bir anlamda. Zagor, Tommiks, Mister No ve Martin Mystere’le ilgili çözümlemeler de var romanda... İktidar meseleleri önemli ama kahramanların kendi aralarında konuştukları da önemli. Mesela Enver ile Hasan’ın çizgi roman üzerine yaptığı konuşmalar... Bu romanı neden yazdığımı sorarsanız, aslında biraz da bu havası için yazdım. Esrarengiz bir macera romanı yazmak istiyordum. Peki ya UFO’lar ve tarikatlar? Kitapta uzaylılar tarafından gönderildiğine inanılan ve tarikatların peşinden koştuğu bir kolye var, tıpkı ''Yüzüklerin Efendisi''ndeki yüzük gibi... New Age dediğimiz yeni dini akımlarla ilgileniyor romandaki insanlar. Bir anlamda amaçları birilerini yönetmek. Kitapta herkesin merak ettiği bir kolye var ve o da bir anlamda bunun ifadesi. ''Yüzüklerin Efendisi''ndeki yüzük gibi. Meselesi iktidar olmakla birlikte kolyenin neyin simgesi olduğuna da okurun karar vermesi gerekiyor. Göndermeler var evet, ''Yüzüklerin Efendisi'', ''Kill Bill'' ama yorum okura kalıyor. Sinemaya göndermeleriniz epey fazla. Ben edebiyat okudum. Ana ilgi alanlarımdan biri zaten edebiyat yani. Ve sinema yazarı olmadan önce de yazar olmayı düşünüyordum. Edebi referanslarımın biraz daha az görülmesine neden oluyor sinema yazarlığım. Bu kitapta Don Kişot ve pikaresk romanlardan referanslar var mesela. Pikaresk romanlarda her bölümde bir kahraman romanı sürükler. Burada da romanın ilk yarısı biraz böyle; Hasan Tütüncüoğlu, biraz geridedir, sadece kahramanların ortaya çıkmasını sağlar. Onun serüvenine daha çok romanın ikinci yarısında girmeye başlarız. Bir de roman macera türünde olduğu için bir yerden sonra resimli roman gibi yazdım. Kitapta kendilerini çok ciddiye alan eski solcular ve ciddiye alınmayan yeni solcular var. Solculukla ilgili bir ciddiyet sorunumuz mu var? Romanda bir Cezmi Akın karakteri var; eski solcu. Fakat onun bir iktidar sorunu var ve ben de sevmiyorum bunu. Ama onun dışında Enver ve Hasan var ki özellikle Enver’e çok sempati duyuyorum. Kendimi bir çok açıdan ona çok yakın hissediyorum. Ben 1963 doğumluyum, yani romandaki karakterler Enver ve Hasan’dan daha büyüğüm. ‘80 öncesinde de sol görüşlüydüm ve içinde yer aldım o hareketin ama küçük olduğum için çok ciddi değildi. Ve tabii ki hep bakarım ben dünyaya oradan. 15-17 yaşımda, arkadaşlarımla birlikte dünyayı değiştirmek istiyorduk. Dünyayı değiştirmek isteyen Mehmet Açar’a döner, bakarım hep. Siz bilimkurgu yazarsınız diye düşünüyor herkes. Çok geniş bir yelpazeye yayılıyor ilgi alanlarım. Asıl hedefim birbirine çok benzemeyen romanlar yazmak. Bilimkurguyu çok seviyorum ve insanların böyle düşünmesine de müdahale etmedim. Çünkü bilimkurgu yazarı olarak anılmak beni rahatsız etmedi. Kimisi bilimkurgu yazıp hiç bilimkurgu demiyor mesela. Hafif edebiyattır, kaçalım diyorlar. Ben kasten gittim üzerine. Yüksek edebiyatın kendi dışında tutmaya çalıştığı türlerden korkmuyorum, tam tersine o türleri seviyorum.
KAPAK
Kendi hâlinde bir sahaf olan Hasan Tütün bir gün 'seçilmiş kişi' olduğunu anlar. Mehmet Açar ikinci romanında ruhçu alemlere dalan, yaşamın kaynağını uzayda arayan 'yeni dindarlar'ı tiye alıyor 2005-06-10 (3 defa okundu) HANDE ÖĞÜT (Arşivi) Beyoğlu'nun 'seçilmiş kişisi' Hasan "Yazma gücümden ve fikirleri en yüksek zarafet ve canlılıkla ifade etmekteki harikulade yeteneğimden kesinkes emin olmasam hikâyeme aşağı yukarı, böyle başlamayı kararlaştırmıştım. Dahası okuyucunun dikkatini şu gerçeğe çekmeliydim; eğer bu güçten, bu yetenekten, vesaire yoksun olsa idim, sadece kısa süre önce olup biten kimi olayları anlatmamış olmazdım, anlatacak bir şey de olmamış olurdu, çünkü mülayim okuyucum, zaten hiçbir şey olmamış olurdu." Vladimir Nabokov, Cinnet adlı romanına bu paragrafla başlayarak uyarır okurunu; siz olmayan bir şeyi okuyacaksınız aslında, oldurulan, anlatılan. Yani benim kurduğum bu oyun karşısında dilerseniz seyirci olun, dilerseniz buyrun oyuna katılın! Bir sinema eleştirmeni olarak anılsa da, yazma gücü ve yeteneğinin mevzu edilmesinde ısrarcı olduğum Mehmet Açar da Hayatın Anlamı ya da Akhisarlı Hasan Tütün'ün Maceraları'nda bir oyuna sürüklüyor, okurunu. Uzayın macerasına, uzamın mecrasına sıfır ile başlıyor. Her şeyin yoktan var olduğu gibi. Karanlık sular, kaos ve erebostan geçtikten sonra dünyaya ulaşacağımızı sanıyoruz ama yine o karanlık kuyunun içinde buluyoruz kendimizi, roman bittikten sonra. Yirmi dört bölümden oluşan romanın, bölüm 'Sıfır' ile başlayıp sonun da 'sıfır'a odaklanacağını açık ederek, sırrını ifşa pahasına oynanan bir oyun bu. İki sıfır arasındaki tüm o bölümler yazılmayabilirdi de. Tıpkı Nabokov'un Karanlıkta Kahkaha romanının girizgâhındaki gibi kısacık bir paragrafta muradını açık edip susabilirdi. Biz de hiç üstünde durmayabilirdik, eğer anlatmaktan keyif alan bu 'masal' üstadının bize ne gibi oyunlar edeceğini merak etmeseydik; hatta onun yazdığı romanı değil de kendi bilincimizde yazılan romanı okumaya niyetlenmeseydik. İki sıfır arasında uzanan doğruyu siz de merak ettiniz doğal olarak, anlatacağım tabii ki kısaca... Ama yine de inanmayın anlatılanlara, yazarı tarafından bitirilmez hiçbir metin; okur tarafından yeniden biçimlendirilir; hele ki romanın çift sûretli bir kahramanı varsa... Kahramanımız Hasan Tütünoğlu bir yazardır; ama bu işi pek kıvıramayınca bir yayınevi kurmaya karar verir: Anlamlı Kitaplar! Kimselerin pek kadir kıymet bilmediği anlamlardır bunlar... Vaktinin çoğunu solcu arkadaşı Enver'in Tuhaf Kitapçı adlı sahaf dükkânında geçirir. Karısı Hülya'dan boşanmak üzeredir; deli dolu bir kız olan Benan ile onun ev arkadaşı ressam Nevin arasında duygusal açıdan sıkışıp kalmıştır. Hikâyesi, mutat Ankara ziyaretlerinden birinde, siyah pelerinli gizemli bir kız görmesiyle başlar. Bu kızı daha önce de görmüş müdür, yoksa aklı bir oyun mu yaratır? Gerçeklik, zemininden oynatılarak sorgulanır; dolayısıyla hayali kızın görüldüğü bölüm, başlama yeri değil, sıfır noktasıdır. Bu noktadan sonra ileri mi gider roman yoksa geri mi? Kurgusunu geri dönüşler, anımsamalar, gündüz düşleri, rüya, hayal ve halüsinasyonlarla söküp/örer Açar ve bu sıçramalı kurguda pek çok yan kahramanla tanıştırır bizi: Hicabi Bey, Aşkın Kardeşleri Cemiyeti'nin başkanı Hikmet Hanım, cemiyet üyesi Didar Hanım, solcu Cezmi Akın ve medyum sevgilisi Berin Dehri, Deli Kamil, Medyum Arif... Tüm kahramanlar, spiral biçimde medyumluk kavramında birbirlerine eklemlenir. Her birini yavaş yavaş tanımamıza izin verir Açar. Meramı basitçe dillendirmez; kolaycılığa izin vermez. Ne zaman ki 'Hayatın Anlamı: Hikmet Hanım'ın Ruhani Alem Üzerine Görüşleri' adlı gizemli bir kitap ortaya çıkar; yumaklanma da tezahür eder. Cemiyet başkanı Hikmet Hanım'ın yazdığı bir kitaptır bu; UFO'cu gruplar tarafından pek önemsenen... Zira Hikmet'in, uzaylılar tarafından Türkiye'de seçilen ilk elçi olduğuna inanılır. Ama kitabın yenisi yazılacaktır; miat dolmuştur; bir mehdi beklenmektedir. Hasan'dır bu seçilmiş kişi; yeni/den yazıcı. Derken az önce saydığımız kahramanların arasına giriverir; çünkü bu gizemli kitabı bir tezgâhta bulup almıştır; bu manidar bir tesadüf değil, bilinçli bir seçimdir, çevresindeki insanlara göre. Derken meditasyoncular, falcılar, spiritizmacılar, UFO'cular, medyumlar ve tarikatlar ağına bulaşır Hasan. Hasan'ın ikiye bölünmesi İşte o andan itibaren kendisi olmaktan çıkar; daha doğrusu kendini ikiye böler. ('İnsanın çifti' temasını sıkça kullanan Nabokov selamlanır!) Kişilik bölünmesine uğrar ve yayıncı Hasan Tütünoğlu'yken resimli roman kahramanı Hasan Tütün olur; hem karikatürize olmuş hem de küçülmüştür bu metamorfoz sonrası. Ama hâlâ ilk karakteri içinden, kendinden düşünmektedir; ayrılık tam olarak gerçekleşmez; Gregor Samsa'nın böcekleştikten sonra bir böcek iken bile insan aklıyla düşünüşü gibi. İşte bu dilemma Hasan'da rahatsızlık; romanda da kıyısından bucağından Kafkaesk bir atmosfer yaratır. İki bölünmüşlük arasıdır belki de tüm okuduklarımız. Ondandır başa dönmemiz ve bu döngüsellik içinde gerçek anlatıcıyı sorgulamamız... Çığır açan roman Telif bilimkurgu türünde çığır açan ilk romanı Siyah Hatıralar Denizi'ni Stanislaw Lem'in Solaris'inden ilham alarak kurgulayan Açar'ın yeni romanındaki olaylar, gelecek ve belki de zamansız bir çağda değil, yaşadığımız yüzyılda tam da bugünde ama şimdiki zamanın içindeki gelecekte geçiyor. Ancak tartışılagelen mevzular, karşı çıkışlar, polemikler benzeş; pozivitizm, aydınlanma çağı, bilim, kapitalizm, Türk solu, günümüz dünya politikaları, Türk edebiyatı ve sineması, AB tartışmaları, globalizm... Amerika'nın komünist avını dönem sinemasına yansıtışı gibi Açar da tüm bu metaforları, sola karşı hâlâ duyulan korku, nefret ve öfke bir yana, yeni dünya düzeni şeytanlarına karşı bir 'haç' olarak kullanıyor. Kızıl Devrim'in beklenişi, Kozmik Birlik Çağı'nın gelişiyle açımlanıyor; müstehzi bir gülücük, sert bir ironiyle. Aydınlanma çağından günümüze yaşanan süreci, mistik, ezoterik güçler vasıtasıyla açıklayarak bir tersinleme yapıyor, Açar. Bu elbette bir yenilik değil. Ama temanın sadeliğini, bir yığın yapmacık süs ve ayrıntı arasına boğmak yerine haddinden çok diyalog kullanarak 'anlam/lı zaman'dan söz çağına geçişin yarattığı endişeyi dile getiriyor. Frankestein gibi canavarını yaratmıyor da eski bir hikâyeyi yeniden anlatabileceğine inanıyor, çünkü sunuştaki gerçekçiliği ve suskunluğuyla (sıfır zaman) onu yenileştirebilecek durumda olduğuna inanıyor; çünkü o kendine 'dönüyor'! Siyah Hatıralar Denizi ('film eleştirmeni Açar'ın affına sığınarak) Lars Von Trier'nin 'Epidemic'i ile Kafka'nın Şato'su arafında bir yerlerde duruyordu. Bu yeni roman ise semtlerin ve mekânların ayrıntılı tasvirleri, sinematografik dili, kadınlara ilgi duyabilen erkek kahramanları, edebiyatın, sinemanın hatta çizgi romanların üzerine bina edilen polemikleri, karakter yaratımındaki gerçekçiliği ve Tanpınar ile Bilge Karasu etkisinin dip akıntıları sayesinde Borgesyen ve Kafkaesk olmaktan arınıp daha bize, hatta kendine yaklaşıyor. (Her ne kadar Nabokov tadı aldımsa da!) Bir yolculuk simülasyonu üzerine romanını temellendiren Mehmet Açar, kendine yeni gerçeklikler ve anlam dünyaları arayan sanayi sonrası insanın naçarlığına ve egzistansiyalizmin o rahatlatıcı esnekliğine kendini bırakmış 'flaneur'leri kahraman edinerek edebiyatını sağlamlaştırıyor. Evet, o iyi bir yazar ama aslen çok (da) iyi bir yönetmen ve hatta kendi kurgusunun oyuncusu. Kitabı bitirdiğimizde yine başa dönmemizi istemesi, her şeyin aslında kendi etrafında döndüğünü aktarabilme umudu değil de ya ne? Nabokov ile girdim söze, onunla bitirmek de elzem öyleyse: "Belki bütün bunlar, varoluşun bir taklidinden, şeytani bir rüyadan ibaret." • HAYATIN ANLAMI YA DA AKHİSARLI HASAN TÜTÜN'ÜN MACERALARI Mehmet Açar, İthaki Yayınları, 2005, 360 sayfa, 15 YTL. Kitap
'Herkes kahraman olmak ister'
FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN Mehmet Açar, günümüz sinema şaheserlerinden ve çizgiromanlardan beslenerek bir kahramanlık miti yaratıyor. Açar, "Günümüz insanının kahraman olma özlemini anlatıyorum" 2005-06-10 (1 defa okundu) OLKAN ÖZYURT (Arşivi) Mehmet Açar, çoğu zaman sinema yazarı kimliğiyle karşımıza çıksa da onun bir de edebiyat serüveni var. 1998 yılında ilk öykü kitabı Anarşik Rehavet'i yayımlayan Açar, iki yıl sonra Siyah Hatıralar Denizi romanıyla okur karşısına çıkmıştı. Aradan beş yıl geçti ve Açar suskunlukluğunu İthaki Yayınları'ndan çıkan Hayatın Anlamı ya da Akhisarlı Hasan Tütün'ün Maceraları'yla bozdu. Kendi hâlinde yayıncılık yapan Hasan Tütün'ün, bir gün sokak kitapçısından aldığı Hayatın Anlamı kitabıyla başlayan serüvenine ortak oluyoruz Açar'ın kitabında. O tüm dinleri kapsayan ve birleştiren yeni bir dinin 'seçilmiş kişi'si olarak imleniyor. Sonrasında Beyoğlu ve çevresinde eski solcuların, ispritizma dünyasının işin içine karıştığı bir 'macera' başlıyor. Açar günümüz insanının büyük bir hikâye yaşama özlemini ele aldığını söylüyor. Tabii her büyük hikâyenin olmazsa olmaz kahramanlık mitini de hem günümüz sinema şaheserlerinden hem de çizgiromanlarından beslenerek ters köşeye yatırıyor. Alttan alta da 'iktidar' mevzusunu sorguluyor. Sonuç olarak Mehmet Açar, konusu, akıcı ve sade anlatımı, kurgusu ve yarattığı atmosferle beş yıllık bir bekleyişe değecek bir kitaba imza atıyor. Kendinizi edebiyatçı olarak mı yoksa sinema yazarı olarak mı görüyorsunuz? Ben roman yazarı olarak görüyorum kendimi. Gençliğimde sinema yazarı olmayı hayal etmezdim, roman yazmayı düşünürdüm. Zaten İngiliz Dili ve Edebiyatı okudum. Hep roman okudum, hâlâ da okuyorum. Sinema yazarlığı, bir anlamda beklemediğim bir şeydi. Sinemayı sevdiğim için devam ediyorum. Zaten dikkat edilirse ben sinema yazarı olarak geri plandayım. Asıl olarak, dergi editörlüğü yapıyorum. Ama ortada bir sinema yazarının merak uğruna roman yazması gibi bir durum yok. Bu benim aleyhime işledi galiba. Bir önceki romanım Siyah Hatıralar Denizi, sanki gördüğüm filmlerden etkilenmişim arada da bir roman yazmışım gibi algılandı. Bu aslında istemediğim bir durum. Ama bunu bozamazsınız. Tek yapılacak şey roman yazmak. Ortaya romanları koydukça zaman içerisinde insanlar sizi edebiyatçı olarak görürler. Sinemayla ilgili fikirlerinizi, beğenilerinizi biliyoruz. Peki edebiyatta kimlerden besleniyorsunuz? Temel olarak Borges ve Kafka var. Don Kişot benim için müthiş bir ilham kaynağıdır. Dönüp dönüp okurum onun için. Cervantes hiçbir zaman aklımdan çıkmaz. Cervantes öncesi edebiyatı da severim. Klasik romandan ziyade, Cervantes, öncesi ve sonrası, yani romanın roman olmaya doğru gittiği dönemleri severim. O dönemin çok etkisi altındayım ve ileride daha çok etkisi altında kalacağım. Modern edebiyatta da James Joyce, Virginia Woolf onları beğenirim. Ama etkilendim diyemem. Umberto Eco'yu en sevdiğim yazarlardan biri olarak görüyorum. Orhan Pamuk'u da seviyor ve önemli buluyorum. Çizgiroman, sinema son yılların en önemli filmleri 'Kill Bill', 'Yüzükleri Efendisi', 'Star Wars' ve 'Matrix' kitapta kendine yer bulmuş. Bu, iki alanla ilişkinizden kaynaklanan bir durum mu? Son on yılın popülür kültürünü anlamak için 'Yüzüklerin Efendisi', 'Star Wars' ve 'Matrix'i bilmek gerektiğini düşünüyorum. Bu filmler bugünün mitolojisinin parçaları. 2003 yılında geçen bir roman yazdığım ve özellikle dönemi vurgulamak istediğim için bu filmlerden söz ettim. Çizgiromana gelirsek... Kitabın kahramanı çizgiromanı çok seviyor. Belli bir noktadan sonra macerasını çizgiroman kahramanı gibi yaşamak istiyor. Bu noktada çizgiromanı kullandım. Tabii kahraman meselesini de hep sorguluyor. Kahramanlık, Hasan'ın hayalleriyle, yaşadığı gerçeklik arasındaki çelişkileri ele alan çok güzel bir anahtardı benim için. Mekân olarak, Beyoğlu'nu seçmenizin nedeni nedir? Beyoğlu'nun, gerçekliğin farklı algınlanmasına yol açan yapısı bu seçiminiz de etkili oldu mu? Benim için atmosferi kurmak çok önemli. İstiklâl Caddesi'nin dünyada bir benzeri yok. Sabahtan akşama kadar sürekli insanlar geçip gidiyor. Böyle bir yerde her türde insan bulmak mümkün. Dediğin doğru aslında, Beyoğlu gerçeklik algısının bozulabileceği bir yer. Bir de aslında herkes kendi macerasını arıyor Beyoğlu'nda. Kitabın kahramanı Hasan Tütün de Beyoğlu'nda yaşıyor macerasını. Peki ya solcular... Onlar da, hani çoğu eski solcu, Beyoğlu'nda kendi maceralarını arıyor. Ama kimisi ispritizma dünyasıyla da ilişki içine girmişler. Yeni din, bütün bir dünyayı kurtarmak için, total bir çözüm gibidir. Kahramanlar da iyilerin yanındadır, onlar en uç noktada dünyayı kurtarırlar. Bu benim için ilginç bir malzeme oldu. Çünkü her dinin amacı sonuç olarak dünyada yeni bir düzen kurmak ve insanları kurtarmaktır. Tabii yeni din bir örgütlenme yapısı getiriyor. Yani bir iktidar meselesi var romanın. Zaten kitapta Enver, 80 öncesinden bahsederken 'Biz aslında memleketi yönetmek istiyorduk ama yönetemeyeceğimizi anlayınca kendimizi yönetmek istedik' diyor. Bu yüzden o kadar parçalanma yaşandı. O bir iktidar kavgasıydı. Kimse solun, o muhalefetin lideri olamadı. Dünyada, semavi dinler dışında ortaya çıkan birçok din var. Bunlar müthiş bir parçalanma arz ediyor. Aslında 80 öncesi sol gibi. İktidar mevzusunu ele almanızın yanı sıra 'kahramanlık' mitiyle de bir hesaplaşma mı var? Kitaptaki kahramanların çoğu iktidarın peşinde. Hasan Tütün de iktidar peşinde koşan insanların içine düşüp bir serüven yaşıyor. 'Yüzüklerin Efendisi', 'Matrix' gibi bir hikâye yaşamak istiyor. Bunlar hep büyük bir hikâye yaşama özlemi ve ben bu özlemi anlatmaya çalışıyorum. Ama ilgilendiğim meseleler daha başka. Bu okurun okuma biçimiyle ilgili bir şey. Benim için en zevkli şey romanla ilgili değişik yorumları dinlemek, okumak olabilir. İkinci roman beş yıl sonra geldi. Bu kadar uzun sürmesinin sebebi nedir? Projeyi kurma aşamasında bir sürü fikir geliyor aklıma. Ama yazmam için çok sevip bağlanacağım bir fikir olması lazım ortada. Zaten acelem de yok, geride içime sinen iyi kitaplar bırakmak istiyorum.
Burhan Günel "Ateş ve Kuğu" ile Yunus Nadi Roman Ödülü'nü almıştı 'Ateşin içinde kuğular yüzüyordu' Burhan Günel, Ateş ve Kuğu romanında olayın gereksindirdiği gizemsel bir yaklaşımla ''ateşi seçtiğini'' göndergesel ve yan anlamlarıyla çeşitli durumlara yaslayarak vurgular. Sivas toplu yakımını (kıyımını) konu alan Ateş ve Kuğu romanından önce de Burhan Günel 'Ateşi Seçtim' (1993) öykü kitabıyla ateş eğretilemesini gündemine almıştı. Vedat YAZICISÖZVARLIĞINDA ATEŞ Ateş, göndergesel anlamıyla yanıcı cisimlerin tanışmasıyla beliren ısı ve ışık, od. Yan anlamları: Tutuşmuş olan cisim; ısıtma ya da pişirme için kullanılan yer ya da araç; patlayıcı silahların atılması. Değişmeceli anlamı: Tehlike, felaket. Ateş sözcüğünün kırka yakın deyimsel anlamı var (TCDD, Türkçe Sözlük). Birçok atasözünde de ateş yer edinmiş.Bir folklor öğesi, bir kuttören (ritüel) olarak ateş, eski Türklerde, Şamanlıkta Tanrı Ülgen tarafından getirilmiş aile ocağı simgesi; her türlü kötülüğü ve pisliği temizler, kötü ruhları kovar. Törenlerin tümünde ateş vardır. Ateş üzerinden atlayanın birden hastalıktan arınacağına inanılır.Divan yazınında evreni oluşturan dört öğeden biri: Ateş. Rengi, parlaklığıyla güle, şaraba, sevgilinin yanağına benzetilir; yakıcılığıyla cehennemdir. Işığın gönlü ateştir.Yandıktan sonra küllerinden oluşan kaknus, ateşte yaşayan semender, yazınsal izlekler arasında çok işlenen örgelerdir.Şiddetli bir değişim etkeni ve biraz da rastlantısal bir öğe olan ateş, devinim ve süre anlamında simgesel ve fiziksel değerler de içerir. (Büyük Larus). BURHAN GÜNEL'DE ATEŞ ÖĞESİ Burhan Günel, Ateş ve Kuğu romanında olayın gereksindirdiği gizemsel bir yaklaşımla ''ateşi seçtiğini'' göndergesel ve yan anlamlarıyla çeşitli durumlara yaslayarak vurgular. Sivas toplu yakımını (kıyımını) konu alan Ateş ve Kuğu romanından önce de Burhan Günel 'Ateşi Seçtim' (1993) öykü kitabıyla ateş eğretilemesini gündemine almıştır: ''Ateşi Seçtim adını koyarken, kitaplarımın arasında adıyla bana en çok yakışanı olduğunu düşünmüştüm. Yaşamımın uyağıydı. Bütün ömrümce ateşi seçmiştim. Seçmediğim zamanlarda, durumlarda ise ateş beni bulmuştu.'' (Ateş ve Kuğu, s. 161).***Burhan Günel, Sivas yakımının iç acılarını yazılarında konu gündeminde tutmuştur; ama roman boyutuyla okuruna ulaşmadıkça iç erincine kavuşamayacaktır. Öyle ki 1996'da kendiliğinden gündemine girerek yaşamın yazdırdığını belirttiği (Ateş ve Kuğu, s. 249) Ateş Uykusu romanı bile onun acılarını dindiremeyecek; yürek yangınına çare olamayacaktır: ''Ateş Uykusu adlı bu romanda kutsal kitaplara doğru bir yolculuğa çıkardım okuru, yakma eyleminin nereden kaynaklandığını göstermeye çalıştım. Bir bakıma Sivas olayının altyapısıydı, ama kendisi değildi. Sivas yoktu ortalarda.'' (s. 188)Burhan Günel, romanın gerçeklik (anı-belge) bölümlerini ilk ağızdan, birinci ben anlatıcı'yla ('bb'), yaşantısına eklemleyerek kurgular. Yazar, tensel ve tinsel varlığıyla yakımı yaşatarak kurmaca bölümlerini, kişiliği ve yaşantısıyla çakıştırdığı Baharten karakteriyle canlandırmış; romanın sonlarına doğru neyin gerçeklik, neyin kurmaca olduğu anlaşılamaz duruma bürünmüş; yazarla roman başkişisi tek kişilikte bütünleştirilmiştir. Sayfa 229-240'ta gerçeklikle kurmaca iç içe geçerek örtüşür. Sayfa 428-434: Üçüncü kişili anlatıcıdan 'bka'nın otel odasında çantasının kaldığını öğreniriz: ''Çantası öylece duruyor.'', ''Ateşi Seçtim'' adlı kitap çıkmıştı çantadan, yaprakları arasından is kokusu yükseliyordu.'' (s. 428). Çanta hastaneye getirilir; 'bba' ile 'iba' aynı kişilikte buluşturulur.Baharten'in yer aldığı kurmacasal bölümler ikinci ben anlatıcı ağzından ('iba') aktarılmıştır. Romanda kimi kısa bölüm aralıklarında üçüncü kişili (nesnel) anlatıcıya da başvurulmuştur. (s. 361-378; gerçe