Orhan Pamuk’tan bir aşk romanı

8/9/2008 · Kategori: Inceleme

Orhan Pamuk’tan bir aşk romanı

 

 
RADİKAL KİTAP / 29/08/2008

Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi’nin on yıldır üzerinde çalışıyor. Bu kitap bir aşk romanı, ama Nişantaşı, İstanbul’un zengin çevreleri, kentin sokakları, dostluklar, yalnızlar gibi Orhan Pamuk’un gözde temalarının tümünü de barındırıyor. Özelllikle, aşk, bağlılık, cinsellik gibi konulara samimi yaklaşımıyla okuru kendine bağlayacak bir roman Masumiyet Müzesi.

Roman, 1975 Mayıs’ında başlıyor. Tekstil zengini Basmacı ailesinin okumuş
otuz yaşındaki oğulları Kemal, nişan hazırlıkları içindedir. Artık servetini yitirmiş bir paşazade ailenin kızı Sibel’le evlenecektir. Bir gün, uzak akrabaları olan Keskin ailesinin on sekiz yaşındaki güzel kızı Füsun’la karşılaşır. Bir butikte tezgâhtarlık yapan Füsun’la aralarında bir aşk başlar. Zamanla bu aşk Kemal’in yaşamını kökten etkileyecek, onu tutkulu bir insana dönüştürecektir. Kemal, o baştaki mutlu anların birer hatırası olarak toplamaya başladığı nesneleri zamanla bir koleksiyoncu titizliğiyle biriktirecek, artıracak, saklayacak ve sonra  bir müzeye dönüştürecektir. Füsun’la olan aşklarının müzesine, Masumiyet Müzesi’ne. 70’lerden günümüze kadar uzanan uzun hikâye, bu müzedeki nesnelerle birlikte gelişip ilerliyor. Kemal Basmacı’nın ağzından anlatılan romanın sonunda, tıpkı Kar’da olduğu gibi yazar Orhan Pamuk da giriyor.

Romanın çok önemli bir özelliği, gerçekten bir Masumiyet Müzesi kurulacak olması. Çukurcuma’da açılacak müze hazırlanıyor...

Hayatımın en mutlu anı

  • Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum. Bilseydim, bu mutluluğu koruyabilir, her şey de bambaşka gelişebilir miydi? Evet, bunun hayatımın en mutlu anı olduğunu anlayabilseydim, asla kaçırmazdım o mutluluğu. Derin bir huzurla her yerimi saran o harika altın an belki birkaç saniye sürmüştü, ama mutluluk bana saatlerce, yıllarca gibi gelmişti. 26 Mayıs 1975 Pazartesi günü, saat üçe çeyrek kala civarında bir an, sanki bizim suçtan, günahtan, cezadan ve pişmanlıktan kurtulduğumuz gibi, dünya da yerçekimi ve zamanın kurallarından kurtulmuş gibiydi. Füsun’un sıcaktan ve sevişmekten ter içinde kalmış omzunu öpmüş, onu arkadan yavaşça sarmış, içine girmiş ve sol kulağını hafifçe ısırmıştım ki, kulağına takılı küpe uzunca bir an sanki havada durdu ve sonra da kendiliğinden düştü. O kadar mutluyduk ki, o gün şekline hiç dikkat etmediğim bu küpeyi sanki hiç fark etmedik ve öpüşmeye devam ettik. (sayfa1)
  • Babam, garsona ‘tek’ işareti yapıp önce kendine, sonra gözlerimin içine bakıp bana -gene eliyle ölçüyü göstererek- birer rakı daha istedi.
    “Hani senin kasvetlerin, sıkıntıların geçmişti” dedi annem babama. “Ne oldu gene?”
    “Oğlumun nişanında içip eğlenmeyecek miyim?” dedi babam.
    “Ah canım, o ne güzellik!” dedi annem Sibel’i görünce. “Elbise de şahane olmuş, inciler de yerine oturmuş. Ama kız o kadar harika bir şey ki, ne giyse şahane gözüküyor... Ne hoş, ne zarif taşıyor değil mi elbiseyi? Ne tatlı, ne hanımefendi kız! Oğlum sen de ne kadar talihlisin biliyor musun?”
    Sibel az önce önümüzden geçen iki güzel arkadaşıyla kucaklaştı. Kızlar az önce yaktıkları uzun filtreli ince sigaralarını dikkatle tutarak ve birbirlerinin makyajını, saçlarını ve elbiselerini bozmamaya abartılı bir gayret göstererek, rujdan kıpkırmızı ve pırıl pırıl dudaklarını hiçbir yere değdirmeden öpüştüler ve birbirlerinin kıyafetlerine bakıp gerdanlık ve bileziklerini birbirlerine göstererek gülüştüler.
    “Her akıllı insan hayatın güzel bir şey olduğunu, amacının da mutlu olmak olduğunu bilir” dedi babam üç güzel kızı seyrederken. “Ama sonra yalnızca aptallar mutlu olur. Nasıl izah edeceğiz bunu?”
    “Çocuğun hayatının en mutlu günlerinden biri bu, ona niye bu lafları ediyorsun Mümtaz?” dedi annem. Bana döndü. “Hadi oğlum, ne duruyorsung itsene Sibel’in yanına... Her an yanında ol onun, her mutluluğunu paylaş!..” (sayfa 119)
  •  “...Hiç Türk filmine gider misiniz?”
    “Çok az.”
    “Avrupa görmüş zenginlerimiz Türk filmlerine alay etmek için giderler. Ben de yirmi yaşındayken öyle düşünürdüm. Ama artık Türk filmlerini eskisi gibi küçümsemiyorum. Füsun da şimdi Türk filmlerini çok seviyor.”
    “Allahaşkına bana da öğretin, ben de seveyim” dedim.
    “Öğretirim” dedi damat bey içtenlikle gülümseyerek. “Ama sayenizde çekeceğimiz filmler onlar gibi olmayacak, merak etmeyin. Füsun’un köyden şehre indikten sonra, Fransız dadı sayesinde üç günde hanımefendi olacağı bir film yapmayacağız mesela.”
    “Zaten ben de dadıyla kava ederdim hemen” dedi Füsun.
    “Ya da zengin akrabaları tarafından fakir olduğu için küçümsenen Sindirella da olmayacak bizim filmimizde” diye devam etti Feridun.
    “Küçümsenen fakir akrabayı oynamak isterdim aslında” dedi Füsun.
    Sözlerinde bana dönük bir alaycılık değil, bana acı veren bir hafiflik ve mutluluk hissediyordum. Bu hafif hava içerisinde ortak aile hatıralarından, Çetin’in kullandığı Chevrolet’yle yıllar önce Füsun ile bir İstanbul gezintisine çıktığımızdan, uzak mahallelerde, dar sokaklarda oturan ve kimi ölmüş, kimi ölmekte olan uzak akrabalardan ve başka pek çok şeyden söz ettik. (sayfa 281)
  • Füsunların (Keskinlerin) evi, Çukurcuma Caddesi (halk arasında ‘Yokuşu’) ile daracık Dalgıç Sokak’ın kesiştiği köşedeydi. Haritadan da anlaşılabileceği gibi, buradan kıvrıla kıvrıla ilerleyen dik yokuşlardan on dakikada Beyoğlu’na, İstiklâl Caddesi’ne çıkılırdı. Bazı akşamlar dönüş yolunda Çetin ara sokaklardan ağır ağır kıvrılarak Beyoğlu’na çıkar, ben de arka koltukta sigara içerek ev içlerini, dükkânları, sokaklardaki insanları seyrederdim. Parke taşla kaplı bu dar sokaklarda, kaldırımlara yıkılacakmış gibi eğilen yıkıntı halindeki ahşap evler, Yunanistan’a göçen son Rumların bıraktığı boş binalar ve o boş yapılara kaçak yerleşen yoksul Kürtlerin pencerelerden dıarıya uzattıkları soba boruları, geceye korkutucu bir görüntü verirdi. Gece yarıları Beyoğlu yakınlarındaki küçük karanlık eğlence yerleri, meyhaneler, kendilerine ‘içkili gazino’ diyen pavyonlar, büfeler, sandviç satan bakkallar, Spor-Toto bayileri, uyuşturucu, kaçak Amerikan sigarası ya da viski bulabileceğin tütüncü dükkânları, hatta plak-kaset bayileri bile geç saatlere kadar açık olur, bütün bu yerler kederli hallerine rağmen, bana hayat dolu ve çok da canlı gelirdi. Tabii ancak Füsunların evinden huzurlu bir şekilde çıkmışsam böyle hissederdim. Pek çok gece, Keskinlerin evinden, artık oraya bir daha gelmeyeceğimi, bunun son olması gerektiğini düşünerek çıkar, Çetin’in kullandığı arabanın arka kolduğunda mutsuzluktan baygın gibi yatardım. Bu mutsuz geceler daha çok ilk yıllarda olurdu. (sayfa 321)

MASUMİYET MÜZESİ
Orhan Pamuk
İletişim Yayınları
2008
592 sayfa
24 YTL

 Orhan Pamuktan bir aşk romanı

YAZDIR | YOLLA

29/08/2008

Orhan Pamuk’un yeni romanı ‘Masumiyet Müzesi’ bugün kitapçılarda. Tüm dünyada Orhan Pamuk okurlarının iple çektiği romandan tadımlık alıntılar yaptık

Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi’nin on yıldır üzerinde çalışıyor. Bu kitap bir aşk romanı, ama Nişantaşı, İstanbul’un zengin çevreleri, kentin sokakları, dostluklar, yalnızlar gibi Orhan Pamuk’un gözde temalarının tümünü de barındırıyor. Özelllikle, aşk, bağlılık, cinsellik gibi konulara samimi yaklaşımıyla okuru kendine bağlayacak bir roman Masumiyet Müzesi.

Roman, 1975 Mayıs’ında başlıyor. Tekstil zengini Basmacı ailesinin okumuş
otuz yaşındaki oğulları Kemal, nişan hazırlıkları içindedir. Artık servetini yitirmiş bir paşazade ailenin kızı Sibel’le evlenecektir. Bir gün, uzak akrabaları olan Keskin ailesinin on sekiz yaşındaki güzel kızı Füsun’la karşılaşır. Bir butikte tezgâhtarlık yapan Füsun’la aralarında bir aşk başlar. Zamanla bu aşk Kemal’in yaşamını kökten etkileyecek, onu tutkulu bir insana dönüştürecektir. Kemal, o baştaki mutlu anların birer hatırası olarak toplamaya başladığı nesneleri zamanla bir koleksiyoncu titizliğiyle biriktirecek, artıracak, saklayacak ve sonra  bir müzeye dönüştürecektir. Füsun’la olan aşklarının müzesine, Masumiyet Müzesi’ne. 70’lerden günümüze kadar uzanan uzun hikâye, bu müzedeki nesnelerle birlikte gelişip ilerliyor. Kemal Basmacı’nın ağzından anlatılan romanın sonunda, tıpkı Kar’da olduğu gibi yazar Orhan Pamuk da giriyor.

Romanın çok önemli bir özelliği, gerçekten bir Masumiyet Müzesi kurulacak olması. Çukurcuma’da açılacak müze hazırlanıyor...

Hayatımın en mutlu anı

  • Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum. Bilseydim, bu mutluluğu koruyabilir, her şey de bambaşka gelişebilir miydi? Evet, bunun hayatımın en mutlu anı olduğunu anlayabilseydim, asla kaçırmazdım o mutluluğu. Derin bir huzurla her yerimi saran o harika altın an belki birkaç saniye sürmüştü, ama mutluluk bana saatlerce, yıllarca gibi gelmişti. 26 Mayıs 1975 Pazartesi günü, saat üçe çeyrek kala civarında bir an, sanki bizim suçtan, günahtan, cezadan ve pişmanlıktan kurtulduğumuz gibi, dünya da yerçekimi ve zamanın kurallarından kurtulmuş gibiydi. Füsun’un sıcaktan ve sevişmekten ter içinde kalmış omzunu öpmüş, onu arkadan yavaşça sarmış, içine girmiş ve sol kulağını hafifçe ısırmıştım ki, kulağına takılı küpe uzunca bir an sanki havada durdu ve sonra da kendiliğinden düştü. O kadar mutluyduk ki, o gün şekline hiç dikkat etmediğim bu küpeyi sanki hiç fark etmedik ve öpüşmeye devam ettik. (sayfa1)
  • Babam, garsona ‘tek’ işareti yapıp önce kendine, sonra gözlerimin içine bakıp bana -gene eliyle ölçüyü göstererek- birer rakı daha istedi.
    “Hani senin kasvetlerin, sıkıntıların geçmişti” dedi annem babama. “Ne oldu gene?”
    “Oğlumun nişanında içip eğlenmeyecek miyim?” dedi babam.
    “Ah canım, o ne güzellik!” dedi annem Sibel’i görünce. “Elbise de şahane olmuş, inciler de yerine oturmuş. Ama kız o kadar harika bir şey ki, ne giyse şahane gözüküyor... Ne hoş, ne zarif taşıyor değil mi elbiseyi? Ne tatlı, ne hanımefendi kız! Oğlum sen de ne kadar talihlisin biliyor musun?”
    Sibel az önce önümüzden geçen iki güzel arkadaşıyla kucaklaştı. Kızlar az önce yaktıkları uzun filtreli ince sigaralarını dikkatle tutarak ve birbirlerinin makyajını, saçlarını ve elbiselerini bozmamaya abartılı bir gayret göstererek, rujdan kıpkırmızı ve pırıl pırıl dudaklarını hiçbir yere değdirmeden öpüştüler ve birbirlerinin kıyafetlerine bakıp gerdanlık ve bileziklerini birbirlerine göstererek gülüştüler.
    “Her akıllı insan hayatın güzel bir şey olduğunu, amacının da mutlu olmak olduğunu bilir” dedi babam üç güzel kızı seyrederken. “Ama sonra yalnızca aptallar mutlu olur. Nasıl izah edeceğiz bunu?”
    “Çocuğun hayatının en mutlu günlerinden biri bu, ona niye bu lafları ediyorsun Mümtaz?” dedi annem. Bana döndü. “Hadi oğlum, ne duruyorsung itsene Sibel’in yanına... Her an yanında ol onun, her mutluluğunu paylaş!..” (sayfa 119)
  •  “...Hiç Türk filmine gider misiniz?”
    “Çok az.”
    “Avrupa görmüş zenginlerimiz Türk filmlerine alay etmek için giderler. Ben de yirmi yaşındayken öyle düşünürdüm. Ama artık Türk filmlerini eskisi gibi küçümsemiyorum. Füsun da şimdi Türk filmlerini çok seviyor.”
    “Allahaşkına bana da öğretin, ben de seveyim” dedim.
    “Öğretirim” dedi damat bey içtenlikle gülümseyerek. “Ama sayenizde çekeceğimiz filmler onlar gibi olmayacak, merak etmeyin. Füsun’un köyden şehre indikten sonra, Fransız dadı sayesinde üç günde hanımefendi olacağı bir film yapmayacağız mesela.”
    “Zaten ben de dadıyla kava ederdim hemen” dedi Füsun.
    “Ya da zengin akrabaları tarafından fakir olduğu için küçümsenen Sindirella da olmayacak bizim filmimizde” diye devam etti Feridun.
    “Küçümsenen fakir akrabayı oynamak isterdim aslında” dedi Füsun.
    Sözlerinde bana dönük bir alaycılık değil, bana acı veren bir hafiflik ve mutluluk hissediyordum. Bu hafif hava içerisinde ortak aile hatıralarından, Çetin’in kullandığı Chevrolet’yle yıllar önce Füsun ile bir İstanbul gezintisine çıktığımızdan, uzak mahallelerde, dar sokaklarda oturan ve kimi ölmüş, kimi ölmekte olan uzak akrabalardan ve başka pek çok şeyden söz ettik. (sayfa 281)
  • Füsunların (Keskinlerin) evi, Çukurcuma Caddesi (halk arasında ‘Yokuşu’) ile daracık Dalgıç Sokak’ın kesiştiği köşedeydi. Haritadan da anlaşılabileceği gibi, buradan kıvrıla kıvrıla ilerleyen dik yokuşlardan on dakikada Beyoğlu’na, İstiklâl Caddesi’ne çıkılırdı. Bazı akşamlar dönüş yolunda Çetin ara sokaklardan ağır ağır kıvrılarak Beyoğlu’na çıkar, ben de arka koltukta sigara içerek ev içlerini, dükkânları, sokaklardaki insanları seyrederdim. Parke taşla kaplı bu dar sokaklarda, kaldırımlara yıkılacakmış gibi eğilen yıkıntı halindeki ahşap evler, Yunanistan’a göçen son Rumların bıraktığı boş binalar ve o boş yapılara kaçak yerleşen yoksul Kürtlerin pencerelerden dıarıya uzattıkları soba boruları, geceye korkutucu bir görüntü verirdi. Gece yarıları Beyoğlu yakınlarındaki küçük karanlık eğlence yerleri, meyhaneler, kendilerine ‘içkili gazino’ diyen pavyonlar, büfeler, sandviç satan bakkallar, Spor-Toto bayileri, uyuşturucu, kaçak Amerikan sigarası ya da viski bulabileceğin tütüncü dükkânları, hatta plak-kaset bayileri bile geç saatlere kadar açık olur, bütün bu yerler kederli hallerine rağmen, bana hayat dolu ve çok da canlı gelirdi. Tabii ancak Füsunların evinden huzurlu bir şekilde çıkmışsam böyle hissederdim. Pek çok gece, Keskinlerin evinden, artık oraya bir daha gelmeyeceğimi, bunun son olması gerektiğini düşünerek çıkar, Çetin’in kullandığı arabanın arka kolduğunda mutsuzluktan baygın gibi yatardım. Bu mutsuz geceler daha çok ilk yıllarda olurdu. (sayfa 321)

MASUMİYET MÜZESİ
Orhan Pamuk
İletişim Yayınları
2008
592 sayfa
24 YTL

 

 

 

Masumiyet Müzesi’ mutluluk üzerine bir roman

 

 
Kültür-Sanat / 04/09/2008

CEM ERCİYES
Her zaman önünden geçerken dönüp baktığım, son yıllarda girişteki masada oturan korumanın varlığından Orhan Pamuk’un İstanbul’da olup olmadığını çıkartmaya çalıştığım, Cihangir’deki aparTmana girip, ofisine çıktığımızda o bir gazete için uzak bir semtteki afiş müzesinde yaptıkları fotoğraf çekiminden yeni dönmüştü.
10 yıldır ‘Masumiyet Müzesi’ni yayımlamış olmanın keyfi üzerinde, şakalar yapan, (eğer fotoğraf çekimi yapmayacaksak) şortuyla gezinmeyi tercih eden bir Orhan Pamuk. ‘Masumiyet Müzesi’ objelerinin fotoğraflarını çekmek üzere oradayız, aynı şeyi Süddeutsche Zeitung da yapmış. Almanya’nın en etkili gazetelerinden biri, on iki sayfalık özel ek vermeye hazırlanıyormuş. Kendisine gösterilen ilgiyi heyecanla anlatıyor. Bizim bir saatte yaptığımız çekim için profesyonel bir ekip üç gün uğraşmış, “Eh, Doğu-Batı meselesi diyelim” diyorum, o bunun  daha çok zenginlikle ilgili olduğunu söylüyor, belki de bizi teselli etmek için... 

TANITIMA  GEREK KALMADI
Gitmişken romanla ilgili bir kaç soru sormaya hazırlanıyorum. Tabii belki artık 15. söyleşisini verecek biri Orhan Pamuk. Bu durum kimilerinin tepkisini çekiyor, ama aslına bakarsanız bu kez Orhan Pamuk için öncekilere göre çok daha ‘ölçülü’ bir tanıtım kampanyası yapılıyor. Ne billboardlar var ne sinema reklamları. Gazete ve dergilerde ilanlar az, kendisi röportaj vermekte adamakıllı isteksiz davranıyor. “Artık benim tanıtılmama gerek yok diye düşündüler herhalde. İkincisi, öyle çok fazla reklam kampanyası tepki çekiyordu. Bana sorduklarında ‘kitabın çıktığı duyulsun yeter’ dedim. İşte biraz da röportaj yapıyoruz, kitabın konuları üzerine düşünüyoruz, bu kadarı yeter diye düşündüm. Bir de eskiden reklam kampanyaları çok dikkat ve bence haklı olmayan tepki çekerdi. Ben bu tepkileri de istemiyorum. İstemediğim için daha sessiz ve derinden gittik.”
‘Masumiyet Müzesi’ni epeydir merakla bekleyenlerden biriyim. Nobel ödülü, dünyadaki herkes gibi benim de merakımı kamçılamıştı. Bunun bir aşk romanı olmasından çok, nesnelerle kurduğu ilişki, bir müze kataloğu gibi yazılıyor olması ilgimi çekiyordu. Pamuk’un topladığı ve yazdığı nesnelerle oluşturduğu romanı, tam da bu özelliği nedeniyle tüm diğer kitaplarından daha oyunlu ve katmanlı aslında. Her zamankinden daha akıcı bir üslupla, kitap kurtlarından eleştirmenlere ne sebeple eline almış olursa olsun, benim gördüğüm herkesin (kendimi de katıyorum) çok beğendiği bir roman. Roman saplantılı bir aşkı anlatıyor; bir adamın bir kadına duyduğu aşkın nasıl bir tutkuya dönüştüğünü, onu nasıl bir hayranlık ve dikkatle izlediğini, onu çağrıştıran her şeye nasıl bağlandığını ve hatta ‘o olmak’ isteyecek kadar onunla ilgili olduğunu ince ince, içinize işleyerek anlatıyor. Bunu yaparken, o aşkı anlaşılmaz metafizik bir durum olarak değil, karakterlerin kişilikleri, normların, adetlerin yani bir kültürün yönlendirmeleri ve dayatmalarıyla birlikte tanımlıyor. Böylece Orhan Pamuk her zaman çok sevdiği gibi Nişantaşılı zengin aileleri ve sosyeteyi eleştirmeyi sürdürüyor (biraz da iğneyi kendine de dokundurmanın verdiği rahatlıkla), Çukurcuma’daki orta sınıf evlere girip oradaki yaşantıyı anlatıyor (bu kez misafir olmanın getirdiği bir dikkat ve özenle), kadın-erkek ilişkilerinin tanışmalardan dedikodulara, bakışmalardan sevişmelere nasıl yaşandığını ve yaşanamadığını uzun uzun tartışıyor. İşin içine 12 Eylül’ün sokağa çıkma yasakları da giriyor, Boğaz meyhaneleri de, televizyonun başında uzun saatler geçirme alışkanlığımız da...
Kahramanımız Kemal, Füsun’a aşık ama nişanlısı Sibel’den de ayrılmak istemiyor, ona karşı “cinsel aşkla değil ama çok büyük şevkatle beslenen bir sevgi” duyuyor. Bu cümleyi okuyorum Orhan Pamuk, “Valla öyle bitip tükenmez konular ki, ben de kitabımı okuyarak anlamaya çalışıyorum Cem Bey,” diyerek gülüyor... Ben yine sorumu tekrarlıyorum, anlatıyor: “Aşk, bütün müzik parçalarının, gazetelerin konuştuğu bir şey olarak bir büyük kültürel olgu. Birisine derin bir duygu duyduğumuz zaman o kelimeyle nitelendiriyoruz ve bütün bir geleneğin yükünü o duyguya boca ediyoruz. Sevgi konusundaysa o kadar az yazılmış ki, manşetlerde değil, öylesine bir konu olarak geçiştiriliyor. Bir gün kültür değişir ve sevgi daha önde olabilir belki.”
‘Masumiyet Müzesi’nin anlattığı aşk hikâyesinin en etkili yanlarından biri zaman. Sekiz yıl, yaşadığı aşk için hiçbir şey değişmese de, utanıp sıkıldığı halde bir rutine dönüştürdüğü ziyaretleri sürdüren Kemal’in zamanla kurduğu ilişki günleri saymanın ötesinde bir şey. “Tam yedi yıl on ay Çukurcuma’ya, Füsun’u görmeye akşam yemeğine gittim” diye başlayan ‘Zaman’ adlı bölümde o eve içindeki ‘özel zamanı’ solumak için gittiğini anlatıyor Kemal. Dışarıda, diğer insanlarla ilişkilenmeyi sağlayan ‘resmi zamana’ karşın evlerin içinde bir ‘özel zaman’ yaşanıyor. ‘Anlar’, kapsadıkları duygularla birlikte hatıralara dönüşüyorlar. O hatıraların içine sindiği eşyalar, görüp dokunduğunuzda bir nevi durmuş zamanı, o anları size hatırlatıyor. Romanda bununla ilgili “Hayatımızı böyle yoğun anların tek tek her biri olarak düşünmeyi öğrenirsek, sevgilimizin sofrasında sekiz yıl beklemek bize alay ediecek bir tuhaflık, bir saplantı gibi değil, şimdi yıllar sonra düşündüğüm gibi Füsunların sofrasında geçirilmiş 1593 mutlu gece gibi gözükür,” diyor Kemal. Orhan Pamuk da romanda Kemal’e toplattığı eşyalar aracılığıyla kuracağı müzede işte bu zamanı yaşamamızı, Kemal’in anlarını ve Füsunların evindeki atmosferi hissetmemizi hedefliyor.
Zaman bahsi açılınca aklıma Pamuk’a sevdiği bir yazarın, Tanpınar’ın zaman kavramı geliyor. Bir ilişki var mı? “Hayır,”?diyor “Onlara çok bakmadım.?Evet, Tanpınar?zamanla ilgilenmiş, onu bir estetik değer olarak görmüştü. Bu Tanpınar döneminin moda konusuydu, Proust, Bergson, Nabakov... Modernist romanın bir?dönemki Bergson etkisiyle, Proust etkisiyle ele aldığı bir konu bu. Ama benim derdim o değil. Belki ben onlara, ‘anlayan anlar’ diye bir modernist parantez açıyorum ama aslında başka şeyle ilgilendim. En basit ifadeyle: Sekiz yıl bir eve giden kahraman ‘amma da çatlak’ denmesin diye... Çünkü öyle bir çatlak olduğunu düşünmüyorum kahramanımın. Ben aslında o zamansızlık duygusunu, Kemal’in Çukurcuma’da bir eve sekiz yıl gitmesi gibi şeyleri çok severim. Çünkü bence mutlu olmak zamanı unutmaktır.”

‘BİLMEK VE MUTLULUK’

Kitabın mutlulukla ilgili olduğunu anlamak zor değil, “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum” diye başlayıp, “Herkes bilsin çok mutlu bir hayat yaşadım” diye bitiyor. Kemal’in onca sıkıntıdan ‘mutlu anları’ seçmesi üzerine konuşmak istiyorum ama “roman karakterlerimi anlatmam” diyor. O zaman Orhan Pamuk’un ‘mutluluk’ kavramını konuşalım: “Kitabım sadece mutlulukla başlayıp, mutlulukla bitmiyor, bunu kimse farketmedi, artık kendim söyleyebilirim. ‘Bilmek ve mutlulukla’ başlayıp, ‘bilmek ve mutlulukla’ bitiyor. ‘Mutluymuşum bilmiyordum...’, ‘Herkes bilsin mutlu yaşadım’. Çünkü mutluluğun farkında olmak da mutlu olmakla çok yakın bir şey. Füsun ehliyet sınavından çaktıktan sonra Sarıyer plajına gittikleri zaman, biraz suskun duruyorlar. Sonra bir arkadaşları görüyor onları ve onlara sessiz sessiz göründüğü için endişe duyuyor. Akrabası fakir kızın yıllardır peşine düşüp rezil olduğu için değil mutlu gözükmeyeceği için bir an mutsuz oluyor. Mutlu olmak aynı zamanda başkalarının sizin mutlu olduğunuzu düşünmeleriyle de ilgili ve Kemal bunun fazlasıyla farkında.” Sonra sözü kendisine getiriyor, “Bu kitapta benim hayatta yaşlanmamla ilgili, olgunlaşmamla ilgili bir şey var. Hayattaki önemli değer benim için, artık yaşım ilerledikçe, mutluluk oluyor. Mesela ‘Kara Kitap’taki gizli değer bilmek, akıllı olmak, yüzeysel olmak... Burada ise satır aralarınan çıkan değer, kahramanların bilinçli olarak ya da bilmeden hem fikir gibi gözüktükleri şey, ‘mutlu olmak lazım hayatta’. Öyle davranıyorlar. Ben de inanıyorum buna, hep birlikte böyle düşünüyoruz.”
Biz bunları konuşurken, Muhsin ‘mutluluk nesneleri’nin fotoğraflarını çekiyor. Ofis olarak kullandığı dairede camekanlı kitap raflarına doldurulmuş, masanın üzerine, diğer odalara yayılmış romanda geçen yüzlerce biblo, toka, ayakkabı, elbise, oyuncak, saat, kalem, fotoğraf, kartpostal, bilet vs arasında gezinip seçtik o eşyaları. “İki buçuk yıl iyice yoğunlaştım buna. Gezdikçe görüyordum, görüyor da almıyordum. Sonra alır koyarım, nasılsa orada var, diyordum. Ben koleksiyoncu değilim, koleksiyoncu hemen alır. Mesela teyzemin masasında sarı sürahi vardı. Onu severdim, çocukken. Yazarken, bunu alırım teyzemden dedim. Bu arada teyzem vefat etti, buyrun bakalım. Bunun gibi durumlar oldu.”
Müzenin tamamlanması için daha yapacak çok şey var. Bazı eşyaları bulmak, üretmek onları Füsunların evini hatırlatacak bir atmosferle sergilemek için bir ekiple çalışmış Orhan Pamuk. İstediği gibi gitmemiş, romanın çıkış tarihine yetişmemiş müze. Ama onu artık açacağını biliyor, içi rahat. “Unutmayın” diyor, “Ben 10 yıl önce bunlardan bahsettiğim zaman en yakınım bile ‘üşüttün mü sen’ gibi bakıyordu bana. O zaman şimdiki gibi ‘ünlü’ de değildim. On yıl önce, ‘Benim Adım Kırmızı’ biterken bu fikir vardı. Nitekim Çukurcuma’daki evi de o zaman aldım. Benim için hoş olan bu fikri gerçekleştirmekti. Müzeyi hâlâ açabilmiş değilim. Ama galiba artık açabileceğimi görüyorum. Hayat da bana yardım etti. Geçen on yılda dünyadaki ünüm, gücüm, o yüzden insanların bunu yapma isteği o kadar arttı ki bunu yapabiliyorum. Bu arada hiç de insanlar ilgilenmeyebilir, benim kitaplarım daha az satabilir, Türkiye’de ve dünyada ilgi daha da düşebilir ve tamamen bir köşede kalabilirdim de yani...”
Karşımda Nobel ödüllü bir yazar var ve biz bu ‘olağanüstü’ durumdan hiç söz etmeden konuşuyoruz. Sözünü ettiği on yılda Nobel dahil dünyadaki neredeyse tüm önemli ödülleri, New York Times Bookreview’ın kapağı gibi önemli mecraları Türkiye için ‘olabilir’ kılan bir yazarın hakettiği bir güven ve rahatlık içinde. Şimdi o çılgın hayalinin, dünya edebiyatının en ilginç fikirlerinden birinin ‘olacağını’ bilmenin rahatlığı bu. Dünyanın onu izliyor olmasından bir gerilim değil bir ‘mutluluk’ çıkartıyor Orhan Pamuk. Cihangir’deki ofisi dolduran ‘Masumiyet Müzesi’ne ait eşyalar, kitaplar, masasındaki notların, ona başka başka anları hatırlattığı, hayallerini gerçekleştirmenin atmosferini oluşturduğunu farkedince, o dairenin de galiba Orhan Pamuk’un ‘mutluluk müzesi’ olduğunu fark ediyorum.

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »