Ayla Kutlu romanı

11/4/2008 · Kategori: Kitap

Ayla Kutlu romanı

Ayla Kutlu romanı
Ayla Kutlu
Ayla Kutlu, kariyerine 77 yılında başlamasına rağmen, 80'li yılların yazarıdır. 1990'lı yıllarda Türk edebiyatına damgasını vuracak 'kadın' edebiyatının habercisidir

12/01/2007 (1471 defa okundu)

A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)

Edebiyat hayatına 1976-1977 yıllarında Aygen Berel müstearını kullandığı hikâyeleriyle başlayan Ayla Kutlu, 1979'da yayımlanan ilk romanı Kaçış'ı da 1977'de tamamlamıştı. Kısacası otuz yılık bir edebiyat kariyeri var Kutlu'nun. Belki de yazmaya geç başlamanın verdiği hızla, 80'li yıllarda romanlarını art arda yayımlamıştı; Islak Güneş (1980), Cadı Ağacı (1983), Tutsaklar (1983), Bir Göçmen Kuştu O (1985) ve Hoşça Kal Umut (1987). Araya bir de hikâye kitabı sıkıştırmıştı; Hüsnüyusuf Güzellemesi (1984). 90'lı yıllarda çocuk kitaplarına ağırlık verdi. Kadın Destanı (1994) ve Emir Beyin Kızları (1999) adlı romanlarıyla Sen de Gitme Triyandafilis (1990) ve Mekruh Kadınlar Mezarlığı (1995) adlı hikâyelerine karşılık tam on çocuk kitabı yayımladı. 1999'dan bu yana ürün vermeyen yazarı, eski kitaplarının yeni edisyonlarıyla hatırlıyoruz.
Kariyerine 77 yılında başlamasına rağmen, 80'li yılların yazarıdır. Tutsaklar ve Hoşça Kal Umut romanlarındaki politik bakışı da 80'lerin kültürel iklimini yansıtır. Dahası, 1990'lı yıllarda Türk edebiyatına damgasını vuracak 'kadın' edebiyatının habercisi sayabiliriz Kutlu'yu. Ancak hikâye ve romanlarını politikayla ya da 'kadın' anlatıcılığıyla sınırlamak istemem. Bazı romanlarında kadın karakterler öne çıkmakla birlikte, hemen her romanında ele aldığı bireylerin kaderlerini tarihsel toplumsal gelişmelerle iç içe işleyen bir yazar olan Kutlu, erkek karakterlerini de ihmal etmemiştir.

Toplumsal hayatın her ânı
Kısa bir yazıda genel bir değerlendirme yapmak için romanlarını üç ana başlıkta toplayacağım. Islak Güneş, Cadı Ağacı ve Kadın Destanı, kadın sorunlarının en açık biçimde ele alındığı romanlar. Hak ettiği yeri bulamadığını düşündüğüm Islak Güneş, bir taşra anlatısı özelliği de taşır. Kutlu, İskenderun'un mütevazı bir mahallesinde yaşayan insanlar arasındaki ilişkileri abartısızca ele alırken gelir farklılıklarını, yoksullar arasındaki çekişmeleri de ihmal etmeden işlemiştir. Mahallenin yoksulken en sessiz ve sıcakkanlı kadını Zehra Hanım'ın para kazandıkça gözlenen değişimi, kendine güveninin artması ve komşuları ile arasının giderek bozulması kadının gelirindeki artışla paralellikler içerisinde sergilenir. Mezarlıklardan ev gezmelerine kadar toplumsal hayatın her anında yaşanan bu maddi belirlenmenin yarattığı kıskançlık ve dedikodular da ihmal edilmemiştir. Taşra ruhunu yakalamıştır Kotlu. Mesela, erkek egemen bir toplumda kadının kadınlar tarafından kuşatılmışlığının en çıplak halini, yani cinsellik eksenli dedikodular, hikâyede özel bir yer tutar. Dedikodu insanların, kaderlerini etkileyecek, zevki, bedeni, hayatı, anlamı tanımlayan, devletin altında ve ötesinde, beden, cinsellik, aile, akrabalık, bilgi ve teknoloji olarak işleyen bir iktidar mekanizmasıdır. Öyle ki, dedikodu "taşranın beslenme kaynağı, vazgeçilmez iletişim aracı ve aynı zamanda en korkutucu batağıdır." Ayla Kutlu'nun dikkat çektiği diğer bir önemli nokta, yoksul bir insanın yoksulluktan sıyrılmasına duyulan tepki ve kıskançlığın, mahallenin zenginlerine duyulandan daha fazla oluşudur. Bütün bunları bir kin ve haset hikâyesine çevirmeden, bir çocuğun penceresinden aktaran Kutlu'nun çok gerçekçi ve sıcak bir anlatım yakaladığını söylemek gerekir.
Cinsellik, maddi eşitsizlik ve toplum baskılarından bunalmış bir kadın Cadı Ağacı'nda da anlatının merkezine yerleşmiştir. Fakir bir aileden gelip önce kocası sonra doktorluk mesleği sayesinde ekonomik güç elde eden Nilifür'in kendisini arayış hikâyesi, bir çöküşe doğru ilerler. Aslında tıpkı diğer Ayla Kutlu roman kahramanları gibi, Nilüfer de ne istediğini ya da aradığının ne olduğunu bilmez, bilse bile eyleyemez. Yarıda kalan aşklar, ani evlilikler, sorgulanan ilişkiler, özgürlüğün yerine geçen cinsellik anlayışı ve kesif bir mutsuzluk... Kutlu, bütün bunları kadınlık durumunun değişmez yazgısı olarak sunmuyor elbette; bunlar küçük burjuva aydın kadının yanlış hayat algı ve yorumlarından kaynaklanan düşülmüş bir durum. Cadı Ağacı dikkate değer bir roman.
Malzemeyi düz yazıyla ifade etmenin sınırlayıcılığının üstesinden gelmek için klasik destan yapısı ve koşuk biçiminde kaleme alınan Kadın Destanı ise Gılgameş Destanı'na bir göndermeydi. Gılgamış'ın bu kadın versiyonunda kadının mitolojik çağlardaki hikâyesini kadının bugünkü hikâyesine bağlamış Kutlu. Şiirsel anlatımı seven erkek okuyuculara da hitap etmekle birlikte, kadını kadın bakış açısından anlatan Kadın Destanı, daha çok kadın okuyucuları memnun edecek nitelikteydi.

Devrimci hareketler ön planda
Kadın karakterler üzerinden benzer sorunları tartışmakla birlikte, üç farklı dönemi anlatan Kaçış, Tutsaklar ve Hoşça Kal Umut'ta devrimci gençlik hareketleri öne çıkar. Kaçış'ta Demokrat Parti dönemi, Tutsaklar'da 12 Mart darbesinin etkileri, Hoşça Kal Umut'ta 80 öncesinin ilişkileri yer alır. Ne var ki özellikle -açıkça kötü diyeceğim- Hoşça Kal Umut'ta çizilen tarihsel geri plan o dönemin tanıkları için hiç inandırıcı değildi. Bireye ve cinselliğe yapılan vurgu ise 12 Eylül sonrasının atmosferini hatırlatıyordu. 27 Mayıs öncesi gençliğinin karakteristiğinden ziyade 12 Mart öncesini hatırlatan Kaçış için de benzer bir yargıda bulunacağım.
12 Mart'ın yıkıcı etkilerini mahkeme süreci ve öncesindeki gelişmeler etrafında sergileyen Tutsaklar üzerinde durmak istiyorum. Roman, tam da 12 Eylül mahkemeleri sürerken yayımlanmıştı. O dönemin edebiyat kamusunu oluşturan sol kesim, içinde devrimci gençliğe yönelik eleştirilerin de yer aldığı bir romanı
-yaralarının taze olduğu bir dönemde- sempati ile karşılanmadı. Ayla Kutlu'nun siyasi perspektifine, devrimci hareketle ilgili değerlendirmelerine bugün de katılmıyorum, ama roman sadece bu değerlendirmelerden ibaret değildi. Sol kesimin edebi yargılarını politik yan tutuşları etkilemişti. Politik olandan süratle uzaklaşan kesimlerse bu tarz anlatıları çoktan terk etmişlerdi. Kısacası roman yeterince değerlendirilmedi, aradan geçen zamanla büsbütün unutuldu. Oysa, Tutsaklar romanında tutuklu gençler kadar onların yakınlarının trajedisini, bireysel tarihlerle toplumsal olayların çatışmasının birlikteliğini, kuşak farklılıklarını işlerken siyasi meseleler üzerinde durmaz Kutlu. İnsan psikolojisini baba-kız, ana-oğul, abla-kardeş ilişkileri gibi evrensel temalar çerçevesinde başarıyla deşerken 12 Mart'ın ekonomik ve toplumsal nedenleri üzerinde ısrarcı değildir. Yazar, yaşananları toplumun ortak suçu olarak tesbit ederken hümanist bir bakış açısı sergiler. Tutsaklar -Kutlu'nun ifadesiyle- "kendilerini başta aile bağları olmak üzere bütün bağlarından koparıp inandıkları devrime adamış olan yenilmiş gençlere, sevgi ve kan bağıyla bağlı olanların bu duygusal tutsaklıklarını anlatır." Ancak, okuyucu, romanın ismini bile savaş tutsaklığı anlamıyla kabullenmişti. Kutlu, romanın adını yeni baskısında bu nedenle değiştirdi; Ateş Üstünde Yürümek.

Geniş bir zaman ve coğrafya
Birbirini tamamlar nitelikteki iki romanı, Bir Göçmen Kuştu O ve Emir Bey'in Kızları'nda tarihsel toplumsal olaylarla insan hayatları arasındaki ilişki diğer bütün romanlarından daha güçlü ve organiktir. Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra Kafkasya'dan Anadolu'ya doğru yaşanan göçle başlayıp 1990'lara kadar uzanan geniş bir zaman diliminde, geniş bir coğrafyada dolaşır okuyucu. Anlatılan küçük yaşta toprağından koparılan ve göçmen kuş olmaktan kurtulamayan Adil Emir Bey'in ve ailesinin hikâyesidir.
Tarihsel toplumsal meselelere ilgi duyan bir yazarın romanlarını incelerken nasıl anlattığından çok ne anlattığı üzerinde duruyoruz. Ama ona yazarlık niteliği kazandıran siyasi meselelerden kadın sorununa, göç travmalarından kimlik arayışlarına kadar genişleyen bir yelpazede pek çok yakıcı konuyu dillendirmesi değil. O bu konuları edebi bir formda ifade edebildiği için iyi bir yazar. Belki başyapıt diyebileceğimiz bir romanı yok, ama her romanında sağlam bir kurgusu, iyi işlenmiş zengin bir malzemesi var. Hikâyeleriyle uyumlu bir anlatım tekniği var. Farklı bakış açılarını kullanması, öznel algıları kimi yerde bilinç akışına yaklaşan iç konuşmalarla yansıtması, diyalogların seçimi, mekân tasvirleri, geriye dönüşlerle genişleyen zaman, vurguyu şiddetlendiren tekrarlar... Hepsinden önemlisi de, karakterleri canlandırmakta gösterdiği titizlik. Özellikle de kadın karakterleri; Kaçış'ta Ayhan, Islak Güneş'te Zehra Hanım, Tutsaklar'da Ziynet, Cadı Ağacı'nda Nilüfer, Hoşça Kal Umut'ta Algüz, Bir Göçmen Kuştu O'da Gülhayat ve Nevnihal, zihinsel ve psikolojik derinlikleriyle gerçeklik kazanıyorlar. Ayla Kutlu'nun suskunluğu nicelik açısından çorak geçen bu yıllarda Türk roman için eksiklik yaratıyor.


***************************
DUYURU

HOCALAR İLÇESİ OKUYOR

 

    İçinde bulunduğumuz çağda nitelikli yaşamın en önemli gereklerinden olan okumanın, toplumun tüm kesimlerine aşılanarak; üreten, düşünen, paylaşan ve sorgulayan bireylerin yetişmesine, toplumun   topyekûn nitelikli olabilmesine ve kalkınmasına siz de katkı sağlayın.

 

Bunun için lütfen Kitap Toplama Kampanyamıza destek verin.

 

              İLÇE YÜRÜTME KOMİSYONU

 

Kampanya Merkezi     : Hocalar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü

 

Adres                            : İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü

  Hocalar / AFYONKARAHİSAR

Tel                                : 0 272 5512256

                                        0 505 5153232

Faks                              : 0 272 5512256

Duygu Asena Roman Ödülü, Lal Kitap'ın oldu

2/4/2008 · Kategori: Kitap

Duygu Asena Roman Ödülü, Lal Kitap'ın oldu

Duygu Asena Roman Ödülü, Lal Kitap'ın oldu
Duygu Asena adına verilen ödül, Yurdanur Avcı Yazgan adlı genç yazarın oldu.
02/04/2008 (247 kişi okudu)

İSTANBUL - Doğan Kitap'ın düzenlediği Duygu Asena Roman Ödülü sonuçlandı. Önceki gün toplanan seçici kurul, Yurdanur Avcı Yazgan'ın 'Lal Kitap' adlı ilk romanını, ödüle değer buldu. Yazgan, dört bin lira para karşılığı da olan ödülünü, Duygu Asena'nın doğum günü olan 19 Nisan'da düzenlenen bir törenle alacak.
Doğan Kitap'ın 'toplumda kadın özgürlükleri konusunda hassasiyet yaratmak, genç yazarları yeni çalışmalara teşvik etmek' için düzenlediği ödüle, yüzün üzerinde kitap gönderildi. Ön elemeyi geçen romanları değerlendiren seçici kurul, Lal Kitap'ı oy birliğiyle ödüle değer buldu.
Duygu Asena Roman Ödülü'nü kazanan Yurdanur Avcı Yazgan, 1978 İzmit doğumlu. Bir yandan bir kamu kuruluşunda çalışan ve bir yandan da Anadolu Üniversitesi'nde eğitimini sürdüren yazgan, İzmit'te yaşıyor. Yazgan'ın romanı Lal Kitap ise, Üsküdar'ın kenar mahallelerinden birinde, halı dokuyan genç bir kızın hikayesini anlatıyor. Kadınlığa adım atmasıyla içine adeta bir ilham perisi giren genç kız, bir yandan hayatın kadınlar için hazırladığı sıkıntıları daha da ağırlaşarak taşımaya başlarken bir yandan da, yaşamın renklerini halılara aktarmaya koyulur. Mahalledeki yarı masalsı, yarı gerçekçi diğer karakterlerin hikayelerinin de ustaca girip çıktığı roman, hayatın çıkmaz sokakları, tesadüfleri ve her tür ilişki üzerine ilgi çekici bir çalışma.

En iyi romanı kitap ekleri seçti
Duygu Asena'nın kardeşi yazar İnci Asena ve Doğan Kitap editörü Halil Beytaş'ın yanısıra kitap ekleri ve gazeteleri temsilen şu isimler yer aldı: Turhan Günay (Cumhuriyet), Cem Erciyes (Radikal), Filiz Aygündüz (Milliyet), Aptullah Kılıç (Zaman), İhsan Yılmaz (Hürriyet), Elçin Yahşi (Sabah) ve Okay Gönensin (Vatan). Seçici Kurul, 'oy çokluğuyla' Başarı ödülüne değer yapıt olmadığına karar verdi. (Kültür Sanat)

Yaşar Kemal neden Nobel alamadı? İşte cevabı!

22/11/2007 · Kategori: Kitap

Yaşar Kemal neden Nobel alamadı? İşte cevabı!

Yazar: Melih Bayram Dede

Zülfü Livaneli’nin anıları dostu Yaşar Kemal’in Nobel’iyle ilgili sır perdesini de araladı: “En güçlü adaydı. Ama Türkler ve Kürtler onun aleyhine propaganda başlattılar. Akdamiye onun beşinci sınıf bir yazar olduğunu söylediler. Kürtlere göre o, Türkçe yazan bir devlet sanatçısıydı.”

Bugün Vatan’la piyasaya çıkan Vatan Kitap’ın konusu: 60 yıllık anılarını “Sevdalım Hayat” isimli kitapta toplayan Zülfü Livaneli.

Vatan Kitap’ta özellikle kitabın Yaşar Kemal ile ilgili bölümü vurgulanmış. İşte o bölüm:

Yaşar Kemal Nobel ödülüne çok yaklaşmıştı. En güçlü aday olarak adı geçiyordu ve ödülü kazanmaması için hiçbir neden yoktu. Tam o sırada bazı Türkler ve Türkiyeli Kürtler devreye girerek Yaşar Kemal aleyhine bir dedikodu çarkı çevirdiler.

İsveç akademisine, Türk edebiyatını iyi bilmediklerini, aslında Yaşar Kemal’in Türkiye’de beşinci sınıf bir yazar olduğunu, sadece o çevrilmiş olduğu için ödülü ona vermenin haksızlık olacağını söylemişler.

Bu arada bazı Kürtler de Yaşar Kemal’in Kürt olduğu halde Türkçe yazmasının, Kürt kimliğini inkâr etme anlamına geldiğini öne süren bir kampanya başlattılar. Onlara göre Yaşar Kemal, Kürt halkının masallarını alıp Türklere mal etmekle görevli bir devlet yazarıydı.

Lars Gustafson adlı İsveçli romancı, Avusturya’da tanıştığı Diana Canetti adlı Türkiyeli bir yazarın Türkiye’de Yaşar Kemal’den daha ünlü olduğunu yazınca dayanamadım ve yazının yayınlandığı Expressen gazetesine bir açıklama gönderdim. Bu tartışmalar, zaten kıl payı dengeler üstünde duran İsveç akademisini ürküttü, Yaşar Kemal’e verecekleri ödülü ertelemeyi uygun görüp Patrick White’a verdiler.

Böylece “Türk Türk’ün kurdudur!” kuralı gereği, küçük kıskançlıklar ve çapsız hesaplar yüzünden Yaşar Kemal’in Nobel alması engellendi. Yalnız bu durumda bir öğe daha vardı. O da yalnız Türklerin değil, “Kürtlerin de Kürtlerin kurdu” olduğu gerçeğiydi.

TİLDA’YA VEDASI

Yaşar Kemal’in eşi Thilda ak kuğu kadar zarif yaşadı ve yine bir ak kuğu kadar zarif öldü. Son gün Yaşar Kemal, yoğun bakım ünitesinde bilinçsiz yatan Thilda’nın soğuk alnını öpüyor ve “Thilda’cığım, sevgilim,” diyor. “Sana teşekkür ederim. Yaşadığımız bu güzel hayat için sana teşekkür ederim sevgilim. Korkma, sakın korkma! Biz namuslu bir hayat sürdük.” Koca devin gözündeki yaşlar, yoğun bakımda ölümle iç içe yaşayan doktor ve hemşirelerin de gözlerini buğulandırdı. Yaşar Kemal soğuk alnını öptüğü Thilda’ya bu güzel yaşam için teşekkür ettikten sonra, “Duydu beni!” diyordu. “Eminim söylediklerimi duydu.”

Sevdalım Hayat/ Zülfü Livaneli/ Remzi Kitabevi

Karışık günler

Karışık günler
Zülfü Livaneli'nin anılarını anlattığı 'Sevdalım Hayat' adlı kitaptan bir bölüm

26/10/2007 (101 defa okundu)

Karakışın buzu bile
Sürmedi sonsuza kadar...


Hafta sonu olduğu için emniyette bir işlem yapılmadı. Bu süre içinde ailem beni bulamıyordu. Öylesine korkulu ve berbat günler yaşıyorduk ki; Yargıtay'da daire başkanı olan babamın beni bulma çabaları bile sonuçsuz kalmıştı.
Pazartesi günü yedinci kata, sorguya çıkardılar. Esmer, bıyıklı, topluca bir komiser yapıyordu sorguyu. Daha sonra benimle ve kardeşim Asım'la çok uğraşacak olan komiser Fevzi'yle ilk tanışmamızdı bu. Kitapları sordu. Bilmediğimi söyledim. Hukukun askıya alındığı 12 Mart döneminde böyle bir kitap deposunun nelere yol açabileceğini kestiremiyordum. Eğer depoda bulunan her yayını inceleyip de yurda girmesi yasaklanmış olanları ayıracak olsalardı, her birinden alacağım cezayla ömrümü tutukevinde geçirmem gerekebilirdi.
Bu yüzden hiç bilmediğimi, kitapları ilk kez gördüğümü söyledim. Komiser Fevzi biraz ısrar etti, işkence tehdidiyle korkutmaya çalıştı. Ben dediklerimde diretiyordum.
"Pekâlâ," dedi komiser. "Bak şimdi kim gelecek buraya."
Zile bastı ve iki polis Osman'ı getirdi. Tombul yüzü kıpkırmızı olmuştu Osman'ın. Gözlerime bakamıyor, başını önüne eğmiş, kendisini bir darbeden sakınmak ister gibi öylece duruyordu.
Komiser Fevzi ona sordu:
"Kimin bu kitaplar?"
Osman başını kaldırmadan beni işaret etti ve "İşte bunun," dedi.
"Bunları saklaman için bu kişi mi verdi sana?"
"Evet, o verdi, bir de arkadaşları. 'Götür toprağa göm,' dediler."
Bu sefer komiser Fevzi, "Hangi arkadaşları?" diye sordu.
"Akay Sayılır, Alp Öktem."
İş gittikçe sarpa sarıyordu. Bu gidişle bizimkiler de okkanın altına gidecekti. Yıldırım hızıyla düşünüyor ve çare arıyordum ama artık durum açıklık kazanmak üzereydi.
"Bak ne diyor Osman," dedi komiser.
"Madem onda bulmuşsunuz, o zaman onundur. Niye bana soruyorsunuz," diyecek oldum...
Komiser Fevzi omzuma dokundu ve "Bana bak," dedi, "içerde bir sürü İngilizce, Fransızca kitap var. Kim inanır bu herifin o kitapları okuduğuna. Hadi itiraf et de kurtul!"
Galiba başka çare kalmamıştı. Israr edersem, Akay'ı, Asım'ı ve Alp'i de tehlikeye atacaktım. Ama o kadar inkârdan sonra, birdenbire dönmek de zordu. Bir yol bulmalıydım.
"Ben," dedim, "kitapları hiç yakından görmedim. Koridor dolusu kitabı uzaktan gösterdiniz ve benim olup olmadığını sordunuz? Ne bileyim? Belki de benimdir!"
Komiser gülümsedi, itiraf etmek üzere olduğumu anladı ve onurumu kurtarma çabama anlayış gösterdi. Birlikte koridora çıktık. Kitapları inceledim. O maroken ciltli ve mis gibi kâğıt kokan güzelim kitapları elime aldım. Onları son görüşümdü ve ben bunu biliyordum.
"Evet," dedim, "benim kitaplarım."
Öğleden sonra kitapları kamyona yüklediler. Beni de bir polis otosuna bindirdiler. Biz önde, kitap kamyonları arkada, Ankara Adliyesi'ne gittik. Kitaplar oraya indirildi. Dünyanın uygar bölgelerinde kitaplıkları süsleyen o soylu ciltler, birer suç âleti gibi adliye koridorlarının sigara izmaritleri söndürülmüş, kara mozaiklerine savruldu. Ben de suçlu olarak sorguya alındım.
Bir oyun gibi katıldığımız okuma-yazma eylemleri, ciddi birer suça dönüşmüştü. Oyun bitmişti ve işin şakası yoktu artık! Sorgu hâkiminin çok anlayışlı davrandığını hatırlıyorum. Babamı, amcalarımı sordu ve adliyeye bunca emek vermiş bir soyadını tutuklamayı pek uygun görmemiş olacak ki, tutuksuz yargılanmama karar verdi. Böylece hiç ummadığım halde serbest bırakıldım ama kitaplardan umudu kesmek gerekiyordu.
Benim yokluğum Aylin'e, "Baban İstanbul'a gitti," cümlesiyle açıklanmıştı. Bir iş gezisindeydim. Yıllar sonra Emir Kusturica'nın Babam İş Gezisinde filmini gördüğümde şaşırdım. Çünkü benim arada bir içeri alınışım, Aylin'e de aynı cümlelerle anlatılmıştı ve baba daha birkaç kez kaybolacaktı.
12 Mart koşullarında Ekim Yayınları'nı sürdürmemize olanak yoktu. Bütün yayın projelerini hemen durdurmamız gerekiyordu. O sıralarda Marx ve Engels'in Seçme Eserler'ini yayınlama çabası içindeydik. Binlerce sayfalık, büyük boy ciltler hazırlıyorduk. Artık yayın imkânı kalmamıştı bunların. Bir yandan da yayınevinin, ortakları ve çalışanlarıyla devam etmesi gerekiyordu. Günlerce kafa yorduk. Ne yapacaktık?
Uzun tartışmalar sonunda, yeni bir yayınevi kurulmasına ve çağdaş, öncü edebiyat yayınlayacak olan bu yayınevinin sahipliğinin de değişmesi gerektiğine karar verdik. Ekim Yayınevi de mimlenmişti, biz de! 'Babil Yayınları' adıyla yayınevi kuruldu ve sahibi olarak da kardeşim Asım göründü. Babil Yayınları'nın ilk kitabı Amerikalı yazar John Updike'ındı. Çok güzel kapaklar içinde çıkan edebiyat kitapları da başarılı olmuş ve Türkiye'ye yeni bir hava getirmişti. Kral'a Veda romanını yayınlamamız üzerine Attila İlhan bize uzun ve çok güzel bir tebrik mektubu gönderdi. 'Efendim...' diye başlayan mektup birçok övgü cümlesiyle doluydu.
Bir süre sonra, bu yayınevinin de bizim olduğu anlaşıldı ve engellemeler başladı. Anadolu'ya gönderdiğimiz kitaplar yerine ulaşmıyordu. Kenar kıyı postanelerden, başka isimler altında ve küçük paketler halinde göndermeye başladık. Daha sonra bazı kitaplar için davalar açıldı ve toplatıldı. Bunların başında Henry Miller kitapları geliyordu.
O dönemde, eskiden beri tanıştığımız Erdal Öz'le yakınlaşmıştık. Kimi zaman evlerde buluşuyor, bazen de Emil Galip Sandalcı, Altan Öymen gibi yazarlarla konuşuyorduk.
Bir gün Olof Storvik adlı Norveçli bir gazeteci geldi bizim eve. Oğuz ve Filiz Onaran göndermişlerdi. Storvik benimle Türkiye'deki antidemokratik uygulamalar üzerine konuştu, gözaltı koşullarını sordu ve ben görüşmemizin sonunda ona bir-iki türkü söyledim. Türkiye'de 12 Mart'a karşı direniş başladığını gösteren türkülerdi bunlar. Olof Storvik, bunlardan müthiş etkilendi, Oslo'daki adresini verip gitti. Bu görüşmenin yaşamımda oynayacağı rolü sonra anlatacağım.
Arkadaşlarımın yıllarca ısrar ettiği konu, yani profesyonel müzik yapmak kafamı kurcalamaya başlamıştı. Çünkü yaşama alanımız gittikçe daralmaktaydı. Ankara'da bizi kolay yaşatmayacaklardı artık. O sıralarda Milli Kütüphane'de her zaman yaptığım gibi folklor araştırmalarını sürdürüyordum. Çok eski bir dergide İnce Memed Türküsü'nün sözlerini ve notalarını buldum. Deşifre ettiğimde ortaya çok güzel bir parça çıktı. Ayrıca Ferruh Arsunar'ın derlediği Köroğlu varyantlarını da Mutlu Torun'la birlikte incelemiştik. Hiç duyulmamış, çok güzel Köroğlu türküleri vardı. İstanbul'a gidişlerimden birinde hiç tanımadığım Yaşar Kemal'i bulmak istedim. O güzel İnce Memed Türküsü'nü dinletmek istiyordum ona. Cağaloğlu'nda akrabası Ramazan Yaşar'ın Ararat Yayınevi'ne gelip gittiğini söylediler. Gidip sordum, arada bir uğrarmış. Hoş bir rastlantıyla ertesi gün Yaşar Kemal geldi. Yanına gittim, kim olduğumu söyledim ve çok güzel bir türkü bulduğumu anlattım.
"Aman," dedi, "bana çalar mısın onu?"
Basınköy'deki evine davet etti: Hem de güzel bir Çukurova köftesi yapma vaadiyle birlikte. Ertesi gün evlerine gittim. Her tarafı kitapla kaplı bir salonun öteki ucunda çalışmakta olan Thilda Kemal, gözlüklerinin üstünden şöyle bir baktı, "Hoş geldiniz," dedi ve bir daha da bizimle ilgilenmedi.
Yaşar Kemal'le ordan burdan konuştuk; kim olduğumu, neler yaptığımı anlattım. Sonra sazı alıp 'İnce Memed Türküsü'nü söyledim. Yaşar Kemal'in coşkun beğenisinden daha da önemli olan şey, Thilda'nın birdenbire benimle ilgilenmeye başlaması ve "Çok ilginç bir accompaniment," demesiydi. Piyano çalan, müzik bilen Thilda Kemal, benim Mecitözü'ndeki dededen öğrendiğim geleneği geliştirerek oluşturduğum yeni saz tekniğini anlamıştı. Gerçekten de sazı gitardaki arpej tekniğini kullanarak çalıyordum, yani bilinen radyo sazındaki gibi, türküye bire bir eşlik edilip aynı melodi çalınmıyor, arpej tekniğiyle akorlar arka arkaya sıralanıyordu. Thilda bu yüzden "eşlik"e dikkat çekmişti.
Ben ayrıldıktan sonra da, "Bak Yaşar," demiş, "bu müzikte yeni bir şey var. Göreceksin, bu genç çok meşhur olacak."
Yaşar Kemal birkaç gün sonra bunu bana anlattığında ve "Thilda'nın her dediği çıkar. Yılmaz Güney için de aynı şeyi söylemişti," dediğinde ona inanmadım.
Thilda yanılıyordu. Ben kendimi biliyorum. Ünlü olmama imkân yoktu ki!

  • SEVDALIM HAYAT
    Zülfü Livaneli, Remzi Kitabevi, 2007, 432 sayfa, 20 YTL.
  • Okuyucu yorumları
    Bu haber için henüz hiçbir okuyucumuz yorum yapmamış. İlk siz olmak ister miydiniz? Yorumunuzu yazmak isterseniz lütfen tıklayın ve tüm okurlarımızla paylaşın!

    (Bu haber için henüz hiçbir üyemiz puan vermemiştir)

     'Kitap' ekimizdeki diğer haberler

    » YERYÜZÜ KİTAPLIĞI - CELÂL ÜSTER
    » BİR KİTAP KAPAĞI - SELİM İLERİ
    » En yakın dostum bir kâse - BAHAR GÜLER
    » Amerikan suçları - A. ÖMER TÜRKEŞ
    » Ustanın dönüşü - Z. HEYZEN ATEŞ
    » Yenilikçi bir okuma serüveni - HİKMET TEMEL AKARSU
    » Yürekteki karanlık - GÖKTUĞ HALİS
    » Ölüm pornografisi - HANDE ÖĞÜT
    » Dinmeyen bir nefret - BURCU ÜNLÜTABAK
    » 1968'den 1980'e bir yolculuk - IRMAK ZİLELİ
    » Gece yarısı buluşalım! - CİHAN ERKEN
    » Yeryüzünün zayıf yanları - SEDAT DEMİR
    » Camların ardındakiler... - MÜNEVVER SOYLU
    » Hayatın kıyısında yaşayanlar - ERKAN CANAN
    » Cevdet Kudret için bir sergi - CEVHER KARLI
    » Denemecinin klasik olanı - SEZER ATEŞ AYVAZ
    » Hiçbir okuma masum değil - MAHMUT TEMİZYÜREK
    » Birinci elden Abdülhamid - MEHMET ALİ GÖKAÇTI
    » Uçuşan anılar - NECMİ DADAY
    » Karanlıkta bir yolculuk - MUSTAFA EROĞLU
    » salyangoz - MEHMET ULUSEL
    » Yanlış yer ve zamanda...
    » 'Ernestito... hasta siempre'
    » Komplo teorilerinin siyasal içeriği - BURCU AKTAŞ
    » KAPAK - BEHZAT MİSER
    » 'AKP'yle bu badireyi atlatamayız' - EFNAN ATMACA
    » Krallara kafa tutan kadın - BEKİ L. BAHAR
    » Yeni düşünme sahaları - SÜREYYYA EVREN
    » Çatlak açmak isteyenler için - BURAK DELİER
    » İstilaya karşı koymak için - BERAL MADRA
    » 'Özgün bir düşünür' olarak Ömer Laçiner - METE ÇUBUKÇU
    » Bir film neleri değiştirebilir? - ÇAĞLAR DEMİRBAĞ
    » Kadının tarihi yenilgisi - FİKRET BAŞKAYA
    » 'Sinir bozucu' sosyolog - LEVENT TATAR
    » Bildiğiniz gibi değildi Osmanlı - BEYAZIT H. AKMAN
    » Esrimenin gücü ve doğası - ORHAN KAHYAOĞLU
    » Ses ya da nefesin önemi - ARZU HAKSUN GÜVENİLİR
    » Yeme içme coğrafyası - TİJEN İNALTONG
    » Nerde böyle doktorlar! - GÖNÜL KOCA
    » Anlatılmamış hikâyelerin yönetmeni - ABİDİN PARILTI
    » A'dan Z'ye yazarlar - FATMA BÖLEK GÜREL
    » Misafiri bol bir fuar
    » Bu kahramanlarla arkadaş olun - Aslı Tohumcu
    » YENİ ÇIKANLAR

    Sevengül Sönmez'in Radikal Kitap'taki Yazıları

    23/9/2007 · Kategori: Kitap

    1- Kaybolma günü 4 Temmuz (13/04/2007)
    Ne yapacağını çok iyi bildiğiniz halde yaptıklarıyla sizi şaşırtan roman kahramanları vardır: Sue Grafton'un yarattığı Kinsey Millhone bunlardan biridir.

    2- Ne kahramana ne okura acımıyor (28/01/2005)
    Aile gerçek bir koruyucu mudur yoksa hayatımızı zehir eden temel varlık mıdır sorusunun yanıtını bulmak pek de kolay değildir. Amélie Nothomb, Özel İsimler Sözlüğü'nde, kara mizah anlayışının sınırlarını, kötücüllüğe dek uzatarak, bir kız çocuğunun hayat hikâyesini anlatıyor.

    3- Kuyudaki taşı kim çıkarır? (03/12/2004)
    "Aslında romancı olmayı hiç istemedim. Bu kelime benim için kötü çağrışımlarla yüklüdür -içinde benim için daha kötü çağrışımlar barındıran, yazar, edebiyat ve eleştirmen gibi. Kurgulanmış, yavan bir eğlendiriciliğin yanı sıra, uydurma bir izlenim bırakıyor; danışıklı dövüş gibi.

    4- 'Masalcı da olabilirim yalancı da' (29/10/2004)
    Mine Söğüt'ün yeni romanı 'Kırmızı Zaman', son günlerde çoğalmasına rağmen bireysel yaşamların anlatılması açısından tekrara düşmeye başlayan roman dünyamıza çarpıcı bir biçimde düşüverdi.

    5- Karcılılar bu kez kendini anlatıyor (22/10/2004)
    Bugüne kadar yazdığı diğer romanlarında da "yazar ve anlatan ses farklı kimliklerdir, dolayısıyla yazı, yazarın içini döktüğü, kendini anlattığı ve akladığı, günah çıkardığı bir form değildir" diyen Ahmet Karcılılar, yeni romanı 'Anonim Kitap'ta yine yazar, okur, yazmak ve yayınlamak kavramları üzerinde düşünüyor.

    6- 'İlginç bir yaşamöyküsü' merakı (23/07/2004)
    2004 yılının ilk yedi ayında yayımlanan kitaplara alıcı gözle baktığımızda, çarpıcı bir gerçekle karşılaştık: Yayımlanan kitapların büyük bir bölümünü gerek çeviri gerek telif olmak üzere romanlar oluşturuyordu. Telif romanların büyük bir bölümünü de 'ilk romanlar'. Kaba hatlı bir dikkatin sonunda karşımıza çıkan rakam yetmişe yakın. Küçük bir hesapla, her ay ondan fazla ilk romanın yayımlandığına tanık olduk.

    7- Bu roman bitmez (16/07/2004)
    "Yazmak, yeryüzündeki en somut özgürlük eylemidir. Toplumun kuralları, yazarlardan bu nedenle korkar. Çünkü dünyanın düzenini, kaleminin ucunda tutar yazarlar. Bir harf hareketiyle yerinden oynatabilirsiniz dünyayı. Bir kalem hareketiyle cennetiniz, cinnetiniz olabilir. Olanaklı bütün dünyalar, dilde saklıdır çünkü."

    8- Ah tutku, sen neler yaptırırsın (25/06/2004)
    Cahide Birgül Sesveren, 'Gölgeler Çekildiğinde' ve 'Geceye Uyananlar' adlı romanlarından sonra, 'Ah Tutku Beni Öldürür müsün?' adlı yeni kitabıyla...

    9- 'Vesikalı Yarim'in romanı (16/04/2004)
    "Şimdilerde imzaları pek görünmeyen, ama İspanya iç savaşlarından beri faşizme, Nazizme kaşı çıkmış, sosyal gerçekçi akımın öncüsü olmuş...

    10- Hayatımı yazsam roman (16/01/2004)
    Otuzlu yaşlarındaki yazar adayları "Hayatımı yazsam roman olur" cümlesini, çok ciddiye almaya başladılar sanırım.

    11- Hilmi Yavuz'u yazmak (21/11/2003)
    Hilmi Yavuz'un Zaman gazetesinde yazdığı, şiirden resme, müzikten felsefeye, mitolojiden romana kadar geniş bir entelektüel zemini kuşatan yazılarının bir araya getirildiği 'Kara Güneş', hayatın ve sanatın her...

    12- Gündüz beyefendi, gece kadın (25/07/2003)
    Yaşamın pek çok alanında -kimi zaman bilinçsizce sergilenen 'ötekileştirme' tavrı, konu cinsel kimlikler olunca çok daha belirgin bir yapıya...

    13- Yürek safından bir kitap (27/06/2003)
    Başından sonuna kadar hayatı şiir edinmiş; hayatın şiiri yazmış ya da şiiri hayata açmış bir şair Cahit Zarifoğlu. Belki hayatı şiirden daha çok...

    14- Ev alayım derken (02/05/2003)
    Nerede okumuştum anımsamıyorum; polisiye romanlarla ilgili bir söyleşiydi sanırım; "Türkiye'de planlı cinayet işlenmiyor...

    15- Nanik yapan bir roman (07/02/2003)
    Öykü kitaplarıyla tanıdığımız Semra Topal, Okuyan Us Yayın tarafından yayımlanan romanı 'Salta Dur' ile çıkıyor bu kez okuyucunun karşısına.

    16- Yeniden vücut bulma serüveni (13/12/2002)
    Romanın her geçen gün kişisel iç dökme aracı haline getirildiği edebiyat dünyamızda, yazıyı ve yazıyla ilişkisini çok farklı boyutta yaşayan...

    17- Garip ama gerçek bir yaşam (23/08/2002)
    Her romanın biraz biyografi her biyografinin de biraz roman olduğu düşünülürse, biyografik romanın ne denli vazgeçilmez tür olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

    18- 'Eleştiri neden yok' diyenler için (16/08/2002)
    "Sanat felsefesi, toplumbilimi ve nihayet estetik konusunda daha ileride olduğumuzu söylemek olanaksız. Birkaç kişinin daha çok gündelik tartışmalar, sergi tanıtımı/eleştirisi çerçevesi...

    19- Yazı erojen midir yoksa? (12/07/2002)
    Ayrıntı Yayınları, Yeraltı Edebiyatı dizisi içinde Philippe Djian'ın bir romanına daha yer vererek yazarı Türk okurla buluşturmaya devam ediyor.

    20- Tepetaklak bir yaşam (15/03/2002)
    Türkçeye çevrilen ilk romanı 'Katilin Temizliği' ile gereken ilgiyi görmediğini düşündüğüm genç Fransız yazar Amelie...

    21- Kadınca bir polisiye (07/12/2001)
    Sanırım, tüm polisiyeseverler dedektif olma hayalleri kurarak yaşıyor.

    22- Kendi dilleriyle konuşan kadınlar... (05/10/2001)
    Dört bekar kadının aşk, seks ve erkekler hakkındaki görüşlerini olağanüstü bir gerçeklik ile anlatan 'Sex and the City' dizisi, Türkiye'de şifreli bir kanalın olanakları ölçüsünde geniş bir izleyici kitlesi kazanmaya başladı.

    23- Belgesel gibi tarihi roman (20/07/2001)
    Kitapçı raflarına bakarken yeni bir tarihi roman daha göreceğim diye korkuyorum doğruyu söylemek gerekirse...

    24- 'Redingot'un 'İstanbulin'den farkını biliyor musunuz? (27/04/2001)
    Dost Kitabevi, ayrıntıların yaşamımızdaki önemini geniş açılımlar ile ele alan pek çok kitap yayımladı bugüne dek

    II. OĞUZ ATAY ROMAN ÖDÜLÜ ŞARTNAMESİ

    25/5/2007 · Kategori: Kitap

    II. OĞUZ ATAY ROMAN ÖDÜLÜ ŞARTNAMESİ

     

    Amaç: Kullandığı anlatım teknikleri ve biçimi ile yeni bir tür romanı yaratmış olan Oğuz ATAY’ı anmak, sanatını ve sanat anlayışını genç kuşaklara tanıtmak, ülkemizin kültür-sanat yaşamına katkı sağlamaktır. Çünkü o Tutunamayanların yayınlanmasının ardından, önemli bir tartışmanın odağında yer almış, TRT 1970 Roman Ödülü’nü kazanan Tutunamayanları kısa bir süre sonra, 1973 yılında Tehlikeli Oyunlar adlı ikinci romanı izlemiş, öykülerini Korkuyu Beklerken adı altında toplamıştır. 1911–1967 Yılları arasında yaşamış olan eğitmeni Mustafa İNAN’ın hayatını romanlaştırarak Bir Bilim Adamının Romanı’nı yazmıştır. Oyunlarla Yaşayanlar adlı tiyatro eseri Devlet Tiyatroları’nda sahnelenmiş, 13 Aralık 1977’de büyük projesi, “Türkiye’nin Ruhunu” yazamadan hayata gözlerini yummuştur. Bu nedenle bu önemli yazın insanını, onun yaşadığı Kastamonu’da anmak daha anlamlı olacaktır.

     

              Koşullar:01.11.2006 --01.11.2007 içersinde yayınlanan tüm roman kitapları seçici kurul tarafından değerlendirilir.

     

    1-     Seçici Kurul sonuçları 4 Aralık 2007 tarihinde toplanır ve açıklar

    2-     Ödül Töreni 13 Aralık 2007 tarihinde düzenlenir.

    3-     Sonuçlar Düzenleme Kurulu’na e-mail ya da posta yoluyla ulaştırılır.

    4-     Ödül töreninin ardından da aynı gün Oğuz ATAY ile ilgili bir panel düzenlenir.

    5-     Ödül sadece bir kitaba verilir.

    6-     Oğuz Atay roman ödülü miktarı 3.000.-YTL ve plaketten oluşur.

    7-     Düzenleme Kurulu: Numan Karanlık (araştırmacı), Betül Tarıman (şair-yazar), Ahmet Tüzün’den (eleştirmen) oluşur.

    8-     Seçici Kurul ve panel katılımcıları aşağıda belirtilen isimlerden oluşmaktadır.

     

    SEÇİCİ KURUL:  Konur Ertop,  Faruk Duman,  Hasip Akgül,   Nalan Barbarosoğlu,  Öner Ciravoğlu

     

    PANEL KATILIMCILARI: Doğan Hızlan,  Cevat Çapan,  Ahmet Tüzün,  Betül Tarıman, Ersin Kalkan, Güven Turan,  Nemciye Alpay, Nilay Özer, Mehmet Fatih Uslu, Emrah Pelvanoğlu, Arzu Aygün,  Alphan Akgül

     

     

     

    ÖDÜL VE PANEL SEKRETERYASI:

     

    Numan Karanlık/Araştırmacı

     

    Adres: Kastamonu Valiliği

    İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü

    Rıfat ILGAZ Kültür Merkezi/KASTAMONU

     

     

    Telefon: 0366 214 97 95

    Faks: 0366 212 44 05

                  E-Posta : numan_3734@hotmail.com

                  E-Posta 2 : numan3734@yahoo.com   

     

    « Önceki ::