15 05 2010

Bir Romancı Olarak Talip Apaydın

Bir romancı olarak Talip Apaydın


Köy Enstitüleri Yasası'nın kabul edildiği 17 Nisan 1940'ın üzerinden yetmiş yıl geçti. Bu, yazın tarihimiz açısından da büyük önem taşıyor. Çünkü köyden gelip enstitülerde yetişen bir kuşak, yazınımızda farklı bir damar yaratarak günümüze ulanan bir çığıra imza attı. Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Mehmet Başaran, Dursun Akçam, Ümit Kaftancıoğlu vb. yazarların başı çektiği yazıncı grubu, 1950'lerden başlayarak yazınımızda farklı boyutta bir dönüşüm yaratmayı, kendilerine yer açmayı başardı' 1950 öykücü kuşağından bir adım önde yola çıkan bu yazıncılar grubunun etkisi tüm ülkede kitlesel tartışmalara da neden oldu aynı zamanda. Kuşak, büyük yankılar yaratan ilk büyük çıkışını Mahmut Makal'ın Bizim Köy (1950) anlatısı aracılığıyla ortaya koydu denebilir. Kitlesel yankılar yaratan ikinci büyük çıkış ise Fakir Baykurt'tan geldi: Yılanların Öcü (1958). Romanın Yunus Nadi Armağanı'nı kazanması, Metin Erksan'ın romandan çektiği aynı adlı filmin (1962) ilk gösterimde saldırıya uğraması, Köy Enstitülü kuşakça üretilen yazınsal verimin, görece bu iki yapıta göre ölçümlenip bu eşikler arasına kısılıp kalmasına neden oldu yazık ki.


M. SADIK ASLANKARA


Talip Apaydın'ın Sarı Traktör (1958) adlı romanı işte bu sıralarda yayımlandı, ancak yukarıda andığım doruk yapıtlara dönük tartışmalar sırasında görece sönük bir ilgiyle karşılandı. Yarbükü (1959) de bu sessizlikten payını aldı. Sonrasında pek çok kitap yayımladı yazar. Roman, öykü, oyun, şiir vb. toplamda otuzu aştı kitaplarının sayısı.

Bugüne dek yazınsal verimi üzerinde hiç mi hiç duramadığım yazarımızdan biri de Talip Apaydın oldu. Köy Enstitüleri Yasası'nın kabulünün yetmişinci yıldönümüne gelen bu aydınlanma bayramında söz konusu eksikliği gidermeye girişmek doğrusu ya, mutlu ediyor beni.

Talip Apaydın'ın Romancılığında Evreler'

1930-40'lar aydınlanma kavrayışına bağlı olarak okumanın kutsandığı bir dönemdi. Köy çocukları olağanüstü bir okuma eyleminin içinden geçti enstitülerde. Bugün pek çok yazarın belki de okuma fırsatı bulamadığı kitapların neredeyse tümünü okudu Köy Enstitülüler. Hasan-Âli Yücel döneminin çevirilerinden söz ediyorum.

Evet, Köy Enstitüsü çıkışlı yazarlarımız tümden değilse de genelde köylümüzü yazdılar. Ancak kırsal alan kadar kentlerle de ilgilendiler, köylülerden işçilere, tarlalardan fabrikalara uzanmayı başardılar. Söz konusu yazar kuşağı kırsal alana yönelik ufkumuzu açmanın ötesinde yazınımızı zenginleştirip çeşitlendirdiler, kitlesel okuma eylemini alabildiğine yaydılar.

Talip Apaydın'ı söz konusu kuşağın önemli bir üyesi olarak alırken masama yedi romanını seçtim onun: Sarı Traktör (Varlık, 1958), Yarbükü (Ararat, ikinci basım, 1968), Ortakçılar (İmece, 1964), Toz Duman İçinde (Hürriyet, ikinci basım, 1974), Vatan Dediler (Yalçın, 1981), Köylüler (Cem, 1991), Kente İndi İdris (Tekin, 1981). Gelin, bu romanlar arasında bir gezintiye çıkalım şimdi.

Yedi romanın izlekçe, biçemce birbirinden doğmuş, sürgit birbirinin kopyası kitaplar olduğu düşünülmemeli kesinlikle.

Bana göre ilk dönem romanları bağlamında alınabilecek Sarı Traktör, Yarbükü, Ortakçılar Apaydın'ın olgusal düzlemde ciddi dönüştürüm çabaları sergilediği, buradan hareketle kavramlaştırma yönünde adımlar attığı romanlar olarak alınabilir. 1950-60 yıllarındaki bu ilk evrenin ardından Kurtuluş Savaşımızı anlatmaya yöneldiği, serüven duygusu eşliğinde kolay okunurluğuyla dikkati çeken ikinci evre romanları geliyor üçleme halinde: Toz Duman İçinde, Vatan Dediler, Köylüler. Son evrede biçem denemelerine giriştiği romanı anılabilir sanıyorum: Kente İndi İdris.

Talip Apaydın'ın romanlarından söz edilecekse eğer, ilk evre yapıtlarını örneklemek daha doğru geliyor bana. Talip Apaydın, tahıl, pancar üretiminin yanında, çeltik üretimini de köylü yaşamının temel uğraşlarından biri olarak alıyor romanlarında. Buna göre Sarı Traktör'de tahıl, pancar üretimi, Yarbükü'yle Ortakçılar'da çeltik üretimi köylülerin tarımsal etkinliği olarak öne çıkıyor. Bu çerçevede ezilen insanların gerek üretim sürecinde gerekse ekonomik değerin paylaşılmasında yaşadıkları sıkıntılar belirgin biçimde kendini duyuruyor.

Ne var ki söz konusu romanlar yoksul insanların yaşadığı sıkıntıları, verdikleri yaşam savaşımını yansıttığı için önem taşıyor değil. Bu romanlar, dramatik olanın içkinleştirilip yapıtlara giydirilişi açısından önem taşıyor. Satırbaşlarıyla bunun üç romana dağılımını gözden geçirmeye çalışalım'


DRAMATİK OLANIN ROMANA KAZANDIRDIĞI DEĞER...


Sarı Traktör'de zaman Özeler Köyü'ndeki harman etkinlikleriyle açılır. On yedi, on sekiz yaşlarındaki Arif, buğday saplarını at arabasıyla harman yerine taşırken Yakubun Ali, yenice, ama borca edindiği traktörle bir çırpıda getirip yığar bunları. Traktör, Arif'in düşlerini süslüyordur. Bu arada sözlüsü sayılan dayısının kızı Emine'ye kur yapmasında da etkin rol üstlenir traktör. Bu arada erkini, erkeklik gücünü de simgeler. Diyeceğim bir kahramandır 'sarı traktör'.

Arif, babasının böyle bir traktör alması için kıvranıyordur. Eski muhtar olan baba İzzet Ağa ise buna karşıdır. 'Köyde varlıklı, hatırlı bir evdi(r)ler. Traktörle mi gelmişlerdi(r) bu hale?' (10) Karısına söylenir: 'Bu oğlan hepsinin altından girip üstünden çıkacak.' (13) Anne, kocasıyla oğlu arasında denge kurmaya çabalıyordur sanki: 'Bir de onun dediğini yapıver bakalım'' (14)

Arif'in yerini Yarbükü'nde Remzi alır. O da varlıklı bir babadan artakalan çeltik tarlasındaki verim için babası gibi güce gereksinim duymaktadır. Oysa hem çelimsizdir, hem de inceli kalınlı sesinden ötürü köylülerin durma alay ettiği biridir. Oğlunun bulunmayışı, dört kızlı oluşu bile alay konusudur. Üstüne üstlük en geniş çeltik tarlasına sahip olması nedeniyle Yapılı Köyü'nün geleneği uyarınca Yarbükü'nün 'bük ağası'dır. Özellikle suyun kullanımı konusunda sözünü dinletmek zorundadır. Ancak bir türlü başaramaz, çünkü kimse ciddiye almaz Remzi'yi, kadınlar da. Ne ki kışkırtmaktan da geri durmazlar onu: 'Malı olanın herkese gücü yeter.' (22)

Bir başka bükte Kocaağa'nın 'şımarık' (62) oğlunu vurduğu için hapis yatıp çıkan yoksul Haydar da Yarbükü'nde tarla komşusudur Remzi'nin. Haydar'ın gelişiyle bük ağalığı kadar iki erkeğin erk-güven-korku odağında çatışması başlar.

Ortakçılar'da Köy Enstitüsünün son sınıfına geçen Sefer, yaz tatili nedeniyle, mandoliniyle birlikte babası Durmuş'un, ortakçılık yaptığı Hasırlı Çiftliğine gelir. Durmuş, Sefer'i, annenin uzaktan akrabası olan, Sefer'e yakınlık gösteren çiftlik beyinin karısı Melahat Hanım'a, çocuklarına, yaşama biçimlerine yönelterek, oğlunun bu tür yüksek bir yaşama katılması isteğiyle bunun gerçekleşmesi için çabalar.

Oysa Sefer, yoksullardan yana tutumla yaşlı babasının çeltikte çektiği sıkıntılar karşısında ona yardımcı olmaktan, bey ailesine sırt dönmekten yanadır. Öte yandan aile karşısında üstüne başına, davranışlarına bakarak hem eksiklik duygusuyla utanır, hem de ailenin kendi yaşıtı kızının rolüyle gizlice ilgi duyar bu yaşama. Yetişme çağındaki delikanlının sancıları, büyüme sorunları da eklenir böylece romana.

Her üç roman da, çelişkiyi, doğayla insan çelişkisi zeminini bozmadan insanla insanın çelişkisine kaydırışı, bunları dramatik olanla temellendirişi, bu çerçevedeki dönüştürümüyle dikkati çekiyor denebilir.


ROMANIMIZDA BİR DORUK YAPIT:'SARI TRAKTÖR'


Talip Apaydın, üç romanda da dramatik olanı temele alırken karakterleri yapılandırmada çelişkilerden ustalıkla yararlandığını ortaya koyuyor. Kahramanların yaşadığı derin sıkıntıları, iç burkulmalarını, ruhsal karmaşaları daha işin başında onları tipleşmekten kurtarıp karaktere dönüştürmenin gereci olarak kullanıyor. Gerçekten de sayfalar ilerledikçe Arif, İzzet, Remzi, Haydar, Sefer, Durmuş vb. tam bir dolantı karakteri olup çıkıyor.

Kahramanlar için kendi çelişkileri, birer yürek yarası, bu nedenle de kendi iç bukağıları. Gerçekten de yıkım bu onlar için. Aşağılama o boyuta varmıştır ki, kahramanlar kendilerini hep yaralı duyumsar, kendi kişiliklerini sergileyememenin sıkıntısını yaşar. Sürdürülen karmaşık ilişkiler göndergesiyle, bu bağlamda yaratılan yan anlam katmanlarıyla, arka alan örgüsüyle romanlarının önünü açıyor Talip Apaydın. Gerçekten de Apaydın'ın kahramanları, 'güven' konusunda koygun, kapkara bir umutsuzluk yaşar. Apaydın'ın romanlarında önemli bir dinamizm öğesine dönüşür kahramanların bu ruhsal karmaşası. Bundan ötürü değişiklikten yana olanlarla koşulları sürdürmek isteyen gelenekçiler ciddi çatışma içine girer.

Bütün bu nedenlerden ötürü Sarı Traktör, Yarbükü, Ortakçılar adlı yapıtların gerek Talip Apaydın romanları içinde gerekse yazınımızda ciddi değer taşıdığı savlanabilir. Anlatıyı söylenle, tapınım kültürüyle harmanlayan bir biçem bu. Arif'le İzzet, Sefer'le Durmuş baba oğul, Remzi'yle Haydar katillik paydasında tarla komşuları olarak aynı üvendireye koşulmuş karakterlerdir bir bakıma. Bu aynı zamanda birbirlerinin korkusu olmalarına da yol açar. Sırt sırta birbirine yapışmış görüntüler eşliğinde birbirinin yok edicisi, trajiği konumundadır çünkü hepsi.

Romanda, köylülüğün işlenişinin geri bir biçem ya da yönseme olacağı sanılmamalı. Köylülüğün toplumbilimsel açıdan geri öğe oluşuyla bunu romana taşımak, konu edinmek farklı yaklaşımlar. Köylüden karakter yaratılamaz değil. Yeter ki gereğince yapılsın bu. Geçmişten günümüze Kafka'dan Faulkner'e Borges'e, Yakup Kadri'den Marquez'e, Yaşar Kemal'e köylüleri romanlarına taşımış geniş yelpazede bir yazar çoğunluğunun köylülükle ilgilenmesi yabana atılmamalı derim.

Talip Apaydın, Sarı Traktör'le girdiği yazın dünyasında görece örtük kalan yazarımız oldu hep. Oysa yazınımızda nesnel gerçekliğin düz dönüştürümünde önemli bir işlevi yerine getirdi o. İlk evrede verimlediği romanlarında sorunsallardan hareketle bunları o günün koşullarında kavramsallaştırmaya dönük yaklaşım sergiledi. Bu bağlamda Sarı Traktör, öncü bir rol üstlendi aslında. Arif'in nesne tapınımı çerçevesinde alınabilecek 'sarı traktör' imgesine yönelişinden yirmi yıl kadar sonra Adalet Ağaoğlu'nun Fikrimin İnce Gülü'nde (1976) Bayram'a 'sarı mersedes' imgesi yükleyişi romanın bu yöndeki öncülüğünü gösteriyor kanımca. Fethi Naci, Sarı Traktör'deki kahramanların çizgisellik yansıttığını söylese de yeniden okuduğumda kitabı, onun bu görüşüne katılamadım.

Ayrıca Apaydın'ın özellikle Ortakçılar'da, Gogol'e, Çehov'a yatkın ince, kırılgan bir roman düzlemi üzerinde kaydığı söylenebilir. Yeniden kurmayı başardığı, duyarlık eşiği yüksek bir acıdır bu: 'kahır-acı' (19).

Yazın çevrelerinden Köy Enstitülü yazarların tutumlarına, verimlerine yönelik pek çok eleştiri geldi bugüne dek. Ancak bir doğrunun altını çizmemiz gerekirse; bu eleştiriler yazınsal olmaktan çok, çıktıkları okullara, ötesinde köylülüklerine dönük 'dedikodu' olarak yapıldı daha çok'

Eklemeden geçmeyeyim. Köy Enstitülü yazıncılar kuşağının en büyük eksiği kendi içinden eleştirmen yetiştirmeyişi oldu bana göre. Bu nedenle Sabahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol vb. Köy Enstitüsü dışından eleştirmenlerle yetinildi. Enstitülüler kuşağının yazınımızdaki başarıları, başarısızlıkları nesnel ölçütler içinde değerlendirilemedi bir türlü'

Haftaya öteki dört romanı üzerinde duracağım Talip Apaydın'ın' Bakalım bu romanlarda neler karşılıyor bizi?'


Zeynep Sönmez'le 'Kalbin Evi' üzerine


Hiçbir şey gerekmedikçe çoğaltılmamalı


Ülkemiz edebiyatında kısa öykünün tarihi çok eskilere dayanmıyor. 20. yüzyılın başlarında verilen örnekler yaygınlık kazanmamış. Günümüzde ise bu alanda ciddi uğraşlar ve ürünler var. Zeynep Sönmez bu alanda ürün verenlerden biri. Sönmez'le öykülerini ve kısa öyküyü konuştuk.


Aydın ŞİMŞEK- Ahmet TELLİ


Zeynep Sönmez'in öykülerinin biçimsel olarak kısa olması dikkat çekici. Kendisiyle Kanguru Yayınları'ndan çıkan ilk kitabı Kalbin Evi üzerine söyleşimize geçmeden önce, kısa öykünün tarihçesine genel olarak bir bakalım.

Kısa öykü, Batıda 19.yüzyılda, modernist süreçle hesaplaşmanın sonucunda, yeni bir tür olarak ortaya çıktı. Avrupa'daki geçmişi, 14.yüzyıl ortalarında Boccacio'nun yazdığı Decameron hikâyelerine dek uzanmaktadır. 19.yüzyıla gelindiğinde ise sanayi toplumunda yaşam biçimi değişen insanın, tüketim biçiminin de değiştiğine tanık oluyoruz. Kısa öykü, işte bu, hızı artık gündelik yaşamına buyur etmiş insanın alışkanlıklarının egemenlik alanına sızmayı başaran bir tür haline geliyor ve 20.yüzyıl başında, yeni bir edebi tür olarak meşruiyet kazanıyor.

Mauppassant, Balzac, Flaubert, Daudet, Anatole France, Çehov, Turgenyev, Tolstoy, Gogol, Dostoyevski, Gorki, E.A.Poe, O.Henry, H.G.Wells, Kipling gibi yazarlar 19.yüzyılda eserler verirken, Katherine Mansfield, A.E.Coppard, Conrad, Maugham, Woolf, Joyce, Sharwood Anderson, Hemingway, Faulkner, Erskine Caldwell, D.H.Lawrence gibi yazarlar da, 20. yüzyılda kısa öyküyü yapan yazarlar olarak isimlerini yazdırıyor.

Bizde ise ilk yazılı örneklerini Tanzimat'tan sonra görüyoruz. İlk küçük hikâye denemelerine, Ahmet Mithat'ta rastlanır ancak kısa yazmaktan çekinmeyen tavrıyla Memduh Şevket Esendal, bu türün ilk uygulayıcılarından olmuştur.

20.yüzyıl başında oluşan Milli Edebiyat hareketi içinde Ömer Seyfettin, Mauppassant etkisiyle yazdığı kısa öykülerle, bu türün yerleşmesinde etkili olan isimdir. Cumhuriyet Dönemi edebiyatımızda ise üç isim öne çıkar: Sabahattin Ali, Orhan Kemal ve Sait Faik.

Öykücülüğümüzün altın çağını yaşadığı 1950'li yıllarda ise, öyküler kısa ama yoğun biçimde yazılır. Kısa öyküde, bu bağlamda durum öyküsünde, eserler vermiş yazarlarımız arasında Sait Faik, Oktay Akbal, Samet Ağaoğlu, Necati Cumalı, Nezihe Meriç, Bilge Karasu, Füruzan, Leyla Erbil, Vüs'at O.Bener, Sevim Burak, Tahsin Yücel, Demir Özlü, Orhan Duru, Tomris Uyar, Ferit Edgü, Nedim Gürsel, Ayla Kutlu, Tezer Özlü, Necati Tosuner, Hulki Aktunç, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Yusuf Eradam, Tarık Günersel, Ali Cengizkan, Hürriyet Yaşar, Cemil Kavukçu, Murat Yalçın gibi, günümüze dek uzanan bir çizgiyi görmek mümkün. (Alıntı: Aydın Şimşek)

-Aydın Şimşek: Sayın Zeynep Sönmez; ilk kitabınız olan 'Kalbin Evi' yayımlanır yayımlanmaz belli bir çevrede ilgiyle karşılandı ve bu ilgi giderek büyüyor. Bunun bir yönü, hiç kuşku yok ki, öykü dilini çok katmanlı, çok boyutlu ve çağrışımsal kullanmanız. Diğer yönü ise, bizde çok da alışık olunmayan 'kısa öykü' türüne gönül vermiş olmanız. Kısa yazmak, nasıl bir düşünmenin, duyumsamanın ve kurgunun sonucu?

- Zeynep Sönmez: Kısa öykünün, indirgemeci bir bakış açısını gerektirdiği söylenir; deneyimleme sürecini tek bir sonuca varıncaya değin süzmek, olayların neden ve sonuçları arasında daha baskın öğelerden yana durmak gibi eğilimleri. Doğrudur ama eksiktir bu görüş. Örneğin, kısa öyküde, yaşamdaki aksaklıkların sergilenmesi gibi, öykü türünün üstlendiği çok önemli bir diğer işlevi, daha belirgin olarak görmek mümkün. Muhalif bakış açısını korumanız gerek. Çoğaltabiliriz: Söyleyeceklerinizin yer etmesini sağlamak için keskin bir söylemden yana olmak; kesinliği ve odaklanmayı sevmek; 'hiçbir şey, gerekmedikçe çoğaltılmamalıdır'a inanmak' Kısacası, kısa yazmak için elimizde iyi bir yol haritası var artık. Nasıl yazmak istediğinize bağlı.


'GÖVDE KALBİN EVİDİR'


- Aydın Şimşek: İlk kitabınız Kalbin Evi, yazmaya tutunduğunuz kısa öykülerden oluşuyor. İlk bölümde 'Gövde kalbin evidir' diyerek son derece diyalektik ve materyalist bir tutum takınıyorsunuz. İkinci bölüme adını veren 'Ve aşk gövdede misafir' söylemiyle de bu tutum devam ediyor. Bu bağlamda kitabınız ve içinde birbirine bağlanarak gelişen öykülerde neredeyse kusursuz bir bütünlük sağlanıyor. Her halinden çok çalışılarak, çok özenilerek kotarılmış bir çalışma olduğu duyumsanıyor. İster istemez de, sorumu öykü yazma serüveninizle ve kitabınızdaki öykülerle ilişkilendireceğim. Bize yazma sürecinizden ve öyküleri kurma sürecinizden bahseder misiniz?

- Zeynep Sönmez: Cesaret veren sözleriniz için teşekkür ederim. Kalbin Evi'nin ilk bölümü on bir kısa öyküden oluşan tek bir öykü: Gövde. Benim için önemli olan çok sayıda izleğin, bütünlük, bir aradalık, çok parçalılık, dil gibi, bir çatı altında birleşmesi. Bu izleklerin sorgulanışı, diğer öykülerde de, kısa öykünün sağladığı kolaylıkla, eksilterek ve boşluk bırakarak gerçekleşti çünkü bilinçli olarak yapılan eksiltme de varlığın somut olandan yana bir parçası. Kısa öykü de yaşam gibi çelişkilerle örülü; bütün, küçük yapı taşlarından, anlatılmak istenen ise söylenmeyenden oluşuyor. Ve dil, tüm bu karşıtmış gibi görünen çelişkilere ev sahipliği yapıyor. Dile varıncaya kadar, suskumuz, sesimiz ve sözümüzden geçen bir yol var. O halde her kitap, yazarı için yolculuğun, yola çıkmış olmanın, yolda olmanın şahitliğini yapıyor. Kalbin Evi de böyle çıktı ortaya. Bu bağlamda, dil gibi, kitabın da bir ev olduğuna ilişkin yapılan her göndermenin, evin bir sığınak olarak ele alınmasından öte, tamamlanma isteğinin somutlaştığı mekân olarak düşünülmesi ile yazma edimiyle gelen yalnızlık ya da bir başınalık duygusuyla bağı üzerine hesaplaşma var Kalbin Evi'nde. 'Balkon Evin Sokağa Uzayan Dilidir' derken, 'Uzun Cümleler Hayatımızı Kısaltıyor' derken ya da '..bu evden geriye sadece seslerimiz kalacak.' derken düşündüklerim bunlardı.

- Ahmet Telli: Kısa öykü modern edebiyatın deneysel vb. çıkışlarıyla özgünleşirken, daha çok Batı edebiyatından alınmış gibi gözüküyor. Oysa bizim edebiyatımızda Nasrettin Hoca, İncili Çavuş ve Bektaşi fıkraları kısa öykünün geleneksel damarlarıdır. Bu anonim olgudan edebiyatın bu kısa öykü türüne bir seziş, bir algılayış geçmiş midir; kendi pratiğinize ilişkin neler söylersiniz?


ÖZLÜ SÖZE VARMA...


- Zeynep Sönmez: Rivayete göre Yunus Emre, Mevlânâ'nın Mesnevi'sini çok uzun bulmuş ve şöyle demiş: 'Ben olsam hepsini şu söze sığdırırdım: Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm.' Elbette 13.yüzyıla dek uzanan bir geçmişten, bu coğrafya üzerinde hüküm sürmüş sözlü edebiyatın yazılı edebiyatımıza yansıyan birikiminden bahsetmek kaçınılmazdır; Dede Korkut Hikâyeleri'nden Bin Bir Gece Masalları'na, destanlardan efsanelere, bu zengin anlatım çeşitliliğinin öykücülüğümüze yansımaları da. Özlü söze varma çabasının, edebiyatın merkezinde durduğuna inanıyorum. Dolayısıyla edebiyatlar arasında bir etkileşimin sınırlarının da çok geniş olduğuna inanmıyorum. Günümüzde metinlerarasılık olarak adlandırılan yazınsal etkileşimi inkâr etmek ne kadar zorsa, edebiyatın en başından beri az sözle çok şey anlatma sanatı olmadığını söylemek de o kadar zordur. Bu bağlamda, her ne kadar modern anlamda kısa öykünün Batı edebiyatından geldiğine ilişkin yaygın bir kanı olsa da bu görünümün başlıca sebebinin, kısa öykü üzerine kuramsal çalışmaların Batıda daha çok yapılması olduğunu söylemek mümkün. Kaldı ki, orada bile kısa öykünün kökeni tartışmalıdır. Amerika'dan Avrupa'ya geldiği sıkça söylenmesine rağmen, kısa öykü yazarlarının hemen hemen aynı zaman diliminde, 19.yüzyılda, apayrı coğrafyalarda ürün verdiklerini biliyoruz; Poe, Balzac, Gogol, Turgenyev gibi.

- Aydın Şimşek: Kısa öykü dünyada nasıl algılanıyor? Türkiye'de neden azlıkla duruluyor üzerinde?

Zeynep Sönmez: Edebiyatımızda kısa öyküye ilişkin, bir önyargı değilse bile, bir çekince var. Kısalığın, öykünün barındırması gereken biçimsel ve içeriksel unsurları dışarıda bırakacağına yönelik inancın işareti olarak görüyorum bu çekinceyi. Kısa yazmaktan anladığımız, metinde işlevsellik taşımayan öğelerin yer almamasını sağlamak ise kısalık, kendini gerektiren bir yapıyı ve dili de beraberinde getirecektir. Bugün kısa öyküyü kısa öykü yapan tek kriter kısalığı da değildir. Batıda örneklerine daha sık biçimde Sanayi Devrimi sonrasında rastlanan kısa öykü, modernitenin getirdiği yaşam tarzı için biçilmiş kaftandı ancak özellikle 20.yüzyılda kendisini yepyeni bir tür olarak kabul ettirmiştir. Biz ise bu süreci oldukça geriden izliyoruz.

- Aydın Şimşek: Modern hayatın hızı, gündelik yaşama unutma kültürünü yerleştirirken kısa öykü bu döngüyü körüklemiyor mu? Bu uzlaşmaz gibi görünen, çelişkili durum hakkında ne söylersiniz?

- Zeynep Sönmez: Kısa öykü modernizmin bir ürünü. Dolayısıyla, modern hayatın dayattığı hıza, tüketim kültürüne ve elbette, dediğiniz gibi, unutma refleksine koşut giden kimi referansları var. Ancak biçimsel olarak kısalığı, onu içeriksel anlamda derinleştirip yoğunlaştırıyor. Bu da, anlamın katmanlaşmasına, çeşitlenmesine sebep oluyor. Okur açısından kısa öykü, hızlı bir okuma sunuyor ama bu okuma, başarıyla kotarılmış bir kısa öyküde kolay bir okuma değildir. Her okunuşta öykünün başka bir şey söyleyebilme kabiliyeti sebebiyle, metnin okurdaki yolculuğu uzun soluklu ve süreğendir. Üstelik kimi kısa öyküler, zihne bir çivi gibi çakılabilir. Hızlıdır ama baş dönmesini alır kısa öykü.

- Ahmet Telli: Bizim '1950 Kuşağı Öykücüleri' diye adlandırılan öykücülerde varoluşçuluğun da etkisiyle egemen olan üslûp, sizin öykülerinize de sinmiş gibi. Bu Kafkacıl labirent, insana dair umutların solgunlaşmasının da izi oluyor. Bu üslûba yatkınlığınızın referansları için bize neler söylersiniz?

- Zeynep Sönmez: 1950 Kuşağı yazarları, bireye yönelmişler ve insanın gerçeklikle bağlarına oradan bakmışlardı. Sanatsal gerçekliğin farklı olduğuna, daha derinlerde yattığına dair inançlarını, dilde kısa ve yalın söyleyişin arayışlarıyla birleştirmeye gayret etmişlerdi. Bu iki çabanın birbirini destekleyişi; biçimin içeriği taşıyışı ve öncelliği, kısa öykünün muhalif ve devrimci tutumuyla da örtüşüyor. Her ne kadar Oğuz Atay'ın dillendirdiği, Kafkaesk bir tespit olarak entropinin ipuçlarına giderek daha sık rastlıyor olsak da iyi bir ölümü hak etmek gerek. Kafka'da neşeli bir kahkahanın olduğu yorumuna ne diyeceğiz? Bir bunalım edebiyatının varlığı için, dilde karamsarlık yeterli mi? Dili karamsar olsa da, insana dair ümitsiz bir bakış, öykü yazan, öyküye inanan biri için daha baştan imkânsız olmalı çünkü yeryüzünde insandan ve onun hallerinden özünde soyutlanmış bir öykü yoktur. Diğer yandan, iyimserliğin veya kötümserliğin sanatta değer ölçüsü olup olmadığı konusunda Tahsin Yücel'in söylediklerine katılıyorum: 'Kötümserlik de, iyimserlik gibi, ne bir erdemdir ne bir kusur.'

- Aydın Şimşek: Kısa öykünün gerçeklikle ilişkileri hakkında neler söylenebilir? Elbette deneysellikle bağları, okurla ilişkisi, sinema ile akrabalığı; bir bütün olarak fantastik edebiyatla ilişkisi'

- Zeynep Sönmez: Düş ile gerçeğin bir yol ayırımına geldikleri tek nokta, sanırım yazının kendisi. Burada bile ayrılmıyorlar bence. 'Kurmacanın, düşselin sınanması' olduğu bilgisi, bizi yazınsal gerçeği sorgulamaya götürüyor. Bu açıdan bakıldığında 'görme biçimleri' de önem kazanıyor; gerçek, gerçeküstü ve gerçek dışının sınırları araştırılıyor. Kısa öykü burada üzerine düşeni yerine getirebilmek için, deneysel edebiyattan sinemaya, fantastik edebiyattan şiire dek, farklı disiplinlerin olanaklarından faydalanıyor. Gerçekle girdiği ilişkide, dili nasıl olursa olsun, hesapsız bir niteliği var; sona varmaya, bu sonda belli bir çıkarıma ulaşmaya ya da sunulanı kabullenmeye pek niyeti yok. Sözünü söyleyip sarsmak, sonra da çekip gitmek istiyor. Okurun olaya ya da duruma yabancılaşması, böylece gerçekleşiyor. Kısa öykünün etkisini, vuruculuğunu burada arayabiliriz. Okurunun da onun bu tavrından hoşlanması, kısalığını ve yoğunluğunu sevmesi; bir balyoz etkisine hazır olması gerek. Gündelik gerçeğin yeniden ele alınmasında ve eleştirilmesinde fantastik edebiyatın üstlendiği rolle doğrudan doğruya kurduğu ilişkiler ise, kısa öyküyü daha çok gerçeküstücülüğün sınırlarında dolaştırıyor.


RİSKLERLE BAŞA ÇIKMA


- Aydın Şimşek: Kısa öykülerde zaman, mekân, atmosfer, diyaloglar, karakterler, hareket vb. daha kaygan bir zeminde duruyor. İlk kitabınız 'Kalbin Evi' bu sorunlarla baş eden güçlü bir kurgu biçemi de yansıtıyor. Öykücü açısından böyle riskleri nasıl algılıyorsunuz? Siz öykülerinizde bu risklerle nasıl başa çıktınız?

- Zeynep Sönmez: Kısalığın, saydığınız unsurların hepsine eşit ve dengeli bir biçimde yer verilebilmesine engel olacağı açıktır. Bu durumu, kısa öykü için doğal karşılarız. Söylemek istediklerimiz için elimizde az zaman ve dar mekân vardır. Kısa öyküler de, bu zaman ve mekânın iyi kullanılıp kullanılmadıklarına göre değerlendiriliyorlar. Derinlik ve yoğunluğun kotarılmış olup olmaması, öykücü açısından değil fakat metin açısından bir risk oluşturabilir. Bu sebeple, kısa öykünün ontolojik olarak gerektiğinden uzun ve insana iyi odaklanamamış olması, toplumsalın izdüşümü olmaktan uzaklaşması, geleceğe dair öngörülerde bulunmaması, evrensel göndermeler taşımaması durumunda kaygan bir zeminden bahsedilebilir ancak. Kalbin Evi'ndeki öyküler bu anlamda dikkat çekiciyse eğer, bunun, kısa öykü yazdığım halde, klasik dramatik yapıya dayanan ve uzun öykülerin karakteristiği olan olay örgüsünü kullanma, diyaloglara yer verme, anlatımı doğrusal bir çizgide kurma gibi yapısal kimi unsurları dışlamamaya gayret ettiğim için olduğunu söyleyebilirim.

- Ahmet Telli: 'Kalbin Evi'nde 'Gövde kalbin evidir' ve 'Ve aşk gövdede misafir' diye adlandırıyorsunuz bölümleri. İnsan teki'nin anlam aradığı kendisi ise, hayat ve toplum ile kendi arasına koyduğu mesafe için ne düşünürsünüz?

- Zeynep Sönmez: Mesafelenme deyince, yabancılaşma kavramı da kendini çağrıştırıyor. Kişinin insana, topluma, hayata ve elbette kendine yabancılaşmasının dereceleri olduğunu düşünüyorum; ucu açık bir süreç. Gelip geçicilikten çok, yersiz yurtsuz olmaktan, bir köksüzlükten değil ama bağsızlıktan kaynaklanan, irademiz içindeki her türlü mesafenin özgürleştiriciliği' aidiyetle hesaplaşmak' Örneğin 'dünyaya dilin içinden bakmak'ta yatar bu; 'sürekli izleyici' olmayı seçmek. Hem içerde, hem dışarda olmak' Yaşamla bağlarınız zayıf ya da güçlüyse, izlemek zaten dayanılmazdır.

Aşk, bütün mesafelere düşman değil mi?

Kalbin Evi/ Zeynep Sönmez/Kanguru Yayınları/ 76 s.
 

 
Mehmet Başaran ile 'Büyük Aydınlanmacı Öğretmenim Hasan Âli Yücel' üzerine



Sesiyle, soluğuyla Yücel


Bu yıl köy enstitülerinin kuruluşunun 70. yılı. Adı, köy enstitüleriyle özdeşleşen Mehmet Başaran ile bugünlerde ikinci baskısı yapılan 'Büyük Aydınlanmacı Öğretmenim Hasan Âli Yücel' adlı kitabı üzerine konuştuk.


Kadir İNCESU


-Yeni yapıtınız değişik yönleriyle bin yılın Türk'ü Hasan Âli Yücel üstüne. Anlatım baba oğul sıcaklığında' Hasan Âli Yücel'in toplumsal yaşamımızdaki yeri hakkında neler söylemek istersiniz?

- Cumhuriyet, Bilim Teknik dergisi, bir sormaca düzenlemiş, 2001'de. Bin yıldır yaşadığımız bu topraklarda yetişmiş, 10 büyük insanı seçmek istemiş. 1050 Cumhuriyet okuru katılmış sormacaya ATATAÜRK başta olmak üzere Hasan Âli Yücel de, bin yılın Türklerinden biri.

- Yapıtınızın 100. doğum yılında Hasan Âli bölümünde şöyle deniyor: 'Hasan Âli Yücel'in Türk kültürüne ve Türk ulusuna yaptığı hizmetler, ulusal sınırlara sığmadı. İnsanlık dünyasına taştı. Bu nedenle Birleşmiş Milletler, Hasan Âli Yücel'in hizmetlerini UNESCO aracılığıyla tüm insanlığa yapılmış saydı. 1997 yılını bu değerli insanı anma yılı olarak adlandırdı.'

Peki, biz Hasan Âli'yi yeterince tanıyor muyuz?

- Kartal Belediye Başkanı Mehmet Ali Büklü, Köy Enstitüsü çıkışlıydı, Bir Hasan Âli Yücel yetiştirmesi sayılabilirdi. Hasan Âli Yücel Kültür Merkezi yükseltti ilçenin ortasında. Açılışa Erdal İnönü de gelmişti. Gülümseyerek, kendi biçemiyle bir anısını anlattı. Bir Hasan Âli Yücel okulu varmış Şişli'de. O okulda bir törene katılmış. Yanında oturduğu bir öğrenciye bir ara: 'Kim bu Hasan Âli Yücel? Neden adı verilmiş okulunuza?' diye sormuş. 'Herhalde varsılın biri. Bu okulu o yaptırmış o yüzden de adını vermişler' deyivermiş çocuk. Acı ama gerçek.

YÜCEL'i bu kadar tanıyoruz demek'


BİRİKİMLİ BİR EĞİTİMCİ


- Öyle demeyin efendim, 100 üniversitesi olan bir toplumuz. Şunca lise' Bildiğiniz andı içen, 500 milletvekili, koca devlet adamı tanımaz mı?

- Öyle öyle de, 'Ankara, Ankara güzel Ankara' değil artık' Tonguçsuz, Yücelsiz bir Ankara' Kurtuluş Savaşının halkçı sıcaklığını, özünü yitirmiş bir Ankara. Anamalcı dünyanın oyununa gelinmiş, Cumhuriyet dönemi kazanımları oy pazarında. Nerde o 'Akılcı eğitim' diyen aydınlık ses?.. Eğitimimiz 1950'den beri, yabancı uzmanlar güdümünde. Ağır ağır ortaçağ karanlığına itilen bir yaşam' Tonguçsuz, Yücelsiz bir Türkiye' Biçilmiş gök ekinler' Ayrıntılar, somut örneklerle veriliyor yapıtta. Hem de çarpıcı'

- Kurtuluş Savaşını kazanan halkımız, eğitim kurtuluş savaşında da yarattığı, dünyaya örnek kurumlarla epey yol almış ama ardı gelmemiş. Bunun temelinde yatan gerçekleri nasıl açıklayabiliriz?

- İşin asıl acı olan yanı da burası işte.

Hasan Âli, bir büyük ekin adamı. Rönesansı, Reformu, aydınlanma dönemini çok iyi biliyor. Balkan savaşı acılarını yaşamış, Çanakkale'ye katılmış. Kurtuluş Savaşı özlemleriyle yoğrulmuş kişiliği. Atatürk'ü yakından tanımış, 1930'da üç ay ülkeyi dolaşmış Atatürk'le beraber bakanlık temsilcisi olarak. Bir ozan, bir yazar, birikimli bir eğitimci:

Yaşayıp yaşatmak işimiz bizim

Haram lokma kesmez dişimiz bizim

Dünyada bulunmaz eşimiz bizim

Biz yeni hayatın erenleriyiz

diyebilen savaşımcı'

Yani yaşamın, Cumhuriyet eğitiminin amacı: 'Bilgiyle bilinçle üreten, hakça paylaşan, özgürce düşünen, kulluktan kurtulmuş, yeni insanı yetiştirmek' Dünya yaratıcılığının kaynaklarına açılan klasiklerin çevrilmesi, konservatuar, tiyatro, üniversite ve köy enstitüleri'

Bir pazar malına dönüşmüş, gençlik kıyımına dönüşmüş bugünkü eğitim durumunu, Taner Kışlalı'nın deyimiyle 'Milli İhanet Bakanlığına dönüşmüş bakanlığı düşünün, bir de hümanizma diyen, ülkenin her zerresinin, her insanının üstüne titreyen anlayışı' Şu insan sevgisinin, yurt sevgisinin yüceliğine bakın: 'El koyduğumuz ilköğretim davasını gerçekleştirerek Türk vatanının dağlarında, bayırlarında ve kırlarında hatta en ücra yerlerinde kendi kendisine açıp solan çiçek bırakmamak..'

- Peki nasıl oldu da geldik bu yozlaşmalara, haraç mezat satıyorum, sattımlara? Yabancı dille eğitimlere, beyin devşirmeciliğine?

- 'Millet olma insan olma davası' sayıyordu Devlet Başkanı İnönü, ilköğretimi: 'Resmi kanunlar ne derlerse desinler, vatandaşlara ne haklar tanınırsa tanınsın, hiç olmazsa ilköğretim düzeyinde bilgi almazsa haklar ve vazifeler gönüllere sinip yerleşemez. Bilmeyen, siyasi ve ekonomik kudret sahiplerinin elinde, tıplı ortaçağda olduğu gibi köle hayatı sürer ve buna ses çıkarmaz, katlanır''

İkinci Dünya Savaşı bitince, 'Siz de çok partili yaşama geçin' dediler bize. Toprak reformu yapılmamış, işçimiz sendikası örgütsüz, gelir dağılımı uçurumlu, okuma yazma oranı çok düşük' Halkın önüne konan seçim sandığından 'Siyasi ve ekonomik kudret sahipleri' yani toprak ağaları, vurguncular, devrim karşıtları çıktı. Amerika'yla da ikili anlaşmalar imzalanınca' O gün bu gündür her alanda başımıza çuval geçirilir oldu.


KIRK KARANLIĞI


- Peki o Hasan Âli ' Kenan Öner davası neyin nesiydi?

- Ha işte, o dönemi daha iyi anlamak için Uğur Mumcu'nun Kırk Karanlığı adlı yapıtını okumalı' Meğer Hasan Âli 7 yıl, 7 ay, 7 günlük bakanlığı süresince komünizmi yayıyormuş. Gerici güçlerin saldırısıyla Hasan Âli, bir ortaçağ aforozuna uğradı. İstanbul, Demokrat Parti Başkanı Kenan Öner 'Komünistleri koruyan sensin' deyince Yücel de onu mahkemeye vermişti. Adalet kavramını yaralayan bir dava oldu, uzadı da uzadı'

'Hangi sözün sonunda 'ist' gelmişse o bendim

Tanıyamaz olmuştun artık kendimi kendim'

Hasan Âli, gerçekten bir büyük devlet adamı. Bin yılın on Türk'ünden biri. Ben kitabımda Cumhuriyet aydınlanmacılığına ivme kazandıran o güzel insanın sesini, soluğunu, çalışmalarını duyurmaya çalıştım okurlara'

'Elleri gözleri yapılarda harç

Ey gericiler çıkarcılar ey

Kafanızı taşlara vurun

Hasan Âli canlı bir anıt

Halkımızın yüreğinde'

Mehmet Başaran, 'Büyük Aydınlanmacı Öğretmenim Hasan Âli Yücel' / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2. Baskı, Şubat 2010/212 s.

 

Yasakmeyve'nin 34. Sayısı Çıktı!..

Tek gönderi gösteriliyor.
  •  
    Yasakmeyve’nin 34. Sayısı: Kıbrıslı Türk Şiiri

    “Şair ve Okuru” sayfalarının bu sayıdaki konuğu Kıbrıslı şair Fikret Demirağ. Tamer Öncül ise yazısında Kıbrıslı Türk şiirini irdeliyor. Dergiyle verilen armağan kitabı da Fikret Demirağ hazırladı: Günümüz Kıbrıslı Türk Şiirinden 20 Şair...

    Veysel Çolak, Hüseyin Peker, Leyla Şahin ve Onur Behramoğlu yazılarıyla “Yalın Yürek Nihat Behram”ın şiirde 40. yılını kutluyor.

    Rimbaud’nun yeni bulunan metnini Savaş Kılıç, Mehmet Akif’te “kafe” ile “kahve” farkını Selçuk Aylar, A. Rahim’in şiirini Yılmaz Arslan yorumladı. Selim Temo’nun Ziya Osman Saba’yla ilgili yazısının ikinci ve son bölümü de dergide okunacak yazılar arasında yer alıyor.

    Şiirin Uzun Tarihi’nde ise, yakınlarda kaybettiğimiz Filistin’in ünlü şairi Mahmud Derviş’in son yazdığı şiiri, Gülseli İnal’ın uluslararası şiir festivallerine dair gözlemleri, Emel Güz’ün Didim’de yaptığı barışa dair konuşması, Oğuz Tansel’in yayımlanmamış bir şiiri buluşuyor okurla.

    Bu ayın şairleri ise Fikret Demirağ, Sennur Sezer, İzzet Yasar, Enis Akın, Süreyyya Evren, Mehmet Hameş, Tezer Cem, Emel İrtem, Hüseyin Köse, Mete Özel, Altay Ömer Erdoğan ve Gonca Özmen...

    İÇİNDEKİLER

    Şair ve Okuru: Fikret Demirağ / Ayten Mutlu

    Kimlik Arayışları ve Mitoloji: Tamer Öncül

    Şiirin Uzun Tarihi: Mahmud Derviş / Metin Fındıkçı

    Rimbaud’nun Yeni Bulunan Yazısı: Savaş Kılıç

    Şiirler: Fikret Demirağ, Sennur Sezer, İzzet Yasar, Eniz Akın, Süreyya Evren, Mehmet Hameş, Tezer Cem, Emel İrtem, Hüseyin Köse, Mete Özel, Altay Ömer Erdoğan, Gonca Özmen

    Dosya / Yalın Yürek Nihat Behram-Şiirde 40 Yıl: Veysel Çolak, Hüseyin Peker, Leyla Şahin, Onur Behramğlu

    Şiirin Uzun Tarihi: Oğuz Tansel / Aysıt Tansel

    Saba’nın Şiirinde Sevgili Anne-Anne Sevgili-2: Selim Temo

    Buyrun İşte Bir Kahve!: Selçuk Aylar

    Metropol Lirikleri: Türkân Yeşilyurt

    Gülce Başer ile Söyleşi: Mahir Karayazı

    Şiir Kitapları Sözlüğü-27: Tahir Abacı

    A. Rahim ve “Cebimdeki Çakıl Taşları”…: Yılmaz Arslan

    Şiirin Uzun Tarihi: TYS Şairleri Sivas’taydı

    Şiirin Uzun Tarihi: Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü

    Şiirin Uzun Tarihi: Didim Uluslararası 5. Sanat Edebiyat Günleri / Emel Güz

    Şiirin Uzun Tarihi: Lazkiye’de Türk Gecesi

    Şiirin Uzun Tarihi: Allegorein ve Akdeniz’in Sesi Şiir Festivalleri / Gülseli İnal

    Vaat Edilmiş Sayfalar (Sina Akyol’un değerlendirmesiyle): Özgür Bal, Yaprak Ünvar, Şahin Taş, Elif Nuray, Elif Ağaçayak

    Yeni Yayınlar

    Şiyir Sevişgenleri: Metin Üstündağ

    Yasakmeyve 34 / Eylül - Ekim
    İki Aylık Şiir Dergisi
    ISSN: 1303-8397, Barkode: 9771303839703 00034
    Sayfa Sayısı: 128, Fiyatı: 7 YTL, Armağan Kitaplı

    İmtiyaz Sahibi: Ali Enver Ercan
    Yazı İşleri Müdürü: Bülent Usta
    Yayın Koordinatörü: Alper Çeker
    Kurumsal İletişim: Saime Akat
    Yayın Sekreteri: Mahir Karayazı
    Görsel Tasarım: Nazlı Ongan
    Düzelti: Gamze Gürses
    Tasarım Uygulama: Komşu Yaınevi
    Adres: Rasimpaşa Mah, Yeldeğirmeni Sk, Alibey Apt, No:21, Kat:1, Daire:4
    Kadıköy/İstanbul
    Tel/Fax: 0216 414 33 31
    e-posta: editor@yasakmeyve.com

    Dağıtım: Alfa / Tel: 0212 511 53 03
    Abonelik: Aktif İleti / Tel: 0212 314 08 88
    İnternetten Satış: www.ideefixe.com
    Armağan Kitap: Günümüz Kıbrıslı Türk Şiirinden 20 Şair
    Hazırlayan: Fikret Demirağ
    Kitapta Yer Alan Şairler: Özker Yaşın, Taner Baybars, Neriman Cahit, M. Kansu, Fikret Demirağ, Orbay Deliceırmak, Feriha
    Altıok, Ziya Ormancıoğlu, Zeki Ali, Hakkı Yücel, Filiz Naldöven, Mehmet Yaşın, Raşit Pertev, Neşe Yaşın, Tamer Öncül, Ümit
    İnatçı, Faize Özdemirciler, Gür Genç, Rıdvan Arifoğlu, Jenan Selçuk
    Genel Yayın Yönetmeni: Enver Ercan
    Editör: Bülent Usta
    bir yılı aşkın bir süre önce · Şikayet Et

1197
0
0
Yorum Yaz