Haz: Erol Üyepazarcı
Eskilerin tabiriyle “mecanin-i kütüp” iseniz yani kitap sevdalısıysanız, muhakkak yolunuz sahaflara düşmüştür. Bu kendine özgü mesleği yeterli bilgi donanımıyla sürdürenlerden biriyle karşılaşmak büyük şanstır; size her konuda yardımcı olurlar. İlk seferinde, amiyane tabiriyle sizi biraz kazıklarlarsa da dostluğunuz arttıkça bu huyları törpülenir, hatta size inanırlarsa, sizi severlerse daha fazla verecek bir müşteri çıksa bile size gerekli olduğunu bildikleri bir kitabı size sormadan başkasına satmazlar ve onu size daha ucuza vermeye razı olurlar. Bunu onların duygusal olmalarıyla açıklamak da yanlış olur; duygusal değil akil bir tüccar gibi davranmışlardır. Yılda bir uğrayan bir müşteriye üç kuruş fazlasına vermektense daimi müşterisini mutlu etmek akıllıca bir satıcı davranışı değil midir?
Bu satırların yazarı neredeyse kırk yıllık sahaf müşterisidir. Özellikle belirli konularda kitaplar toplar; örneğin yıllardır, Arap harfleriyle yazılmış ve erken Cumhuriyet döneminde yayımlanmış polisiye yapıtlara sahaflarda rastladıkça onları alır kütüphanesine koyar. İstanbul’un sahafları onu “polisiye roman delisi” olarak bilirler ve pek çoğu böyle bir kitap ellerine geçince onu ararlar.
Size ilk olarak Kadıköy’ün tanınmış sahafı olan ve her şey bir tarafa kardeşim gibi sevdiğim “sakallı” namıyla maruf Lütfi Seymen’den tanışıklığımızın ilk günlerinde -yani benim için sahaf-ı biinsaf olduğu günlerde- satın aldığım, döneminin gazetecilerinin kendisinden “Efendi Babamız” diye saygıyla söz ettikleri Ahmet Mithat Efendi’nin bir yapıtından söz edeceğim. Önce yazarı biraz hatırlayalım.
Efendi Babamız
Ahmet Mithat Efendi (1844-1912), 1863’de Niş’te 19 yaşındayken Mithat Paşa’nın Tuna valiliği sırasında vilayette memur olup kendi gayretiyle Fransızca öğrendi. Vilayetin resmi gazetesi “Tuna”da yazdığı yazılarla Mithat Paşa’nın dikkatini çekti ve onun tarafından korundu. Mithat Paşa Bağdat’a vali olarak atanınca onunla birlikte bu kente gitti. Orada valinin yeni açtığı sanat okulunun öğrencileri için Hace-i Evvel”( İlk Öğretmen) ismiyle ders kitapları kaleme aldı ve bu “Hace-i Evvel” mahlası daha sonra kendisine verilen bir lakap oldu. Daha sonra İstanbul’a döndü, 15 kişiyi bulan aile üyeleriyle birlikte çalıştırdığı bir matbaada kendi kitaplarını ve gazetesini çıkardı. Bir ara rejim karşıtı olaylara karışıp Rodos’a sürüldü. Sürgünden dönünce, yeni padişah olan II. Abdülhamid ile arasını iyi tutmanın yollarını aradı ve buldu. 1878’ de ünlü gazetesi “Tercüman-ı Hakikat”i yayımlamaya başladı; artık padişahın basındaki en gözde adamıydı. Hatta II. Abdülhamid gerekli gördüğü zaman fikirlerini Ahmet Mithat aracılığıyla Türk ve Avrupa kamuoylarına açıklama yolunu bile seçiyordu. Bu iyi ilişkilerin sonucu “Efendi Babamız” bazı resmi görevlere de atandı. Örneğin, 1888 yılında Stockholm’da toplanan Uluslararası Doğubilimciler Kongresi’ne Osmanlı İmparatorluğu’nu temsilen gönderildi. İşte söz konusu edeceğimiz eser bu kongre için Stockholm’a giden, hazır gitmişken Avrupa’yı da gezen ve bu arada çok görmek istediği Paris’teki Uluslararası Fuar’ı da ziyaret eden Ahmet Mithat Efendi’nin gezi izlenimlerini topladığı kitabıdır. Yazarımız gezi izlenimlerini önce gazetesi Tercüman-ı Hakikat’te tefrika etmiş, sonra kitap olarak yayınlamıştır. Kitap büyük boyda 1044 sayfalık devasa bir eserdir, geziden bir buçuk yıl sonra 1890’ da yayımlanmıştır.
“Efendi Babamız”, 21 Temmuz 1888’de Fransızların Kamboç isimli vapuruyla İstanbul’dan hareket eder, Marsilya’da trenden iner, Lyon yoluyla Paris’e varır. Orada bir gün kalıp Köln, Hamburg ve Kopenhag yoluyla Stockholm’a varır; kongreye katılır ve ülkesini başarıyla temsil eder. Sonra o zamanki ismi Kristania olan Oslo’yu ziyaret edip Kopenhag-Rostof yoluyla Berlin’e gider ve yine Köln yoluyla Paris’e gelip 13 gün bu kentte kalır. Paris’ten Cenevre, Lozan ve Konstans yoluyla Viyana’ya gelir; Viyana’dan Trieste’ye iner ve yine gemiyle İstanbul’ a döner. Gezisi tam 71 gün sürer.
Ahmet Mithat bütün yapıtlarında olduğu gibi “Avrupa ‘da Bir Cevelan” ismini verdiği bu gezi kitabında da okuyucularına karşı çok samimi ve dürüst bir dil kullanır. Örneğin yaptığı hataları hiç saklamadan anlatır. Ömründe hiç bilimsel kongreye katılmamıştır; bu toplantıların nasıl yapıldığını bilmez. Geziye çıkmadan bu konuda bir şeyler öğrenmek için o günlerde İstanbul’da bulunan ünlü doğubilimci -bir İngiliz casusu olduğu sonradan anlaşılan- Vambery’den bilgi alır ama kongreye gidince iki büyük hata yaptığını anlar. Öncelikle kongrede sunmak üzere hiçbir tebliğ hazırlamadan gitmiştir. Kongrede okunan ve sonra kongre kitabında da basılan çoğu entipüften tebliğleri görünce çok üzülür; halbuki “Efendi Babamız” kan damlayan kalemiyle bunların çok iyisini yazabilecek yetenektedir. İkinci büyük hatası yanına kartvizitlerini almadan gitmiştir. Her tanıştığı kişi ona kartvizitini verir; o ise isim ve adresini bir kağıda yazıp vermek zorunda kalır ama çareyi bulur; muhataplarına kartvizitlerinin içinde bulunduğu çantayı seyahat sırasında kaybettiğini söyleyerek ayıbını kapatır.
Osmanlı Entelektüeli Avrupa’da
Yazarımız Stockholm’de otel ayırtırken fazla merdiven çıkmamak için alt katlardan oda istemiştir. Bunda da yanlış yaptığını anlar; çünkü “Efendi Babamız”ın hemen icat ettiği tabirle ‘kuud makinesi’ yani asansörle üst katlara çıkılmaktadır ve üst katların manzarası çok daha güzeldir.
Bütün bu olumsuzluklara karşın kongre Ahmet Mithat için çok başarılı geçer: İsveç Kralı kendisini kabul eder; tatlı dilinden etkilenip onunla programlanandan daha uzun sohbet eder. Kongrenin açılışında kral ve İsveç devletinin temsilcisinden sonra ilk konuşmayı Ahmet Mithat Efendi yapar. Bu konuşma için bütün gece hazırlanır ve kendi ifadesiyle çok anlamlı (!) Fransızca bir metin hazırlar. Kongrede Ahmet Mithat Efendi için en mutlu rastlantılardan biri ise Rus doğubilimci Olga Sergeyevna Lebedeva ile tanışmasıdır. Bu ilginç kadınla yazarımız çok iyi dost olurlar, yazarımız kendisine “Gülnar” diye hitap eder. Gülnar Hanım daha sonra İstanbul’a gelecek, Ahmet Mithat Efendi’nin misafiri olacaktır. “Efendi Babamız”ın ifadesine göre, kendisinin Gülnar Hanım’a fazla iltifatı ev sahibi durumundaki İsveçli hanımlarda hafif yollu kıskançlığa bile neden olacaktır. Şunu da belirtelim ki yazarımız resmi ziyafetlerde Avrupa ‘adab-ı muaşeret’ usullerini önceden iyice inceleyip gittiğinden hiç pot kırmaz. Örneğin, ziyafet salonuna girerken refakatindeki hanıma kolunu takdim eder, oturacağı yere kadar götürür, iskemlesini çekip oturmasına yardım eder ve bu sempatik tavırlarıyla hatunların gözdesi olur.
Bu arada başından geçen iki olayı da bütün safiyetiyle okuyucularıyla paylaşır. Zaten kitabının önsözünde gördüğü bütün ilginç durumları anlatacağına söz vermiştir. Sırası gelmişken belirtelim ki kitap 1890 kışında çıkmıştır. “Efendi Babamız” kitabı kış mevsimi başında özellikle yayınladığını söyler ve okuyucularının uzun kış gecelerinde kitabını okuyarak hoşça vakit geçireceklerini belirtir. Evlerde radyo, televizyon gibi oyalayıcı, zaman geçirici aygıtların olmadığı o dönemlerde özellikle İstanbul’da, aydın kesimin en büyük eğlencesi, evin sıcak bir odasında oturup evden birinin okuduğu bir kitabı dinlemektir. Bu kitaplar çoğu zaman Fransız melodramları veya polisiye romanlarıdır. Hiç kuşkumuz yok ki Ahmet Mithat’ın gezi kitabı da bunlar kadar keyifle okunmuş ve dinlenmiştir.
Yerimiz bu kadar. “Efendi Babamız”ın Avrupa serüvenini, özellikle güzel İsveçli tellak kızın kendisini banyoda nasıl yıkayıp pir-ü pak ettiğini 15 gün sonra anlatır; konuyu noktalarız.
A. Ömer Türkeş