|
'Masalcı da olabilirim yalancı da'
|
Mine Söğüt: Hem yaşarken hem de yazarken olağanüstüne inanıyorum. Çünkü çocuk, oyuncaklarına inanmak zorundadır...
| Kırmızı Zaman'da, ölüm, yaşam ve zaman üçgeninde farklı hayatların kapısını aralayan Mine Söğüt: Kendimizi anlam kafeslerine tıkmadığımız sürece özgür olabiliriz
29/10/2004 (116 defa okundu)
SEVENGÜL SÖNMEZ (Arşivi)
Mine Söğüt'ün yeni romanı 'Kırmızı Zaman', son günlerde çoğalmasına rağmen bireysel yaşamların anlatılması açısından tekrara düşmeye başlayan roman dünyamıza çarpıcı bir biçimde düşüverdi. Romanı, geleneksel anlatı formlarının olağanüstülüğüyle buluşturan 'Kırmızı Zaman'da, ölüm, yaşam ve zaman üçgeninde farklı yaşamların kapısı aralanıyor. İstanbul'un gizemli yerlerinde yaşayan, yaşamları sıradan insanların yaşamlarından çok farklı olan, bu fark nedeniyle gerçek olup olmadıklarını her sayfada tekrar tekrar sorguladığımız kahramanlar, masal dünyasından çıkmış gibi görünseler de parçası oldukları 'insanlık durumları'nın birer yansıması. Romanın satırları arasında olağanüstünün gizemi içinde kaybolmaya yüz tutanları gerçeğe çağırmak için ilginç bir yöntem bulan Mine Söğüt'le bulduğu bu yöntemi, yeni romanı ve yazma sürecini konuştuk... 'Kırmızı Zaman'a geçmeden önce, 'Beş Sevim Apartmanı'ndan artakalan bir şeylerle başlamak istiyorum. 'Beş Sevim'den bu yana, romancılığınızın geliştiğini, 'Kırmızı Zaman'ın ona göre çok daha başarılı bir roman olduğunu söyleyerek, bu iki roman arasında yazma sürecini etkileyen ne tür değişiklikler oldu? Bu kez yazarken daha çok korkuyordum. Her kitap birbirine dayanır. Bazen biri diğerini ayakta tutar, bazen de biri diğerine ayak bağı olur. İkinci romanı yazarken, bu iki duygu arasında sürekli gidip geldim. Ve nereye vardığımı gerçekten bilemiyorum. Kendime dışarıdan bakarak yazamıyorum; hatta yazdıktan sonra bile geriye baktığımda bazen kafam karışıyor. Ama biliyorum, siz fark etmeseniz de tecrübenin gölgesi hep üzerinizde. Bu gölge sizi bazen aşırı güneşten koruyor, bazen de güneş ışığından yoksun bırakıyor... Yani her zaman sizi daha ileriye götürmeyebiliyor. O yüzden tecrübelere doğrudan güvenmek değil, onları devamlı sorgulamak gerektiğine inanıyorum... 'Beş Sevim Apartmanı'nın film olacağını duyduk. Bu gelişme, size 'Kırmızı Zaman'ın da bir gün senaryolaşabileceğini düşündürdü mü? Yazmaya başladığım zaman, sadece ortaya çıkacak romanı düşünebiliyorum. Ötesini hayal etmek benim için çok zor; zaten biliyorum ki roman yayımlandıktan sonra artık sizin olmaktan çıkıyor. Onun bir sanatçıyı heyecanlandırması ve yaratıcılığını harekete geçirmesi, benim için müthiş bir sevinç; ama yazarken hayalini kurabileceğim bir şey değil. İstanbul'un tuhaf insanlarını anlatıyorsunuz bu romanda da. Bir yanıyla, masallar yazıyorsunuz. Belli bir yerde yaşayan ama yaşadıkları zaman belli olmayan karakterler yaratmışsınız 'Kırmızı Zaman'da da. Sizi böyle karakterler yaratmaya iten şey nedir? Çünkü hayatın kendisinin külliyen tuhaf olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz. Hiçbir zaman cevaplandırılamayacak bir soruyla birlikte geliyoruz hayata: 'Neden?' sorusuyla. Öyle tuhaf bir soru ki bu, her şeye hakim ve cevabı yok. Yaşarken olduğu gibi yazarken de devamlı bu soru çıkıyor karşıma. Cevabını hiç bulamayacağımı bile bile peşine düşüyorum. Yazdıktan sonra fark ediyorum ki karakterlerimin tuhaflıklarının ortak yanı hayatta bu sorunun tuzağına düşmüş olmaları. Bir şey arıyorlar, bir şey ararken başka bir şeyden kaçıyorlar. Nereye varacaklarını, başlarına neler geleceğini hiç bilmiyorlar. Her şeyin rastlantılara bağlı olduğu, adaletsiz, tehlikeli bir dünyada sadece hayatta kalmaya çalışıyorlar. Ben de onların peşine takılıyorum. 'Neden' diye başlayan bir soru soruyorum kendi kendime, sonra onun cevabını bulmak için masallara dalıyorum ve çoğu kez de elim bomboş çıkıyorum. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi... Zaman, tüm insanlığın en önemli konularından biri. Üstelik pek çok felsefi doktrinin ana meselesi. Romanınızın izleğine zamanı almak, bir yandan da hayli zor bir işe el atmak olmadı mı? Hedeflediği, hayal ettiği, kurguladığı şeyi yazabilen biri değilim. Benim için yazarken birinci kural 'yazabildiğimi yazmak'. Sırada ne varsa... 'Zaman' kavramı bu roman için özellikle seçilmedi. Yazarken kendiliğinden kurguya, kahramanlara ve tabii ki bana hakim oldu ve 'kendini yazdırdı'. Aslına bakarsanız, yazdığınız şey hayatta sizin de temel sorununuzsa onu anlatmak sanıldığı kadar zor olmuyor. Çünkü yazarlık benim için öncelikle kendi derdini dile getirebilme hüneridir. Ve etkileyiciliği en çok samimiyetinde gizlidir. Söz 'zaman'a gelince, zaman neden 'kırmızı'? Kırmızı'nın bir yazar olarak size çağrıştırdıkları romanın oluşumunda ne ölçüde etkili oldu? Romanda da geçtiği gibi, kırmızı "Manada tehlikeyi işaret eder. Cazip ve cinaidir." Zaman da aynı şekilde cazip ve cinaidir; ve hayat da bizzat cazip ve cinaidir. Bu roman hayatı anlatıyor. Hayatın hükümdarı zaman; o hem her şeye kâdir hem de acımasız bir hükümdar. Dolayısıyla asası adaletten çok adaletsizliği, huzurdan çok karmaşayı işaret ediyor. Bunların hepsini bir resme koyacak olsanız, siz o resmi hangi renkle boyardınız? Romanda kullandığınız yöntem, bize farklı hikâyeler anlatıyormuşsunuz izlenimi veren bir bölümlenme. Bu bölümler arasında da sözlükçe diyebileceğimiz sayfalar var. Tam kendimizi kaptırmış okurken araya giren bu sözlükler, bizi gerçek hayata ya da gerçekliğe çekip çıkarıyor, bunu yaparken, okur, yazdıklarınız içinde kaybolup gitmesin mi istediniz? Onlar masalın gerçeğe açılan pencereleri. Okurun soluk alması, hayal gücünün 'gerçek'ten beslenebilmesi için.... O sözlük aslında önce 'yabancılaştırma sözlüğü' başlığıyla kitabın sonuna eklenmişti ama sonra bölümler arasına serpiştirildi. Amacı 'yeryüzündeki her şeyin birçok ve farklı anlamı olduğunun' altını çizmekti. Kelimeler, kavramlar, anlamlar zamana, mekâna ve olaya göre yer değiştirebiliyor, bambaşka şeyler ifade edebiliyorlar. Bunu hiç unutmamak gerektiğini düşünüyorum. Sadece zaman değil her şey görece. Bunun farkına vardığımız, kendimizi anlam kafeslerine tıkmadığımız sürece özgür olabiliriz. Okura bu yolla özgürlüğün kapısını açmak mümkün. Ben bir masal anlatıyorum ama ne kadarı doğru, akılcı... belli değil. Çünkü o bir masal. Okur, o masalın içinde kendi masalını yeniden yaratabilir. Benim anlattıklarımla sınırlandırılmak zorunda değil. Çünkü ben bir masalcı olduğum kadar yalancı da olabilirim! İki romanınızda da bir çeşit esrar perdesi yaratmaya çalışıyorsunuz. Sizin kaleminizden çıkan bu hikâyeler, böylece, yüzyılın katı gerçekliği içinde insanda olağanüstülük duygusu yaratıyor. Karakter yaratmadaki beceriniz, özellikle bu roman için, bu kahramanlar ve anlattıklarınızı okur için çok gerçekçi kılıyor. Peki sizin gerçeklik sınırınız, olağanüstüne olan inancınız nedir ve bu inanış romanda kendine bir yansıma buldu mu? Ben 'şüpheci'yim. Ve her iki romanda da bu yüzden şüphecilik hakim. Gerçeklik sınırlarım yok. Her şey olabilir. Korkunç bir bilinmezlik içinde yaşadığımızı düşünüyorum. Ve belki de bilmemiz gerekmediğine. Olağanüstüne inanca gelince...Nedir ki olağan? Bana sorarsanız yeryüzünde sıradan sandığımız her şey, başta bizzat hayatın varlığı, aklın sınırsızlığı, yaratıcılık, kadim içgüdüler, ilahi sanılan düzen, o rastlantısal ve mükemmel sistem baştan sona olağanüstü ve tabii ki hem yaşarken hem de yazarken olağanüstüne inanıyorum. Çünkü çocuk, oyuncaklarına inanmak zorundadır...
KIRMIZI ZAMAN Mine Söğüt, Yapı Kredi Yayınları, 2004, 219 sayfa, 11 milyon lira. |