24 07 2011

Kapağa sürahi de koysam...

Elif Şafak'tan yeni kitap

Elif Şafak, 'İskerder' adlı romanında Fırat'tan Londra'ya uzanan bir öykü anlatıyor.

Yazar Elif Şafak, son dönemde artan kadın cinayetleriyle ilgili haberlerde kurbana ve incitene bakıldığını ama arkasındaki hikayeyle ilgilenilmediğini belirterek, "Sorunu çözmek için hikayeleri de görmeli ve toplumun bunda ne kadar rolü olduğunu anlamalıyız.

Cinsiyetçi kalıbın değişmesi gerektiğine inanıyorum. Ataerkillik sadece kadınları ezip, mutsuz etmiyor, erkekler üzerinde de inanılmaz bir baskı oluşturuyor" dedi.

Yazar Şafak, "İskender" adlı son romanında Fırat'tan başlayıp, Londra'ya kadar uzanan yolculukta, toplumun erkek çocuğa bakışını, insanların aslında en çok sevdiklerini incittiğini ve en buyuk yaraların ailede açıldığını anlatıyor.

AA muhabirine kitabı hakkında bilgi veren Şafak, kapakta bir sürpriz yaptığını, romanın kahramanı İskender olarak okuyucusunun karşına çıktığını belirterek, "Daha önce bir kadın yazar, erkek kahramanın kılığında kitabının kapağında yer aldı mı bilmiyorum ama 1,5 yıldır hep İskender olmanın nasıl bir şey olduğunu düşündüm, ister istemez İskenderleştim" dedi.

Şafak, yazdıkça kendini karakterlerinin yerine koyduğunu, kitapta 10 karakter bulunduğunu ama en çok İskender'i anlamakta zorlandığını vurgulayarak, şöyle konuştu:

"En zoru İskender olmaktı. O dönüşüm, yani kadın yazar için erkek karakterin yerine kendini koyabilmek, oradan dünyaya bakmak zor bir şey. Benim için kapak, bu değişimin simgesi. İskender'den erkek gibi davranması, ağlamaması, olduğu insan değil de olmadığı bir şeye soyunması isteniyor. Hatta buna mecbur ediliyor.

Üzerimize giydirilen bir erkeklik ve kadınlık kalıbı var. Kalıpların giydirilmesi de aileden başlıyor. Bu noktada çocuklarımızı çok incitiyoruz sonra o çocuklar daha hırçın büyüyor. İskender daha serseri ve bıçkın birine dönüşüyor. İncine incine incitmeyi öğreniyor. İnciten insanın da nerede incindiğini göreceğiz ki, o zinciri kıralım."

İskender karakterini içselleştirdikçe, erkekliğin zor bir şey olduğunu anladığını ifade eden Şafak, " keşke bir gün de olsa erkekler kadın, kadınlar erkek olsa. Belki de daha iyi anlarız birbirimizi o değişimden sonra" dedi.

Kitaplarında genel anlamda biraz melankoli hakim olsa da mizahı da çok önemsediğini, kendisini asıl cezbedenin hüzünle mizah arasındaki dans olduğunu belirten Şafak, hüznü mizahla, komik olanı hüzünle anlatmaya ve hayattaki ironileri yakalamaya çalıştığını söyledi.

Şafak, son romanında da diğerlerinde olduğu gibi tasavvufa bir alt damar olarak yer verdiğini kaydetti.

A.A.

Kapağa sürahi de koysam...

Elif Şafak yeni romanını anlattı

Kapağa sürahi de koysam eleştirilirdim

Elif Şafak yeni romanı “İskender”de bir Kürt Köyü’nden İngiltere’ye uzanan bir ailenin hikayesi üzerinden erkekliğin inşasına, anne-oğul ilişkisine bakıyor. Ve kadınlar tarafından “Erkekler ağlamaz” diyerek büyütülen ve sonunda bir bumerang gibi bizzat kadının kendisine dönen erkek şiddetin kökenine...

“İskender” kadına yönelik şiddetin sebeplerini erkek psikolojisinde arayan bir roman. İskender’i nasıl inşa ediyoruz?

Sorunlu bir şekilde. Doğdukları andan itibaren erkek çocukların ayrıcalıklı olduklarını zannediyoruz ve öyle büyütüyoruz. Ama erkekleri anlamadan toplumdaki kadın meselesini anlayamayız.

Peki İskender ne diyor?

Şunu: Bir oğlan çocuğundan baskıcı bir kişilik nasıl çıkar? İskender bir yanıyla serseri ruhlu, baskıcı, bıçkın delikanlı; diğer yanıyla çok kırılgan. Biraz oraya ulaşmak, onu anlamak istedim. Maalesef çoğu anne oğluna “Erkek gibi davran, ağlama” diyerek baskı yapar ama bunların yarattığı sonuçlar var. Mesela bir süre sonra erkekler hiçbir şey konuşmaz oluyorlar. İskender gibi... Uygulaması gereken bir rolü var sanıyor, aile reisi sanıyor kendini. İşte o andan itibaren de değişiyor. Bu romanı yazmak benim için enteresan ve zor bir yolculuktu. Bir buçuk sene boyunca “İskender olsa ne yapardı?” diye düşündüm. Onu anlamadan aile sorunlarına, sevgimizi neden gösteremediğimize ilişkin sorulara cevap bulamayacağımızı düşünüyorum.

Bu nedenle mi kapakta erkek kıyafetiylesin?

Evet. Bir yanıyla da benim için de bir değişim hikayesi oldu. İstedim ki olduğum değil de olmadığım kişiyi anlayabileyim.

Kapak çok konuşuluyor; kimi eleştirdi, kimi beğendi.

Çok farklı insan var dünyada, farklı yorumlar da olacak elbette.

Ben ilginç buldum. Ama şu çağrışımı da yaptı bana: “Acaba” dedim; “Ahmet Altan ya da Tuna Kiremitçi kadın kılığına girseydi, ne olurdu?”

Buketçim ne diyebilirim, buna saygı duyarım. Senin gibi düşünmüyorum. Düşünsem yapmazdım. Edebiyat dünyasında mevcut kalıpları tekrar eden biri değilim, bugüne kadar olmadım, bundan sonra da olmayacağım.

Bir performans mı ortaya koymak istedin?

Ne demek performans?

Sanatsal bir terim olarak performanstan bahsediyorum.

Hakikaten anlamadım soruyu. Benim için kapakların estetiği, sunumu önemli. Buna kafa yoruyorum. Ruhen de zihnen de yeniliklere açık biriyim. Eleştiriler de oluyor elbette. Ama tek yanlı durmamak lazım. Erkekliğin inşasında kadınların da, bilhassa eş ve anne olarak rolü var. Kapak bu içiçe geçmişliği resmediyor aynı zamanda. Ayrıca kadın yazar olarak bir erkek karakteri anlayabilmek, onun dönüşümünü yaşarken okurumu da buna yoldaş edebilmek istedim. Bence bu romanı okuyan kadın okur bir parça erkek olmak nasıl bir şey diye kendini onun yerine koyarken, erkek okur da kadın olmak nasıl diye düşünebilmeli. Kapakta o değişim var. Kapağın neden böyle olduğu uzaktan anlaşılabilecek bir şey değil. Romanı okumak lazım.

Peki bu romanı yazarken sen nasıl bir değişim geçirdin? Ailenle bir hesaplaşma yaşadın mı?

Ben de kendi oğlumla ilişkimi çok gözden geçirdim. Onu yetiştirirken hata yapıyor muyum, kendi hayatıma uygulayabiliyor muyum, diye... Bu ana oğul ilişkisinde oğlum Emir Zahir’in rolü var.

Çocukken büyük ailelere gıpta ederdim

Anne ve babası boşanmış birisin. Romandaki gibi kalabalık bir ailede büyümek ister miydin?


Hem evet hem hayır. Hayat bilgisi kitaplarında resmedilen büyük aileler elbette içimi burkardı. Hani bir yanda kedi, sobada kestane, kardeşler halıda kitap okur. Onlara hep gıpta etmişimdir. Ama diğer türlü ben de özgür ve birey olarak büyüdüm.

Kendi babana ilişkin bir duyguya kapıldın mı yazarken, arama ihtiyacı duydun mu?

Çıkış noktamda ailesizliğim var ama bu kendimle hesaplaştığım bir roman değil. Kendimi didiklemeyi Siyah Süt’te yaptım.

Yazarlar kendini niye bu kadar didikler?

Biz çok içe dönük insanlarız. Ama ben başkasını didiklemem. Başkası hakkında polemik de yapmam, eleştirmem, yazmam.

Peki insanlar neden etrafıyla bu kadar uğraşır?

Romanın sorularından biri de bu. İskender de sürekli etrafın dediğini önemsiyor ve hatalar yapıyor. Önemsemese belki yapmayacak. Başkalarını dinlemekten yüreğimizin sesini duyamıyoruz.

“Aşk”la çok sattın, tanındın. Sana yönelik eleştiri ve söylentiler de arttı. Bunlarda kadın olmanın etkisi var mıydı?

Tabii ki... Örnek vermeme gerek yok ama şunu söylemek isterim. Bunlar basın ve yayın çevresinin konuştukları. Bir de okurlardan gelen mektuplar, mailler var. Oradaki enerji o kadar güzel ki, onlar kitabı okuyor. Onun için elit kesimin eleştirilerini çok duymuyorum.

Edebiyat ve kitap dünyası baş döndürücü bir değişim geçiriyor. Kitap satışları hızla artıyor, yazarlar popülerleşiyorlar. Orhan Pamuk mayo ile görüntüleniyor, senin eşinle boşanacağın söylentileri köşelere konu oluyor. Bunları takip etmediğim taktirde ben de işimi eksik yapar oluyorum. Elif, bu durumda ne yapacağız?

Lafı gene kitaplara, edebiyata, kültüre getireceğiz. Sohbeti buralara çekeceğiz.

Çekelim çekmesine de, şurada zorlanıyorum. Mesela O. Pamuk’un “Bir milyon Ermeni” sözünden sonra onun kitapları hakkında konuşamaz oldum. Ağzımı açar açmaz konu hep buna geldi, okur olarak sesimi duyuramadım. Şimdi de senin romanının daha okunmadan kapağı tartışılılıyor. Nasıl sadece romanı konuşalım?

Buket, o yorumu yapan kişiler, kitabın kapağına sürahi resmi koysam da aynı şeyi yapacaklar.

Elif, benim yeniliklere diyecek hiçbir sözüm yok, bunu savunan biriyim. Ama yazarın kitabın önüne geçmesinin hiç mi sonuçları yok burada?

Bence kalıcı olan hikayedir. Biz kitabın okunmasını istiyorsak tabii ki tanıtımını yapacağız, bunlar da konuşulacak. Birazcık geniş ufukla düşünmek lazım. Aynı önyargılara saplanıp kalmaktan yana değilim. Asıl olan ortaya çıkardığın kitabın derinliğidir, kalitesidir. Anlattığın hikayedir. Bir de ben çok göz önünde olan bir insan değilim. Ben kitap çıktığı zaman röportaj veren biriyim sadece... Yalnızlığına, mahremiyetine çok düşkünüm biriyim.

Bu kadar mı çaresiz bu memleketin kadınları, bu kadar mı yalnızız?

Dövülen ve dört gün boyunca aç susuz bırakılan sonra da otobüs durağına terk edillen M.T.’nin hikayesini okuduğunda ne hissettin?

Okurken hep aynı soru vardı zihnimde: Bu kadar mı çaresiz bu memleketin kadınları? Bu kadar mı yalnızız? Ne tuhaf değil mi, hem bu kadar coğuz sayıca, yarısıyız bu toplumun, hem aslında ne kadar yalnızız. Sen, ben, biz bu kadınlara destek vermezsek, biz el birliğiyle, ortak insani değerler etrafında harekete geçmezsek bu nasıl değişecek? Bence biz kadınlar artık “türban”, “Üniversitede kıyafet vs” tartışmalarını bırakıp, birbirimizi habire ötekileştirmekten -vazgeçip, bir an evvel kadın ve çocukların sorunları icin konuşabilmeli, çalısabilmeliyiz.

‘Boşanma dedikodularına içimdeki 6 Elif de farklı tepki verdi’

Evliliğinle ilgili ilgili söylentileri gazetede görünce, bu konuda sorular sorulduğunda ne hissediyorsun?


Siyah Süt’te anlattığım gibi içimde 6 tane Elif var. Her biri farklı tepki verdi. Sinik Entel Hanım dedi ki: “Bu toplumda dedikodu çıkarmak, başkaları hakkında atıp tutmak ne kadar kolay.” Anaç Sütlaç Hanım üzüldü, kırıldı. Pratik Akıl Hanım hiç oralı bile olmadı, umursamadı. Can Derviş Hanım ise “ya sabır, bu da geçer ya Hu” dedi.

Boşanma kararı alsan bunu basınla paylaşır mısın, bu ihtiyacı duyar mısın?

Bence hayat öyle bir muamma ki kimse büyük laflar edemez gelecek hakkında. Tek bildiğim tasavvufun kulağımıza fısıldadığı kadim öğretidir: “Sufi vaktin oğludur.” Hepimiz şu an içinde bulunduğumuz zaman diliminde en hayırlı, en kıymetli, en muhabbetli işleri yapalım, daha iyi.

‘Aşk egonun azaldığı yerde başlar’

“Benim için aşk, egonun azaldığı yerde başlar. Egon ne kadar yüksekse yaşadığın aşk da o kadar cılız olur. Biz ne yapıyoruz: Benim kocam, benim sevgilim. Hep bir ben vurgusu! Halbuki, aşk karşıdakini yüceltebilmektir. İnsan aşık olduğu şahsı özgür bırakmalı. Yazarken üzerinde durduğum bir bölüm var. Muhtar diyor ki Adem’e ‘Sen hep bana aşktan bahsediyorsun ama insan aşık olmadan önce kendine bir sormalı: Ben nasıl aşık olurum?’ Bu soruyu hiç kendi kendimize sormuyoruz. Çünkü kavgacı, tahakkümü seven bir yapıya sahipsem yaşadığım ilişki de bu özellikleri barındırır. Şefkatli, merhametliysem de bu özellikler ortaya çıkar.”

52
0
0
Yorum Yaz