24 07 2011

MEHMET AYDIN’LA EDEBİYAT AKIMLARI ÜZERİNE SÖYLEŞİ Ayşe Kaygusu

MEHMET AYDIN’LA EDEBİYAT
AKIMLARI ÜZERİNE SÖYLEŞİ

Ayşe Kaygusuz


Sayın Mehmet AYDIN Hocam, bizler senin şair, yazar ve eğitimci kişiliğini biliyor ve yakından izliyoruz. Bize zaman ayırıp bilgini paylaştığın ve ayrıca özel sorularımı yanıtladığın için şimdiden teşekkür ediyorum.
Kısa yaklaşımla, genel çizgideki yazım akımları hakkında neler söylersin.

Klasisizm ( kuralcılık) :
17 ve 18. yy’ da geçerli olan bir yazım akımıdır. Başlıca özellikleri şunlardır: Yapıtlarda üç birlik kuralı ( zamanda, mekânda ve konuda birlik) uygulanır. Us ve mantık baş tacı edilmiştir. Dış doğa yerine, iç doğa (insan doğası) yeğlenir. Bir anın gerçekleri değil, ölmeyen gerçekler dile getirilir. İstem, tutkular üzerinde her zaman egemen durumdadır. Ulusal olmayıp evrensel niteliklerdir. Önemli olan konu değil, konunun işleniş gücüdür. Modanın her türlüsüne tepki duyulur. Tipler hep ülküsel olarak işlenir. Her alanda yetkinlik aranır. En çok Antik çağa tanıklık duyulur.

Romantizm ( coşkunluk) : 1800. 1843 yılları arasında geçerli olan bir akımdır. İlkeleri Fransız şairi V. Hugo’nun yazdığı Kromvel adlı yapıtın önsözünde dile getirilmiştir. Kuralcılığa tepki olarak ilkin İngiltere ve Almanya’da ortaya çıkmıştır.
Romantizmde Antik çağ yerine dine, ortaçağa, ulusal değerlere ve yerel renklere önem verilmiştir. Bireysellik ve sanat gerçekliği ön planda tutulur. Yaşamı düşe geçirme, şairanelikle anlatıma görkem verme baş ilkeler sayılır. Doğaya özlem olarak yaklaşılır. Yazarlar, sürekli iç dünyalarıyla kendi kişiliklerini yansıtırlar. Yazım konuları büyük çapta varsıllaştırılmış, ayrıca trajedinin yerine dram türü getirilmiştir.
Realizm (gerçekçilik): 1856- 1880 yılları arasında ortaya çıkan bir akımdır. Kurucuları Auguste Comte ve Aippolyte Tain’dir. Gerçeğin nesnel gözlemine dayanır. Olayların göründükleri gibi ortaya konulması gerekir. Yaşanan doğrularla her türlü yansız betim sanata sokulmuştur. Özellikle dış çevre betimi son sınıra çıkarılmıştır. Kişilikleri güçlü olan insanlarla ( karakter) orta yetenekli insanlar (tipler) bir arada işlenmiştir. Çevre, yazarın gözüyle değil, olay konusu olan kişilerin gözleriyle yansıtılır. Gerçekçilikte amaç, biçem ve yapı yetkinliğidir. Biçemde artık kültür diline bağlıdır.
Parnasisizm ( parnasçılık):

Adını, Yunanistan’daki Parnas adlı bir dağdan almıştır. 1860- 1866 yılları arasında geçerlidir. Gerçekçiliğin şiire yansımış biçimidir. Olguculuğun etkisinde gelişmiştir. Şiiri güçlendiren yapı ve biçimdir. Şiirden düşünce ve duygu tümüyle atılmıştır. Benlik, edebiyattan kovulmuştur. Duygusuzluk ve nesnellik, Parnasçılığın temel niteliğidir. Uyumdan çok ritme, müzikten çok plastik sanatlara yaklaşırlar. Dış evrenin betimine büyük yer verilir. Lirizmden şiddetle kaçınırlar. Nazım türü olarak en çok Sone’yi kullanırlar.

Natüralizm (doğalcılık): 1880- 1890 yılları arasında yaygın olan bir yazım akımıdır. Edebiyatta bilimsel gerçekçiliğin deneyim yöntemini uygulamayı öngörür. En tanınmış yazarı Emile Zola’dır. Bu akımda deneyime, eğitim ve soya çekime ağırlık verilir. Olaylar daha çok kötümserlik ve karamsarlık açısından ele alınır. Kimi zaman biçemde yerel dilde öne çıkar. Kişilerin yetiştikleri çevrelerde beden yapıları büyük çapta dikkate alınır. Öykü ve roman türlerinde sosyal çevre ön planda tutulur. Sanatta tam bir bağımsızlık tanımaktadırlar. Tiyatroda dekor ve kostümler, yapıtın ana öğeleridir.

Sembolizm (simgecilik):
1885- 1902 yılları arasında geçerli olmuştur. Başlıca temsilcileri Baudelaire, Verlaine, Rimbaud, Mallarme ve Valery’dir.
Bu akımda sözcüklerin anlamlarından çok, ses ve uyum değerleri üzerinde durulur. Şiir, ne denli kapalı ve yorum olanağı verirse o denli güzeldir. Güzellik, açıklıkta değil kapalılıkta aranmalıdır. Gerçekliğin apaçık verilmesi yerine, değiştirilerek verilmesi önemlidir. Sanatçılar; iç müzik, ritim ve sözcüklerin dize içindeki düzenine ağırlık vermişlerdir. Düşünceye duygulu bir biçim verilmeye çalışılır. Doğa yarı aydınlık bir durumda yansıtılmalıdır.
Doğayla insan ruhu arasında bir bağ kurularak, geçeğin insanda bıraktığı izlenimler dile getirilir.

Kübizm:
yirminci yüzyılın başlarında kurulmuş bir akımdır. Kübistler, konuların ve nesnelerin salt görünen yönleriyle değil, görünmeyen yönlerini de göstermek isterler. Doğa, yepyeni bir açıdan yorumlanmak istenir. Konuyu tüm olarak kavramak için değişmeyen özü betimlemek gerekir. İç ve dış gerçekler ele alınır. Betimlenecek varlığın bir yanı değil, her yanı anlatılır. Kübistler, sanat öğelerini duygu yerine düşüncede ararlar. En soylu gerçekler yanında, en bayağı gerçeklere de yer verilir. Olaylara bütünsel bir açıdan bakılır.

Fütürizm (gelecekçilik):
1909- 1915 yılları arasında geçerli olan bir akımdır. Kurucuları Caslo Carro, Russolo ve Filippo Marinetti’dir. Bu akım ilkelerine göre şiirde; duyguların yerini ivme, makine, çark sesleri, fabrika gürültüleri ve devinim almıştır. Amaç; dinamizmi, canlılığı, etkinliği, atılımı yansıtmaktadır. Bir anlık görünüşler yerine, anımsananla görünenler estetiksel sentezinin yapılması öngörülür. Geçmişe ve geleneklere yeğinlikle karşı çıkılır.

Dadaizm (dadacılık): 1916- 1922 yılları arasında geçerlidir. Kurucuları Tristan Tazara, Francis Picabia ve Paul Eluart’tır. İlkeleri şunlardır: Aşırı kuşkuculuk öne çıkarılmıştır. Yerleşmiş değerleri sarsma ve silkeleme yoluna gidilir. Sosyal bir yergiye yönelmiştir. Geleneksel yazınla alay eder. Karmaşa ve kargaşadan medet umar. Sıradan olayları, durumları ve katı kuralları tümüyle yadsır. Usu dışlama yoluna gider. Bütünü parçalayarak, özü yakalamaya çalışır. Letrizm akımını da büyük ölçüde bağrında taşır.
Sürrealizm (gerçeküstücülük):
1922- 1940 yılları arasında kendini göstermiştir. Kurucuları G. Apollinaire, Andre Breton, Arthur Rimbaud, P. Eluard, Rene Char ve S. Mallarme’dir.
Özellikleri: Çağrışım biçimlerinin bütün varlığıyla, düşlerin büyük gücünü ve bilinçaltı verilerini yansıtmaya çalışır. Düşünce ve gerçek arasında bir seçme yapmayı dener. Eleştiriden geçmiş görece bir usu öne çıkarır. Şiirsel sezgi aracılığıyla iç bilgiye yönelir. Kuralların her çeşidine karşı çıkar. Daha önce ortaya konanlarla hesaplaşmayı öngörür. Özgür estetiğin alanını genişletir. Yaşamla alay ederek, onu hiçe saymaya yönelir. İnsanı içinde bulunduğu koşullardan kurtarmaya çalışır. Daha çok iç konuşmayı ( Suut Kemal Yetkin, edebiyatta Akımlar, Remzi Kitapevi, İstanbul) yansıtır.
Ekspresyon:
Birinci Dünya Savaşından sonra ortaya çıkan bir edebiyat akımıdır. Terim anlamı, Türkçe karşılığıyla Anlatımcılık demektir. İnsanların en gizli yönleri yanında, korkunç ve düşünsel dekorlarla yüklü olayları anlatır. Özellikle şair ve yazarların kendilerine özgü sezgileriyle sezişlerini okuyucuya yansıtır. Dış görünüşleri dışlayarak, yaşamın iç gerçeklerini anlatır. Bu konuda daha çok iç gözleme yer verilir. Bütün varlıkların özüne ve derinliklerine inmeye çalışır. Her türlü duygunun anlatımında; alışılmış kuralların dışına çıkılıp anlatım ve yine sözcükler yoluyla özgün biçimler ve yapılar amacı güdülür. Ürünler oluşturulurken de us yerine seziler ve sezgiler öne çıkar.
Bu akımın başlıca sanatçıları ise İ.Joyce, Strinberg, Kafka, O’Neill, Herwarth Walden ve Elio’dur.

Postmodernizm Devinimi: Bu devinimin ya da akımın Türkçe karşılığı “modern ötesi, yeninin, şimdinin ötesi“ anlamlarına gelir. 1950’lerden sonra ortaya çıkmıştır. Kurucuları Federika de Onis, Arnold Tovnbee, Doehherty, Jean-Français Lyotart ve Habernas’tır.
Postmodernizm, evrende tek bir doğru olmadığını belirterek, görecilik anlayışını kabul eder. Onun ilkelerinde kimlikler, kavramlar, gerçeklik ve doğruluklar tümüyle kurmaca ve görecedir. Ayrıca postmodernizmin “sanat-edebiyat-toplumsal ve siyasal ( yeni dünya düzeni)” gibi üç ayrı yönü de vardır.
İnsanlık, endüstrinin ve medyanın sürekli baskısı altındadır. Bu yüzden hep geleceğin korkusunu bastırma yollarını aramaya başlamıştır. Aydınlanma ve modernizm, artık bu korkuyu gidermeye yetmemektedir. Bunun için onları aşan postmodernizme bel bağlamak gerekir. Böylece postmodernizm, modernizme tepki olarak doğmuş ve onu tümüyle yıkmaya yönelmiştir. Bu arada, yaşamda ve sanatta insan varlığı iyice küçülmüş ve önemsizleşmiştir. Bilginin kaynağı ve yöntemi ise yapısalcılığa ve dil oyunlarına kaymıştır. Kapitalist küreselleşmenin kültüre ve edebiyata egemenliğiyle merkeziyetçi görüşe karşı çıkılmış, toplumda güvensizlik ve kuşku en başat öğeler durumuna gelmiştir.
Bütün bunlar bağlamında bu yeni akım ulus devleti, gelenekleri, evrenselliği ve Marksizm’i yadsıyıp yerelliği öne çıkarmış; gerçekçi ve toplumcu gerçekliği hiçe saymıştır. Onun, sanatçıdan beklediği, sanatsal nesneyi ve biçimi ortaya çıkarmıştır. Yasalaştırılan erk ise ekonomik erktir. Böylece ekonomik güç, sanat erkini de belirleyip yasallaştırmış olmaktadır.
Postmodern anlayış toplumlara, anlamı parçalayıp ya da yadsıyarak cinselliği, pornuyu, beyin yıkayan eğlenceyi, umutsuzluğu, boş vermişliği, gizemsel sığınmayı, özentili seçimi, moda olanı, saçmayı, karmaşayı ve Yuppiler’in yaşam biçimlerini öngörmektedir. Orada salt güncellik gündemde tutulup, içerik ve öz hep geriye itilirken yabancılaşma öne çıkarılmıştır. Kısacası postmodernizm, tümüyle globalleşmenin ürünüdür.

 

Köy Enstitüleri hakkında neler söyleyeceksiniz?
Ben, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitirdikten sonra kendi isteğime bağlı olarak Pazarören (Kayseri), Cılavuz ( Kars) ve Pulur (Erzurum) Köy Enstitüleri’nde öğretmen ve yönetici olarak çalıştım. Köy Enstitüleri, belirli bir tarihsel gelişim süreci sonunda, Türk eğitimcilerinin oluşturdukları özgün birer eğitim kurumlarıdır. Bu kurumlara ilişkin konular, üç evrede ele alınabilir.
1-Kuruluş Evresi Bağlamında Tasarı İçerikleri
Bu evrede şunlar dikkate alınmıştır:
1- Değişik tarihlerde kurulan 21 Köy Enstitüsü; tümüyle ülke gerçekleri ve koşullarından hareket edilerek kurulmuştur. Düşünce yapısı olarak bunlar, dinsel inançlardan arınmış bir biçimde; Hacı Bektaş ve Hacı Bayram Veli’nin toplu üretime dayalı geleneksel temel öğretileriyle, halkımızın imece ve gubaşıklık ( kolektiflik) örneğinden yararlanılmıştır. Buna koşut olarak, bir plan ve proje yaklaşımında Anadolu bozkırını yeşertip, bulunduğu yöreye örnek olmaları hedeflenmiştir.
2- Hızlı köy öğretmeni yetiştirme yoluyla yüzde doksanı bilinçsiz olan köylümüzü okur-yazar duruma getirme düşünülmüştür.
3- Ağa düzeni sayılan feodalizmin yıkılması tasarlanmıştır.
4- Atatürk devrimleri olan Cumhuriyet, ulusal devlet, akıl ve bilim öncülüğünde laiklik, bağımsızlık, aydınlanmacılık ve antiemperyalizmi halka yaymak istemiştir.
5- Yüzyıllar boyu süregelen köy-kent uçurumunu gidermek ele alınmıştır.
6- İş içinde, işe ve üretime dayalı, çağdaş eğitim dizgesini yerli eğitim bilim uzmanlarıyla hazırlamak yöntemi öngörülmüştür. Öğrencileri, ezbercilikten kurtarmak amaçlanmıştır.
2-Uygulanan Eğitim ve Öğretim:
1-İlkokulu bitiren köy çocuklarına beş yıllık bir süreçte, bilgiyi işe dönüştürme yoluyla; kültür, sanat ve köy teknolojisi, bir arada bir bütün olarak verilmiştir.
2- Yapılanma, yeme-içme, aydınlanma, temizlik ve düzen işleri genellikle kendi olanaklarınca sağlanmıştır.
3- Değişik bölgelere toplu geziler, enstitüler arasındaki kardeşçe dayanışma, kız-erkek karma eğitim, yakın köy okullarına karşılıksız yardım, yurdun ve halkın kültür değerlerini ortaya çıkarma yönünden, öğrencilerde çok güçlü ulusalcı bir ruh oluşturulmuştur.
4- Enstitülerde öğrenciler, yeni bir insan tipi yaratma amacına yönelik; güçlükleri yenme, sorunları çözümleme, doğaya egemen olma, haksızlıklara karşı koyma: geleneksel boyun eğme yerine eleştirme, sorgulama gibi çok sağlam bir etik ve karakter eğitimi kazanmışlardır.
5- Köy Enstitüleri uygulaması, ülkemizde düşünceyi devinime geçirmiş; bir bakıma İşçi Partisi’nin kurulmasıyla, 68’liler Kuşağı’nın da oluşmasını hazırlamıştır.

Bütün bunlara karşın; ideoloji, Toprak Yasası, cinsellik ve dinsellik görüşlerine karşıtlık savları ileri sürülerek, o örnek kurumlar, daha gelişmeleri yeterince tamamlanmadan, karşı devrimcilerce yok edilmiştir.
3- Köy Enstitüleri’nin Yeniden Yapılandırılması Sorunu:
Bugün, 21 köy enstitüsünün yerleşme yerleri, bakımsızlıktan birer ören olma yolundadır. Ne yazık ki, paha biçilmez onca ulusal servet, birkaçı dışında yok olup gitmektedir. O kurumlara seçenek olarak getirilen düşsel Köykent Projesi, havada kalmış; kapsamlı bir yapılanmadan uzak kaldığı için bireysel girişimden öteye geçememiştir.
Halen büyük ölçüde işlevsiz olan o yerleşkeler, zaman geçirilmeden, kişilerin ve vakıfların dışında, devlet eliyle eğitim fakülteleri durumuna getirilmelidir. Çünkü gerçek eğitim, kamunun sahiplendiği eğitimdir. Böylece, yıllardır sönmeyen o büyük coşku, yeniden canlandırılmış ve yörüngesine oturmuş olarak, geleceğe dönük köklü bir anlam kazanacaktır.
Özel sorularımıza geçelim mi?
Öğretmenlik yaptınız, çok yerlerde görev aldınız. Hangi kent, kasaba ya da köy sizi daha çok etkiledi?
Beni en çok Belgrad Üniversitesi ile Bilkent Üniversitesi etkiledi. Çünkü oralarda aradığım ortamı buldum. Oralardaki düzeyli, özgürce, erinçli ve bilimsel yaratılan hava, tam bir çalışma olanağı hazırladı. Bir de kirazlı ( Çanakkale) öğretmen okulunda bürokrasinin en katı yönleriyle karşılaştım.
Öğretmenliğin dışında yazısal yaşamında ders aldığınız hocalarınız ve örnek aldığınız insanlar oldu mu?
Yaşamım boyunca on binlerce insanla karşılaştım. Onlarla karşılıklı ilişkilerimiz oldu. Fakat beni en çok etkileyenler, daha çok sanatçılar olmuştur. Romanda Tolstoy’la Dostoyevski, şiirde Baudelaire, Nazım Hikmet, Melih Cevdet Anday ve Cemal Süreyya; öyküde ise M.Gorki ile Orhan Kemal’i bilincimin hep ön alanlarında yaşatıyorum.
Nüfus kâğıdının eski olmasına karşın, genç ve yaşam dolusunuz, ne dersiniz?
Ben her sabah saat yedi de kalkarak, aç karnıma bir bardak su içerim. Arkasından on beş dakika beden eğitimi yaparım. Hava güzel olursa kısa bir yürüyüşe çıkarım. Daha sonra en az iki gazete ile bana gelen dergileri okurum. Kahvaltıdan sonra kitap okumaya yönelirim. Öğle yemeği yemeksizin, hafif olarak akşam yemeği yerim. Televizyon haberlerini dinledikten sonra yatmadan önce bir elma yerim. Özellikle bilincimi sürekli ayakta tutmak için oburca okumaya büyük ağırlık veririm. Sigaram ve kahve kültürüm yoktur. Günlük yaşamım hemen hemen bu denli yalındır. Ömrümü bu yalınlığa borçluyum.
Kimler olduğunu sormayacağım ama desem ki, Mehmet Aydın için aşk nedir?
Aşk; sevgilerin, bağlılıkların ve ilişkilerin çok üstünde evrensel bir tutkudur. İki ayrı cins insanın, hiçbir art düşünce gözetmeksizin beyince, duyguca ve bedence bütünleşmesi ve içselleşmesidir. Ne var ki, bu bütünsellik kimi zaman yaşamın akışı, gelişmeleri ve aşamaları içinde türlü nedenlerle değişik öznelere de yönelebilir. Ayrıca, bir kavram ya da ülküye ödünsüz bağlılık da aşk sayılır
Tekrar teşekkür ediyorum Mehmet Hocam. Saygı ve selamla.

 

Ekin Sanat Dergisi - Temmuz 2010 Sayısı

 

544
0
0
Yorum Yaz