Hatırda kalanlar
Yayımlanan yeni romanları kaydetmenin bile güçleştiği bir yıl geçirdik. Çok sayıda kötü roman, az sayıdaki 'iyi'nin gözden kaçırılmasına neden oluyor
Radikal Kitap, 22/12/2006
A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)
21. yüzyıl roman çağı oldu Türkiye'de. Her yıl bir rekorla kapanıyor; 2000 yılında 132, 2001'de 139, 2002'de 207, 2003'te 214, 2004'te 303, 2005'te 331 ve nihayet 2006'da tam 364 roman... Geçen hafta sayısal analizlere dayalı bir yazıyla 2006'nın ilk romanlarını değerlendirmiştim. Bırakın okumayı, yayımlanan yeni romanları kaydetmenin bile güçleştiği bir yıl geçirdik. Ne var ki nicel artış romanımızın edebi değer toplamında niteliksel bir sıçramaya yol açmadığı gibi, çok sayıda kötü roman az sayıdaki 'iyi'nin gözden kaçırılmasına neden oluyor. Okuyucuların seçim yapmasını güçleştiren bu durumu dikkate alarak, bu kez sayılardan uzak duruyor ve sevdiğim romanları kısaca hatırlatmak istiyorum... Yalnızlık, yenilmişlik... Bugüne dek hikâyeciliği ile tanıdığımız Sema Kaygusuz'un ilk romanı Yere Düşen Dualar, bir adaya kıstırılmış insanların yalnızlık, iletişimsizlik, sürgünlük, kopuş gibi genel bir yabancılaşma parantezine alacağımız sıkıntılarını yine yabancılaştırma estetiğiyle anlatıyor. Ve hemen ekliyorum; çok da iyi anlatıyor. Masalın romanın bütün karakterlerinden bir parça taşıyan- kahramanı Yaşur'un hikâyesinde Sema Kaygusuz'un önceki anlatılarında üzerinde durduğu temaların hemen hepsini bulmak mümkün; kişiler bedenlerini de kapsayacak biçimde- değişiyor, dönüşüyor, kendilerini keşfediyor ve birbirleriyle yer değiştiriyorlar. Çetin bir anlatı var karşımızda. Bu alegorik bölümde yer alan her bir karakter ve olay, ilk bölümde anlatılan durumların birer simgesi. Masal kahramanının bilinmeyen bir zamanda ve mekânda yaptığı yürüyüş, aslında anlatıcının içsel yolculuğu, bir kayıp duygusuyla başa çıkma, barışma, hayatı anlamlı kılma çabası. Somuttan soyuta, gerçeklik düzleminden masallar diyarına bu geri çekiliş, anlatıcı için kendisinin, annesinin, babasının, amcasının ve ailesinin kötü kaderlerine karşı bir direniş, yalnızlık ve iletişimsizlikle yaralı benliklerini onarma girişimi... Mekânlarını, kişilerini, hikâyesini, doğa, hayvan ve insan arasında bugüne geldiğinde bayağılaşan, masal çağında şiirselleşen mücadeleyi, insani tutkulardaki derinliği ve basitliği sergilerken kullandığı zengin sözcük haznesiyle etkileyici bir anlatım kurmuş Kaygusuz. Toplumsal hayatla birey arasındaki çatışmayı irkiltici gerçekleriyle gözlemlerken anlatısının kökleri mitolojiden, Binbir Gece Masalları'ndan besleniyor. Ayhan Geçgin'in ilk romanı Kenarda (2003), hikâyesi olmayan, ağır ağır ilerleyen ama sabır ve titizlikle işlenmiş mekân tasvirleriyle okuma lezzeti veren bir anlatıydı. Yeni romanı Gençlik Düşü'nde, hem ilkindeki üslubunu muhafaza etmiş hem de daha canlı, hatta giderek kahramanın akıbeti konusunda okuyucuyu meraklandıran bir hikâyeleme tarzını tercih etmiş. Kendi öğrencilik yıllarından yola çıkıp bir roman yazmaya çalışan bir yazarın hayatından bir kesit izliyoruz. Yazar ve kahramanı, her ikisi de hayatın akışına karşı durmak istemiş, bir hayalin peşine düşmüş ama eşiği geçememiş, gerçeğin soğuk yüzüne çarpıp kenarda kalmış, aslında hikâyesi de olmayan, tutunamamış insanlar. Ayhan Geçgin, son yıllarda pek çok yazarın seçtiği -roman içinde roman diyebileceğimiz- bir kurguyla kaleme aldığı hikâyesini üslubuyla farklılaştırıyor. Okuma tadı alıyoruz. Merceğine aldığı insanları, mekânları, eşyaları ve içsel süreçleri ayrıntılarıyla yakalayan, hünerbazlık değil zanaatkârlık sergileyen edebi bir dil.. Yazarın şimdiki zamanından yola çıkarak roman kahramanı üzerinden geçmişine uzanan anlatıda bu coğrafyadaki pek çok insanın kendisinden bir şeyler bulabileceği -baba oğul ilişkisi, üniversite sınavları, yanlış bölüm tercihleri, eğitimden hoşnutsuzluk, ilk aşklar ilk hayaller, edebiyata sarılma ve hiçlik duygusu gibi- içsel ve dışsal yaşanmışlıklar var. Yegane eleştirim hikâyenin nihilizme varan karamsarlığına... Bireyden yola çıkıp bireyi kuşatan toplumsal yapıya nüfuz eden Gençlik Düşü, Ayhan Geçgin'in roman alanında kalıcı ve özgün bir yazar olduğunu kanıtlıyor. Kıyısız Gemiler de bir ilk roman. Günhan Kuşkanat, bu ilk ve kısa romanında pek çok toplumsal travmayı yan yana getirmiş. Hikâyelerindeki gibi, yine yalnızlık, kaybetmişlik, zamanın yitirilmişliği çıkıyor öne: Deniz kıyısında bir Ege köyü; sakin, sessiz, vaktin ağır işlediği, ihtiyarların kahvede eski şarkıları dinleyip birbirine takılarak zaman öldürdükleri bir yer. Tavuklar kümese sokulmuşsa, etraf şöyle üstten üstten süpürülmüşse, çiçekler sulanmışsa, okunacak bir şey yoksa, yemek de yapımışsa, başka iş güç yoksa yani, işte o zaman anlıyor romanın anlatıcısı İhsan öğretmen her bir şeyin yarım, herkesin hep eksik olduğunu... İhsan öğretmen, Piraye hanım, Fikret ve diğerleri, hepsi de birşeyleri ellerinden kaçırmış, kendilerini tam olarak gerçekleştirememiş insanlar. Özellikle İhsan öğretmen ve Piraye hanımın iç monologlarında yoğunlaşan bu duyguları aktarırken onların hayat hikâyelerinden sisli kesitler de sunmuş Kuşkanat. Bu üstü örtük anlatım biçimini çok yerinde ve etkili kulandığını belirtmek isterim. Yazarın bilerek açmadığı ama aralık bıraktığı kapılardan geçmek ve roman kişilerinin ruhsal labiretlerinde dolaşmak okuyucuya kalıyor... Kıyısız Gemiler'de Günhan Kuşkanat'ın en büyük başarısı işte bu hisleri ve bilinci dile getirebilmesi. Her ne kadar dile getirilenler karamsar ve hüzünlü duygular, düşünceler olsalar bile, yazarın üslubu edebiyat açısından ferahlatıcı. Yakalanması kolay ifade edilmesi çok zor içsel süreçleri, sevinç kırıntıları barındıran bir karamsarlığı, iş işten geçti dediğimiz anlarda bile insanın vazgeçemediği umudu gözle görülür, elle tutulur hale getiren, onlara maddi bir varoluş sağlayan dil, köy ve doğa atmosferini yansıtmakta da aynı ölçüde başarılı. Kıyısız Gemiler, romanımızı saran hikâye etme merakının karşısına dili ve anlatımı öne çıkaran vaatkâr bir roman.
Tarihten sayfalar 2006 yılında tarihsel romanlar çok yazıldı. Ancak pek azı resmi tarihin, daha doğrusu milliyetçi/ulusalcı reflekslerle yeniden yazılmak istenen tarihin dışında kalıyordu. Ahmet Aziz'in Triumvira'sı, bu az sayıda romandan biri ve okuyucusunu yakın tarihle yüzleştirmeyi, o karanlık dönemi hatırlatmayı başarıyor. İttihat ve Terakki'nin üç paşasında somutlanan dikatatörlüğünü anlatan hikâyede Enver, Talat ve Cemal Paşalarla birlikte dönemin pek çok ünlü şahsiyetine rastlıyoruz. Ama öne çıkmadan, edebi kurguya gölge etmeden, ancak bir roman kurgusunun katlanacağı kadar, yani ikinci derecede karakterler olarak kısa sürelerde katılmışlar hikâyeye. Mekân İstanbul, ama olaylar kimi zaman terhis olan erler, kimi zaman cepheden gönderilen mektup ve belgelerle Anadolu'ya da uzanıyor. Böyle bir kurgu, artık olaylara müdahil olamayan Osmanlı entelektüelinin ruhunda çaresizliğin yarattığı gerilim, çöküntü ve patlamaları sergileyebilmek açısından yerinde bir tercih. Üstelik canlı tanıkların ağzından aktarılan savaş ve tehcir sahneleri çarpıcı. Özellikle de Allahuekber dağlarında donarak ölenlerin sessiz isyanı... İttihat ve Terakki cemiyetin tarihini bir cemiyet üyesinin hayatı özelinde çok iyi canlandırmış Aziz Ahmet. Sadece hikâyesinden, insanı öne çıkaran bakış açısından, savaş karşıtı ideolojisinden söz etmiyorum; Triumvira diliyle, kurgusuyla, kişi ve karakterleriyle, yarattığı İstanbul atmosferiyle de sağlam bir roman. Osman Necmi Gürmen de Râna'da 1900'lü yılların ilk yarısını güçlü bir tarihsellikle ama insanı öne çıkararak işlemiş. Roman Osmanlı'nın son günlerinde doğup cumhuriyetin ilk dönemlerini de görmüş İstanbullu bir kadının acılarla dolu kısa hayat hikâyesi... Gürmen, siyasi ve toplumsal hayatla bireysel kaderleri bir araya getirmekteki ustalığını bir kez daha sergiliyor. Roman kahramanı Emine Râna. Doğumu 18 cemaziyülevvel 1323 Cuma gününe (21 Temmuz 1905'e) yani II. Abdülhamit'e yapılan bombalı saldırıya denk gelmiş. Mahşerin çocuklarından o; hiç sorumlusu olmadıkları hataların bedellerini ödemek zorunda kalanlardan... Savaş acılarının, hastalığın, yokluğun, yoksulluğun pençesine düşmüş bir ülkenin ve parçalanmış bir toplumun kasılıp kalmış insan çehrelerine yansıyan görüntüsünü izleyerek büyüyecek, hayatına bu mutsuz ifade vuracaktır damgasını... Osman Necmi Gürmen, tarihçiyle edebiyatçı, tarihle roman arasındaki farkı hem hikâyesi hem de diliyle ortaya koymuş. Ne büyük adamlara ne kahramanlara ne savaş manzaralarına yer veriyor, ne tarihi ülküselleştiriyor. Tarihsel olayın özünü vermek gibi bir iddiası da yok. Ama tarih hep orada, tarihsellik duygusu hiç eksilmiyor. Zamanın oynadığı rolü hemen fark ediyoruz; insanlar doğuyor, büyüyor, ölüyor, kişiler gelişiyor, aileler kurulup dağılıyor ve bunların arkasında yeni bir devlet yükseliyor. Olaylar ve tutkular zamana bağlı bir gelişme içinde ele alınıyorlar. Arkasındaki çarpıcı tarihe rağmen, büyük tarihsel olayların dış parıltısına kapılmamış Gürmen. Râna'yı okurken sağlam kurgusu olan klasik bir roman okumayı ne kadar özlediğimi hatırladım. Vatan Dersleri'nin arka planında ise cumhuriyet tarihi var. İbrahim Yıldırım, Cumhuriyet Aydınlanmasının önemli bir kurumunu, Köy Enstitülerini ele alan ve farklı bir kurguyla yepyeni bir okumaya açan bir hikâye yazmış. İç içe metinler, içiçe tarihler ve içiçe hayatlardan oluşan Vatan Dersleri bir yazarın yazma ve yaratma sancılarını da sergiliyor. İlk bakışta çok karışık gibi görünen bu kurgu öylesine ustalıkla işlenmiş ki, İbrahim Yıldırım'ın çok geniş bir zaman diliminde gezinmesine imkan tanımış. Hikâye sadece Enistitüleri anlatmakla kalmıyor, bu kurumları cumhuriyetin farklı tarihsel dönemlerindeki zihniyet biçimleriyle birlikte yansıtıyor. Öyle ki Enstitülerle birlikte 50'ler, 70'ler ve 90'ların Türkiye'sinin siyasi ve toplumsal meseleleri de çıkıyor karşımıza. Ancak bütün bu siyasi ve toplumsal geri planına, dayandığı tarihsel verilere, gerçeklikle kurduğu sağlam bağlara rağmen Vatan Dersleri edebiyatın dışına hiç çıkmayan, edebi söylemini asla siyasallaştırmayan bir roman. Roman kahramanlarının patalojik ruh halleri üzerinden zengin bir metafor ve imgelem dünyasına giriyoruz. Dönemler arasındaki geçişler, anımsamalar yoluyla geçmişle kurulan bağlar, ileride karşılaşılacak kimi olaylara ilişkin serpiştirilen ipuçları, okuyucuyu farklı dünyalara taşıyan yan hikâyeler, hikâyeleri tatlandıran malümatfuruşluklar, kişilerin duygusal ve düşünsel değişimlerinin tasviri, kısacası kurgunun tamamı hiç aksamıyor. Vatan Dersleri'ni çok sevdim. İsmail Güzelsoy, daha ilk kitabında Seni Seziyorum, 2002- başlamıştı edebiyatla polisiyeyi biraraya getirmeye.Polisiyelerin macera ve heyecan uyandırıcı potansiyelinden Ruh Hastası (2004) ve Banknot Üçlemesi'nin ilk kitabı Sincap'ta da sonuna kadar yararlanmıştı. Gerçeğin kapısını açacak sırlara, metinler arasında yapılan gezintilere, kurmacanın büyüsüne, şehvetle anlatılan hikâyelere önem veren okuyucuları hemen içine çekecek hikâyeler anlatan Güzelsoy, son romanı Rukas: Perde Açılıyor'da aynı çizgide yürümüş; hüzünlü aşklar, ihanetler, ölümler, velhasıl bir polisiye romandan beklenecek hemen her şey mevcut. Üstelik bütün bunlar sürükleyici bir ana hikâyeye eklenmiş birbirinden şaşırtıcı yan hikâyeciliklerle kurgulanmış... Roman kişilerinin on altı yıl öncesinde yaşanmış bir olayı farklı bakış açılarıyla aktarmalarıyla parçalanmış bir gerçeklikle karşılaşıyor okuyucu. Güzelsoy, zaman zaman yan yollara sapmasına rağmen asıl kurgusunu hiç bozmuyor, tempoyu düşürmüyor, muammayı sonuna kadar diri tutmasını başarıyor. Öncekiler gibi bu romanında da her türden oyunu kullanmış, şaşırtmacayı vermiş, ama okuyucu yazar sözleşmesini kötüye kullanmamış. Rukas: Perde Açılıyor, kurgusallığını gizlemeyen ve nasıl okunacağını ima eden bir roman.
Mekân Ankara Bir üniversiteli genç kızın intihar süsü verilmiş katliyle başlayan Her Temas İz Bırakır gerek hikâyesi gerek o hikâyeyi anlatım tarzıyla, yani atmosferiyle, temposuyla, kişileri ve diyaloglarıyla, başarılı bir polisiye. Ama polisiyeyi aşan, roman kahramanının iç dünyasında gezinirken psikolojik bir derinlik kazanan yanı da önemli. Aslında polisiye kurgu işin bahanesi; Emrah Serbes, bir cinayet vakasını çözümlemeye çalışırken kendi hayatındaki sorunlar karşısında çözümsüz kalan bir insanın, kire pisliğe batmış bir dünyada yolunu arayan bir adamın, Behzat Ç.'nin dramını anlatıyor. Behzat Ç.' bir yandan kendi sorunlarıyla boğuşup öte yandan cinayeti inatla aydınlatmaya çalışırken Emrah Serbes'e de pek çok meseleye değinmek imkânı yaratıyor. Gecekondu yoksullarıyla, işçileriyle, seyyar satıcıları, taksicileri, bar işletmecileri, serbest meslek erbapları, iş adamları, iş kadınları ve öğrenci gençleriyle Kızılay'da, Sakarya Caddesi'nde, SSK İşhanı'nda, Kuğulu Park'ta, Atakule'de, kısacası Ankara'nın hemen her mahallesinde dolaştırıyor okuyucuyu. Milenyum çağının toplumsal panoramasını Cumhuriyetin taşralaşmış başkentinden izliyoruz. Final sahnesi ise hikâyenin tamamını gölgede bırakacak kadar etkileyici. Volkan'ın Romanı siyasi polisiyenin iyi bir örneği. Olaylar bildik, katiller belli, kurbanlar malum... Okuyucuyla hikâye arasındaki ilişkinin bu denli organik olması, kimi zaman olumsuz sonuçlar doğurabilir. Ne var ki Tulgar bu hataya düşmüyor. Yıllardır gözlerimizin önünde cereyan eden siyasi toplumsal olgular arasından gözden kulaktan kaçanları bir yazar duyarlılığı ile toplamış ve özgün bir hikâye kurgulamasını bilmiş. Volkan'ın Romanı yakın döneme damgasını vuran siyasi gelişmeler etrafında gelişmesine rağmen bireyi ihmal etmeyen bir roman. Bireyin önce ailede ardından toplumsal hayat içerisinde şekillenen siyasi, ideolojik ve cinsel kimliğini Volkan'ın gelişimi üzerinden sergileme fırsatını Tulgar'ın yeterince değerlendirdiğini söyleyebilirim. Bu aynı zamanda sert erkek kimliklerinin arkasındaki çürük payandaları da işaret ediyor. Volkan'ın bireysel trajedisini siyasi ve toplumsal dinamiklerle ilişkilendiren Tulgar, her yanı suça batmış bir hayatı polisiye bir kurgu içerisinde anlatmış. Sadece hikâye anlatmakla kalmamış, o hikâyeye uygun bir dil ve uslup da aramış/yaratmış. Zaten anlatısının gücü ve etkisi de buradan geliyor. Eğretilemeler, göndermeler, imgeler, sıfatlar ve yinelemelerle yoğunlaşmış anlatım dili duyguları ifade edebilecek zenginlikte.
* * * * * * * * * *
Diğer öne çıkanlar Elbette hepsi bu kadar değil. Okuduklarım arasında sevdiğimi başkaları da vardı. 2006 yılında öne çıkan diğer romanları şöyle sıralayacağım; Mıgırdiç Margosyan'ın Tesbih Taneleri, Elif Şafak'ın Baba ve Piç, Hüseyin Kıran'ın Resul, Mert Özmen'in Sezen Aksu Şarkılarıyla Büyüyen Kız Çocuğu, Murat Uyurkulak'ın Har, Cemil Kavukçu'nun Gamba, Bedirhan Toprak'ın Köpek ve Şairi, Mehmet Eroğlu'nun Belleğin Kış Uykusu, Sibel Türker'in Şair Öldü, Algan Sezgintüredi'nin Katilin Şeyi ve Şebnem Şenyener'in Dansözün Ölümü. Ve son olarak bir ilk romandan daha söz etmek istiyorum; Tarkan Barlas'ın 2006 Everest Yayınları İlk Roman Ödülü'ne değer görülen Lanetli Oda'sı, çalıştığı iş yerinden, iş arkadaşlarından, plazalardan, koridorlardan, toplantı odalarından sonuçta büyük kent hayatından boğulmuş, bunalmış, bir yarılmanın eşiğine gelmiş genç bir adamın hayatından kısa bir kesit aktarıyor... Kahramanının kuşkular, korkular, hayaller ve sanrılarla kuşatılmış iç dünyası kadar dış dünyanın maddi çıkar ve güç peşinde sürüklenen rekabetçi ruhunu da yakalayan Tarkan Barlas'ın Lanetli Oda'sı temposu, dili, anlatımı, gerilimi tırmandırmak için yer yer kullandığı fantastik öğeler ve seviyeli mizahıyla da dikkate değer. Öncelikle anlatmak istediği an'ı nesnelerle kuşatarak, ayrıntı zenginliğiyle vermesini biliyor. Günümüz büyük kent insanının korkularına, sonrasında yakıcı bir toplumsal meseleye el atması da övgüye değer. Hele ki bir ilk romanda bunları yakalamak küçümsenecek bir şey değil. Ne var ki bütün bunları az sayfaya sığdırmak istemiş Tarkan Barlas. İyi anlatılmış sahneler kuruyor ama sahneler arasında boşluklar var. Elindeki vaatkâr malzemeyi daha sabırla işleyip hikâyenin büyüsüne kapılmasaydı eğer daha sağlam dokulu ve daha doyurucu bir roman sunabilirdi okuyucuya. Ama Lanetli Oda bu biçimiyle bile aldığı ödülü hak ettiğini kanıtlayan güzel bir roman.
* * * * * * * * * *
2006'dan kalanlar
VATAN DERSLERİ, İbrahim Yıldırım, Merkez Kitaplar, 404 sayfa, 19 YTL.
YERE DÜŞEN DUALAR, Sema Kaygusuz, Doğan Kitap, 133 sayfa, 17 YTL.
GENÇLİK DÜŞÜ, Ayhan Geçgin, Metis Kitap, 241 sayfa, 12.5 YTL.
TESPİH TANELERİ, Mıgırdiç Margosyan, Aras Yayınevi, 525 sayfa, 28 YTL.
HER TEMAS İZ BIRAKIR, Emrah Serbes, İletişim Yayınları, 299 sayfa, 16 YTL.
VOLKAN'IN ROMANI, Ahmet Tulgar, Everest Yayınları, 222 sayfa, 10 YTL.
RUKAS: PERDE AÇILIYOR, İsmail Güzelsoy, Everest Yayınları, 200 sayfa, 8 YTL.
TRİUMVİRA, Ahmet Aziz, Yalçın Yayınları, 381 sayfa, 15 YTL.
RÂNA, Osman Necmi Gürmen, Kanat Kitap, 452 sayfa, 12 YTL.
KIYISIZ GEMİLER, Günhan Kuşkanat, Doğan Kitap, 140 sayfa, 8 YTL.
2006'dan kalanlar
BELLEĞİN KIŞ UYKUSU, Mehmet Eroğlu, Agora Kitaplığı, 275 sayfa, 14 YTL.
RESUL, Hüseyin Kıran, Metis Kitap, 141 sayfa, 9 YTL.
BABA ve PİÇ, Elif Şafak, Metis Kitap, 376 sayfa, 18 YTL.
HAR, Murat Uyurkulak, Metis Kitap, 249 sayfa, 12.50 YTL.
SEZEN AKSU ŞARKILARIYLA BÜYÜYEN KIZ ÇOCUĞU, Mert Özmen, İstiklal Kitabevi, 320 sayfa, 15 YTL.
ŞAİR ÖLDÜ, Sibel Türker, Doğan Kitap, 254 sayfa, 14 YTL.
GAMBA, Cemil Kavukçu, Can Yayınları, 335 sayfa, 16 YTL.
KÖPEK ve ŞAİRİ, Bedirhan Toprak, Yapı Kredi Yayınları, 175 sayfa, 9 YTL.
KATİLİN ŞEYİ, Algan Sezgintüredi, İthaki Yayınları, 383 sayfa, 15 YTL.
DANSÖZÜN ÖLÜMÜ, Şebnem Şenyener, Can Yayınları, 146 sayfa, 8 YTL.
LANETLİ ODA, Tarkan Barlas, Everest Yayınları, 154 sayfa, 7.50 YTL.
KAYNAK:
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=5879
» YERYÜZÜ KİTAPLIĞI - CELÂL ÜSTER » Hayatımın yazarından ilk eser - SELİM İLERİ » Yazarlar adliye koridorlarında » YILIN ÇOK SATANLARI » Az ama öz çevirdik - HANDE ÖĞÜT » Aynı dinginlik ve aynı hızla - SEMİH GÜMÜŞ » Şiirin 'mücadelesi' sürdü... - ORHAN KAHYAOĞLU » 2006'nın 10 kapağı » Kendimizi tanıma devam ediyor - MEHMET ALİ GÖKAÇTI » 2006'da cihanda sulh olmadı... - CEM AKAŞ » Kitabından öğrenin... » Sevgili Radikal Kitap » YENİ ÇIKANLAR » DİL MESELELERİ - NECMİYE ALPAY
|
• 19/1/2007 - HİCRİ YILBAŞINIZ KUTLU OLSUN