10 03 2011

Okuduğum Kitaplar

Okuduğum Kitaplar

Temmuz Çocukları

30 Ekim 1961 tarihinde yapılan Türkiye-Almanya İşgücü Anlaşması ile başlayan göçün 50. yılını yaşadığımız bugünlerde okudum Menekşe Toprak'ın Türkiye'den Almanya'ya göçmüş bir ailenin öyküsünü bir günlük bir zaman dilimi içinde anlattığı ilk romanı Temmuz Çocukları'nı (Ocak 2011, Yapı Kredi yay.). Roman bir yılbaşı gecesi başlıyor ve paralel kurguyla, Türkiye ve Almanya'daki farklı kahramanların anlatımıyla gelişiyor.

METİN CELÂL

Çoktandır edebiyatçıların uzak kaldığı Almanya'ya göç üzerine bir romanın 50. yıl etkinliklerine rastlaması hoş bir tesadüf ama Menekşe Toprak'ın ilk romanında böyle bir konuyu işlemiş olması şaşırtıcı değil. Biyografisine baktığımızda Toprak'ın da bir 'temmuz çocuğu' olabileceğini düşünüyoruz. Kitabın ilk sayfasında yer alan bilgilere göre, Toprak, ilk ve ortaöğrenimini Köln'de ve Ankara'da tamamlamış, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdikten sonra Ankara'da ve Berlin'de bir bankada dört yıl çalışmış, şimdi bir radyoda çalışıyor ve halen Berlin ve İstanbul arasında yaşıyor.

'Yazları ailelerinin gelmesini bekleyen, geldiklerindeyse yaşamlarının akışı değişen, kesintiye uğrayan, bir aylığına analı-babalı olmanın ayrıcalığına kavuşan ama çoğunlukla bu anne-babayı nereye koyacağını bilmeyen yaz çocukları. En çok da temmuz çocukları. Analı-babalı öksüz çocuklar' (s.194). Romanın Ankara'dan söz aldığını tahmin ettiğimiz (şehir adı verilmiyor) kahramanı Aysu böyle bir çocuk. Dört çocuklu göçmen bir ailenin kızı. Ağabeyiyle birlikte Türkiye'de okusun düşüncesiyle teyzelerinin yanına yollanmış, çocukluklarını, gençliklerini anne-babalarından uzak burada geçirmişler.

Romanın kahramanlarından Aysu ile yazar ne kadar benzeşiyor konusuna takılmadan 'cep telefonlarının ve internetin henüz yeni yeni yaygınlaşmaya başladığı bir zamanda' geçen Temmuz Çocukları'na dönersek, birlikte de yaşansa ayrı da olunsa çocukların büyüyüp kendi hayatlarını kurmaları ile dağılan bir çekirdek ailenin öyküsü bu. Cep telefonlarının ve internetin henüz yeni yaygınlaşmaya başladığı dönemde teknolojinin eksikliklerinden ya da konuşma ücretlerinin pahalılığından dolayı yaşanan iletişimsizlik romanın finalinde önemli bir rol oynuyor. Doksanlı yılların ikinci beş yılında değil de cep telefonunun yaygın olduğu günümüzde aynı olaylar yaşansa nasıl bir sona varılırdı kuşkusuz ayrı bir tartışma konusu ama böyle bir zaman belirlemesinin çok da gerekli olmadığını düşünüyorum. Çünkü romanın finalinde önemli olsa da esasında bu teknolojik durum değil insanlık halleri belirleyici olan. Roman günümüzde de geçse anlamını ve vermek istediği mesajları yitirmezdi.

Aysu, bir 'temmuz çocuğu' olarak annesi ve ailesinden ayrı büyümüş, dolayısıyla onların sevgisini de baskısını da olabildiğince az yaşamış bir çocuk. Hayatındaki aile eksiğini bir aşkla kapatmaya çalışıyor. Ama yirmili yaşların sonuna gelmiş olmasına rağmen aradığı sevgiliyi henüz bulamamış. Önceki lişkisinden kalbi kırık. Bu soğuk yılbaşı gecesinde gideceği partide gönlüne göre birini bulmayı umuyor ama yeni bir ilişki ile ilgili korkuları ve endişeleri de var. Düşlediği yaşamı kuramayacağını, aradığı sevgiyi bulamayacağını düşünüyor. Aysu'da simgelenen bir başka durumun da altını çizmek gerek. Almanya ve Türkiye arasında parçalanmış, ikiye bölünmüş bir yaşam bu. Kendisini iki topluma da ait hissetmiyor. Bu iki arada bir derede olma hali de yaşamını, ilişkilerini belirliyor.

Ablası Süheyla ise, hem ailenin ilk çocuğu olması, hem de anne ve babasıyla birlikte büyümenin sonucunda baba baskısını da, ailenin Almanya'ya uyumda yaşadığı sıkıntıları da daha yoğun yaşamış. Belki de babanın Alman kültürü ve yaşama biçimi karşısında bir koruma mekanizması olarak sığındığı bir anlayışla küçük yaştayken Türkiye'den gelen bir delikanlı ile evlendirilmiş. Bir çocuğu olmuş. Evlilik hayatındaki mutsuzluğunu yasak bir aşkla aşmaya çalışmış ama sevgilisinden beklediği ilgiyi görememiş. Bu ilişki kısa sürede bitmiş. Kocasından ayrılıp bu kez kendi istediği biriyle evlense de bir türlü mutluluğu bulamamış, ruhsal sarsıntıya uğramış. Çareyi eski defterleri açmakta buluyor. Geçmişte kalan sevgiliyi, Klaus'u telefonla arıyor ama ona ulaşamıyor.

YABANCIYLA YAŞAMAK...

Bir radyoda çalışan altmış yaşlarındaki Klaus, geçmişe gömüp tamamen unuttuğu genç sevgilisini hatırlayıp, onu tekrar arayıp aramamayı düşünürken hem kendiyle hem de bir arada yaşamak durumunda olduğu, ilişkiyi sürdürse belki de birlikte bir hayat kuracağı 'yabancı'yı düşünüyor. Süheyla ile ilişkisini sürdürememesinde zamanında kendi kendine itiraf etmekten çekindiği yaşam biçiminden çok farklı bir yaşamı ve örf ve âdetleri olan bu insanlardan korkup çekinmesinin, uzak durmaya, ilişki kurmamaya çalışmasının etkisi olduğunu fark ediyor. Menekşe Toprak, 68 kuşağından olduğunu düşündüğümüz Klaus tiplemesiyle hem Alman toplumunun birlikte yaşamak durumunda oldukları yabancı'ya özellikle Türklere bakışını yansıtırken, romanın konusunu oluşturan Süheyla'nın ailesine de dışarıdan bakmamızı sağlıyor.

Kültürlerarası bir başka çatışma ya da ayrımcılık da ailenin babası Sabri'nin kimliğinde romana yansıyor. Sabri, Sünni çoğunluğun olduğu anlaşılan bir kasabada 'Kızılbaş'ın Dölü' diye çağrılarak büyümüş. Tam olarak farkında olmasa da böyle aşağılanmış olması hayatını etkilemiş. Süheyla'yı küçük yaşta evlendirirken seçtiği damat adayında bu durumunun etkisi var örneğin. Sabri Bey, tipik bir ilk kuşak göçmen. Hiçbir zaman Alman toplumunu benimsememiş, uyum sağlamaya çaba göstermemiş. Bir gün Türkiye'ye döneceğiz duygusu ile yaşamış. Ailesini, çocuklarını geleneksel yaşam biçimlerini bozacağını düşündüğü Almanya'nın etkilerinden korumaya çalışmış. İki çocuğunu Türkiye'ye akrabalarının yanına yollamış, kızını evlendirmiş. Tüm yaptıklarında geleneksel değerleri ve tabii ailesini koruma kollama endişesi var.

Anne Şükriye Hanım, Sabri Bey'in yaptıklarını bir yanıyla onaylıyor, destekliyor ama diğer yandan kocasının bu geleneksel yapıyı ve aileyi koruma girişimlerinden çocuklarının mümkün olduğunca az zarar görmesini de istiyor. Klasik bir anne olarak baba ile çocuklar arasında bir denge tutturmaya çalışıyor. Geleceklerinin Almanya'da olduğunu biliyor. Türkiye'ye dönme planları olmadığı için Almanya'da ev alınmasını sağlamış.

'İKİ DİL, İKİ KÜLTÜR'

Ailenin küçük çocuğu Aziz ise hem Türkiye'ye okumaya yollanan ağabeyi Yaşar ve ablası Aysu'ya göre hem de Almanya'da yaşayıp küçük yaşta evlendirilen Süheyla'ya göre çok şanslı. Anne babasının Almanya'daki yaşam şartlarına uyum sağladığı bir dönemde büyüyor. Baba, eskisi kadar endişeli değil, hatta o toplumun nimetlerinden yararlanmaya da ikna olmuş, kendi ve ailesi için yaşam planlarını Almanya'da yaşamak üzerine kurulmasına karşı çıkmıyor. Oğlu Aziz'i Almanya'da okutmuş, üniversite öğrenimi görmesi için başka bir şehre gitmesine onay vermiş. Aziz, Türk kökenli bir Alman olarak hayatını kuracak, yaşayacak yeni kuşakların simgesi gibi.

Aziz'in o yılbaşı akşamı buluşacağı Meltem'de ise Süheyla'nın karşıtını buluyoruz. Üniversitede okuyor, ailesinden ayrı yaşıyor, kendi hayatını kurmuş. Aziz'le ilişkisini de kendine güveni ile kuruyor, geliştiriyor. Böylelikle Türkiye'deki yaşam biçimini Almanya'da sürdürmeye çalışarak ailesini kurup korumaya çalışan ilk kuşağı temsil eden anne Şükriye Hanım, manevi değerlerini, örf ve âdetlerini korumak için baskı altında tutulmuş, hayatını kendi kurmasına izin verilmemiş ikinci kuşak kadını Süheyla, okuyup adam olsun diye Türkiye'ye yollanmış, bir anlamda Alman kültüründen ve yaşam biçiminden kaçırılıp kurtarılmaya çalışılmış ama bunun bedelini anne-baba sevgisinden uzak, 'iki dil, iki kültür' arasında büyüyerek ödeyen Aysu ile birlikte dört ayrı kuşaktan dört kadın tipini de tanımış oluyoruz.

Menekşe Toprak, Temmuz Çocukları'nda yapıyı kurarken öykücülükten gelen deneyiminden yararlanmış. Aynı zaman dilimi içinde, bir yılbaşı gecesinde kahramanlarının yaşadıklarını paralel anlatılar olarak geliştiriyor. Her kahramanın yaşadıkları ayrı ayrı birer öykü olarak da okunabilir ama bir araya geldiklerinde romanın bütününü oluşturuyorlar. Anlatımda da öykücülükten gelen bir tat bulmak mümkün.

Temmuz Çocukları bir ailenin kadınlarının öyküleri ile göçün elli yılını bize hatırlatmasının yanında günümüz modern toplumlarında yaşanan iletişimsizlik, parçalanmışlık, yurtsuzluk, yalnızlık gibi bireysel sorunlara yaklaşımı ile de dikkati çekiyor.

CK; 2011-03-10

 

Halim Yazıcı'dan şiirler

Küçük Taşlar İklimi

Halim Yazıcı yaşadıkları ve yaşamadıklarına dair, hesaplı bir şiir kitabıyla; Küçük Taşlar İklimi'yle karşımızda. Akdeniz limon küflerini geride bırakmış, zeytin ve ceviz kokusuyla büyütülmüş bir Ege nişanesi. Duru gök dağlarını anlatıyor. İçinde istemeseniz de sizi geçirecek bir yol var zaten.

Hüseyin PEKER

Halim Yazıcı 1954'te Bergama'da doğduğundan beri Ege'de kalmış, barışık olduğu zeytinlerden, limonların dudak ekşiten buğusundan, defne tütsülerinden büyümüş bir kıyı ozanı. Çıkardığı sekiz şiir kitabıyla, o yapıtlara verilen Uğur Mumcu, Homeros, Adnan Yücel ve Sunullah Arısoy gibi ödüllere layık görülen şair, son kitabında kendi yarattığı farklı bir söyleyişe kavuşmuş, şiir koşusunun yolunu ortalamış, hatta geçmiş bir söylemle dikiliyor önümüze.

Eski yapıtlarında gelişen Ege büyüsü, doğanın çılgın kıvrımları farklı bir olgunlukla anlatılıyor. Sakin iç konuşmaları bilgeliğin sınırlarından sesleniyor. Varın ki Sabahattin Kudret Aksal'ın düşün profilinde yeşeren içerik gelişmelerinden, içli söyleyişe uzanan bir usta artık Halim Yazıcı.

'Durmaz akılları aşkları/ aklı beş karışları' dizesinde de görüleceği üzere, kelimeleri istifinde belli oynaklığa, sözcükleri yerinden hoplatan bir söyleme ulaşmış bir ozan. Anlamlar da keza. Hem uyak düzeninden hem yalınlık ölçüsünden yana tam bir not, yeni çıkan Küçük Taşlar İklimi adlı son yapıtına.

Halim Yazıcı'nın bu ustalık sergisindeki ilk ölçütü, yalınlık çerçevesinden ayrılmamak. İlkeli biçimde kavramlar, düşünce gezintileri ve doğa kıpırdanışları, insana dair her çeşit duyum ve incelik bir arada geziniyor: 'Kiraz çekirdeğinden/ çocuktuk/ patika kınından/ uçurum sözü.'

İNCE GÖNDERMELER

Kısa tutulan dizeler, sözlerin anlama yerleştiği sağlam profil. Sabahattin Kudret Aksal'ın bir boy büyüğü kurgu ve tasarımlar. İçten içe konuşan doğa, gökyüzü, ırmak ve dünya olayları. Onlara ince göndermeler. 'İlk kez yeniden doğuruyor beni annem' dediği yerde bile kavuşulan ince sözler demeti, çığlıktan yere inen çarpıntılar.

Halim Yazıcı, ağzında durduğunu söylediği yanardağın içinden önümüze gelen volkan tüflerini limon bahçesine, sonra da zeytin ağaçlarına döndüren ilkeli bir anlatıcı. Bir yürek serpintisi ile konuşan Ege yerlisi. Bazen haiku tadını anımsatan incelikte iki-üç dizeyle buluşan küçük yakınlaşmalar. 1968 kuşağından Arif Damar'a, caz bahsinden ayçekirdeğine uzanan bir gezinti. Daha önce Lorca'yı ve daha nice kıyı ozanlarını, Seferis'i andıran gelişmeler, şimdi ipek narinliğinde kelimeler yakasına dönüşmüş, imbikten süzülmüş, rahat yerde demlenmiş kelimelerin çağlamasını andırıyor: 'Bu yüzden tek dize/ şiir halinde/ yanmalıydım.'

Halim Yazıcı'da sık kullanılan kelime ve anlamlardaki uğrak yeri, sığınma limanı olarak şiir görünüyor. Başvuru alanı gibi şiire uğramadan, onu her şiirinde bir şekilde anmadan yapamıyor. Belki şiirinin kalkanıdır dizeler ve onların toplaşması: 'Basit dizeler emzirmeli ömrüm.'

'Tehlikeli şiirler emziren/ yeni köpekler beslemeliyim' dese de Yazıcı'da tehlike ve köpeğin, şiirine uzak duran kavramlar olduğunu eklemeliyim. Onun şiirini süsleyen şey; yarım kalmış şiirlerin tamamlanması, yaşadığı geçmişin bir yakasını cehennem saysa da, yine aynısını yaşamasıdır: 'Yeni düşüşler yaşamalıyım, kafamı gözümü alçımı yeniden.' Burada kolunu, kanadını kıran şair; alçıya vurulan yazgısını küçük kelimeler eşliğinde seviyor.

'Görmüyor musun/ her yer aşk sana' deyişindeki yalınlık ölçüsü, onu zorlamadan dünyayla başeder kılacaktır. Çünkü zeytin yaprağının ucunda yetiştiğine inanır. Su serinliğinden farkı kalmadığını hisseder. Ömrünün fincanı kadar küçülecek, kahve içiminin seyrinden sizi anlatacaktır.

Halim Yazıcı sevginin şairi, doğanın bütünleyicisi olduğu kadar, birdirbir oynayacak kadar çocuksu kalmayı yeğler. Çünkü büyümek talebi hiç olmaz. En geniş dizeyi sona saklamış gibi konuşur: 'Ben deniz olsam/ sen yorgan.'

Küçük Taşlar İklimi/ Halim Yazıcı/ Kanguru Yayınları/ 80 s.

CK; 2011-03-10

 

Mücap Ofluoğlu'ndan şiirler

Fotoğraftaki Çocuk Mücap

Ofluoğlu'nun tek ve nadide şiir kitabı Fotoğraftaki Çocuk, 60'lı yılların başında tanıştığı ve çok sevdiği ve de sonsuz bağlandığı eşi Filiz Ofluoğlu'na adanmış. Seksen sayfalık kitap, elli altı şiirden oluşuyor.

Metin FINDIKÇI

2011 Ocak ayında beni sevindiren bir kitap yayımlandı. Bu, Mücap Ofluoğlu'nun Fotoğraftaki Çocuk adlı şiir kitabı. Kitaptaki ilk şiirin yazılış tarihi 1945, şiirin adı 'Dilek.' MücapAğabey bu şiiri annesine adamış. Kitaptaki en son yazılan 'Bir Oyun ki' adlı şiirin dibindeki tarih 1982'yi gösteriyor.

Demek ki bazı şiirlerin yazılım tarihleri yıllar sonra okuyanda bazı şeyleri çağrıştırıyor, aslında şiirin yazıldığı tarihi, şairin yaşadığı tarihi yabana atmamak gerek, önemlidir. Birinci şiirin yazılış tarihi, ben doğmadan on altı yıl önce yazılmış, başka; İkinci Dünya Savaşı'ndan yeni çıkılmış, dünyanın açlıktan ve sefaletten kırıldığı yıllar, kanın karıştığı ırmakların henüz kırmızı aktığı ve binlerce çürümüş ölü bedenin yeryüzünün üstünde daha temizlenmediği dönemler. Dünyanın görüp geçirdiği en zalim diktatörün ölüm haberinin daha tazeliğini koruduğu yıllar.

Şiire dönersek, Garip şiir akımının doğup serpildiği yıllara denk geliyor. Mücap Ofluoğlu ne diyor bu yıllara denk gelen ve annesine adadığı şiirde: 'Mutlu günler gelecek anne/ mutlu günler özlediğin/ gönlünce rahatsın/ yaşadığından emin.' Evet, belki İnönü sayesinde İkinci Dünya Savaşı'na katılmadık ama babamdan bilirim çok kötü etkilendik; o karanlık yıllarda bile umut beslemek ne güzel.

Şekilde görüldüğü gibi Mücap Ağabey şiiri ilk elden dert edinmemiş, yani şairim diye çıkmamış. Bu kitap aralıklı aylarda hatta aralıklı yıllarda yazdığı şiirlerin toplamı. Şiir onu zorlamamış, kendisi de şiiri zorlamamış, şiir geliyorum dediği anlarda şiir yazmış. Bu şiirlerde birçok kişinin adı geçiyor, birkaç kişiye ithaf ettiği şiirler var, bazılarını anarsak; Halikarnas Balıkçısı, faşistler tarafından katledilen Bedrettin Cömert, Cahit Irgat, Yaşar Nabi ve Nevin Seval gibi. Kitabın adını taşıyan 'Fotoğraftaki Çocuk' hem tiyatrodan hem de sanat dünyasından yakından tanıdığı, dost olduğu Ülkü Tamer'e adanmış. Bu şiirde bir fotoğraf karşısında böyle sesleniyor: 'Ben miyim bu çocuk/ tahta ata dayanmış/ oyuncak at kendinden büyük/ fotoğrafta küçük ürkek bir çocuk.'

Yaklaşık on beş yıldır Mücap Ağabey (Ofluoğlu) ile tanışıyoruz. Oynadığı büyük tiplemelerle özellikle Cyrano de Bergerac ve oyunlarla adını büyüttü. Birçok filmde sinema sanatçısını seslendirdi, seslendirdiği sanatçılara kimlik kazandırıp, ünlerine ün kattı.

Mücap Ağabey, büyük bir tiyatrocu-oyuncu-şair ve iflah olmaz bir rakı sever. Herhangi bir cuma günü görmediğim zaman huzursuz olurum, özlerim, tanrı uzun ömürler versin ve masamızdan eksik etmesin.

İşte, bazı anlar ve o anları taşıyan sanatçı insanlar vardır, konum itibarıyla, yaş ve geçmişinde sanat için yaptıkları adına ve de o kişinin tutumu adına herhangi bir şey yapıldığında bizim gibi insanları sevindirir, mutlu eder. Vefa borcuyla karşılanır. Sessiz kalsak da kalbimizde sonsuz bir minnettarlık duyarız. Tıpkı Vedat Akdamar, Mücap Ofluoğlu'nun bu ilk ve son şiir kitabının yeniden basımını sağladığı gibi.

Hayatı iyisiyle kötüsüyle yaşamak gerek, yalnızlık da hayata dahil; zamanlı veya zamansız, zamansız yaşanan yalnızlığın berbat, lanet bir şey olduğu kesin ama bir oyunda oynar gibi yalnızlığın istediği, dilediği ve de yazdığı oyunu boyun eğmeden inatla oynamalı, diyorum. Siz 'Bir Oyun ki' şiirinizde demiyor muydunuz:'Bir giz ki çözemezsin yaşar ellerinde/ bir ses ki yankılanır çınlar belleğinde/ bir göz ki hep açık gözlerinde/ çekip perdeleri bir yere gidemezsin.'

Filiz Abla (Ofluoğlu) ne diyordu İki Dünya* kitabında: 'O günden sonra sık sık buluştuk Mücap'la. Beni çok şık yerlere, restoranlara, gece kulüplerine götürüyor, sonra bir süre kayboluyordu. Biraz şaşırıyordum ama sonra anladım. Parası olmadığı zaman aramıyordu.' Evet inat bu ya, paran olmadığı zaman yalnızlığı arama ve en büyük dileğim: yalnızlığı aramak için hiçbir zaman paran olmasın.

Mücap Ofluoğlu'nun her anlamda büyük bir aşkla bağlandığı ve yakın bir zamanda yitirdiği eşi Filiz Ofluoğlu'nun en sevdiği şiirlerden biri olan 'İki Âşık Martı' adlı şiirle noktalayalım.

'Bugün bir başkaydı deniz/ içinde anlatılamaz özlemlerle belli/ kendilerince şarkılar söylediler sessiz/ bir koroydu ama salt iki sesli/ yazılamaz bir şiirdi deniz/ uçar adımlarla yürüdüler suda/ salkım söğütler yıkanırken anılarda/ iki âşık martıydılar bulutlarda.'

Fotoğraftaki Çocuk/ Mücap Ofluoğlu/ Artshop Yayınları/ 79 s.

* İki Dünya, Filiz Ofluoğlu, Cumhuriyet Kitapları, 2008.

Can Eryümlü'den 'Elif! Elif!'

Bir kendini arayış destanı

Can Eryümlü'nün Elif! Elif! adlı romanı, rüyasında, kendisini Knidos'ta Afrodit'le sevişirken gören Engin'in uyandığında birçok şeyin değiştiğini fark edişiyle beraber gelişen olayları konu alıyor. Tüm olup biten içinde Engin'in genç eşi Elif, aşk, sevgi, sadakat, tekeşlilik-çokeşlilik, özgürlük, bağlılık gibi kavramları da irdeler.

Nevzat Süer SEZGİN

Can Eryümlü'nün son romanını okuyup bitirdiğimde 'Bu kitap romandan başka, daha öte bir şey ama ne?' diye düşündüm. Bir süre sonra yeniden elime alıp karıştırdım ve Elif! Elif!'in manzum yazılmamış olsa da, bir destan olduğunu fark ettim. Kahramanlarının onları var eden uzun zamanlarda, kendilerine doğru yaptığı yolculuk, öylesine şiirsel bir dille anlatılıyor ki kitap bittiğinde ancak bir destanın bende bıraktığı sorgulama isteği ve enerjisiyle doldum.Kendi vicdanımızla yüzleşirken zaman içinde nereye kadar yolculuk yapmalıyız? Kendimizle ve ötekilerle yüzleşmelerde farklı mekânların, farklı âdetlerin, geleneklerin, göreneklerin, yanımızdaki, yöremizdeki ötekilerin, bizi biz yapan, bizi bizle karıştıran ve ayrıştıran etkileri nelerdir? Aşk sadece bir çığlık ya da koca bir yalan mı? Zamanımızdaki hızlı yaşam aşkı neye dönüştürüyor?

Düşlerinin peşinde koşanların dirimsel enerjisi kendileriyle yüzleşebilme becerilerinin gelişkinliğinden mi, yoksa 'yaşamın dirençli anlamı' diye tanımlanabilecek bir sevgiliye sahip olmaktan mı kaynaklanıyor? Yaşamın her adımında 'iliklenmiş düğmeleri' çözebilmenin gücü kimde? Bağışlamak için çok sevmek, çok arzulamak, çok istemek mi gerekiyor? Yoksa yalnızlık korkusu mu bağışlatan?

Sevgiliyi yitirmenin acısına katlanmak, onu hiç tanımamış olmaktan daha mı iyi? Aşk hedef mi, yolculuk mu? Düzenin dayattığı tekeşlilik yüreklerimizde de sürüyor mu? İçimizdeki yabancılarla tanıştıkça, yaşadığımız sarsıntılarla baş ederken bizi karanlığa sığındıran bencilliğimiz nereye kadar devam eder? Karanlık her yerde aynı karanlık mı?

'Biz' olmak, Can Eryümlü'nün deyişiyle, 'Annenin karnındaki bebeğe yaptığı gibi almayı düşünmeden vermektir. O işte buyuran, boyun eğen, az veren, çok veren, uyanık ya da aptal yoktur. Ama inadına vardır da. Birbirinin hem tanrısı, hem kölesi olmak vardır. Aklını tutkuna kalkan yapınca, sevdiğin kişi ruh ikizin değil, aynı ruhun iki bedeni oluyor. İki atlı bir araba gibi' olmak mı?

Zamanımızda silah, para ve kas gücüyle yönlendirilen, eğilip bükülen insanlar nasıl 'Biz' olabilecek? Sevgilerin arasına hesaplar girmeden yaşanabilmesi bir ütopya mı? Aşkın yerini şehvetin alması modern zamanların felaketi mi? Aşkın şiddeti acı verir mi? En kolay yalanlar kime söylenir?

Elif! Elif!, destansı romanı (Bu tanımıma kategorilere meraklı edebiyat dünyası karşı çıkabilir ama inanın pek fazla aldırmıyorum.) bana yukarıdakiler gibi pek çok soruyu çağrıştırdı. Kim bilir başka kimlerde ne gibi sorular çağrıştıracak?

Tüketim kültürü, okurun zihninde sorular uyandıran edebi eserleri çok çabuk tüketti. Edebiyatın dönüştürücü gücünün, okurda yeni düşünce ve sorgulamalarla sağlanacağı neredeyse tamamen unutuldu. Tüketirken tükenen edebiyat ortamında Elif Elif ! tekrar tekrar okunası bir yapıt.

Yapıtı okurken İzmir'den Harran Ovası'na, Yunan adalarına kadar geniş bir coğrafyayı bugünü ve dünüyle gezebilmenin, tanıyabilmenin tadını yaşadım. Elif'le ve Engin'le birlikte ben de 'zaman gezgini' oldum. Mitolojideki efsanelerin günümüzdeki izdüşümlerini yeniden düşündüm. Elif! Elif! destansı romanını okuduğumdan beri gerçek yüzleşmelerin aşkla, sevgiyle, arzuyla, istekle ve enerjiyle olabildiğine bir kez daha inandım.

Elif! Elif!/ Can Eryümlü/ Pupa Yayınları/ 446 s.

Kaan Turhan'dan 'Madenler ve Emperyalizm'

Sürdürülebilir kalkınma yalanları

Türkiye'de özelleştirme, yedi büyüklüğünde deprem anlamına gelir. Bu soygun sonucu Türkiye yerelliğini kaybetmiş, yabancılaşmış plütokratlar ve yabancı ortaklıklarıyla, en değerli kaynaklarını yitirmiş, ulus devlet nitelikli Cumhuriyetin bütün kazanımları batılı emperyalist ülkelerin eline geçmiştir. Kaan Turhan, Madenler ve Emperyalizm'de, bu uluslararası sömürünün ulusal zenginlikler ile ilgili yanını gösteriyor.

Halil PAYZA

Küreselleşme süreci için dayatılan neoliberal politikalar, ulus devletler için küresel durgunluk ve yoksulluk getirdi. Uluslararası paylaşıma açılan her ulus devlet ya dağılıp, içinden yeni aparatçik devletlere bölündü ya da durumları giderek daha kötüleşti. Bu yağmada Türkiye de yağmalananlar arasında yer aldı. Özelleştirme ve küreselleşme karşısında üniversiteler, meslek odaları, sendikalar, sivil toplum örgütleri, siyasi partiler, medyanın büyük bir bölümü sessiz kaldı. Giderek tam karşıt bir tutum içerisinde piyasacılığı, uluslararasıcılığı, özelleştirmeciliği yücelttiler.

Federal Alman İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Bakanlığı Ocak 1990'da 'Türkiye'de Altın Konsepti' başlıklı bir rapor yayımlıyor. Bu raporda yabancı sermayeli çokuluslu şirketlerin işletme, mülkiyet hakkı gibi haklar elde etmesi için dinsel, etkin ve siyasal yöntemlerin neler olduğu ve nasıl kullanılacağı yazılıyor. 'Sünni' kökenli vatandaşların sistemle uyumlu ve uysal oldukları, 'Alevi' kökenli olanların ise sistemle çatışma içerisinde oldukları ve aynı sistem tarafından dışlandıkları belirtilerek başta altın olmak üzere diğer yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin bu dengeler gözetilerek nasıl yağmalanması gerektiği belirtiliyor.

Örneğin Bergama'da altın arama ruhsatına sahip Eurogold şirketinin bu dengeler gözetilerek 'Alevi', 'Tahtacı', 'Çepni' kökenli; Tepeköy, Narlıca, Pınarköy gibi yerleşim birimleri seçiliyor. Ajitasyon ve provokasyonların yabancı sermayeye duyarlığı olan sol kesimin de operasyon süresince sahiplenebileceği türden olmasına dikkat edilmesi öneriliyor. Yerel yöneticiler için de yabancı şirketlerin 'harcama bütçelerine uygun' bir biçimde satın alınması isteniyor. Yöntem emperyalizmin bugüne değin kullandığı ve her defasında başarılı olduğu bir yöntemdir. Bu yöntemle yeraltı ve yerüstünde bulunan ulusal varlıklarımız yabancı sermayeye, onların çokuluslu şirketlerine, Türkiye'nin çıkarı ve geleceği düşünülmeksizin pazarlanıyor.

AB'nin 'uyum' programları bu oyunun uygulanabilmesi için dayatılıyor. Üstelik bu yağma için yerli işletmelere 'yetersiz rezerv' tanısı ile işletme hakkı verilmesinin önüne geçiliyor. Kaan Turan kitabında, MTA ve Etibank'ın 'işletmeye değmez' dediği eski İngiliz maden sahasından yüksek kalorili 130 milyon ton rezervli linyit kömürü ve zengin bor madeni ortaya çıkarıldığını yazıyor. Diğer değerler için de öyle. Bu kaynaklar da sırası gelince yabancı maden işletme şirketlerine devredilecektir.

1968'de İsmet İnönü, boraks üzerindeki yabancı oyununa işaret ediyordu. Kaan Turhan da 1985'ten günümüze IMF, Dünya Bankası, AB, çokuluslu şirketler ve onların yerli işbirlikçileriyle, Türkiye'de oynanan aynı oyundan söz ediyor. Michael Parenti'nin kapitalizm tanımı ilginç:

'Kapitalizm ruhu olmayan, insana önem vermeyen bir sistemdir. İnsanın her aktivitesini pazar kârına uygun hale indirgemeye çalışır. Demokrasiye, aile değerlerine, dini etiklere, geleneklere, halkı içeren, halkla ilgili hiçbir özelliğe bağlı değildir. Hiçbir ulusa sadık değildir, sadece sermayesini çoğaltmak için kendi sistemine bağlıdır. Halka hizmet için tasarlanmamıştır, sadece kendine hizmet eder, elinden geldiğince çoğunluktan alıp, elinden geldiğince azınlığa verir.'

Türkiye'nin önündeki asıl sorun, sömürgeleştirmeye tepki vermesi ya da verememesi. Bunun için 'Hattı müdafaa değil sathı müdafaa'ya gereksinim var ve o satıh da yeraltı, yerüstü kaynakları, madenleri, suları, toprakları ile bütün vatan.

Madenler ve Emperyalizm/ Kaan Turhan/ AsyaŞafak Yayınları/ 142 s.

Seneca'nın tarihi eseri

Teselliler

İlkçağ ahlakçılarının ve bu çağın kurallarını, yöntemini ve geleneklerini sürdürenlerin yarattığı özgün bir yazınsal türün örneklerinden olan Seneca'nın Teselliler'i, üç 'Teselli'yi ya da daha doğru ifadeyle 'Teselli Üzerine' (De Consolatione) üç yapıtı içerir: Bunlardan biri, oğlunu yitiren Marcia adında Romalı bir kadına, öbürü annesi Helvia'ya, üçüncüsü de İmparator Claudius'un dilekçe yazmanı azatlı köle Polybius'a seslenir. Bu kitapta, konularının temelinde benzer, ama kullanılışları ve onları doğuran koşulları farklı olan ve M.Ö. yaklaşık 40-42'de yazılmış bu üç yapıt bir araya getirilmiştir.

Ceylan KORYÜREK

'Son noktayı koyan sevdiklerimizin ölümü, hayatla yırtıcı bir hayvanla karşılaşmış gibi yüzleşmedir. Oysa acı insanı paramparça eder; sevdiklerimiz acı çekmemizi istemezdi. Gördüklerimizden derin izler bırakan her acı bizde ölümü yaratır. Ölüm karşısında duyguların ölümsüz olması yaşamdır.' Bu kısa metin Seneca'nın Teselliler'ine kitabına adandı.

Seneca milattan önce yaşamış Stoacı bir filozoftu. Stoacı filozoflar 'çevrelerinde sevdikleri, acı çeken insanlara teselliler kaleme almaktan hoşlanıyordu.' İmparator Claudius'un Korsika'ya sürgüne yolladığı Seneca orada Teselliler başlıklı üç inceleme yazdı. Neron'un öğretmenliğini yaptı. Neron'un kendisine karşı düzenlenen bir komploya karışmakla suçladığı Seneca, imparatorun buyruğuna uyarak kendini öldürdü. Düşünceleri ölümsüz; bu yüzden eserleri sanki yeni yazılıp noktası konulmuş gibi: 'Bizim için ana babalarımıza danışılıyor: Onlar bizi bu dünyaya getirdiği vakit yaşamın koşullarını biliyordu.'

Yeryüzü denilen bu sahnede biz insanlar ne kadar farklıyız birbirimizden, ölüm bizi eşitleyene kadar kim bilir ne oyunlar görecek gözlerimiz, hangi oyunlar, yüzyıla acıyıp da vicdan yağmurlarını yağdırıp, susayan, gelecekten korkan yüreklerimize su serpecek. 'Aydınlık aydınlık!' diye haykırırken geleceğinden şüphe ettiğimiz karanlığa mı alıştırıyoruz gözlerimizi, yoksa ilerleyen yaşla birlikte, suskun yaşamak, yaşarken ölümümüz mü olacak bizim: 'Sen yitirmek üzere, ölmek üzere, umut etmek üzere, korkmak üzere, başkalarına ve kendine acı çektirmek üzere, ölümden korkmak ve ölümü dilemek üzere doğdun ancak; işin en kötüsü de varoluşunun doğru koşulları üzerinde neye tutunacağını asla bilemezsin.' Dostumu nasıl teselli ederim acısı yüreğimi dağlarken düşmanımı nasıl paylaşamazken yurduma nasıl teselli olurum gördüklerimden acı çekerken.

Geçicilik bir adım ötemde, göremediğim, düşlediğim insanları cesaret edip görsem onların veya kendimin ölümünden mi korkuyorum, düşlerimin parçalanıp, kırılmasından korkarak, gururun duvarları arasında oturuyorum. Ölümü düşünürken var olanı yaşayamıyorum. Hayatın gerçeklerini düşününce vardığımız son noktada ölüm, her şey 'odun parçalarının arasında' sonlanacaksa neden acı çekiyoruz ya sevdiklerimizin hiç unutmayacaklarımızın ölümü. Yaşam bir ağaç biz dallara tutunmuş yapraklarız. Kimi zaman, bir rüzgâr vakitsiz götürüyor genç ölüleri. Seneca'nın tesellisi onunla geçirdiğiniz güzel anıları düşünün, yaşasaydı belki de çok acı çekerdi.

Seneca Marcia'ya Teselliler'inde ölümün her sınıftan insanı, her yaşta vurabileceğini, ancak tesellisi bunları bilmek ve şerefli bir şekilde ölen oğlunun güzel anılarıyla mutlu olmasını geriye kalan çocuklarını da unutmamasını, onlarla teselli olmasını öğütlüyor. Marcia'ya seslenişindeki anlatım şiirsellik büyüleyici, değişik düşünceler, ölüm ve yaşamın değişik açılardan sorgulanmasını sağlıyor.

Düşünürsek yaşarken olduğumuz yerde, sürgün edilmiş ne çok duygumuz var. Söyleyemediklerimiz içimizde ukte kalan her şey bizim sürgünlüğümüz. Seneca'nın sürgündeyken annesi Helvia için yazdığı metinlerde 'Ona yardım etmekle, ona besin sağlamakla başlayacağım: Bütün kapanmış yaralarını ortaya çıkarıp yeniden açacağım. Birileri şöyle diyecek: Sönmüş acılarını yeniden uyandırmak ve insanın bütün mutsuzluklarının görünüşünü ona zorla kabul ettirmek ne tuhaf bir teselli biçimi! Burada ılımlı bir yönteme başvurmak değil, ateş ve demirle tedavi etmek söz konusu olacak.' Freud'un psikanalizinin ilk öngörüsünü yukarıdaki metne dayanarak Seneca ortaya atmış diye düşünüyorum. Seneca annesinin çektiği acıları ona bir bir dile getirir. Bu acılar gerçekten yürek dağlayıcı kayıptır. Ölümün ve acının yenilmezliği karşısında çalışmak panzehirdir. Geçmişte sabahlayan düşünceler, yaşanmamışlığın ve anıların sızısı, yaratıya adansa, durmadan çoğalan o sonsuz tutsaklığa, özgür kalan ruhumuz kimbilir neler yapardı?

Seneca sürgünde de olsa ruhu özgür, gökyüzünü gördüğü için şükreder annesi için yazdığı son metinde: 'Benim şu anda mutluluğun doruğunda bir adamın sevinci ve huzuruna sahip olduğumu düşünmelisin' der.

Kitabın son metni İmparator Cladius'un dilekçe yazmanı Polybius'a ithaf edilmiş tesellileridir. 'Kim yarının karanlık perdesini delebilir.' Seneca bu son tesellisinde sürgünden kurtulup af edilmeyi bekliyordu.

Teselliler/ Seneca/ Kırmızı Yayınları/ Çeviren: Kenan Sarıalioğlu/ 150 s.

Abdülhak Şinasi Hisar'ın yazıları

Türk Müzeciliği

Abdülhak Şinasi, edebiyatçı kimliğiyle ve kültür adamlığıyla da pek çok alanda etkili kalem oynatır: Roman, anı, deneme... Yıllardır yaptığı çalışmalarla Abdülhak Şinasi'yi sanat tarihinin puslu paslı köşelerine Necmettin Turinay bu kez de Şinasi'nin müzecilik hakkındaki yazılarını Türk Müzeciliği adlı kitapta topladı.

Zeynep ÖZER

Cumhuriyet'in onuncu yılı, bir yandan kutlamalara hazırlanılırken öbür yandan devrimin başta ekonomi olmak üzere her alandaki on yıllık muhasebesi yapılır. Bu özel yılda ayrıca devrimin ne zaman ve nasıl başladığını, sürecinin nasıl olduğunu ve ulaştığı büyük neticeyi hafızalara kaydetmek için bir 'İnkılap Müzesi' açılmasına karar verilir. Müzenin şekillendirilmesi için bir komite kurulur.

Abdülhak Şinasi, daha önceki yazılarında bir iki kez konu ettiği Türk müzeciliği ile ilgili yazılarını işte bu komitede çalışmaya başladıktan sonra dizi halinde kaleme almaya başlamış; çoğunluğunu Ülkü, çıkışı sırasında Yaşar Nabi Nayır'a büyük destek verdiği Varlık olmak üzere Türk Yurdu, Cumhuriyet, Milliyet, Resimli Hayat'ta yayımlamıştır.

Turinay bu kitabı hazırlamakla zaten yeterince bilinmeyen Hisar'ın pek az bilinen bir yanını ortaya koymak istemiş. Ayrıca bu yazıların yazıldığı dönemdeki kültür hayatımızı, tarih ve müzecilik alanındaki çalışmalarımızı yakından kavramamızı, bu konularda bugüne değin nasıl değişip dönüşerek geldiğimiz hakkında fikir sahibi olmamızı hedeflemiş.'Bir İnkılap Müzesi İçin' ne yapmak gerekir, dahası neden gereklidir? Abdülhak Şinasi birinci bölümdeki yazılarından birine hem bu başlığı atmış hem de bu sorulara yanıtlar aramış. Yazar zaten tüm yazılarında sadece sorunlardan söz edip vurkaç yapmıyor, çözümler üzerinde duruyor, öneriler getiriyor.

Osmanlı zamanından da önce başlayıp dönemine kadar gelen müzecilik anlayışını ele aldığı 'Müzelerimizin İlk Zamanları' yazısını, tarihi eser ve anıtların korunmasının hangi kurumlara verilmesi gerektiği, korunmaları için nelerin şart olduğu, bu konuda ne gibi yasaların konması gerektiği gibi önerilerde bulunduğu 'Tarihi ve Milli Abidelerimiz' yazısı izliyor.

'Klasik Abidelerimiz ve Güzel Sanatlar Akademisi' yazısında ise Akademi'nin, 'memleketimizin her yerine, hatta köylerine kadar sanat terbiyesinin nüfuzu' için aldığı tedbirlere yeni bir karar daha eklenmesinin şart olduğunu söylüyor: Akademi'de milli sanata ait derslerin çoğaltılması. Bir taraftan mimarlık öğrencilerine milli sanat daha iyi, daha çok öğretilecek ve Türk mimarisi tarihi okutulacak, diğer taraftan da tüm bölümlerde Türk sanat tarihi okutulacak.

2010'dan bakıyoruz ya 1933 tarihli bu yazıda şöyle devam ediyor Şinasi: 'Türk güzel sanat eserleri, diyebiliriz ki atimizde vücut bulan hülyalarımızdan değildir. Bunlar en sağlam maddelerden, taştan, mermerden, kurşundan ve çiniden yapılmış olarak mevcuttur, hazırdır, ortadadır ve ancak eski nesillerin kıymet bilmezliğinden, bakımsızlıktan dolayıdır ki, çoğu artık birer hatıraya dönmek üzeredir. Güzel Sanatlar Akademisi'nin bulunduğu İstanbul'dan güzel Boğaziçi'nin her iki sahilinden başlayarak, Anadolu ve Rumeli'nin bütün Türk şehirlerinde eski bir maziden kalma bu milli ve kıymetli eserler cahil nesillerin, duygusuz belediyelerin, körleşmiş evkafın, asaletsiz gözlerin, çapulcu ellerin kayıtsızlığı ve tahribiyle taş taş dökülerek, lime lime eriyerek, parça parça alınarak, her gün biraz ve her gece biraz daha harap oluyor ve biraz daha mazinin karanlıklarına karışıyor.'

'Boğaziçi Yalısı Müzesi' adlı ikinci bölüm, Şinasi'nin Boğaziçi aşkına ayrılmış. Edebi metinlerinde Boğaziçi'ni şiirli bir dille, kendi ürettiği şekilde anlatmayı tercih eden yazar, bu yazılarında daha somut bir kalem oynatıyor ve Boğaziçi'ni bir mimari eser olarak canlı bir müzeye dönüştürme fikrini tartışıyor. İstanbul ve özellikle Boğaziçi edebiyatının mihenk taşlarından biri olan, bu konuda pek çok edebiyatçıyı da etkileyen ve dahası besleyen Abdülhak Şinasi, eski Boğaziçi yalılarının korunması, hiç olmazsa bir tanesinin müzeye dönüştürülüp gelecek nesillere armağan edilmesi için yaşamı boyunca hem yazarak hem de eylemlerde bulunarak büyük çaba sarf etmişti. Üçüncü bölüm 'İçimizdeki Müze' ise Hisar'ın geçmiş zaman yolculuklarını anlattığı metinlerden oluşuyor. Yazar dış mekânlarda dolaşıyor olsa da yaptığı yolculuklar kendi içine. 'Piyano Sesleri' yazısında, bizde de var olduğunu belki de yeni fark edeceğimiz içimizdeki mahrem müzeye bakın nasıl da çağırıyor: 'Daha çalsana anneanne!.. Çocuk için bütün zevkler ve neşeler güya henüz açılmamış çeşmelerdir. Bir gün bahar, sevgili eller ve kalbin rüşde eren kuvvetleri bu çeşmeleri açınca, şelaleler gibi boşanacak bütün bu suların lezzetlerini hayal eden çocuk, eyvah!.. Daha evvel bir mezarın şuursuz topraklarına karışacağını düşünüyor. Kendini hasta biliyor. İçinde daimi bir dert var: Birkaç aya kadar öleceğini hesap ediyor. Bu sırrı daha hiç kimseye açmadı''

Türk Müzeciliği/ Abdülhak Şinasi Hisar/ Yayıma Hazırlayan: Necmettin Turinay/ Yapı Kredi Yayınları/ 184 s

CK; 2011-03-10

 

 

Kitaplar Adası

Öyküde cemreler düşerken...

Üçüncü cemre de düştü birkaç gün önce' İlkinin 20 Şubatta havaya, ikincisinin 27'sinde suya, üçüncüsünün ise 5-6 Mart'ta toprağa düştüğü söylenen, düştüğü yerleri ısıttığı kabul edilen cemreler, halkbilimsel hoş bir öğe elbette' Buna göre önümüz bahar demek ki'

M. SADIK ASLANKARA

Cemrelerin düşmesini öyküye uyarlayabiliriz kolayca. Öyle ya, yayımlanan ilk kitabı bir yazarın da ilk cemresi sayılmaz mı? İlk öykü kitabınız birinci cemreniz olsun, tombalada 'Birinci çinko!' diye sevinçle bağırmışçasına' Cemreniz, şey affedersiniz, ilk kitabınız düştü diyelim yazın ortamına ya da öykü kamuoyuna' Oh, iliğiniz, kemiğiniz ısınmış olmalı' İyi, biraz tadını çıkarın o zaman bunun. İkincisi için acele etmeyin öyle. Gerek yazarın kendisi gerekse yazın veya öykü kamuoyu kitlesel olarak doya doya sindirmeli bu güneşi.

Düşmeye düşün cemreler halinde, ama pişmanlık duymayın sakın, yıllar da geçse aradan, yapışmasın yakanıza böyle bir duygu, al basar gibi yalamasın yüzünüzü ezgin bir utanç' Cemreler gibi düşün elbette, ama aslanlar gibi kükremeniz kulaklarımızda sürsün hep'

Gerekirliği diyalektik olarak birbirinin zorunlu sonucu biçiminde ortaya çıkmadan bir ürünü yayımlamak, cemrenin zamansız düşmesi gibi hesapları altüst edebilir' Öyle ya suyu ılıştırmayacaksa, toprağı gevşetmeyecekse eğer, niye yayımlayacaksınız ikinci, üçüncü kitapları? Sizi zorlayan yok ki' Ama yayımlıyorsanız, mutlaka yazın ortamında ya da okur nezdinde bir tepkinin ortaya çıkmasına yol açması gerekmez mi cemrenin?

Bunun zamanını siz bileceksiniz elbette. Göçmen kuşlar gibi bir anda havalanıp yola çıkarcasına, vakti geldiğinde yeni kitabınızı yayımlamak gereği duyacaksınız' Değilse bekleyeceksiniz. Öyle ya, sabırla sürdürülmüş bir olgunlaşma da sanata dâhil değil midir? Yoksa nasıl anlamlandırırdık sabrın karşılığında dilimizin armağanı olarak koruğu helvaya dönüştüren o giz?

Geçen hafta öykünün emekçi kadınlarıyla çıktığımız yolculuğu bu hafta da sürdürelim istiyorum 'Kitaplar Adası'nda. Öyküdeki öncülüklerini, yayımladıkları ilk öykü kitaplarıyla da sergiliyor bu bağlamda kadın yazarlar. Filiz Gülmez'den Anılar Yorgunu (Afrodisyas-Sanat, 2009), Tülay Akkoyun'dan Daphne (İlya, 2009), Aysun Sezer'den Panovaroş (Ava, 2010), Ayşe Güren'den Süreduran Minik Öyküler (Çınar, 2010) buna örnek gösterilebilir'

ÖYKÜCÜLÜĞÜMÜZDE GELENEKSELİN İZİNİ SÜRMEK...

Bir dil şöleniyle perde açıyor Filiz Gülmez, Anılar Yorgunu adlı kitabındaki öykülerinde. Yanısıra insanın içini ılındıran hoş bir müziğin tartımını dengeyle kaydırdığını görüyorsunuz verimlerinde. En çok bu yanıyla tastamam, desdenk doğrusu öyküler.

Ayrıca Filiz Gülmez, karakterlerini yapılandırırken sergilediği yüksek gerçektenlik duygusuyla, sağlıklı bakışıyla dikkati çekiyor. Bu arada yazar, kitabına aldığı öykülerde resim, müzik, sinema, tiyatro gibi öteki sanat türlerine de ilmekler atıyor. Sisler içinde parçaların bütünlenişine benzer bir ilişkileniş gözüyle bakılabilir buna. Ayrıca yazarın çağrışımlardan da ustalıkla yararlandığı söylenebilir.

Nitekim bir büyük aile albümünden taşmış öyküler gibi bir izlenim bırakıyor bunlar. Gerçekten Gülmez, genelde dedeler, büyükanneler, anneler, babalar, kaynanalar, torunlar, oğullar, kızlarla çevrili bir öykü evreni kuruyor da bizi albümün yaprakları arasında gezintiye çıkarıyor âdeta'

Bu demek değil ki tümü de duygusal, nahif bu verimlerin. Nitekim 'Düşlerde Aramak', 'Son Anı' vb. çarpıcı öykü örnekleri.

Gelenekselin izini süren bir yazar da Tülay Akkoyun. Ağırlıklı olarak anlatımcı öyküler olduğu söylenebilir Akkoyun'un Daphne'deki verimleri için. Çünkü kimi öyküleri, bir söyleni dillendiren anlatı havası yayıyor görebildiğimce. 'Daphne', 'Adamın Biri' vb. bu tür öykülerden. Bu çerçevede kimileyin bir gülmece havasında çizgiselleşmeye göz kırptığı olmuyor değil yazarın. 'Âlem Adamdır Benim Babam' örneklenebilir bu yönde. Oysa görüldüğünce ilginç öykülere de imza atmış bir yazar Tülay Akkoyun. Sözgelimi 'Kırmızı Pabuçlar, Fatoş ve Annem' böyle bir öykü.

Demek gelenekselin izinde de öykü verimlenebilir, doğal bu. Ne var ki bir olayın, olgunun, kişinin, ilişkinin, yaşam anının ya da bunların tümünün veya birkaçının yer aldığı bir karmaşayı anlatıp açığa çıkarma sanatı da değil bu iş. Ya ne? Bunları yerleştirme, ama gizleyip örtük tutarak buna yeni anlamlar, derinlikler kazandırarak yapma işi. Bu durumda soyutlayım, dönüştürüm büyük önem taşıyor.

Öyle ya, eğer siz kendi dışınızda bir yazar yaratamıyorsanız okurunuzda, metninizin tek yönlü bir yolu imlediği anlamına gelmez mi bu? O zaman açıklayıcı yanıyla, her şeyi yerli yerine oturtuşuyla gazete metnidir, haberdir, duyumdur, bildiridir, açıklamadır veya inceleme, değerlendirmedir olsa olsa veriminiz; ama edebiyat değildir herhalde.

ÖYKÜDE GELENEKSELİN YOLUNDAN SAPMAK...

Öykü gelenekselin izini sürdürebileceği gibi sapmaya da uğrayabilir kuşkusuz. Aysun Sezer'in, Panovaroş başlıklı öyküler toplamında bu yönde imlerle karşılaşılıyor görece.

Anlatmayı bir yana bırakıp da okurun anlamlandırması yönünde öykünün yoluna taş döşediğinizde gelenekselin izinden de görece sapmış olursunuz bir biçimde. Görece demem boşuna değil. Çünkü geleneksele sıkı sıkıya bağlı kaldığı halde yazar, gelenekselden sapabileceği gibi sapmış gibi görünürken ayırdında olmadan gelenekselin izini sürdürebilir de'

Bu yönde bir yargıya varabilmek için öykünün biçemi tek başına yeterli olmayabilir çünkü. Nitekim Sezer'in bu yönde kararsız gidiş gelişler sergilediği, yer yer yalpaladığı görülebiliyor. Sözgelimi artalan zenginliğiyle örülü öyküler verimliyor sürekli. Bunları anlamlandırma çoğulluğu ile beslerken okuru etkinleştirdiği, yanısıra öykülerine bir çokseslilik kazandırdığı görülebiliyor onun.

Sezer, öykülerini bu güce ulaştırır, böyle bir düzeye yükseltirken olanı biteni anlattığı için değil, tersine bunları örtüp enikonu gizlediği böylelikle anlamlandırma olanaklarını genişletip çoğalttığı için bu düzeye eriştiriyor.

Demek ki anlamlandırmanın gizlerine ermiş bir yazar o. Bu arada siyasal öykü verimleyen kuşak öykücüleri arasında adını anmak da olası onun. Onda gözlemlediğim en belirgin kusur, şairaneliğe yatkınlığı ya da buna dönük iştahı. Çünkü bütün bütüne kapıyı kapatabilmiş değil bu kusura karşı.

Bu arada pek çok öykücüde göze çarpan, öykü yazarı-yazımı konusunda kalem oynatma yönündeki tutumunu da yazarın bir biçimde dizginleyip dengeleyebilmesinde yarar var kanımca.

Aysun Sezer'inkine benzer tutuma Ayşe Güren'in Süreduran Minik Öyküler'inde de rastlıyoruz.

Kısakısa öykünün bir değişkesi bağlamında bakılabilir genelde onun verimlerine. Olayların 'an'a sığışmış yoğunluğunu tam da doruk noktasından yakalayıp geriye dönen, vurucu güce erişen öyküleme biçemiyle.

Yazar, işçiden, emekçiden yana tutumuyla dikkati çekiyor ayrıca. Yaşamla sıkı bağlar kurabilmemizin önünü açan bir iyimserlikle içlidışlılık, bu öykülere başka bir değer daha katıyor. Bu arada sergilediği siyasal tutum nedeniyle farklı bir yerde durduğu da söylenebilir Güren'in 'minik öyküler'inin. Yazarın, böyle bir başlık altında tutması verimlerini öykücülüğüne dönük açılımla da örtüşüyor aynı zamanda. Daha doğru deyişle bu öykümsülerde çok etkileyici bir hava yakalıyor yazar. Ancak bunların zaman zaman öykü de değil öyküleme olduğu, bir yaşam ânını ya da anıyı paylaşmak üzere kaleme alındığı izlenimi bıraktığı söylenebilir yine de. 'Tez Hazırlığı' böyle bir örnek sözgelimi.

Yazarın, olayların görünen yanlarına ya da ön yüzlerine sessiz sedasız yaklaşımı elbette çok çarpıcı, etkileyici. Ancak bunlarda okuru etkinleştirecek, bu çerçevede derine inip düşünce üretmesine yarayacak, artalansal anlam dizileri oluşturan bir güç dinamosu yaratılamadığı söylenebilir yine de. Ama kimilerinde derinliğe dalındığına göre yazarın öykü sanatındaki bu incelikli işçiliği iyi bildiği de ortada. Buna göre Güren'in, öykülerini kimileyin derinleştirirken kimileyin ön yüzleriyle ortada bıraktığı öne sürülebilir bunları.

'Beyaz Sabun Kokan', bana göre güzel kısakısa öykü örneği. Ön yüzünü öylesine gizleyip örtük tutabiliyor ki yazar, o zaman biraz daha, biraz daha derinleşiyor öykü.

Ayşe Güren'in kendi öykümsülerinin yolundan ayrılıp kısa öykü verimlediği de görülmüyor değil. 'Boğaz'da Üç Yeniyetme' böyle bir örnek. Üstelik çok da başarılı. Daha bu ilk &

159
0
0
Yorum Yaz