Kuyudaki taşı kim çıkarır?

23/9/2007 · Kategori: Elestiri

Kuyudaki taşı kim çıkarır?

Kuyudaki taşı kim çıkarır?
'Kuyudaki Taşlar', Türk edebiyatında benzeri olmayan bir kitap. Bir şey söylemeden de çok şey söylenebileceğini ispatlıyor çünkü

03/12/2004 (76 defa okundu)

SEVENGÜL SÖNMEZ (Arşivi)

  • KUYUDAKİ TAŞLAR
    Kerem Yıldız, İnkılâp Kitabevi, 2004, 105 sayfa, 5 milyon lira.


    "Aslında romancı olmayı hiç istemedim. Bu kelime benim için kötü çağrışımlarla yüklüdür -içinde benim için daha kötü çağrışımlar barındıran, yazar, edebiyat ve eleştirmen gibi. Kurgulanmış, yavan bir eğlendiriciliğin yanı sıra, uydurma bir izlenim bırakıyor; danışıklı dövüş gibi. Kimse 'bir romancı'nın gerçekten söylemek istediğini ya da hissettiği şeyi söylediğini düşünemez; onun neyi kastettiği ya da neyi hissettiği bile pek anlaşılmaz" diyor, John Fowles 'Zaman Tüneli' adlı kitabında yer alan 'Yazıyorum O Halde Varım' başlıklı yazısında ve ekliyor: "Ben her zaman (sırasıyla) şiir, felsefe ve ancak ondan sonra roman yazmayı istedim."
    Avrupa'nın en büyük romancısının roman üzerine kurduğu bu cümleler, günümüz Türk edebiyatında giderek artan düzyazı hakimiyeti açısından hayli ilginç ve düşündürücü. Milletçe şair olduğumuz yıllar yakın bir geçmişin sularına gömülürken, edebiyat, yazar, eleştirmen gibi kavramların da tanımlarına yeni açılımlar getirmek zorunluluğu doğmaya başladı. 'Kuyudaki Taşlar'ın parça konuşanlarından birinin söylediği gibi (parça konuşanı: bu metinlerdeki diyalogları gerçekleştiren kişilerden her birine verilen ad): "Sanatın nasıl bir şey olduğunu çok iyi bildiğin için, yaptığın herhangi bir şeyi sanat tanımıyla örüyorsun, yani olmayacak yerlerden, olmayacak sonuçlar çıkarıyorsun"

    Edebi olan...
    Lisedeki edebiyat derslerimizde yapılan beylik tanımı hepimiz hatırlarız: "Edebiyat güzel söz söyleme sanatıdır, önemli olan ne anlattığın değil; nasıl anlattığındır." Bu tanımı, içerik olarak yetkin bulmayanlar çıkabilir ama edebiyatın ne olduğunu bu kadar az sözle anlatabilecek başka cümle de yok gibidir. Edebi olan, konuyla yani içerikle ilgili olan değildir; edebi olan dille yani anlatımla ilgilidir.
    Şimdi bu tanımı aklınızda tutmanızı isteyeceğim. Ve arkasından da şu soruyu soracağım: O halde, biri, dili kullanma, değiştirme ve güzel söz söyleme yeteneğine sahipse, ya da başka bir deyişle, akıcı bir dille, başınızı kaldırmadan okuyacağınız bir metin kaleme alırsa, orada ne anlatıldığının hiç mi önemi yoktur? Yanıtınızı sormayacağım; ama bana kalırsa, pek çoğunuz, edebi olanın dil lezzetinden geçtiğini bildiğiniz için, ne anlatırsa anlatsın bu metni okuyacağınızı söyleyeceksiniz. 'Kuyudaki Taşlar', işte tam da bu sorunun yanıtını bulmamızı sağlayacak, edebi olanın ne olduğunu düşündürtecek bir yapıya sahip.
    Karşılıklı konuşmalardan oluşan parçalarda, (metinlerde?) insan zihninin nerelere sıçrayabileceğini, dilin ne tür kuyular kazıp ne tür tuzaklar kurabileceğini gösteren 'Kuyudaki Taşlar', başlangıçtaki uyarı göz önünde bulundurularak okunmak zorunda: "Parçalar belli bir 'mantık'la sıralanmıştır."
    "Dil, mantık, tutarlılık, kurgu, diyalog, mahlas, zekâ, hayal gücü" gibi kavramlar, bir metnin içinde kullanılan unsurlara dönüşürse ve o metni oluşturan kahramanlar, bu durumun farkına varırsa ortaya çıkacak olan mantıksızlık nasıl çözümlenecektir?
    Yazının burasına kadar, bu mantıksızlık içinden bir şey çıkaramayanların bu işte pek de bir kabahati yok, tıpkı 'Kuyudaki Taşlar' gibi, bekleyin; sona doğru aslında hiçbir şeyin mantıksız olmadığını göreceksiniz; çünkü bu kitaptaki bütün metinler, anlamlı bir bütünün parçaları. Bütünün anlamı ise, ancak parçalar üzerinden geçerek sona doğru ortaya çıkıyor: "bu parçalar, bütüne ait olmasalar da, karışık olan bu bütünün rahat anlaşılması, en azından bütün anlatılırken ona örnek olmaları açısından önemli. Bu öykülerdeki üslup, ilerleyiş şekli ve kendi içindeki mantık tek başına bir anlam ifade etmiyor, evet okunuyorlar, tek başlarına okunma özellikleri var ama sadece bütünle ilişkiye girdiklerinde anlamlı oluyorlar"

    Kurmaca mı, dil mi?
    Kurmacanın, hayattan farkı nedir? Bir metnin kurmaca olduğunu bilmek, en başta okur olarak, onunla aramıza bir mesafe koymamızı sağlar. Üstelik bu mesafenin ipleri okurun elindedir ve roman ya da öykü fark etmez, okur ikna olduğu ya da olabildiği kadar kurmacanın içinde bulur kendini. Peki ya kurgunun tamamı, hiçbir şey söylemese bile, bizi içine dahil ederse, biz o kurmacanın kahramanları gibi konuşmaya ya da düşünmeye başlarsak ne olur? Bu durum, hiçbir şey anlatmamasına rağmen kurmacanın mı başarısıdır yoksa dilin mi? İşte bu sorunun yanıtı, 'Kuyudaki Taşlar'da mevcut. Çıkarmak isteyenlerin işinin hiç kolay olmayacağı en baştan anlaşılıyor. Akıl sınırlarını zorlayan saçmalığın peşine düşen okur olarak bu işin sonu nereye varacak dediğiniz yerde karşılaştığınız sonuç, görmezden geldiğimiz, bu kitabın da yazılmasının da nedeni olan büyük bir alana işaret ediyor. Bu sonuç sadece, işaret etmekle kalmıyor, eksikliğini hissettiğimiz, edebiyatımızda kuru bir dal misali yok olmaya yüz tutacak diye korktuğumuz büyük bir kavramın adını saklıyor. Ya da var oluşun tüm döngüsel kuralıile , yine nereye döneceğimizi işaret ediyor.
    'Kuyudaki Taşlar', Türk edebiyatın benzeri olmayan bir kitap. Şöyle ki, kitabı oluşturan tüm metinler aslında, bir başka şeyi söylemek için yaratılmış; bugün pek de bir şey söylemeyen metinler ile karşılaştırıldığında, aslında bir şey söylemeden de çok şey söylenebileceğini ispatlayan bir kitap. Matematiksel olarak eksiyle eksinin çarpımının artı olması gibi, bir şey söylemediğini, bir şey söylemeyerek söyleyen bu kitap, aslında bize edebiyatın ne olduğunu ya da ne olmadığını anlatıyor. Okumak isteyene, bilmek ve kavramak isteyene.
    Kitabın kendisi kadar saçma olan ve kitap hakkında pek de bir şey söylemeyen bu yazıya, kitaptan bir cümle ile son vermek ve çekilip gitmek düşüyor bu yazının yazanına: "Boşver şimdi kurguyu, bunların hepsi yalan dolan, söylüyor adam işte daha ne yapsın, deliymiş kendileri, sözünü de söylemiş zaten, biz kurgunun içindeki parça konuşanları (zavallı düzyazı okurları) olarak nasıl yıkalım bu çatıyı? Şiire dikkat et yeter, bak, hepsi onun içinde saklı."
    Bilmem farkında mısınız? Biz düzyazı okurları bu yazıda şiire alet edildik !

  • EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

    0 yorum yazılmıştır

    « Önceki :: Sonraki »