Erkekler arasında tek başına

15/10/2007 · Kategori: Edebiyat Tarihimizden

Erkekler arasında tek başına

Erkekler arasında tek başına
Fatma Aliye, roman yazan ilk Osmanlı kadını olarak tarihin bir öznesiydi.
17 yaşındayken babası tarafından evlendirildiği Faik Bey, roman okumasına karşı çıkar, hatta kitaplarını büyük bir zevkle yırtar. Ne var ki Fatma Aliye, suskun bir direnişle yazmayı da okumayı da sürdürür

12/10/2007 (69 defa okundu)

HANDE ÖĞÜT (E-mektup | Arşivi)

"Acıları gizleyecek bir ıssızlık her zaman bulunurdu. Fatma Aliye'nin tek ıssızlığı o cam vitrindi. Tek sözünü etmediği, ancak yaşadığı..."
Murathan Mungan'ın Son İstanbul'daki unutulmaz kadın kahramanı Fatma Aliye'nin duygusal ve ruhsal sıkışmışlığı, bir erkek egemenliğine doğan, hayatı, edebiyatı erkekler tarafından biçimlendirilen 'gerçek' Fatma Aliye'nin gri arafını, ıssız suskunluğunu anlatmak, anlamak için başvurulacak nadide bir betimleme olsa gerek. İslam dünyasında roman yazan, ilk çevirisinde (Georges Ohnet'nin Volonté adlı romanı) adını saklayan ama 'bir kadın' olduğunu 'ifşa eden' Fatma Aliye, erkeklerin kendisini yerleştirdiği bir sırça fanusun içinden konuştu, yazdı, kırmamaya, kırılmamaya çalışarak. Biri güçlü ve sert, diğeri kısık ve tedirgin iki sesi vardı. Geleneksel ölçütlere bağlı olmak kaydıyla savunabildi kadın özgürlüğünü, eril filtreden geçerek meşruiyet kazanan bir tonlamayla... Makaleleri arzularına geçişte bir araçtı, ancak kurmaca, acılarını gizlediği, idealize edilmiş kimliğinden sıyrılabildiği tek alandı.
Roman yazan ilk Osmanlı kadını olarak tarihin bir öznesiydi ama ağabeyinin, babasının, kocasının ve hocasının biçimlendirdiği, onayladığı, onların arzusuyla yüklenmiş bir nesneydi de aynı zamanda... Kurucu öznenin hayatındaki erkekler ve eril hiyerarşi olduğu bir düzlemde Aliye'ye yazma isteği aşılayan Ahmet Mithat'tı belki ama romanlarında görülen arzuyu dölleyen ve kışkırtan bir başkası, Fatma Aliye'nin içindeki kırık sesti sanki.
Roman kahramanları kendi ayakları üzerinde durabilen, güçlü, tuttuğunu koparan, çalışan, erkeğe ihtiyaç duymayan, bireyleşmeye çalışan kadınlardır. Ancak makalelerinde ve diğer eserlerinde, asker ailelerine yardım amacıyla kurulan Nisvan-ı Osmaniye İmdat Cemiyeti ile Hilal-i Ahmer Cemiyeti'ndeki çalışmalarında rol modeli olarak savunduğu kadın, bu bireyleşme çabasının önünde bir engeldir aynı zamanda. Özellikle Nisvan-ı İslam'da kadınlar konusunda hayli gelenekçi olan Avrupalı kadınlara cariyelik, çokeşlilik, boşanma ve tesettür konularında bilgiler veren Aliye, İslam'da kadının durumunu, öğretmeni Ahmet Mithat'ın inandığı çizgide ele alarak gelenekçi davranır. 1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi komisyonuna başkanlık yapan Mahmud Esad ile arasında geçen poligami tartışmasında da çokeşliliği kabullenmiş görünürse de tek eşliliğin lüzumuna değinir; ancak görüşlerini savunmada ısrarcı ve sert değildir. Baba dilinden bir türlü uzaklaşamaz; otoriter ve didaktik dili terk etme, doğasına, kendi sesine dönme eşiğinde sıkışır. Muhadarat, bu sancıyı en iyi yansıtan romanıdır Aliye'nin. Fazıla adlı, konakta yaşayan genç bir kızın bakış açısından çokeşlilik, boşanma, örtünme, cariyelik gibi konularda İslam'ın geleneklerini savunurken, kadının modernleşmesi ve bireyleşmesi mücadelesine de destek verir. Aynı şekilde Kadınlara Mahsus Gazete'de kadın sorunlarına ilişkin yazdığı makalelerde de geleneğe bağlı kalıp kadının özgürleşmesini içselleştirememiştir, cariyeliğe karşı yüksek sesle itiraz edemeyen Aliye.
Erkek işi addedilen yazarlığa geçişinde başta Ahmet Mithat olmak üzere hep erkeklerin onayına gereksinim duyması, onların yörüngesinde titizlikle tutulması Aliye'deki bu iki sesliliği yaratır. Görenek içinde Batılılaşmaya çalışan, erkek öğretmenlerinden aldığı derslerle kendi dilini yaratmaya uğraşan Aliye baskın erkek söyleminin dışına çok az çıkabilmiştir. Dolayısıyla Aliye'yi feminist bir yazar yapmaktan alıkoyan bu paradoks olduğu gibi, kadınca arzularının gerçek ve kendiliğinden olduğuna dair klasik yanılsamadır. René Girard'ın arzularımızın özgün ve kendiliğinden değil aksine öykünmeci (mimetik) olduğunu savunuşundan hareketle Aliye'nin romantik arzusunun da ödünç alındığını, kendisine eril bir dil tarafından dikte edildiğini söyleyebiliriz. Fatma Aliye'nin yazarlığındaki bu çıkmaz, yazar oluşunda önemli etkisi olan iki 'baba'nın varlığında odaklanır. Öz babası tarihçi, hukukçu ve devlet adamı Ahmet Cevdet Paşa ile edebi babası Ahmet Mithat, onu desteklerken denetimi ellerinden bırakmazlar.
Dönemin birçok aydını gibi Cevdet Paşa da hakiki bir 'terakki ve tebeddül' sağlanabilmesi için kız evladının eğitimini yönlendirmiş, ama onu derin bir İslam bilgisinden de yoksun kılmamış. Batılı çağdaşlarının aksine kendi adıyla yazan bir kadın olarak modernleşmeye geçişte etkili 'feminist' yanı bu nedenle hep gölgede kalmış; Batılı üvey babanın Doğulu kızı olmuştur adeta Aliye. Mithat, onu bir kadın yazar olarak lanse etse de bunun gelenekler dahilinde yapıldığını, Fatma Aliye'nin yazarlığının yanı sıra ahlaken de mükemmel bir kadın oluğunu sık sık yineler. Yazarlık, ahlakı doğal olarak barındırmaz bu görüşe göre, çünkü ahlak sadece görenek içinden kurulan tabular silsilesidir. Ahmet Cevdet Paşa ile Ahmet Mithat'ın hem kültürlü bir kadın yazar, hem de iffetli bir anne-kadın yaratma arzularının mükemmel bir tatmin alanıdır Fatma Aliye...

Feminist olamayan bir kadın yazar
Kadın yazarlığın meşru bir şekilde gündeme gelebilmesi için bir baba figürünün dolayımına ihtiyaç vardır o dönemde. Modern Türk edebiyatı alanında, o zamana dek kamusal bir figür olarak ortaya çıkmamış 'kadın yazar'ı desteklemektir Ahmet Mithat. İslam kadınlarının Avrupalı hemcinslerine göre daha özgür olduklarını, İslami düzenin kadınlar için en iyi düzen olduğunu savunarak destekler ama kadını. Kadın iyi bir eş ve anne olabilmesi için okutulmalıdır, birey olarak özgürlüğünü ilan etmesi düşünülemez yoksa! Bu şartlar altında, referansları baştan belirlenmiş Fatma Aliye'nin yazar olarak belli bir toplumsal otoriteye ve feminist bilince sahip olduğu söylenemez. Romanlarında kadın sorunlarının ele alındığı doğrudur, ancak önerdiği çözümler ve kadına sunduğu perspektif, eserlerini feminist edebiyatın ürünü olmaktan alıkoyar. Çünkü arzusunun kökeninde 'öteki'nin, başkasının arzusu, başkası olma arzusu vardır hep. On yedi yaşındayken babası tarafından evlendirildiği kolağası Faik Bey, roman okumasına karşı çıkar, hatta kitaplarını büyük bir zevkle yırtar. Fatma Aliye, suskun bir direnişle yazmayı da okumayı da sürdürür ne var ki. 1899 yılında yayımlanan Udi romanında, bu şiddetli cüretle yüzleşmiş fakat o demir mengeneden bir türlü kurtulamamıştır. Zorla evlendirildiği kocasıyla mutsuz bir evlilik sürdüren bir kadının müzikte imkân arayışı kadar, Aliye'nin kendi hayatına öngördüğü bir çare olarak da okunabilecek olan Udi, Aliye'nin ruhunun derinliklerinde gizlenen yalnızlığın, yeni bir ses arayışının da yansımasıdır. Çünkü Midhat ile birlikte yazdıkları Hayal ve Hakikat'te kendi sesini duyuramaz. 'Vedâd' ve 'Vefa' adlarını taşıyan iki bölümden oluşan bu aşk romanında, Fatma Aliye'nin yazdığı ilk bölümde aşk kadın karakter Vedâd'ın gözünden anlatılır. İkinci bölüm Vefa'nın -erkek karakterin- yazdığı bir mektup ile başlar; sonra da Ahmet Mithat tarafından kaleme alınmış öğreticilik kaygısı olan bir makale ile sona erer. Vefâ, kendi dilini konuşabilmekteyken, Vedâd'ın dili, mimetik eril arzunun ödünç alınışıyla seslendirilir.
Fatma Aliye'yi yazar olarak topluma kabul ettirme yolunda önemli bir adım daha atar Ahmet Mithat. Yine iki sesli bir eser olan Bir Muharrire-i Osmaniyenin Neşeti'nde de hem Midhat Fatma Aliye hanımı anlatır, hem de Fatma Aliye'nin kendini anlattığı mektuplarını doğrudan alıntılar. Hem kendi ağzından hem de bir erkeğin ağzından tanımlanmış olur böylece Fatma Aliye. Tıpkı Murathan Mungan'ın Fatma Aliye'si gibi 'aslında başka türlü bir cevher barındıran bir kadınken', kadın meselesini, Batı'ya öykünülen ama milliyetçi hassasiyetlerden de kopulamayan bir dönemde alelacele formüle eden erkeklerin arasında kendi yerini bulamamış, hep biraz mutsuz, hüzünlü, engellenmiş bir kadın olarak kalmıştır.

* * * * *

Fatma Aliye kitaplığı

  • Çokeşlilik, Taaddüd-i Zevcat; Fatma Aliye, Mahmut Esat, Haz: Firdevs Cambaz, Hece Yayınları, 2007.

  • Refet; Fatma Aliye, Haz: Nurullah Çetin, L&M Kitaplığı, 2007.

  • Fatma Aliye: Uzak Ülke; Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Timaş Yayınları, 2007.

  • Enin; Fatma Aliye, Der: Tülay Gençtürk Demircioğlu, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, 2005 .

  • Udi; Fatma Aliye, Haz: Ferit Ragıp Tuncor, Selis Kitaplar, 2002.

  • Hayal ve Hakikat; Ahmet Midhat, Fatma Aliye, Önsöz: Fatih Altuğ, Eylül Yayınları, 2002.

  • Muhadarat; Fatma Aliye, Haz: H. Emel Aşa, Enderun Kitabevi, 1996.

  • Ahmet Cevdet Paşa ve Zamanı; Fatma Aliye, Pınar Yayınları, 1994.

  • Fatma Aliye Bir Osmanlı Kadın Yazarın Doğuşu; Ahmet Midhat, Sel Yayıncılık, 1994.

  • Hayattan Sahneler (Levayih-i Hayat); Fatma Aliye, Haz: Tülay Gençtürk Demircioğlu, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları.
  •  

    Esir şehrin kadınları

    05/10/2007 (483 defa okundu)

    HANDE ÖĞÜT (E-mektup | Arşivi)

    Veda, yine çok satacak, yine polemikler yaratacak bir Ayşe Kulin romanı ve yazarın kendi geçmişine dair kutsal bir hatıra... İşgal altındaki İstanbul'da, Osmanlı'nın son Maliye Nazırı Reşat Bey'in konağı ekseninde, dönemin resmini çizen roman, çökmekte olan bir tarih ile yeni bir gelecek arayan Milliciler arasında sıkışan Osmanlı aydını kadar Batılı arzu ile Doğulu gelenek arasında sıkışan kadının da romanı...
    Kulin Veda'yı üçleme olarak tasarlamış. İkinci kitap Ahmet Reşat'ın ülkesine dönmesiyle başlayıp 1940'lara, son kitap ise günümüze ilerleyecek. Esir Şehir'de Bir Konak adlı ilk kitap ise mütareke altındaki İstanbul'u, Kulin'in dedesi Maliye Nazırı Ahmet Reşat'ın ailesi ve konağı çerçevesinden anlatıyor. (Romanın masalsı tadını kaçırmamak için hikâye etmeyeceğim.) Önce İttihatçılara taraf olup sonra Kuvayi Milliye'ye katılan, Sarıkamış gazisi yeğeni Kemal'i evinde gizlemesi Reşat Bey için korkulu bir kâbus olduğu kadar, veremden mustarip bu kahraman, etrafa saçtığı mikropla, geleneğe saldıran bir unsur olarak da işlev görüyor. Verem, Osmanlı'nın 'hasta adam' dönemlerini sembolize ederken Mehpare'nin Türkiye Cumhuriyeti'ne doğurduğu kızı Sitare'nin prematüre oluşu, adeta yeni bir dönem karşısında duyulan endişenin ifadesi.

    Mütareke romanının izinde
    Romanın tüm kahramanları, gerçek kişiler. Ailesinin içindeki Osmanlıcı ve Kuvayi Milliye'cileri 'malzeme' olarak görüp onlardan bir roman kurguladığı için Kulin, tüm bu nepotik ilişkilere ve tanrı-yazarın hassasiyetlerine gönül indirmeden sadece metne bir kurmaca olarak odaklanmak güç. Gerçek olayları kurmacaya da uyarlasa Kulin'in hayatındaki gerçekler kadar temayüllerine de yaslanan roman, kendini belirleyen us ve düşünme yetisinin, onu yaratan tarihi atmosfer içindeki tipik bir yansıması.
    Biçim ve içerik olarak mütareke romanının izinde giden, yer yer romantize edilen, genelde de bir melodram tadı veren ancak dönemin gerçekliğine özgü karmaşıklığı yansıtmaktan uzak, Batılılaşma, Hilafet, kadın gibi kavramları kahramanlarınca konuşturamayan bir anlatı Veda. Batı denen modelle ilişkisinde hayranlık, büyülenme, taklit, değerlerini koruma gibi toplumsal direnç noktaları arasında kalan ve anlatıcı sesin değer yargılarına göre kurulan kahramanlar, ulusal dava uğruna hızlı bir bilinçlenmeye tabi tutulurlar. Oysa yazarın bu dolayımcı sesi, bir model olduğu kadar bir engeldir de... Arzuyu harekete geçiren, telkin eden, kışkırtan da doyurulmasını ketleyen de kendisidir. Anlatıcının yazarın bizzat kendisi olduğu bilgisinden hareketle Kulin'in Azra Ziya özelinde arzuladığı kadın modeli, iyi eğitim görmüş, çağdaş bir kadındır ancak geleneksel değerlerden kopamaz. Şehit kocasının ölümünden sonra birlikte olduğu Fransız subay ile ilişkisinde duyumsanır iki arada kalmışlığı... Aşkı ve mesleği peşinden, asli görevi, vatanını düşünmek olduğundan gidemez. Yeni kadın imgesi içinden kurulan Azra, erkek kadar cesur oluşuyla yüceltilirken, kastre ettiği cinselliği nedeniyle de eksik bırakılmıştır adeta: "Acaba kendini kocasına aşkla sunmadığı ve ondan hiç haz almadığı için mi çocukları olmamıştı?"
    Romanın üç önemli kadın kahramanı Azra, Mehpare ve Behice'nin Batılı eril arzu ile kendi istekleri arasında kalmışlıkları, romanın bencileyin en önemli sorunsalı. Cumhuriyeti kuran ve yeni bir ulus-devlet oluşumunu sağlamaya çalışan erkek-aydın-bürokrat-askeri iktidarın, batıdaki erkek egemen düzenden aldığı örnekle kendi denetiminde yarattığı kadın imajını üreten Veda'nın feminist boyutu özerk değil, onu üreten ulusal bağlamın anlam çerçevesine sımsıkı bağlı.
    Batı'dan devralınmış ancak geleneksel değerlerle karşılaşınca ariyet doğası açığa çıkan arzunun bu yabancılaşması, kendiyle öteki arasındaki hegemoniyi doğurur. Anlatıcının, dilde beliren etnik (Rus domuzu, kurnaz Çerkez) ve cinsiyetçi (erkek gibi kız, çıtkırıldım kız, kahpe bir kadın gibi vs.) ayrımcı yaklaşımları, temayülü üretici betimlemeleri (Jön Türklük kadar Masonluğun da bir 'bela' olarak anılışı), ksenofobik tahlilleri ("İstanbul'un Hıristiyan azınlıkları, yüzyılların öcünü almak istercesine işgalcilerle işbirliği yapıyor"; "İstanbul'daki Rum ve Ermeni patrikleri işgalcilerin sadece İstanbul'u değil, tüm Türkiye'yi işgal etmeleri için ellerinden geleni yapmaktaydılar"), ölümü mistifike eden eril, hamasi diliyle ("O Aralık gecesi, Palandöken Dağları'nda, beyazlar giyinmiş gelin gibiydi ölüm. Hınzır ve arsız bir gelin gibiydi. Doymuyordu, doymak bilmiyordu. Gencecik erlerin hepsini birden istiyordu koynuna") Veda, yerleşik ahlâk normlarının kadının ve ötekinin aleyhine pekiştirilmesiyle bir iktidar ilişkisini barındırıyor özünde.
    Yeni Türkiye inşa edilirken ulusçuluğun, Batıcılığın ve laikliğin simge ve sürdürücüleri olma görevi verilen elit/eril kadının üstünlüğü üzerine kurulu olan Veda'nın kadınları kamusal alana çıkmakla annelik, eşlik, ev kadınlığı rolleri ve 'geleneksel ben' ile 'modern ben' arasındaki çatışmayla verilir. Aşırı Batılılaşarak 'ulusun ruhu'na ters düşmemeli, aksine bu ruhu beslemeli, geleneksel ile moderni sentezlemelidir kahramanlar. Güçlü, erkekliği sürekli vurgulanan kadın modeli kutsanırken Milli Mücadeleye korkusuzca atılan Azra da, Mehpare de erkek gibi oluşlarıyla önemsenirler. Behice'nin üçüncü çocuğunun da kız oluşu karşısında tüm konak kadınları ölüm sessizliğine bürünürken Ahmet Reşat buna üzülmez sözde...
    Kurucu iradenin, dönem kadınının toplumsal yaşamda varoluş şartlarını belirlerken en çok üzerinde durduğu nokta 'tehlikesiz' bir kadın yaratmaktır. Millet ve vatanın kurtuluşu, ilerlemesi ve yücelmesi için erkeğin yanında bir yoldaş olarak, kadınlığından arınmış haliyle varolabilen, erkekleşmiş kadındır bu kadın. Yanaşma olarak yollandığı evin küçük beyiyle evlenen Mehpare tuttuğunu koparan bir kadın olarak erkeksidir ancak o, cinselliğini de yaşayışıyla diğer kadınlardan ayrılır. Kemal'e cömertçe 'sunar' kendini. Doymak bilmeyen küçük 'aşüfte' olarak Kemal tarafından yargılanırken, onun bakışının prizmasında çarpıtılmış bu imgeyi içselleştirerek kendini nesneleştirir. Yeniden 'özneleşme' imkânınıysa hamile kalarak, kadınsılığından soyutlanıp yeni Türkiye için öngörülen medenileştirme projesinde erkeğin anası ve yoldaşı olarak yakalayacaktır.
    Zaten Kemal'in annesi gibidir Mehpare. Kemal, onun kendisini bebeği zannedişini Azra'ya anlatırken, bu oyuna karşılıklı bir rıza da gösterir. Kemal'in Mehpare'yle sevişmesindeki şehvet, memenin emilmesi ediminin tekrarıyla ironik biçimde masumlaştırılır. Almanların ulusal annelik kavramını çağrıştırırcasına 'mere phallique' (doğurganlığın simgesi kutsal-ana) ya da 'phallus-mere' (doğurgan-ana) olan bu annenin rehberliğindeki aileyse, baba patriarkal bir toplumda yeşeren ana patriarkallik arzusunun göstergesidir. Anavatanın biyolojik yeniden üreticileri kadar hemşire, hastabakıcı ve aşçılar da ulusal annelerdir. Mehpare'nin Kemal'in gözündeki değeri, Anadolu'ya hemşire olarak gitmeye karar verdiğinde artar. Evin hizmetine koşan bir kızken, vatan hizmetine koşan bir kadın olacaktır artık. Kadınların iyileştirici ve teskin edici gücünün anne ve hemşire rolleri içinde ataerkil söylem tarafından fetişleştirilmesi, bir yandan kadının kendisinden beklenilen rollerin gereğini yerine getirmesini sağlarken, diğer taraftan onun siyasal özerklik isteklerini toplumun bağımsızlığı, iyiliği uğruna bastırmasını gerektirir.
    Veda'nın kadınları, ulusun kurtuluşu uğruna gerektiğinde aşklarını, hatta canlarını feda edecek denli kendilerini hiçlerler. Mehpare, dönemin kadınlar cemiyetinin toplantıları sonucu bilinçlenir. Behice ise ilk gittiği toplantıdan mide bulantıları içinde ayrılmak zorunda kalır. Çünkü hamiledir. Kadınlardan birinde kazanılan zafer diğerinde yitiriliyordur adeta. Taşralı kadın cepheye yollanırken, Osmanlı kadını geleneksel annelik rolüne geriletilir Veda'nın ilk bölümünün sonunda. Bize beklemesi düşense yeni neslin kahraman kadınının arzuya doğasını geri verip, idealleştirilmiş bakıştan ve ayrımcı öznelliğinden sıyrılıp sıyrılmayacağıdır.

    * * * * *

    Çomak sokulmasaydı her şey yolundaydı
    Kitaptaki konakta farklı düşüncelerden insanlar bir arada yaşıyordu. İttihatçı da vardı imparatorluk yanlısı da. Muhalifi de. Ahmet Reşat Paşa'nın konakta sakladığı kişi ittihatçı ve veremden ölüyor. Osmanlı'da tüm etnik grupları ve dinleri aynı çatı altında bulundurmuş bir oluşumdu. Hepsini bir arada yaşatabilmişti. Çomak sokulmasıydı yani milliyetçi mikrobu girmeseydi insanların içine herkes halinden memnun yaşıyordu. Özellikle Tanzimattan sonra gelişen değişimlerle ki burada Batı'nın da bastırması çok vardı. Çünkü devletin parası yoktu borç almalıydı ve bunun için birtakım düzenlemeler yapması gerekti. Bu düzenlemelerle birlikte Osmanlı'da yaşayan ekalliyetlerin çok büyük hakları oldu. Hatta belki Osmanlı'daki ekalliyetlerin sahip olduğu hak o sırada Batı'da yaşayan ekalliyetlerde yoktu. Dolayısıyla dedemin konağında hepsi bir arada yaşayabiliyorlardı.
    Bir dönem Türkiye'de barış içinde yaşadı. Çoğu şey gizli kapaklı hasıraltı edilmiş ama barış vardı. Şimdi Avrupa Birliği için Türkiye, Osmanlı'nın yaptığını yapıyor. Ve bazı istediklerini yapmamızdan çok memnunum. Mesela kokoreçi sağlıklı şartlarda yapmak çok iyi bir şey. Keşke istedikleri gibi bütün çocukları okutabilsek. En azından töre cinayetlerinden kaçan kadınlar otobüsün nereye gittiğini okuyup kendileri için bir kurtuluş şansı yakalarlar. Ama şimdi giderek kutuplaştık. Bizi yönetenlerin oldukça dikkatli olması lazım. Yoksa bölünürüz.

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

    0 yorum yazılmıştır

    « Önceki :: Sonraki »