12 10 2006

Enver Aysever'le romanı 'Bir An Bin Parça'yı konuştu

Enver Aysever'le romanı 'Bir An Bin Parça'yı konuştuk


'Reddetmek beceri ister'


Tiyatro yönetmeni, yazar Enver Aysever'in son romanı "Bir An Bin Parça" Epsilon Yayıncılık'tan çıktı. Aysever romanında yaşamın kıyısında kalmış insanların düşlerini, aşklarını, acılarını, hissettiklerini tiyatro ekseni çevresinde akıcı bir dille anlatıyor.


Ayça TEZER

-Romanı okuduğunuz zaman olaylar gözünüzde canlanabiliyor. Ayrıntılarıyla sanki canlıymış gibi anlatıyorsunuz.


- Bir An Bin Parça aslında benim yaşamımdaki biriktirdiklerimin fon olarak yer aldığı bir roman. En iyi bildiğiniz, en çok tanıklık ettiğiniz ortamı en iyi anlatırsınız. Dolayısıyla da geçerlik duygusu, yani ruhuna dokunma şansın daha çok olur. Tiyatro fonunda bildiğim insanları anlatmayı tercih ettim. Bu insanlar kurmaca. Ama bu kadar kanlı canlı okura dokunur bir hale geliyorsa bunun nedeni, iyi bildiğim bir alandan hareketle anlatmamdır. Gerçek kahramanlarla sahici sorunları anlatırsanız o zaman okurla kuracağınız ilişki de iyi bir ilişki olur, sıcak bir ilişki olur. Erendiz Atasü bana şöyle dedi: "Kitabı kapattığımda kahramanlar sanki evimin içinde dolaşıyordu ve yaşıyordu".


- Sizce bunda tiyatronun payı var mı?


- Kesin. Tiyatro bana insanları görme, gözleme, gerçekliğini tartma, insanların dünyasına dair daha derin bir gözlem yapma olanağı sundu. Bundan dolayı kendimi şanslı sayıyorum. Oyuna hazırlanırken oyuncunun değişim sürecine tanık oluyorsunuz. Tiyatro yaşamım boyunca yönetmen olarak, yazar olarak hep o kişileri oluşturma aşamasında oldum. Onları hayata taşımaya çalıştım.


- Karakterlerinizi oluştururken gerçek kişilerden mi yola çıkıyorsunuz, yoksa tamamıyla kurmaca mı?


- Bence hiçbir roman tamamen kurmaca değildir, hiçbir roman da tamamen insanın kendi yaşamından yola çıkılarak yazılmaz. Romanımda gerçekliğe denk düşen birkaç kahraman olmakla birlikte büyük oranda kişiler kurmacadır. Ama bu kurmaca, kişileri yoktan var etmek değildir. İnsanlarda var olanları bir kurgu içerisinde estetik ölçülerle birleştirerek okura sunmaktır. Hayatımızda farklı yerlerde, farklı durumlarda karşılaşabileceğimiz insanlar bende çeşitli isimlerde kişilik buldular.

EDEBİYATÇI ÇAĞININ TANIĞIDIR

- Romanınızda toplumsal olaylara da değiniyorsunuz. Özellikle Güneydoğulu Fidan tiplemesi çok dokunaklı ve düşündürücü. Bu tipleme nasıl ortaya çıktı?


- Roman yazma arzusunu besleyen iki neden vardır. Yaşadığı çağın tanıklığını yapmak isteme ve içindeki yaratıcı duygunun dışavurumu. Hiç kuşku yok ki yaratıcılık tek başına bir şey ifade etmez. Çünkü bu durum estetiği sadece güzellik olarak anlamak gibi bir yanılgıya taşır insanı. Oysa ki estetik güzellik felsefesidir. Dolayısıyla yazmayı arzulayan insanın birtakım temel kaygıları olması gerekir. Çok kültürlü, uygarlıklar arasında geçiş görevi yapmış, renkli, hareketli bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu coğrafyaya karşı duyduğum sorumluluktan dolayı bu coğrafyanın insan hikâyelerini, acılarını anlatmak zorundayım. Ayrıca, edebiyatçı her zaman çağının tanığıdır. Dostoyevski "Ben Rus insanını görmeden yazamam" demiş. Ben de bu coğrafyanın insanıyım. Tiyatro turneleri sayesinde birçok yer gezdim, birçok insan tanıdım ve onların acılarına tanık oldum. Bu insanları anlatırken onları kendi gerçekliklerinden sıyırıp da anlatamam. Kendi acıları, gerçekleriyle anlatmam gerekir.


Fidan karakterine gelince; tiyatroyla bir Tunceli turnesine gitmiştim. Orada hakikaten çok büyük acılara tanık olduk. Orada uygar, kültürlü, sanata ve bilime yakın insanların terk edilmişliklerini gördük. Sanmayın ki bu terk edilmişlik sadece 21. yüzyıl Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin terk edilmişliği. Tarihten gelen bir çeşit yok şehir orası. Oraya gittiğimde, oradaki insanlara el uzattığımda şiddeti hissettim. Çünkü her tarafta şiddet vardı. Terörün baskısı o insanların üstündeydi. Devlet orayla bir hesaplaşma içine girmiş gibiydi. Ben bu acıyı yaşadım. Orada bir çocuğun yaşantısı nasıl olur diye düşündüm ve bildiğim taraftan yazdım. Tunceli'de yaşayan biriymiş gibi yazamazdım. Çünkü o insanların hissetiği baskıyı orada yaşamadan anlamak olanaklı değil. Fidan bir imgeye dönüştü benim kafamda ve onun ekseninde bir hikâye kurdum.

6-7 EYLÜL TÜM İNSANLARIMIZA KARŞI YAPILDI

- Romanınızda 6-7 Eylül olaylarına da değiniyorsunuz.


- 6-7 Eylül olaylarında çok insani bir boyutu anlattım. Yalnızca azınlıklara karşı takınılmış tavrı değil, hem Müslüman Türklerin, hem azınlık Türklerin etkilendiği bir öykü anlattım. Çünkü bu coğrafyanın insanları birbiriyle iç içe yaşıyorlar, birbirleriyle evleniyorlar, birbirleriyle komşuluk ediyorlar. 6-7 Eylül olayları sadece azınlıklara karşı yapılmış bir olay değildi. 6-7 Eylül olayları o azınlıklarla akrabalık ilişkisi kurmuş, eş-dost ilişkisi kurmuş, sevgi bağı kurmuş insanlara da yapılmıştı. Eğer siz azınlık Türkleri bu coğrafyadan uzaklaştırırsanız, İstanbul'un da dokusunu bozmuş olursunuz. Bugün İstanbul'da o insanların eksikliğini hissetmiyoruz diyemeyiz.


- Bir erkek yazar olarak kadının ruh halini çok iyi tahlil ediyorsunuz.


- İstatistiki verilere göre Türkiye'de ve dünyada roman okuyanların çoğunluğunu kadınlar oluşturuyor. Roman okuru kadın. Ve aynı roman okuru kadın, Türkiye'de kadını en iyi anlatan yazar diye birilerinden söz ediyor. Örneğin Ahmet Altan ya da Murathan Mungan. Bu yazarların kitaplarına baktığım zaman hiç de kadın ruhunu anlatan bir yazar göremiyorum. Bunlar kadınlardan hiç de hoşlanmadan, sanki kadınlardan intikam alırmış gibi yazılmış romanlar. Ve bu romanlarda erkeğin dünyasına, arzularına hitap eden kadınlar var. Ben kadınları iyi anlattım mı bilmiyorum. Bir erkek olarak bir kadını yazarken onu kendi gerçekliği, ölçüleri, duyarlılıkları ve algısı içinde yazmak gerekir diye düşünüyorum. Ben bunu becerebilmek için çabalıyorum. Bilmiyorum ne derece başarılı olabiliyorum. Kadınlar hayatımızın doğal parçasıdır. Kendi hayatıma dönüp baktığımda, kadınların çok önemli bir yeri olduğunu görüyorum. Annemin, ilkokul öğretmenimin, eşimin, kız kardeşimin hayatımda çok önemli bir yeri var. Birlikte çalıştığım arkadaşlarımın büyük bir çoğunluğu kadın. Kadınları iyi anlattığı ileri sürülen romanlara baktığımda kadınların bütün gün sanki tek sorunları varmış, o da cinsellikmiş gibi gözüküyor. Ben bunu kadınlara karşı yapılmış bir haksızlık olarak görüyorum. Kadının Türkiye'deki sorunlarından bir tanesi cinselliğinden kaynaklı baskılar olabilir ama bugün kadının toplumsal gerçekliğine baktığınız zaman çok ciddi başka sorunları var. Kadınların sosyal koşullarını saptamak zorundayız.

PLAZALAR, ŞEHVET ÂLEMLERİ, ÇIKAR İLİŞKİLERİ...

- Arzu karakteriyle plaza insanının kendi içinde yaşadığı açmazları gözler önüne seriyorsunuz.


- Plazalarda tatmin sorunu yaşayan, ruhsal açmazları olan, sağlıklı ilişki kuramamış, iktidar çatışmaları içinde olan yüzlerce Arzu var. Plazalar kapıdan içeriye girdiğin zaman kendin gibi olmamayı gerektirir. Çünkü sanki başka bir ülkenin içine girmiş gibi olursun. Olağanüstü korumalar yaşar kişi. Hatta insanın doğasına aykırı bir kontrol mekanizmasını yaşar. Eğer orada çalışıyorsanız, oranın dilini, kültürünü, ilişki biçimini benimsemek zorundasınız. Plazalarda çok garip bir ruhsal şiddet olduğunu düşünüyorum. Şunu kabul etmemiz lazım: Bugün kapitalizm çökmüştür, can çekişmektedir. Bu bir şizofrenidir. Bugün, Türkiye dünyanın en garip ülkelerinden biri. Kapitalist rejim karşıtı bir İslami iktidar söz konusu, bir yandan da plazalar, şehvet âlemleri, çıkar ilişkileri... Bütün bunları bir araya koyduğunuzda bir travma oluşuyor. İşte benim derdim bu travmayı anlatmaktı. Arzu bir iktidarı elde etmiş, bir plazada üst düzey yönetici olmuş bir kadın. Benim için önemli bir özelliği de hukukçu olması. Bunu bilerek yaptım. Çünkü Türkiye'deki birinci sorun hukuk sorunudur. İkinci sorun iktidar ve ekonomi sorunudur. Erkek egemen toplumda bir kadın olarak bunları elde etmiş olmak bir başka durumu doğurur. Böyle bir kadınla diğer insanların yolu bir kurgu içerisinde kesişirse hepsinin yaşamını öyle ya da böyle etkiler diye düşünüyorum. Arzu da aslında bu iktidar savaşında elde ettikleriyle hesaplaşıyor.


- Arzu karakteri hem hayatta kazanan hem de kaybeden konumunda, değil mi sizce?


- Arzu ve onun gibiler geçici bir süre sistemin her türlü olanağından yararlandıkları için kazanır gibi görünürler. Ama ben bu elde ettiklerinin bedelini sorgulatmak istiyorum. Plazada yaşayan bir insanın dışarı çıkması ve gökyüzünü görebilmesi için ciddi bir çaba harcaması gerekir. Bu da çağımızın şizofrenisi. İnsanları tıkış tıkış oralara tıkıyorlar. Orada birtakım iktidarlar, sanal başarılar sunuyorlar. Ama elde ettiğiniz bütün o başarılar kolaylıkla elinizden de alınabiliyor ve bir anda kendinizi kapının önünde bulabiliyorsunuz. Bu çağdaş yaşamda insanın köleleştirilmesi bence.

TEMEL SORUN AHLAKİ

- Romanınızda ülkemizde yaşanan hukuk sorununa değiniyorsunuz sıklıkla...


- Hukuk sorununun Türkiye'nin temel sorunu olduğunu düşünüyorum. Dünyada yaşandığı iddia edilen çoğulcu demokrasinin tamamen bir yalan olduğunu gözlemliyorum. Sanki hukuk varmış, hakkınızı arama şansınız varmış gibi gösteriliyor. Ama hakkınızı aramaya kalktığınız zaman, her zaman haklı olanın güçlü olan olduğunu görüyoruz. Açlığa yazgılı insanlarla, şehvet âlemlerindeki insanlar aynı saatlerde, aynı yerkürenin üzerinde yaşıyorlarsa bu çok da adil bir süreç yaşamadığımızı gösterir. Türkiye'de hukukun yeterince adil uygulanmamasının önündeki temel engelin ahlaki sorunlar olduğunu düşünüyorum. Kişilerin kendi ahlaki ölçütleri olmazsa sistemin bir ahlaki ölçüt üretmesi söz konusu değildir.

ROMAN TEKNİĞİNE KATKI

- Kahramanların her birinin belli bir an hakkındaki düşüncelerini, hislerini çok canlı bir şekilde vermişsiniz.


- Bu bir roman tekniği. Ben bu tekniğe bir şey daha kattım. Herkesin kendini anlatmasını sağladım. Hem de zaman zaman yabancılaşma halleri yaratarak ben de müdahale edebileyim istedim. Bu tabii yetkinlik isteyen bir şey. Ben henüz o yetkinliğe ulaştım mı bilmiyorum. Ama benim temel sorunlarımdan bir tanesi de yeni roman biçimleri bulmaya çalışmak. Amacım bir taraftan özgün bir dil yakalayıp biçem geliştirirken, diğer taraftan da sahici sorunlarla okura ulaşmak. Bir an üzerinden insanların o andaki hislerini anlatırken aslında hepimizin kendi yaşamımızda bulunduğumuz ana, o an bir araya gelen insanlara yeniden bakmaya da işaret etmek istedim. Gerçekten de yaşayıp gittiğimiz üzerinde ve fazla durmadığımız kimi anların herkes tarafından farklı öyküleri var. Günümüzde birbirimizin ne hissettiğiyle çok ilgileniyormuş gibi gözüksek de aslında kimsenin birbirini umursadığı yok. Bence edebiyatçı bugün insanın iç dünyasına doğru giderken iki silahı öne çıkartmalı: Şiir ve felsefe. Şiir imge sanatıdır. İmgelerle okuru zenginleştirip okurun düş dünyasına yeni pencereler açmalı. Edebiyat, felsefeye yaklaşarak insanların felsefeyle dolaylı da olsa ilişki kurmasını sağlamalı. Yani insanları düşünmeye, düşlemeye sevk etmeli edebiyat. Romandaki o ruhsal süreçleri, biraz felsefi bir tutum geliştirmek, biraz da şiirin olanaklarından faydalanmak adına yeğledim.


- Bütün karakterler kendilerini, iç dünyalarını anlatıyorlar ama bir tek Perihan Hanım susuyor. Neden?


- Romanı bitirdikten sonra bunu ben de düşündüm. Oysa ki yazarken bunu hiç düşünmemiştim. Perihan tavırlarını, duygularını yüksek sesle haykırmak yerine suskunluğu yeğlemiş biri. Belki de "Perihan gitti. Gittiği yerden olaya nasıl bakıyor? Siz de kendi iç dünyanızda onu kurun" demiş olabilirim. Perihan Hanım'ın suskunluğu çok ölçülü, mağrur, bugün rastlamayacağınız kadar dingin bir şekilde karşılayan bir kadın. Yani kendi kuşağının iyi bir örneği. Perihan Hanım suskunluğu tercih etmiş herhalde.


- Ali'nin annesi karakteriyle aklın yitiminin nasıl bir trajediye dönüştüğünü gösteriyorsunuz.


- Aklın yitimi üzerinde düşündüm ve çevremde de birçok örnekler gördüm. İnsanın annesiyle kurduğu ilişki yaşamın en önemli ilişkilerinden biridir ve kişiliğini çok ciddi bir şekilde etkiler. Anneyle oğul arasındaki ilişki ise çoğu zaman hastalıklı bir hal bile alır. Annenin baskın bir kişilik olarak oğlu üzerindeki etkisi o insanın ömrü boyunca baskı altında kalmasına neden olabilir ve kendi kimliğini ortaya koymasında sorun yaratabilir. Aklın yitimi ve anne-oğul tutkusu önemli bir konu benim için.

MEKÂN-KİŞİ DUYGUSU

- Ali'nin evinde kendine dair en ufak bir iz göremiyor Selma. Bu özellikle vurguladığınız bir nokta mı?


- Kesinlikle. Çünkü bir insanın bir mekâna kendi eşyalarını yerleştirmesi için o mekânı kendine ait hissetmesi gerekir. Oysa ki Ali'nin annesiyle kurduğu tutkuda hem o mekâna ait, hem de tamamen o mekânın dışında olduğunu görüyoruz. Bu bence çok önemli. Romanın en önemli izleklerinden biri de o mekân-kişi duygusu. Belki de Ali de mekânsızlık ve mekân arzusundan dolayı tiyatroyu tercih etmiş olabilir.


- Neden "Bir An Bin Parça"?


- Ben bu romanın adını çok uzun süre koyamadım. Bir gün İngiltere Konsolosluğu'na vize almak için giderken eşim Handan "Senin romanında bir an var bin tane de parça var. Adının öyle bir şey olması lazım" dedi. "Tamam, isim bu" dedim, "Bir An Bin Parça". Gerçekten romanı en iyi o anlatıyordu. Bence bir romanın en önemli noktalarından biri de adıdır. İkinci önemli nokta da dilidir. Bence "Bir An Bin Parça" hem bir dil oluşturuyor hem de içine dair ipucu veriyor.


- Hep yaşamın kıyısındaki insanları anlatıyorsunuz. Neden?


-Kahramanlarımdaki acılar travmalar hep içinde bulundukları toplumsal koşullardan kaynaklı. Tiyatro ekseninde geçen bir romanda insanların acılarının anlatılması çok doğal diye düşünüyorum. Ayrıca ben her zaman sanatın açmazlardan, sorunlardan, acılardan doğduğuna inanırım. Hep mutsuz aşk anlatılır. O yüzden romancının da temel sorunu budur. Ben hayatın kıyısında kalmış, sıkışmış insanları seviyorum. Çünkü o insanların dünyasının zengin olduğunu düşünüyorum. Bir de tutunma sorununu tartışmak gerekir. Benim hayatta en sevdiğim kişiler "pire için yorgan yakanlar"dır. "Pire için yorgan yakmak" cesaret ister çünkü. Romanımda "Gidebilmek beceri ister" diyorum. Reddetmek de beceri ister.


Bir An Bin Parça/ Enver Aysever/ Epsilon Yay./ 312 s.


______________________________________________________
ROMAN YAZILARI
______________________________________________________

13.07.2006

811
0
0
Yorum Yaz