17 04 2006

REŞAT ENİS’İN ÜÇ ROMANINDA KADINLAR/ Sennur SEZER

 

 

Anasayfa  - "Alsah" Blogları İndexi  - Yeni Dergi - Yeniden Dergi (Turklog) - YenidenDergi -Dersimiz: Edebiyat - Rıfat Ilgaz Arşivi  - Taşköprü'den Bakış -  Kastamonu Net (Blogcu)  - Şiir Sayfası  - Öykü  -Sinema  - Atatürk Edebiyat  - Roman Yazıları  -alsah / blog yazıları İndexi - Sanat ve Toplum

 

REŞAT ENİS’İN ÜÇ ROMANINDA KADINLAR


Sennur Sezer

Reşat Enis, edebiyatımızda emekçi sorunlarına yer veren öncülerden biridir. Edebiyatımızda emekçi sorunlarından söz etmek, çalışan kadınların durumunu da tartışmayı gerektirir, çünkü coğrafyamızda kadının işçileşme süreci 18. yüzyıla uzanmaktadır. Çalışan kadının hem emek hem cinsellik sömürüsü, hemen ilk işçi öyküsü sayılabilecek Hakk-ı Sükut (Sus Payı) adlı  öyküde dile getirilir. Öykünün yazarı Refik Halit Karay 1909 yılında yayınlanan bu öyküde, Bursa’da bir kozahanede çalışan kızların genç yaşta ölmelerine yol açan bir hastalığa yakalanışlarını anlatır. Gençkızlar, ustabaşının yakınlık duyduğu kızları kayırdığını görerek, kendilerini ona beğendirmek için çırpınırlar.
 1927 yılında yayınlanan Çulluk romanında  hem fabrika hem atölye iş koşulları anlatılarak kadın ve çocuk emeğinin sömürülüşü  gösterilir. Mahmut Yesari’nin bu romanında irdelediği fabrika çalışanlarının büyük bölümünün kadın olduğu Cibali tütün fabrikasıdır. Çocuk emeğinin  sömürülüşüyse Cağaloğlu’nda bir basımevinin kitap kırma atölyesi anlatılarak yansıtılır. 
Yesari, romanın ana kahramanı Münevver  ve çevresindeki öteki işçi kızlar yoluyla, çalışan kızların emekleri  yanında düşleri  ve cinselliklerinin de  sömürülüşünü   irdeler. Münevver, bütün işçi kızların beğendiği Murat’ın kendisiyle ilişki kurmasından mutlu, evlilik düşleri kurmaktadır. Murat ise Münevver’i köydeki nişanlısı Esma’ya benzediği için seçmiştir.
Çulluk’ta  pek çok işçikızın sevgilisi vardır. Bu sevgililik  bir arada çalışmanın, kadınların görece özgürlüğünün doğal sonucuysa da dönem koşulları da  açısından, hiç değilse bazı ilişkilerde, pek temiz gösterilmez.  Kimi işçi kadınlar arkadaşlarının sevgilisine göz koyup, dalavereler hazırlayacak kadar da kötü niyetlidirler. Münevver, sevgilisinden umudu kesince kendisini isteyen bir başka işçiyle evlenebilen şanslı kızlardandır. Yalnız evlendiği adam sevgilisinden çirkin  ve kendinden daha yaşlıdır.  Reşat Enis’in Afrodit Buhurdanında Bir Kadın adlı romanını (1937) bu noktadan başlamış sayabiliriz.
Reşat Enis, Afrodit Buhurdanında Bir Kadın’a bir dokuma fabrikasının iki emekçisinin geçmişini ve çalışma koşullarını anlatarak başlar. Yıldız da Osman da kimsesizdir. Geçmişleri az çok birbirine benzer. Aynı dokuma  fabrikasında çalışırlar. Osman’ın yaşı Yıldız’dan  epey büyüktür. Yıldız Osman’la “toplumsal yaşamda başıboş bir kadın olarak görünmemek, ve candan bir dost edinmek” için evlenmiştir. Çünkü 16 yaşında bir avukat bürosunda çalışmaya başladığında gençliği ve dişiliği yüzünden sürekli rahatsız edileceğini anlamıştır.   Osman’ın da Yıldız’le evlenişi benzer bir güvenlik nedeniyledir: “Gençliğini bekar geçiren Osman, kerhaneye gitmez, orospu nedir bilmezdi. Yıldız, onun erkeklik isteklerini yerine getiren bir dişi olmaktan çok, söküklerini yamayan, çamaşırlarını yıkayan, yemeğini pişiren, dertlerine ortak bir arkadaştı.”

Afrodit ve İşçi Kadın
Afrodit, hemen anımsanacağı gibi  Eski Yunan’ın güzellik ve aşk ilahesidir. Değişik uygarlık ve kültürlerde ona benzer ilahelere tapınan  kadınların, aşk ilahelerinin tapınağında  yılda bir kez kendilerini erkeklere, bir fahişe gibi, vermek zorunda oldukları anlatılır. Reşat Enis, “Afrodit Buhurdanı” benzetmesiyle fuhşu  kastetmektedir. Burada akla gelecek ilk soru, emekçi dünyasının anlatıldığı ilk satırlarından anlaşılan bir romanın fuhuşla ne  ilgisinin olabileceğidir. Bunun yanıtı  romanın ilk sayfalarında şöyle verilir: “Parayla fuhuş, Asyanın bilmem neresinde, önce bir dini merasim şeklinde başlamış. Kadınlar, aşk ilahesinin mabedinde erkeklerle sevişir ve aldıkları parayı mabedin hazinesine bırakırlarmış. İlk zamanların sosyal telakkileri, fuhuşu her kadın için bir vazife sayarmış... Bugünün kapitalist telakkisi de, kadının elinin emeğine etinin gelirini katmasını bir vazife sayıyordu.  Aç köpekler gibi  bir kıyıda gebermemek için, orospuluk etmek lazımdı. Kadın, yaşamak  kaygısıyla vücudunu satarken, patron onun kıstığı gündeliklerini kazanç hanesine geçiyordu. Ve, dün mabedin hazinesi uğruna kendini veren kadın, bugün patronun kasasını doldurmak için kaltaklaşıyordu.”
Kadın, Reşat Enis’in anlattığı toplumda, yalnızca  sömürülen cinselliği ile vardır. İyi maaş alan  sapkın bir emeklinin genç karısı “sevici” (eşcinsel)dir. Mahallenin genç işçi kızları, her akşam ona uğrarlar. Bir kimya laboratuvarının hizmetçisi, kimyagerce baştan çıkarılır. Gebe kalınca işten atılır. Doğan çocuğa bakamayınca öldürür.  Beş yıl  hapis cezası alır. (Bugün de gayrımeşru çocuğunu öldüren anaya ceza indirimi vardır). Felç geçirir ve yoksul bir işçi ailesince bakılır. Evde kalmış yaşlı bir kız bir gün saka ile birlikte olur. Kısmeti çıkınca da bekaretini onartır. Kocasının çapkınlığına dayanamayan bir kadın bunu boşanma nedeni saydıramaz. Boşanmak için kocasına ihanet eder, kötü yola düşer. Yaşlanmaya başlayınca işçi olur.
Yazar, işçi kızların ahlak yitimine uğradığını, Yıldız’ın gözünden,  vurgular: “Ayna fabrikasında çalışan şu bodur evin güzel kızı , her işçi kadın gibi yarı orospudur.” Bu yüzden romanın kahramanlarından Osman, fabrikada tanıyıp evlendiği Yıldız’ın çalışmasını istemez, Yıldız da buna pek gönüllü değildir:  “Karısını işe yollamamıştı. Fabrikaların ne olduğunu biliyordu. Yıldız da, evinin kadını olmak isteğindeydi. Ufak kazançlarıyla kıt kanaat geçinmeyi üstün tuttular.” Ailenin mutlu olduğu bile söylenebilir. Ama  önce Yıldız’ın gebeliği sarsar bu mutluluğu. Çünkü işçi çocukları için, Yıldız’a ve yazara göre hayat hakkı yoktur. (Osman da, Yıldız da işçi kökenli değildir). “İşçi çocuğu ana kucağından, baba gözünden uzak büyümeye mahkumdu. Bunun çok kötü misalleri gözlerinin önündeydi.” Yıldız komşularının tecavüze uğrayan kız ve oğlan çocuklarını anımsar. Her ikisinin de kötü yollara düşeceğine emindir. Çocuğunu düşürmeyi düşünür. Çünkü “İşçi için çocuk yapmak; sefaleti arttırmak, cemiyete muzır bir insan katmak demekti”. Yıldız çocuğunu doğurur; kocası geçirdiği bir  kaza yüzünden kör kalınca çalışmak zorunda kalır. Ama karşılaştığı zorluklar yüzünden sonunda dişiliğini kullanmak ve etini satmak zorunda kalır. Bu yolla baktığı oğlu ve kocası da kendi de mutlu olmaz.
Kadının emek ve cinsellik olarak sömürülüşü, kadının cinselliğini kullanışı romanda adım adım şekillenir : “Kontrol kartlarının sokulduğu siyah tabela başında, numaralarını arayanların içinde kimi genç, kimi orta yaşlı, mantolu çarşaflı, başörtülü kadınlar... ondördünü bulmamış kız, erkek çocuklar vardı. Başörtülü tazeler –patrona, ustabaşıya hoş görünmek için şüphesiz– suratlarını pudralamışlar, dudaklarını kızartmışlar, kaşlarını rastıklamışlardı.”
Kadın işçilerin zor koşulların sağlıksızlaştırdığı yüzlerini boyamaları, ustabaşına hoş görünerek işlerini kolaylaştırmaları biçiminde yorumlanmaktadır burada. Bu yorumun gerçek yanı da vardır kuşkusuz. Ama bu boyamanın nedeni ilerki sayfalarda daha açık görünür. Patron, haftalıkların bir bölümünü kantin markalarıyla ödemeye başlamıştır:
“Kovulmaktan, işsiz, aç ve açıkta kalmaktan ürken orta yaşlı kadınlar, artık patrona ve ustabaşılara genç görünebilmek imkanlarını da kaybetmiş bulunuyorlar: Kantinde ne düzgün, pudra , ne dudak boyası vardır. Onlar dün yemek vakitlerini kuru ekmekle geçirir, artırdıkları parayla saçlarının oksijenini, rujlarını, sürmelerini buluşturmaya uğraşırlardı. Bugün içlerinden bazıları, kendilerini birkaç yaş daha genç gösteren bu makyajı yapabilmek için gizliden gizliye bekar amelenin vizitasını kabul ediyor. Çocuklarını, fabrikanın bir yarım adam haline getirdiği hastalıklı kocalarını aç ve açıkta bırakmamak için bu bir zaruretti. Onlar da biliyorlar ki bu geçici bir didinmedir. İki üç yıl sonra mukadder akıbet gelip çatacaktır. “Yaşlı” diye işlerinden atılacaklardır.
Fabrikatöre genç kadın lazımdır. Patron tepe tepe kullanmak için güçlü kuvvetli işçi ister.”
Yazar roman boyunca bir iki kez  aşk ilahesinin tapınağı ile fabrikayı karşılaştırır. Kadınlar aileleri yüzünden ustabaşının ya da patronun cinsel sömürüsünü ya da bu sömürüye açık bir çalışmayı (gece nöbeti, geç saatte mesai) kabul etmek zorunda kalmaktadırlar. Bunu kendine yediremeyip canına kıyanlar da,  namusunu yitirince, açık fuhşu seçenler de vardır. “Bu fabrika; kerhaneye, hastaneye, mezara giden yolların en kestirmesiydi.”
Bu bakış açısının kötümser olduğu, abartılı olduğu düşünülebilir. Ancak, unutmamalı ki Reşat Enis “naturalist” (doğalcı) bir yazardır. Bu akımın ustalarından Zola’nın anlattığı işçi dünyası da böyledir. Ancak Orhan Kemal gibi toplumcu gerçekçiler kadının, bütün emekçiler gibi, direnerek emeğiyle yaşayabileceği bir dünyayı düşündürüp, iyimser örnekler vermeye çalışacaklardır. Bu daldaki en güzel örneklerden biri Yalancı Dünya’dır. Artist olmak için evden kaçıp fuhuş yapmak zorunda kalan gençkız, sonunda sinema işçisi olarak emeğiyle geçinme yolunu bulmayı başarır. kendi gibi bir emekçiyle evlenerek mutlu olur.
Reşat Enis, kadın cinselliğinin sömürülüşünü, bu sömürüde ve fuhuşta yalnızca kadının hor görülüşünü hemen her romanında irdeler. Toprak Kokusu (1944), Adana’nın bereketli toprakları üstünde topraksızlığı anlatan bir romandır. Bu romanda burjuva ahlakı da yargılanır. Fuhşu seçen kadınlardan biri kocasının kumara bastığı  kibar bir kadındır. Roman topraksızlığın ve bağnazlığın geneleve düşürdüğü Elif ile bir komplo yüzünden itibarını yitiren belediye reisi topraksız köylülerin başkaldırısını örgütlerler.
Sarı İt (1968), ilerleyen yıllarda değişen bir Türkiye’deki iş ve sendika koşullarını ve sendika bürokrasisini irdeler. Kadınlar için fazla değişen bir şey yoktur. Çifte sömürü sürmektedir.
Günümüz emekçisi  Reşat Enis’i okuduğunda emekçi tarihinden sansürsüz bir sayfayı okuyacaktır. Bu sayfalardan umudu süzmek, bilinçli emekçinin işidir.

Evrensel Kültür, Sayı :137

 

************************************************

KADINLAR YAZINCA

Sennur Sezer

Yazılarımın, şiirlerimin yeni yeni yayımlandığı yıllarda, yargılarına güvendiğim bir eleştirmen arkadaşımın bir sözü beni irkiltmişti: “Kadınlar öykü yazsa, roman yazsa da, daha doğrusu yazanların sayısı artsa da onları daha iyi tanıyabilsek.” Edebiyatın bir içdökme sanatı olduğuna inanmadığımdan edebiyat yoluyla kadınların nasıl tanınabileceğini anlayamamıştım. İnsanların iç dünyalarını cinsellikleri belirlemiyordu bana göre. Ya da cinsellik kişiliği, ruhsal sorunları tek başına biçimlendiren bir olgu değildi. Bugün edebiyatın, ya da basılan kitapların önemli bir bölümünün zamandan ve mekândan kurtulmuş gibi göründüğü, cinselliğin çok satma ve okunmanın bir gerekçesi olduğu gitgide berraklaşan bir gerçek. Kadınların “anlatı”da sayılarının arttığı da. Tekrarlanan kalıplardan biri, anlatının, kadınların şiirden daha başarılı bir dal olduğu. Son aylarda yazan kadın sayısının arttığı dikkati çekiyor. Bu olgunun, okurun büyük bölümünün kadın oluşundan kaynaklandığı da söyleniyor. Kitapçı raflarından rastgele alınacak birkaç anlatıyı, “kadın dünyası”na anahtar biçiminde incelediğimizde neler görüyoruz peki?
Seçtiğim ilk kitap Stella Acıman’ın Bella’sı. Bella Om Yayınevince yayımlanmış bir roman. Stella Acıman 1953 doğumlu. Üniversiteden ayrılarak ticarete atılmış. İşletme müdürlüğü, yerel gazetelerde köşe yazarlığı, radyolarda müzik direktörlüğü, yaptığı işlerden. Bella bir ilk roman. İlk romanlarda özyaşam izleri aranır genellikle. Bense toplumumuzun kadın kesimine anadan kıza, komşudan komşuya, hatta toplumun kadınlarının kendilerinden ayrı bir yol seçen kadına seslenişinin bir gerçek kaynak olduğuna inanıyorum: “Ne istiyorsun. Birçok insanın kıskanacağı bir yaşama sahipsin. Seni seven bir kocaya, pırıl pırıl bir çocuğa ve iyi kazancı olan bir işe... Daha ne istiyorsun? Özgürlüğünü hiç kısıtlamayan, bağırmayan, dövmeyen, gözünün içine bakan bir adama sahipsin. Eksikleri mi... Başkaları çok mu farklı olacak sanıyorsun? Kim dört dörtlük ki? Sevgi mi... Aşk mı? Hah... Geç bunları geç... Hangi aşk, sevgi sonsuza kadar sürmüş?”
Bella'nın kahramanı olan genç kadın Musevidir. Önce kocasının, ticarette daha başarılı olacağı gerekçesiyle din değiştirişini yaşar. Sonra bir tekke çevresine girişini. Evliliğini “kağıt üzerinde kalan bir evlilik” olarak görmekle birlikte “aşksız ve sekssiz” yaşamayı seçer. Gerekçesi: “Bir oğlum var, ona temiz bir isim bırakmalıyım. İnsanlar ona orospu çocuğu dememeliler”dir. Bu gerekçe ona annesinin aşıladığı bir gerekçedir. Bu yüzden annesini suçlarken, sevgisizliğini bir kadın arkadaşla avutma yolunu seçecektir. Kocasının ticari ortağı oluşuna kadın arkadaşının da ortaklığını ekleyecek, tefeciler, mafya ve alkolizmle süren bir çıkmaza saplanacaktır. Kurtuluşu ve mutluluğu bir başka kadın sevgilide bulacak olan Bella, ticaret dünyasını, çekleri, senetleri roman ortamına getiren ilk roman mı-acaba? Kadın eşcinselliğinin bir kadın tarafından ilk değilse de açıkça yazılışı ilk gibi geliyor bana. Bence belirli bir dönemi belgesel çizgilerle anlatması, belirli bir sınıfın çıkmazlarını çizmesi önemli. Belgeselde aksayan bir nokta, sinagogtaki törenlerdeki, yalnız bilenlerin anlayacağı küçük ayrıntılar. Keşke biraz daha iyi görüntülenseydi.

HEP AYNI, HEP AYNI
Kadın eşcinselliği ya da eşcinsel ve normal ilişkilerin birlikte yaşanması (biseksüellik), Tijen Kino'nun kitabına seçtiği konu. Tijen Kino'nun Ben Kendimi Affediyorum Tanrım Ya Sen? adlı anlatısı Chiviyazilari Yayınevi'nin Littera-Aykırı Kitaplar dizisinde yer aldı.
Yayınevinin Çiviyazıları ibaresini İngilizceye çevirmesi kadar “anlamlı” ve “iddialı” bir dizi bu. Yayınevi, bu dizinin sanat ve sanat eleştirisi kitaplarına ayrıldığını, bu ilk yerli eserle edebiyata yeni bir soluk kazandırdığını belirtiyorsa da, ben bu önemli ayrıntıları fark edemedim. On yaşında amcasının tecavüzüne uğrayan kızın cinsel bakımdan doymazlığını eliyüzü düzgün bir kurguyla anlatan kitabın bence ne belgesel ne de sanatsal bir yorumunu yapmak olası.
Tuba Akyol'un aynı yayınevinin aynı dizisinden çıkan Aşk Sıcak Yenen Bir Yemektir'i ise, elli yıl önceki kadınların “dünyanın sonunu bildiren belirtiler”ini anımsatıyor. Birbirine hafiften tutkun bir kadın gazeteci ile bir “gay”ın cinsel bakımdan sonucu. Tüm kadın gazetecilerin yaşamı birbirine denk olgular içinde yaşadığı ve çocukluk ve ilk gençlik çağlarında okuduklarıyla yetindiği “farzedilerek” ya da “İkitelli” örneklerinden yola çıkılarak yazılan bir deneme. Neşeyle başlayıp, cinsel faktörlerle hüzünlenmek isteyenler için birebir. Bir de anlatıda “sahici” biri olsa. Garson bile kurmaca. Bu kitabı 1972 doğumlu ve pek çok derginin editörü olan Tuba Akyol'un gündüz düşleri mi saysak, gerçekleri mi?
Chiviyazilari Yayınlarının Fidenti Kitaplığı dizisi “yaşamı kolay kılan, insanın özgüven sorununa ilişkin, öneri, yöntem ve çözümlemelerde bulunan, gündelik yaşamın izlerini süren, roman, deneme ve öyküleri içeren sanat ve sanat ürünlerinden oluşan bir kitaplık çalışması” olarak sunulmuş. Bu dizide yer alan Mor Kilit'in yazarı Fulya Ertekin 1978 doğumlu. İlk öykü denemelerini Hayvan Sosyolojisi adlı çalışmasında gerçekleştirmiş. Mor Kilit de cinsel tercihleri uyuşmayan kişilerin mutsuz aşklarını işliyor. “Bu bir moda mı”, sorusu takılıyor akla. Bir düğüne armağan olarak “beyaz altından yapılmış, pırlanta taşları olan çok şık bir bileklik” ve “düz lacivert bir gömlek” alıp, ekspres bir otobüsle giden, otelde geceleyen, düğün yüzünden ABD’ye yapacağı yolculuğu erteleyip akademik kariyerini zedeleyen kadın kahramanları, bu genç yazarın nereden bulduğunu ve yazdığını da merak ediyorum. Özlemler mi yazdırıyor bu karton kahramanları? Üstelik, “Öyle sevinçliyim ki. Hani mumu yakarsınız da erimiş suyu akıttıkça kendisinden eksiltir ama alevi kuvvetlenir ya. Ben de öyleyim galiba” benzeri benzersiz cümleler kuran bu yazarlar “yaşamı nasıl kolay kılacaklar?”

ÜÇ AYRI KİTAP
Kadınların yazdığı kitaplardan rastgele seçmiştim andığım kitapları. Okuduklarımdan üçünü ayrı tuttum. Daha doğrusu, konuları, anlatımları, bakış açılarıyla onlar ayrı tuttular kendilerini.
Annem Gibi Olmadım, Mebuse Tekay'ın öykülerinden oluşuyor. Epsilon Yayınları arasında yayımlanmış. Mebuse Tekay, 1954 doğumlu bir hukukçu. Öykülerinde toplumumuzda kadına biçilen değer, rol, dayatılan duruş tartışılıyor alttan altta. Başarılı bir öykücü değilse de sağlam bir belgeselci. Kadınların duygularını, Kadın Terzisi öyküsündeki mizahla anlatmayı başardığında hem öykücü hem belgeselci oluyor. Bence kadın psikolojisi için de epey ipucu veriyor.
Chiviyazilari'nin Fidenti Kitaplığı'nda Saklı Safkan adlı kitabı yayımlanan Nilüfer Açıkalın'ın ilk iki kitabı da bu dizide yayımlanmış. Saklı Safkan, anlatımının şiirsel örtülü değişik kurgusuyla, gerçekle gerçeküstünün dengelendiği anlatımıyla çarpıcı. (Bu kitabı yeniden ve öncekileri de bulup okuduktan sonra okuyup irdelemeliyim.) Benzer bir anlatımı başlatan/deneyen edebiyatımızın önemli ustaları kadın yazarları anımsıyorum. Ama onları onlarla kıyaslamanın erken ya da yersiz olması, her iki yana da haksızlık etme duygusu, durduruyor beni. Sen Gülerken, çocuk tacizi üzerine kurulu bir anlatı. Yazarı Ayşe Özmen, 1956 doğumlu. Birbirini izleyen üç dört kadının yaşamını zedeleyen “çocuklukta aile içi taciz”in tek suçlusunun portresi, kadınların yaşam çizgisi, İstanbul’un Haliç kenarını, Diyarbakır'da bir yürüyüşü, (belki) 1977 1 Mayısını da içine alan sahici bir fon üzerinde. Bu kitabın çok ciddi sayılmayacak kitaplarla birlikte değerlendirilmesi, kitapların önemini konularının değil, anlatımının oluşturduğunu belirtmek için. Bir devrimcinin yaşamına bağlanan “cinsel incinmişlik”, önceki örneklerle birlikte ele alındığında hiç bir kavramı zedelemiyor. Tacizcinin “milliyetçiliği”, “ırkçılığı” da “sahici” kalıyor.
Kadınlar anlattığında, kadınların dünyasını daha iyi anlayacağına inanan eleştirmen arkadaşıma bugünlerde kadınların yazdıkları konusunda neler düşündüğünü sormalıyım. Bence kadınlar, neyi nasıl anlattıkları kadar hangi kadını anlattıklarına da önem vermeliler. Hiç değilse bildiklerini anlatmalılar.

Evrensel Kültür, Sayı :132

0
0
0
Yorum Yaz