İlköğretmenimiz Fakir Baykurt
13/12/2007 · Kategori: Edebiyat Tarihimizden
İlköğretmenimiz Fakir Baykurt
|
| Fakir Baykurt |
07/12/2007 (134 defa okundu)
MAHMUT TEMİZYÜREK (Arşivi)
Hemen her köylü çocuğu gibi, ekinlerin, bitkilerin, göğün ve toprağın zamanlarından birinde doğdu, 1929'da "arpalar biçilirken". "Dikenlerin arasına", "yüzyılların karanlığına" doğmuştu, Burdur, Yeşilova, Akçaköy'de. Bu bilgiye gereksinim duymayacaktık, çocuk hevesi ve zehir zekâsıyla okumanın yolunu aramaya çıkmasaydı bu yoksul köy çocuğu. Buradan başlayan yeni yaşamı boyunca Türkçeye eşsiz yapıtlar bırakmasaydı, onu bilemeyecektik hiç, milyonlarcası gibi.
Nasıl bir dünyaya doğduğunu, rastlantıyla bulup başvurduğu Gönen Köy Enstitüsü'nde okumaya başladığında anlayacaktı Tahir Baykurt adlı çocuk. Gaz lambası ararken elektrik, kağnı ararken otomobil, kuru ekmek ararken sıcak yemek bulmuş köy çocuklarının devşirildiği eğitim ocağına gelmişti. Yaşama tutkusuyla bütünleşmiş eğitim iştahı, Enstitü öğretmenlerinin verimli etkileşimiyle buluşunca şahlanan bu eğitim ortamında, kamaştırıcı parlayışlarla doya doya beş yıl okudu. Bu sürede Türk ve dünya edebiyatını içti adeta. Kendilik bilincini sanatın edebiyatın yardımıyla kuruyordu, öbür arkadaşları gibi. 'Tahir' adı 'Fakir'e bu süreçte dönüştü. Beş yıl 'iyinin iyisi' okuyup mezun olduğunda yalnızca yapı ustalığı, demircilik, marangozluk, 'fenni tarım' vb bilen bir köy öğretmeni değil, yazarlığı yaşamanın merkezine yerleştirmiş bir yazar adayıydı. 'Hayatım roman' duygusundan değildi bu yazarlık duygusu, yazının eşsiz sihrini keşfetmiş, bunun halk bilincindeki gerçekçi karşılığını bulmuş, bu gerçekçiliği estetik bir anlayışla içselleştirmiş yepyeni bir yazarlık bilinciydi. Kendi deyişiyle, Moliere 'Harpagon'u, Gogol 'Müfettiş'i hangi sanatsal kaygı ve duygularla yazdıysa, yazmaya öyle başlamıştı. Olimpos'tan başlayıp, şövalyelerle sürüp gelen, beylerin konağından kaçıp Adana kahvelerine giren edebiyat, onun kaleminde köy evinin içlerine, köylü ruhunun kılcallarına, kerpiç duvarların sarı samanlarına, kavakların narin su yoluna, kaplumbağaların bezgin yaş çizgilerine, yılanların ezeli öcüne kadar inecekti. Köylülere bilinç taşıyan aydınlanmacı aydınlar olmuştu Köy Enstitüsü'nde okuyan bu delikanlılar. Bin yıllık karanlığın ortasına göz kamaştıran birer yıldız gibi indiler. Taptaze, yapıcı ve yaratıcı bilinçleri, her davranışlarına sinmiş 'yeni insan' eylemleriyle, bozkıra yağmur getiren rüzgâr gibiydiler. Topraksız ve az topraklı köylülerin yoldaşı, ağaların, şıhların, köhne dünya bilgisi üstünde saltanat kuran hocaların (ruhani ağaların) belalısı olmuşlardı kısa zamanda. Makamı yükseldikçe kendini Tanrı'ya eş ya da yakın bir konumda gören bürokratlar içinse 'vatanı istilaya gelmiş' düşman tehlikesindeydiler adeta. Her adımları izlendi, her eylemleri rapor edildi. Köylülerin 'kendinde bilinç'ten sıyrılıp 'kendi için bilinç'leri belirdikçe 'tehlike' değerleri de arttı bu genç öğretmenlerin. Artık, bir köyden çıkıp dokuzuncu, Onunca Köy'e doğru kovulmak, yaşamlarının kaderi olmuştu sanki. Fakir Baykurt, beş yıl o köy senin bu köy benim dolaştıktan sonra, 'yoksullar üniversitesi' diye bilinen Gazi Eğitim Enstitüsü'ne girmeyi başardı. Nihayet yazmaya zaman bulabilmiş, eşsiz gözlemlerle dolu köy yaşamının öykülerini ilk kez 1955'de Çilli adlı kitapta yayımlayabilmişti.
Yeni bir anlatı başlıyor
Fakir Baykurt'un ilk edebi uçuşu Yılanların Öcü ile olmuştu. 1958'de Yunus Nadi Ödülü'ne bu romanıyla başvurduğunda, Halide Edip Adıvar'ın ve Orhan Kemal'in seçici kurulda olması kaderini etkiledi. İki büyük yazarın ısrarlı, kararlı tutumlarıyla çoğunluk oyunu toplayıp seçilen yapıt, köy gerçeğinin yeni bir belgesi olmuştu Türkiye'de. Bu kez, köy gerçeği, dışardan bir gözlemci yazarın değil, içerden hem de hücrelerine kadar içerden bir yazarın kalemiyle ışıyordu sayfalarda. Bundan önce 1950'de Mahmut Makal'ın başına gelmedik bırakmayan belgesel nitelikli 'Bizim Köy', şimdi de Karataş olmuştu. Baykurt'un kalemiyle Kara Bayram ailesinin hak mücadelesi, Türkçenin Dede Korkut'tan kalma dilini de uyandırmış, güngörmüş sözcüklerle yeni bir anlatı canlanmıştı. Bütün bu işaretler, aydın inadının devrimci gücünün de simgesiydi bir bakıma. Ölüm pahasına da olsa.
Sabahattin Ali, 1935'ten başlayarak 'milletin efendisi köylü' yalanını apaçık eden köy gerçeği üzerine ışığını düşürdüğünde, dramını işlediği bu kadim gerçeğin gün gelip Türk edebiyatının en köklü damarlarından biri olacağını biliyor muydu? Yandaşı bir avuç insanla, hapislikle ve mahkemelerle kuşatılmış durumdaki Sabahattin Ali, 'ceberut devlet'in güçlerince 1948'de genç yaşında acımasızca katledildi. Onun ebediyen susturulduğu sanılan günlerde, kaderi doğaya terk edilmiş köylerin, bir arklık su için en yakın arkadaşını öldüren köylülerin dünyasını anlatacak kalemlerin doğacağını umut edenler vardı kuşkusuz, ama bu kalemlerin çapını, etki gücünü kimse bilmiyordu henüz. Köy Enstitülü gençler, kader dedikleri senden değil, keder dedikleri ilahtan değil diyerek başlamışlardı söze. Süren, eken, biçen biziz, toprak ellerimizde yeşeriyor, doğaya insanca biçim veren biz köy emekçileriyiz diyerek köylünün bilincindeki kalın tozu öyle bir havalandırmışlardı ki, bu toz bulutu en ışıklı kentlerin bile üstünü kapladı, kalın duvarlı Meclis'e bile ulaştı, kentlilerin kibirli bilincini bile kuşattı. Köy Enstitüleri uyanışı aslında bir cumhuriyet rönesansıydı. Tarımından ormanına, kemanından marangozluğa hemen her bilgiyi bilen, bilgiyi yaparak öğrenmiş olan bu gençler, modern bilincin ve dünya edebiyatı birikiminin ışığından beslenmişlerdi. Talip Apaydın'dan Dursun Akçam'a, Mahmut Makal'den Mehmet Başaran'a, Ümit Kaftancıoğlu'ndan Osman Şahin'e, Ali İhsan Beyhan'dan Mehmet Emiroğlu'na yüzlerce yazar gelmişti köye. Hem okur hem yazar, hem aydın hem köylüydüler artık. Okulda ders, bahçede tarım, halkevinde piyes, sahnede mandolin, saz, keman olmuşlardı, gittikleri her yerde. Cumhuriyet ideallerinin eksiği onlarla anlaşıldı ama bu anlayış uzun sürmedi. Toprağı gasp etmiş köy ağası, kırı haraca bağlamış eski tarih kalıntısı tefeci- bezirgan zümresi, asla devrimci olamamış 'çiftlik mahsulü' burjuvaziyle ittifakını pekiştirip sonunda bir kararla kapattırdı bu köy rönesansının zarif merkezlerini.
Tohum toprağını, su çatlağını bulmuştu bir kez. Bu güçlü aydınlanmanın ışığı, genç öğretmenlerin her adımıyla dolaşıyordu ülkeyi. Bu öğretmenler, hem kendi haklarını hem de işçi sınıfının yandaşı oldukları bilincini TÖS'ü (Türkiye Öğretmenler Sendikası) kurarak ortaya koydular (1965). Başlarında Fakir Baykurt vardı elbet. Girdiği her ortama bir su serinliği veren bu aydınlık yüzlü, dost bakışlı, yalın sözlü, gülen gözlü delikanlı aydın kimliğinin temsili olmuştu bir dönem. Yapıtları elden ele dolaşıyordu; köyden kente göçün yoğunluğunda kent yoksullarının ve köylülerin uyanışında birer el fenerine dönüşmüştü kitapları. Anadolu Garajı, Efendilik Savaşı, Kaplumbağalar, Irazca'nın Dirliği, Tırpan, Köygöçüren, Amerikan Sargısı, Onuncu Köy ve ötekiler... Bütün Anadolu'yu kuşatan bir bilinçle bakıyordu ülke ve insan gerçeğine: "İki taşı iki taşın üstüne koyabilmek için her yıl yabancılara el açıyoruz. İşçilerimizin en seçmeleri, en okumuşları dışarıda çalışıyor. Doktorumuz, mühendis ve teknikerimiz, öğretmenimiz, ustamız dışarılarda çalışıyor. Köylerimiz neredeyse boşaldı boşalacak tıpkı seferberlikteki gibi. Dışarı gidemeyenler de kentlerin gecekondularında sinekler gibi savruluyor aradan oraya."
Geçim derdi ve edebiyat
Köy edebiyatındaki bu yeni ve büyük atılım kentli yazarlarca pek de sevgiyle karşılanmadı; ama bu olgu yüzyıllarca ihmal edilmiş bir dünyanın kendini duyurması, edebi yolla büyük patlamalı isyanıydı sonuçta. Toplumsal bir kavganın kendiliğinden ve kaçınılmaz uzantısıydı bu edebiyat. Baykurt, 12 Mart'ta tutuklananların başındaydı. İçeriyi okuma-yazma yeri olarak kullandı. Çıktığında bavulu yazıyla dolu, neşesi yeni öykülerle parlamış öğretmenimizin yakasını bırakmayan yoksulluk, geçim derdi, öykü ve romanlarındaki kimi yaşantıların bir benzerini yaşattı ona. Almanya'ya göçtü 1977'de. Gurbetinde hem eğitimciliğini sürdürüyordu hem de yazarlığını. Bu kez Almanya'daki Türkiye'yi anlatıyordu, orada yaşayan işçilerin çokkültürlü garip yaşamını konu aldığı yapıtlar yazmaktaydı.
11 Ekim 1999'da gözlerini yumduğu dünya, onun da biçim verdiği bir dünyaydı artık. Öykü ve romanlarında kimi öğeler eskise de, her biri dil zenginliği, anlatı ustalığı, yaşam neşesi ve 'güzel bir dünya' inançlı kavgasıyla örülmüş 50 kadar yapıtıyla Türkçeyi, Türkiye'yi ve dünyayı onurlandırdı Fakir Baykurt.
Amerikan Sargısı, Eşekli Kütüphaneci, Irazca'nın Dirliği, Kaplumbağalar, Kara Ahmet Destanı, Köygöçüren, Onuncu Köy, Tırpan, Yılanların Öcü.
Fakir Baykurt'un eserleri Literatür Yayınları tarafından yayımlanmaktadır.

