AlsahBlog

• 8/5/2006 - ROMAN DEĞERLENDİRMESİ 3 (1999 YILI ROMANLARI) / (NAZİR AKALIN)

Kategori: Elestiri

 

 

Anasayfa  - "Alsah" Blogları İndexi  - Yeni Dergi - Yeniden Dergi (Turklog) - YenidenDergi -Dersimiz: Edebiyat - Rıfat Ilgaz Arşivi  - Taşköprü'den Bakış -  Kastamonu Net (Blogcu)  - Şiir Sayfası  - Öykü  -Sinema  - Atatürk Edebiyat  - Roman Yazıları  -alsah / blog yazıları İndexi - Sanat ve Toplum

 

ROMAN DEĞERLENDİRMESİ 3 / (NAZİR AKALIN)

 

Tutku Romanları

1999 yılında yayınlanan sekiz roman, tutku teması etrafında cinsellik ve eşcinsellik takıntılarını işler. Bunlar sırasıyla Erendiz Atasü’nün Gençliğin O Yakıcı Mevsimi, Armağan Tekdöner’ın Çırak, Bilge Karasu’nun Kılavuz, Celal Hafifbilek’in ...Ve Sevgili Rozika, İbrahim Altun’un Romantik Salgın, Metin Kaçan’ın Harman Kaplan, Füsun Önal’ın Sinirli Vatandaş Cenk Cengâver’in Sosyal Bunalımları, Hasan Ali Toptaş’ın Kayıp Hayaller Kitabı’dır.
Erendiz Atasü’nün son romanı Gençliğin O Yakıcı Mevsimi, ’68 kuşağına mensup genç bir kadının cinselliği nasıl keşfettiğini, dışındaki dünyadaki çatışmalarla irtibatlandırarak kurgulayan bir kitap. Romanın derin yapısını, kahramanın hisleri ve sahip olduğu değerler arasındaki çatışmalar oluşturur. Bu yapıyı kurarken yazar, kadınların cinsellik adı altında kırık yaşantılar yaşadığının altını çizmeye dikkat eder. Cinselliğin insanların şuurunda bulanık bir şekilde yer ettiğini; kadınların itiraf etmekten, erkeklerin ise tahmin etmekten aciz kaldığını sezdirmeye çalışır. Yani bugünkü Türk cemiyeti, aşka yabancıdır. Aşkı karşılıklı yaşamanın şuurunda değildir. Çünkü aşk bu cemiyette vuslatı olmayan, dokunulamayan, kavuşulamayan; ancak uğrunda acı çekilen bir şeydir. Onun için hayat bütün akıcılığı ile kayıp gitmekte, umutlar, sevgiler, yanılsamalar ve yenilgiler; romanın kahramanını çürüyen bir cemiyetin mensubu olmaya mahkûm etmektedir. Dili ve konuyu işleyişiyle vasatı yakalayan bir roman.
Armağan Tekdöner’in Çırak adlı romanı, bir takım insiyakî problemleri tartışan tezli bir roman intibaı uyandırır. Romanın tartışmaya açtığı temel kavram aşktır. Aşkın tedai ettirdiği boyutlar içerisinde pornografi, arzu, ihtiras, tehlike, ölüm, intikam gibi kavramlar yer alır. Felsefî bir takım açmazları, romanın imkânları ile tartışmaya açan yazar, oldukça başarısız bir kurgu etrafında kendini zor okutan bir üslûpla dolaşır, durur.
Bilge Karasu, Kılavuz adlı romanında, kendisinden önce Attila İlhan, Sait Faik, Haldun Taner ve Sevim Burak gibi romancı ve hikâyecilerin anlattıkları azınlıklar ve eşcinsel ilişkiler etrafında bir hikâye daha çoğaltır. Yazarın kahramanları, durduğu yeri kavramaya çalışan; aracı olmak, araç olmak, bir oyunun taşı ya da taşları olma istiaresi etrafında kimliğini arayan; hangi rolü oynadığını kestirmeye çalışan kimliksiz ve kişiliksiz karakterlerdir.
1998 Kültür Bakanlığı Büyük Roman Ödülü'nü Ankara 1920 adlı romanı ile alan Celal Hafifbilek, ...Ve Sevgili Rozika adlı son romanında orta yaşı gerilerde bırakmış bir erkeğin, yücelttiği aşkının kendisini cinsel fanteziler kurmaya sürüklemesinden itibaren çektiği acıları, çelişkileri ve açmazları hikâye eder. Yazar romanda, bir aşka müptela olan insanı mutlu eden şeyi, aradığıyla istediği şey arasındaki nisbetler arasında tartışmaya açar. Romanın kahramanı bir yandan cinselliğe koşmakta, bir yandan da aşkı kutsallaştırmaktadır. Sevgilisi Rozika elini tuttuğu, gözlerine baktığı zaman kristalize olan ve suflî arzularından arınan, ancak daha sonra tekrar başa dönen; Zeytin, Kınalı ve Rozika adlarını taşıyan üç kadın arasında bocalayan romanın kahramanı, aslında hayatın manasını ve o manada bulacağı tadı aramaktadır.
İbrahim Altun'un Romantik Salgın adlı romanı, eşcinsel ilişkileri ve AIDS hastalığını anlatır. Kanında bulaşıcı ve öldürücü bir hastalığın virüsünü taşıyan ve ölümcül derecede hasta olan bir insanın sevgi arayışını işleyen yazar, derinliği olan bir trajediyi hayatın orta yerinden alıp bütün çıplaklığıyla gösterir: «Bana bir ölüye bakar gibi bakmayın. Gece soğuk. Bu gece bitecek, biliyorum. Sesim çıkmıyor, başımı yastığın kenarına koyup dinliyorum. Ölümün yüzü soğuktur. Siz öyle değilsiniz ama. Siz başkasınız. Bacaklarım titriyor, yatağın kenarından sarkıyorum, bedenim size dönük. İşte ellerimi size doğru uzatıyorum, ellerim burada işte. Size bakıyorum... Gözlerinizin içine... Ölüm ayırana dek sizinleyim. Hiç ayrılmak istemiyorum sizden. Oda buz gibi, titriyorum. Nefesiniz ısıtıyor beni. Ama biliyorsunuz hiç dokunamayacağız birbirimize. Şu hasta bedenime, Şu sırtımdaki yaralara el süremeyeceksiniz. Hiç öpüşemiyeceğiz. Teninizin kokusunu, sıcaklığınızı hiç bilemiyeceğim. Siz de biliyorsunuz bunu. Aramızdaki bu derin mavilik aşılamazmış. Bu uzaklığa rağmen beni sevecek misiniz? Söyleyin, ne olur... Evet, seveceğim deyin. Sevmeseniz bile yalan söyleyin. Seveceksiniz değil mi? Söyleyin ne olur.» Yazarın gayesi, AIDS hastalığını okuyucuya yakından göstermektir. Bunun için, AIDS'i roman kahramanının trajik hayatı ile birleştirerek, cemiyetin acılarına da işaret eder. Romanda geriye dönüş tekniği sıkça kullanılarak AIDS'e yakalandığını öğrenen hastanın bütün bir hayatı hikâye edilir. Anne ve babası o daha henüz bebek denebilecek bir yaştayken ayrılan roman kahramanı, annenin baskın kişiliği altında, abisi ve kız kardeşi ile birlikte yaşar. Kırılmış gururunu, çarpıklaşmış bir modernist dünya görüşünün eğitim uygulamaları ile örtmeye çalışan anne, bütün sevgisini büyük oğluna vermiş, güzel, güçlü ve akıllı bulmadığı diğer iki çocuğunu ihmal etmiştir. Küçük oğul, baba sevgisi ve motifinden de mahrumdur. Yaşadıkları evin atmosferi, onu yalnızlığa iter; eşcinsel tecrübelere girişir.
Kendini “Kahramanları Harflere Tutunan Yazar” olarak tanıtan Metin Kaçan, yeni romanı Harman Kaplan’da da aykırı kişileri anlatmaya devam eder. Ağır Roman ve Fındık Sekiz kitaplarının yazarı, klâsik tahkiye geleneğinin dışında kaleme aldığı son kitabı Harman Kaplan’da cemiyete ters düşen tip ve karakterleri anlatır. Harman Kaplan, esrarsız, kadınsız kalmış ve vahşi bir hayvana dönmüş kişiden kinaye bir söz gurubudur. Bu kişi boşluğa düşmüş; harflere, imgelere, rüyalara, hayallere sığınarak tutunma gayreti içindedir. Harman Kaplan, Ağır Roman’la başlayıp Fındık Sekiz’le devam eden hikâyenin de sonu olarak gözükür.
Füsun Önal’ın Cenk Cengaver’in Sosyal Bunalımları adlı romanı, biraz komik biraz acıklı, biraz da dilimizin roman demeye dönmediği bir kitap. Daha anasının karnında her şeye sinir olmaya başlayan Cenk adlı bir gencin muharrirenin şartlandırmasıyla çağdışı hadiselere, sağlık problemlerine, boş vaatlere, enflasyona, eğitimdeki çarpıklıklara, şiddet, laubalilik, magandalık, üçkâğıtçılık ve daha pek çok şeye tepki göstermektedir. Cenk büyürken, sinir olduğu şeyler de gittikçe çoğalır. Oysa O, aşkı yaşamak, aşkın dalgalarıyla boğuşmak, sevdanın rüzgârlarıyla savrulmak, cinselliğin derinlerinde kaybolmak ister. «Aşk yağmurları üzerine yağmalı, şehvet rüzgarları onu önüne katmalı, hatta Richter ölçeği yüksek depremler yaşamalıdır.» Çok kötü bir dili ve iğrenç bir kurgusu var romanın.
Hasan Ali Toptaş, Kayıp Hayaller Kitabı adlı romanında, allegorik ve şiirsel bir üslûpla kendini tanımlamaya çalışan; ancak simgeleri hep cinselliği çağrıştıran bir portre üzerinde çalışır: «...sonra sarılıp inanılmaz bir şehvetle öptüm bu hikayenin en karanlık kuytularını ben ve o da uzanıp olanca unutulmuşluğu, yıpranmışlığı ve ayrıntılarıyla beni öptü; sonra ben öpüldükçe öpüp öptükçe öpülürken artık ağır ağır Kevser kıvamında kıvranıp duran bu hikayenin ta kendisine dönüştüğünü düşündüm ve bir yandan ellerimle ıslak mı - evet fena halde - ıslak bir vadinin baş döndürücü derinliklerine doğru ilerlerken, bir yandan da kasaba kırtasiyecilerinden satın alınmış ucuz bir dolmakalemle oturup gecenin bu vaktinde acaba kim yazıyor beni, dedim; sonra bir yandan da o vadinin ıslaklığına olanca yalnızlığım, hasretim ve diriliğimle gömülürken, bir yandan da, hem kocaman bir bardakla çayını yudumlayıp hem de sigarasını tüttürerek acaba müsveddelerimi kim daktiloya çekiyor şimdi, beni kim diziyor satır satır, ya da çoktan dizilip basıldım da şu anda hangi okurun gözünde tekrar yazılıyorum, dedim...»

Kırsal Romanlar

1999’da yayınlanan altı roman taşra ile merkez arasındaki diyalogları işler. Bunlar sırasıyla Attila Duman’ın Karanlıkta Bir Işık (Artvin Romanı), Osman Şahin’in Başaklar Gece Doğar, Dursun Akçam’ın Karadere’nin Kurtları, Emel Ebcioğlu’nun Sağlık Eczanesi, Fatma Okur’un Ayrık Otu ve Şadan Karadeniz’in Gelgitler adlarını taşıyan romanlarıdır.
Attila Duman, “Artvin Romanı” altbaşlığı altına parantez içine aldığı Karanlıkta Bir Işık’ta mahallî olanı, merkeze tanıtmaya çalışır: «Eylül ayı sonlarına doğru birdenbire şenleniverir Artvin. Yaz aylarında belirgin bir şekilde tenhalaşan kent, köylerden, kasabalardan gelen binlerce öğrenciyle dolar taşar, insanlar adeta sığmaz olurlar daracık caddelere, sokaklara. Her köşesinde bir canlılık, bir hareket başlar, artık öğrenciler kenti olmuştur Artvin... Neden öğrenciler kenti, neden okuma sıralamasında en başlarda yer almakta, bu halk okumağa, okutmağa neden bu denli düşkün? Engebeli bir yapıya sahip olan Artvin'in arazisi, Karadeniz kıyısından biraz içeriye gidildikçe birden yükselmeğe başlar. Birbiri üzerine yığılan dağlar, tepeler, kayalar bölgenin efsanevî noktalarından Karçal'ı ve diğer yükseltileri oluştururlar. Her yan kırık, her yan bölük pörçük, sanki yeryüzünün bütün tepeleri, dağları kayaları buralarda toplanmış... Ve bu dağların eteklerine, yamaçlarına, dere ağızlarına serpilmiş yüzlerce köy, birer karışlık topraklarda ayakta kalabilmenin mücadelesini veren onbinlerce aile...»
Osman Şahin, temel problematiği taşradaki işsizlik, yoksulluk ve topraksızlık olan Başaklar Gece Doğar romanında, 70'li yılların Çukurova'sında, Ceyhan Sarıbahçe köylülerinin katılımıyla gerçekleştirilen bir toprak işgalinin hikâyesini anlatır. On, yirmi, otuz bin dönümlük hazine topraklarını yıllardır sürüp eken, işgal eden toprak ağalarına ses çıkamayan yetkililerin, aynı toprakların pek azına giren köylülerin üstünde nasıl yırtıcı kuşlar gibi döndüğünü, köyü kuşattığını, kurulu düzenin ve onun yöneticilerinin iki yüzlülüklerini, haksızlıklarını; yaşayabilmek için yaşama elleri, ayaklarıyla tutunmak zorunda kalan ezilenlerin, sömürülenlerin, zayıfların gerçek gücünün altında ne tür karakterler yattığı karşımıza çıkar.
Karadere’nin Kurtları’nda Dursun Akçam köy insanını insan yapan paradoksları teşrih masasına yatırır. Tabiatin acımasızlığı karşısındaki insanca bir direnişi hikâye eder. Çöken bir düzenin her yanından dökülüp sırıtışı ve her yeni oyunla biraz daha güçsüz kalışı; Akçam’ın ortaya attığı ve çözmeye çalıştığı temel problematik. Romanda sadece bir köyü, o köyün küçük insanlarını değil; bütünüyle ülkeyi ve dünyayı kuşatan güçlerin her insanın başında patlayan fırtınasına şahit oluruz.
1989 Yunus Nadi Roman Armağanı'nı Kuzey Işıkları adlı romanıyla kazanan Emel Ebcioğlu, yeni romanı Sağlık Eczanesi’nde günümüz taşranın bir panoramasını Yeşilçam filmlerinden kotarılmış motiflerle çizer. Anadolu'nun ücra bir kasabasındaki insan ve cemiyet hikâyelerini nakleder. Romanın kahramanı Eczacı Bediz Erensoy, idealleri olan biridir. Yetiştiği şartların gücüyle varolabilme mücadelesi içerisindedir. Hıdırlı'da açtığı "Sağlık Eczanesi" onun ayrılmaz bir parçasıdır. İnsan ilişkileriyle yöreye de farklı bir renk getirmiştir. Kasabanın yanıbaşında bulunan fabrikada olup bitenlerin içine çekilmesi hem bu yanından hem de işinin gerekliliğinden kaynaklanır. Her şey bu yakınlaşma ile başlar... Büyük bir kar fırtınasını izleyen günlerde ard arda üç işçinin, sonra da fabrika idare müdürünün ölümü birtakım şüphelerin de kaynağını oluşturur. Romanda bir yanıyla yaşanılanlar yakın planda sürükleyici biçimde yansıtılırken: öte yanıyla da ilaç kobayı olarak kullanılan işçilerin ölümü ardındaki gerçeklerle alakalı kişilerin durumları sergilenir.
Fatma Okur, Ayrık Otu adlı romanında, Yozgat'ın Sarıkaya ilçesi Burunkışla Köyü'nün insanlarını, tabii yapılarıyla, problemleriyle, mahallî konuşmalarıyla hikâye eder. Ayrık otu bozkırda yetişen arsız bir bitkidir. Yay gibi esnek, çelik gibi sert olan bu otla başa çıkmak oldukça zordur. Bu yüzden bozkır insanının hayatıyla bütünleşmiş, onun bir parçası olmuştur. Fatma Okur romanında böyle bir ortamı anlatır.
Şadan Karadeniz, Gelgitler adlı romanında, tabiat, töre ve günah duygusu arasında şaşkınlık yaşayan küçük bir kızın başından geçenleri anlatır.

Azınlık Romanları

1999’da yayınlanan romanların altısı azınlık psikolojisi ve problemleri etrafında kaleme alınmıştır. Bunlar sırasıyla Mario Levi’nin İstanbul Bir Masaldı, Elif Şafak’ın Şehrin Aynaları, Baran Fundermann’ın Gavur Elo, Habib Bektaş’ın Cennetin Arka Bahçesi, Kirkor Ceyhan’ın Kapıyı Kimler Çalıyor ve Kemal Yalçın’ın Emanet Çeyiz Mübadele İnsanları adlarını taşıyan romanlarıdır.
Daha önce iki hikâye kitabına (Bir Şehre Gidememek, 1990; Madam Floridis Dönmeyebilir, 1992) bir de kısa romana (En Güzel Aşk Hikâyemiz, 1992) imza atan Mario Levi, yedi yılda yazdığı İstanbul Bir Masaldı adlı büyük hacimli romanında ailesinden ve hâtıralarından yola çıkarak İstanbul'un bilinmeyen bir yüzünü masal üslûbuyla hikâye eder. Düzgün ve zarif Türkçesi ile dikkat çeken yazar, bu kitabıyla okuyucusunu hüzünlü bir masal yolculuğuna çağırır. Yazar, 1920'lerden başlayarak 1980’li yıllara varan ve ortalama bir insan ömrüne denk düşen bir zaman sürecinde, bir Yahudi ailesinin etrafında gelişen olayları ele alır. Yetkin bir öyküleme tekniği ortaya koyan yazar, romanında hüzün ve mizah giydirdiği 48 karakter işler. Bu karakterler yazarın hayatında karşılıkları olan kişilerdir. Kimileri detaylarıyla, kimileri cümleleri ya da bakışları ile yazarın hayatında bir iz bırakmıştır. Yazar kitabına giriş yaparken Latin Amerikalı yazar Cortazar’ı kendisine model alır ve okuyucusuna değişik okuma metotları teklif ederek, romanın bakış açısını zenginleştirir. Çünkü, romanın bütünlüğü içerisinde yer alan her bölümün aynı zamanda kendi içerisinde de bir bütünlüğü vardır. Kitabın giriş bölümünde kahramanlar hakkında üçer dörder cümlelik bilgiler verdikten sonra geri kalan 700 sayfalık bölümü, ayrıntıları merak edenlere bırakır. Öyleyse dileyen okuyucu kitabı atlayarak, dileyen baştan sona okuyabilir. Ancak böyle bir teklifle yazar gayet şuurlu bir şekilde okuyucusunu kitabı cümle cümle okumaya kışkırtmak ister. Yazarı yazmaya sevkeden temel güç, kendini yabancı ve sürgün hissetmesinin getirdiği bir duygu olarak gözükür. Bir televizyon programında kendisiyle yapılan bir konuşmada, «Evet, bir Yahudi kimliğim var ve bu kimlikle Türk edebiyatında bir şey yapmaya çalışıyorum. Fakat en az bunun kadar önemli olan bir başka kimlik daha var; benim duygusal azınlık kimliğim. Bu kimlik kahramanlarıma da yansıyor.» dediğini duyduğumuz yazar, yaşadığı cemiyete bir takım sebeplerle tutunmakta zorlanan ve bunun acısını çeken insanları, azınlıkta olma durumunu deşerek romanında açıklamaya çalışır.
İlk kitabı Pinhan’ı yayınladıktan sonra tarihe ve geleneğe yaslanan üslûbu ve bakış açısıyla dikkatleri üzerine çeken Elif Şafak, ikinci romanı Şehrin Aynaları’nda da aynı anlatım tarzı ve imkânlarını devam ettirir. Şehrin Aynaları’nda, XVII. asır İspanya'sının Engizisyon mahkemesinden kaçan bir Yahudi ailesini (Safaradlar) ve oradan kaçıp Akdeniz'e dağılışını hikâye eden yazar, romanın konusunu tarihten alırken; büyüğün değil, küçüğün; önemlinin değil sıradan olanın hikâyesini anlatmayı tercih eder. Romanın kahramanı Miguel İspanya'da Yahudi kimliğini gizleyerek saklı bir ötekilik yaşamaktadır. Bir süre sonra Osmanlı İmparatorluğu'na kaçar. Burada kimliğini saklamasına gerek kalmamasına rağmen ötekiliği yine de bitmez. Çünkü yazar, romanda bir “ayna” imajı kullanmakta; bu imaj etrafında, insanın kendisinde saklı olan yanlarını keşfetmeye uygun referansların peşine düşmektedir. “Aynalar şehri”, İstanbul’dan kinaye bir söz grubudur.
Baran Fundermann, Gavur Elo romanında, savaşta çok sevdiği kocası öldürülen; çocuğuyla birlikte çaresiz ve kimsesiz kalmış bir kadının intiharıyla neticelenen bir hikâye anlatır. Romanın pek gözü kara erkek kahramanı Neo, İran'a kaçmaya çalışan Taşnak Partisi'ne mensup bir Ermeni birliği eşliğindeki grupla savaşırken, çok güzel bir kadının çocuğuna sarılıp ağladığını görür. Çaresiz kadının feryadı yeri göğü birbirine katmaktadır. Çünkü, kocası öldürülmüş, kucağındaki zavallı küçücük oğlundan başka kimi kimsesi kalmamıştır. Neo hem güzel anneye ve feryatlarına dayanamayıp çocuğuyla birlikte himayesine alır. Pemığ adındaki güzel kadın Neo'nun ikinci eşi olur. Ancak bir süre sonra yaşadıklarına dayanamayıp oğluna rağmen, intihar eder. Yazar, Erivan radyosunun çaldığı "Mıho" türküsüyle Neo'nun dedesi arasında romantik bir bağ kurarak, efsanevî bir aşkı anlatır. Gavur Elo, merak unsuru iyi işlenmiş bir romandır.
Bana Bir Şiir Oku Hamriyanım adlı romanıyla 1990 yılında Milliyet Roman Ödülü’nü alarak adından bahsettiren ve Gölge Kokusu adlı romanıyla da dikkatleri üzerinde toplayan Habib Bektaş, son romanı Cennetin Arka Bahçesi’nde yoksul, eğitimsiz, umarsız bir ailenin çocuğu olan Çakır adlı küçük bir Kürt çocuğu ile onun sevdiği, sığındığı, hayran olduğu şehirli, okumuş bir kadın olan Öykü Abla adlı bir genç kadın arasında geçen hadiseleri hikâye eder. Öykü Abla, yıkılan evliliğinin çöküntüsünden kurtulmak için yepyeni bir yerde, kendine yepyeni bir hayat kurmak ister ve bir tatil beldesine yerleşir. Çakır ise, oturduğu topraklardan ailesiyle birlikte ayrılmak zorunda kalıp oralara sürüklenmiştir. Farklı köklerden ve cemiyetin farklı kesimlerinden gelseler de, oldukça yorgun olan bu iki kişinin yolları orada kesişir. Aralarında akıl almaz bir bağ, benzersiz bir sevgi yeşerir. Habib Bektaş, yer yer bir çocuğun gözü ve diliyle, hisli, şiirsel bir tahkiye gücüyle bu iki insanın arasındaki sevgiyi işlerken, fakir insanların dışlanmasıyla gittikçe çürüyen cemiyetin kanayan yaralarına da parmak basar.
Kirkor Ceyhan, Kapıyı Kimler Çalıyor adlı romanında, öteden beri tanıdığımız o “üç babayiğit”i (!) anlatır. Ancak, sadece “Türkü” için söyledikleri dikkate değerdir: «Karanlıkta türkü çokça çığrılır. Her köşeden bir köyün havası, ufak ufak yayılıyor. Gide gide arpa yiyen seçiliyor. En oturaklısı en makamlısı ötekilerini bastırıp herkese dinletmeye başlıyor. Gurbetin, yolun yolculuğunun elinin bastonudur türkü. Ne canım şeydir türkü, sen bilir misin. Dağlar, yollar, kaderleri bitmezmiş Türkü olmazsa. Türküyü çığıran da, onu dinleyen de, hemen bir önceki ruh durumundan sıyrılır. Hele bunların, hele hapishanelerin, hele karakolların, hele yolların hele yolların şifasıdır Türkü. Yanık bir ses, herhal yanık bir babayiğitten geliyor olmalı. Karanlıkta göremiyoruz ki. Değerlendirmemiz, yüzünü boyunu görmeden, sesinin Davudî ve de eksiksiz söyleyip makamını yerine getirmesinden ileri geliyor. Ses yükseldi. İskilip üstünde de anam bir kara bulut... Asmaya götürüyorlar da, üç baba yiğit... Aman Yarabbi bu nasıl ses, bu nasıl makam. Neredeyse belimizi kırıp hışır edecek. Elde kahpe dölü çok. Bırakmıyorlar ki, bu babayiğit okuyup da bitirsin.»
Kemal Yalçın, 1998 yılında Abdi İpekçi Dostluk ve Barış Ödülü ile Kültür Bakanlığı Roman Başarı Ödülü’nü birden kazanan Emanet Çeyiz Mübadele İnsanları adlı romanında, bir ülkenin içinde ne kadar din, dil, ırk varsa hepsinin bir zenginlik olduğu düşüncesini işler.

Biyografik Romanlar

1999 yılında yayınlanan romanlardan ikisi biyografik romandır. Bunlar da Ayşe Kulin’in Füreya ve Tarık Dursun K.’nın Görderdiğin Mektubu Aldım adlı romanlarıdır.
Füreya; içinde Cevat Şakir (Halikarnas Balıkçısı), aktris Şirin Devrim, ressam Fahrünnisa Zeyd, gravürleriyle meşhûr Aliye Berger gibi bir çok sanatçının yer aldığı Şakir Paşa Ailesi’nin tanınmış isimlerinden, Türkiye’nin ilk seramik sanatçısı Füreya Koral’dır. Füreya'nın hayatını şekillendiren, renklendiren unsurların başında da Şakir Paşa Ailesi gelmektedir. (Ailenin hakkında yazılmış önemli bir kitap, beş sene önce Şirin Devrim tarafından İngilizce yazılmış, daha sonra Türkçe’ye Şakir Paşa Ailesi / Şahane Çılgınlar adıyla çevrilmiştir.) Ayşe Kulin, Füreya’da Füreya Koral’ın hayatını romanlaştırır. 1999’un son haftasında yayınlanan ve göz kamaştıran bir reklam kampanyasıyla edebiyat dünyasına arz edilen roman, çok kısa bir süre içerisinde 15 baskı yapar. Bu Ayşe Kulin’in Adı Aylin’den sonra ikinci büyük satış rekoru kıran kitabıdır. Neredeyse her gün yeni bir baskı yapar gözüken Füreya uzun bir süre en çok satan kitap listelerinin birinci sırasından inmez. Füreya çok genç yaşında veremle mücadele etmiş, kurtulmuş; kırk yaşını döndükten sonra ise çamurla buluşmuştur. Seramik yapmaya, kollarındaki güç tükenecek derecede bağlanmıştır. Ayşe Kulin, ‘olağanüstü’ gördüğü bu kadının hayatını yazarken, roman yazmadığını, adeta müzik bestediğini söyler: «Füreya kişiliğiyle, hüzünlü ve coşkulu bir keman konçertosuydu zaten. Evet, çok ama çok severek yazdım Füreya'yı. Onunla özdeşleşerek, onu içimde duyumsayarak.» Roman, 1992 yılında Osmanoğlu Kliniği'nde yatan Füreya'nın ölmüş aile büyüklerini hatırlamasıyla başlar. Çok ağır hasta olmasına rağmen henüz ölümünün gelmediğini hisseden Füreya hayatını anlatmaya başlar. Yazar, geriye dönüş tekniğini kullanarak Füreya’nın hayatını ele aldığı romanının ilk yarısında Şakir Paşa Ailesi'ni anlatır. Sultan II. Abdülhamid döneminde sadrazam olan Cevat Şakir Paşa, görevinden alınmış ve ev hapsi cezasına çarptırılmıştır. Yüksek bir mevkide bulunan kardeşi Şakir Paşa, ağabeyinin uğradığı bu durumu içine sindiremez, istifa ederek Büyükada'daki köşküne yerleşir. Çocukluğunun geçtiği bu köşk ve bahçesinin Füreya'nın hayatında önemli bir yeri vardır. Füreya ölüm döşeğinde yatarken cenneti düşündüğünde bu bahçeyi hatırlar. Ailedeki ilk çözülüş, Cevat Şakir’in (Halikarnas Balıkçısı) babasını öldürmesiyle başlar. İkinci çözülüş, kardeşlerin en küçüğü Aliye Berger'in, ablası Fahrünissa'nın ilk eşi İzzet Melih'le yasak bir ilişki içerisine girmesidir. Hakkiye Hanım'la Emin Koral'ın evliliğinden 1910'da dünyaya gelen Füreya, ailenin üçüncü kuşağına mensup zarif bir kızdır. İyi bir eğitim görür, keman çalmayı öğrenir, Fransız okullarına gider. Verem tedavisi görürken ablasının oyalansın diye gönderdiği çamurlar sayesinde Füreya seramikle tanışır. Bu onun için bir nevi dönüm noktasıdır. Füreya ilk evliliğini Sabahattin adlı Bursalı bir gençle yapar. Evlilik kısa sürer. Füreya ikinci evliliğini kendisinden hayli büyük olan Kılıç Ali ile yapar. Kılıç Ali, Mustafa Kemal’in çok yakınındaki bir isimdir. Genç kadına Ankara sosyetesinin kapılarını açar. Kılıç Ali, karısının seramiği bırakmasını ister. ‘‘Ya ben ya seramik’’ diyen kocasına o tereddütsüz bir cevap verir: ‘‘Seramik!’’ Füreya 26 Ağustos 1997'de Osmanoğlu Kliniği'nde 87 yaşında hayata veda eder.. Kurgusu, gerçek hayattan kotarılan roman, bütün başarısını malzemesine borçludur.
Türk edebiyatının usta kalemlerinden Tarık Dursun K., Gönderdiğin Mektubu Aldım adlı romanında kırk beş yıl öncesinin âşık bir delikanlısını anlatır. Bu, kendisidir. Yazarın kaybettiği eşi ile olan mektuplaşmalarından oluşan kitap bir otobiyografik roman özelliği taşır. Kitapta aşk, yokluk, yoksulluk, sıkıntı, çevre baskısı, bağnazlık, tutarsızlık, aile baskıları işlenir.

Fantastik Romanlar

1999 yılında yayınlanan romanların on dört tanesi, yazarlarının fantastik itibarî dünyalarını anlatır. Bunlar sırasıyla iyi işlenmiş bir anti-ütopya ortaya koyan Alev Alatlı’nın Schrödinger’in Kedisi, Aydın Boysan’ın Yıl:2046 Uzay Anıları, Dehen Altıner’in Bellek Peşinde, Mehmet Önal’ın Efsâne, Erhan Bener’in, Köleler ve Tutkular, Nermin Bezmen’in Bir Gece Yolculuğu, Sezgin Kaymaz’ın Kaptanın Teknesi, Y. Sinan Tanyıldız’ın Elveda Ankara, Süreyya Evren’in Ur Lokantası, Elçin Tapan’ın Devam Eden Hikâyemiz Ben Mutlu Bir Down Annesiyim -2-, Doğan Akhanlı’nın Gelincik Tarlası Kayıp Denizler -2-, Turgay Tuna’nın Tut-Ankh-Amon 3000 Yıllık Gizem, Gecenin Melon Şapkası’nın Şiir-i Roman ve Engin Geçtan’ın Kırmızı Kitap adlı romanlarıdır.
Alev Alatlı, Schrödinger’in Kedisi’nde, 2000’li yıllarda millî bir kıyamet yaşanacağını haber veren bir anti-ütopya geliştirir. Kıyametin sebebi modernitenin çatırdamaya başlamasıyla ortaya çıkacak olan sosyal arızîyettir. Kitabın arka kapak yazısı, yazarın boyutları geniş bir “saçaklı bilgi” etrafında nasıl bir kurgulama yaptığını şöyle özetler: “2020'li yıllar... Postnişinde Yüce Pir'in oturduğu Yeni Dünya Düzeni tarikatı iktidarını hızla güçlendirmektedir. Tarikatı oluşturan vasıl, salik, mürid ve talipler, "Son Hakikat" dedikleri dünya görüşlerini gezegenin bütününe tebliğ etmekle yükümlüdürler. Dünya halkları ya "Tekleşmiş Varoluş"ta eriyecekler ya da genleri yok edilmek suretiyle mutlak bir biyolojik ölümle karşı karşıya bırakılan Sömürülmezler'in ve Lanetliler'in kaderini paylaşacaklardır. Postmodern Faşizm. "Tek bir dünya, tek bir devlet, tek bir bayrak!" sloganıyla özetlenen çağdaş değerlerini, evrensel medyanın tüm olanaklarını kullanarak dayatır. Yüce Pir'in Kutsal Koalisyonu ile baş edebilecek tek bir güç vardır: Schrödinger'in Kedisi. Erwin Schrödinger'in kedisi, yeni fiziğin maskotudur. Aynı anda ölü ve diri olabilmek gibi akıl almaz bir bilimsel gerçekliği temsil eden Schrödinger'in Kedisi. Yüce Pir'in ve onun Kutsal Koalisyon'unun önündeki tek engeldir. Bu karşın, Schrödinger'in Kedisi bir bilim-kurgu romanı değildir. Tersine, 1950-2035 yılları arasında yaşayan Çankırı doğumlu psikoterapist İmre Kadızade'nin yıldızların İblis'i recmetmekte kullanılan taşlar olarak göründükleri bir ortamdan, 21. yüzyıla, yeni fiziğe, kaos teorisine, saçaklı mantığa uzanan zihinsel cenklerinin hikâyesidir.” Yayınlandıktan kısa bir süre sonra geniş yankılar uyandıran ve tartışılan roman, teknik bakımdan fazla başarılı değildir.
Aydın Boysan’ın Yıl: 2046 Uzay Anıları, dünyaya benzer ve canlıların yaşadığı çok sayıda gezegen olduğuna ve hatta bu gezegenlerin sonsuz sayıda olduğuna inanan bir ilim adamının tecrübeleriyle kendi arasında nasıl bir irtibat kurduğunu hikâye eder. «Evren'de, DNS'i bana benzeyen başka bir organizma, kesinlikle yaşıyor. Bu canlı, benim tıpatıp benzerim olmalıdır. Evren'deki sonsuz sayıda yerde benim çok sayıda ikizim yaşıyor. Bir adım ilerisi düşünülürse, dünyadaki her insanın da benzerlerinin, Evren'de yaşadığı anlaşılır.» diye düşünen roman kahramanı Paul Davies’in bu kendini kuruş ve kavrayış cehdi, roman tekniği bakımından oldukça zayıf bir dil ve vak’a üzerine kuruludur.
Dehen Altıner, Bellek Peşinde adlı romanında, hafızayı tahrip eden ve modern dünyadaki binlerce yaşlı insanın ve çocukların kabusu olan “alzheimer” sendromundan, maskeler üzerinden kurulan bir iletişim rüyasından “chat” bakış açısı ve üslûbuyla bahseder.
Şeffaf Kanatlı Zaman (1994) ve Ömrün Özeti Bir Gün (1995) adlı romanlarıyla adını duyuran Mehmet Önal, Türkiye Yazarlar Birliği’nin 1999 Roman Ödülü’nü alan Efsâne adlı romanında fantastik bir kurgusal yapı etrafında hikâye etmeyi dener. Klâsik şark hikâyelerindeki çerçeve hikâyeleri andıran Efsâne’yi, yazar “anlatı” etiketiyle takdim eder. Farklı bakış açıları ile kaleme alınan romanda yazar şiirselliği yoğunlaştırılmış mecazî bir anlatımı öne çıkarır.
Edebiyat dünyasına Erhan Bener'in olgunluk çağının en önemli romanlarından biri olarak takdim edilen Köleler ve Tutkular, yaşlı kedisine oldukça düşkün genç bir asistanla, hasta babasının âdetâ kölesi olan orta yaşlı hocasının yalnızlıklarını aşk teması etrafında, akıcı bir üslûp ve ustaca kurulmuş teknik bir yapıyla birleştiren bir roman. Yazarın tezi, herkesin aslında bir şeylerin kölesi olduğunu, felsefî derinleşmelerle hükme bağlamaktır. Yani insan, içine dahil edildiği her tür hadisenin ya da ilişkide bulunduğu her tür eşyanın kölesi olabilecek tehlikeli bir süreçten geçmektedir.
Nermin Bezmen, Bir Gece Yolculuğu adlı romanında, iyi bir roman okuyucusunun, sevdiği yazarın dünyasına duyduğu ilginin macerasını hikâye eder. Roman kahramanı, romancı Nazlı Eray’ın hayranıdır. Onun Aşık Papağan Barı adlı romanını okuduktan sonra kendisine ulaşmak ve hissettiklerini aktarmak ister. Çünkü ikiyüzyirmidört sayfa boyunca, çok geniş ve kuvvetli olduğuna inandığı hayal gücü, okuduğu yazarın sınırsız ve enerjik hayal gücü ile adeta satranç oynamıştır.
Daha önce Bir Davetsiz Misafir ve Geber Anne adlarını taşıyan iki romanı yayınlanan Sezgin Kaymaz, üçüncü romanı Kaptanın Teknesi’nde, sürrealizm girdabına düşer. «Hayatımı allak bullak eden, sonra da ortalığı bana toplatan... Bir kapı aralandı üç gün önce ve 'O' girdi hayatıma... Güneş kadar yakıcıydı, buz gibi don... Deprem kadar yıkıcıydı, tufan gibi bir son... 'O'ydu hepsi de... Ruhumun tufanı, tufanımın Nuh'uydu... Kim, benim sandığım 'ben' olmadığımı öğretebilirdi bana?... Vakti, bir kılıç gibi kuşanan kim olabilirdi?... Kimdi, hiç tanımadığım halde, hep beklediğim?... Sarı gözlü, kara giysili, o yakışıklı kimdi?... 'O'ydu elbette!» cümlelerinden, romanın gerçeküstü bir problem yekûnu etrafında kurgulandığını anlamak mümkün. Azrail'i modern bir dünyanın içine taşıyıp, üniversite sıralarına oturtan yazar, kahramanlarına dair anlattıklarıyla kendisinin de bir öğrenci olduğunu sezdirir. «Gelirken ne kadar gerçeküstü varsa hepsini beraberinde getirdi O» diye başlayan gerçeküstü, metafizik boyutları olan üç günü anlatan roman, kapkara elbiseleri, sapsarı gözleri ile ansızın gençlerin hayatına giren Murat'ın gerçek kimliğini ortaya çıkarırken, bir genç kızın hayatındaki birçok hadiseyi de aydınlatır. Romanın sayfaları ilerledikçe Murat kimliğine bürünmüş olan kahramanın, metafizik bir karakter, giderek de Azrail'in modern bir versiyonu olduğu ortaya çıkar. Merak unsuru Murat'ın kimliğinden çok, genç kızın hayatının varacağı noktalar üzerine kurulu olan roman, masal dili ve anlatım imkânlarından faydalanır.
Y. Sinan Tanyıldız, Elveda Ankara’da gazeteciliği bırakıp ticarete atılan kadın roman kahramanın birdenbire eski dünyasına dönüşünü anlatır. Kocasının kendisini aldattığını, intiharından sonra öğrendikten sonra dünyaya küsen Yıldız adlı kadın yağmurlu bir günde, butiğinin karşısındaki sahilde yürüyen bir adamın intihar etmek üzere olduğunu sezer, son anda müdahale ederek adamı kurtararak evine getirir. Kurtardığı adam şöhretli bir gazetecidir. Bu ilk metin halkasından sonra, kurtarılan gazeteci, bir suikast sonucu öldürülür. Türk filmlerinden alınma acemi bir kurgu, zorlama bir anlatımla Yıldız'ı tekrar gazetenin yönetiminde bulur; mafya ve medya dünyası arasında dönen dolaplara şahit oluruz.
Postmodern Bir Kız Sevdim (1993), Yaşayıp Ölmek Aşk ve Avarelik Üzerine Kısa Bir Roman (1994) adlı romanlaryla edebiyat dünyasına giren Süreyya Evren, dil ve üslûp bakımından Türkçe’nin altını üstüne getiren, farklı farklı yazı karakterleri, çizgiler, karakter sembolleri, gazete küpürlerinin tıpkı basımı ile dolu olan Ur Lokantası adlı son romanıyla, 1999 yılında adından çok söz ettiren yazarlardan biri oldu.
Elçin Tapan, Devam Eden Hikâyemiz Ben Mutlu Bir Down Annesiyim -2- adlı romanında, varolan üzerinde düşünmek, çabalamak; değişmekte olanı görerek yeniyi yakalamak, yaratmak, iletmek; her değişimi ve yeniliği çoğaltmak isteyen bir karakter ortaya koyar.
Doğan Akhanlı, Gelincik Tarlası Kayıp Denizler -2- adlı romanında masal dili ve meddah bakış açısıyla, anlatılan ve yaşanan zamanın trajiğini arar. Hadiseler, meddahın anlattığı masal kahramanlarının kaderlerine müdahale edememesi, dinleyicinin ise onların ölümüne isyan etmesi etrafında gelişir.
Turgay Tuna, Tut-Ankh-Amon 3000 Yıllık Gizem adlı romanında eski Mısır'ın sırları etrafında bir itibarî dünya kurar. Mısır, geçen yüzyıldan bu yana, dünyanın hemen her köşesinden insanları bir manyetik alan gibi çekmeye devam eden bir cazibe merkezidir. Mezarlar, mumyalar, pirametler, tapınaklar; II. Ramses, Nefertiti, Kleopatra ve tabii ki mezarından çıkartılan muhteşem hazinesi kadar lanetleriyle de şöhretli kral Tutankhamon...
Engin Geçtan’ın Kırmızı Kitap adlı romanı durmadan kendini yenileyen kitaplardan biri olarak 1999 yılında da okuyucunun karşısına çıkar. Asıl uzmanlık alanı psikiyatri olan Engin Geçtan 1975-1987 yılları arasında meslek dışı okuyucuları tarafından da alakayla karşılanan dört kitap yazmıştır. İşte bu kitaplardan biri olan Kırmızı Kitap, «Her okunuşunda değişecektir» kitapçı raflarındaki yerini alır.
Gecenin Melon Şapkası, bir rumuzdur. Şiir-i Roman adlı kitap ise çok farklı bir hikâyesi olan, hisli bir şiiri düşündüren bir roman kahramanını anlatır. Kitapta Osman adlı roman kahramanının akıl hastanesine kaldırılışından sonuna kadar geçen 105 gün hikâye edilir. Öyküleme, şiir ve diyaloglarla süslenir ve başarılı bir sahneleme tekniği ile aktarılır. Yazar olay ve kişileri okuyucunun kafasında daha net canlandırmak istediği ve bir delinin hemen herkesin içinde zaman zaman ortaya çıktığını iddia ettiği için böyle bir tekniği seçmiş gözükür.

Romanların Listesi

Abacı, Tahir, İkinci Adım, Telos Yayıncılık, İstanbul, 1999, 163 s.
Akarsu, Hikmet Temel, İngiliz İstanbul Dörtlüsü (Batı’nın Sonu, Doğu’nun Başı) Rock’n Roman, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1999, 208 s.
Akarsu, Hikmet Temel, Kaybedenlerin Öyküsü (Rock’n Roman) İstanbul Dörtlüsü 1 Kadıköy Sound, Can Yayınları, İstanbul, 1998, 139 s.
Akçam, Dursun, Karadere’nin Kurtları, Arkadaş Yayınevi, Ankara, 1999, 468 s.
Akhanlı, Doğan, Gelincik Tarlası Kayıp Denizler 2, Belge Yayınları, İstanbul, 1999, 255 s.
Alatlı, Alev, Schrödinger’in Kedisi, Boyut Yayınları, İstanbul, 1999, 624 s.
Altıner, Dehen, Bellek Peşinde, Boyut Yayınları, İstanbul, 1999, 183 s.
Altun, İbrahim, Romantik Salgın, Telos Yayıncılık, İstanbul, 1999, 176 s.
Alus, Sermet Muhtar, Onikiler, Yayına Hazırlayan: Eser Tutel, Faruk Ilıkan, İletişim Yayınları, İstanbul, 1999, 244 s.
Aral, İnci, Yeni Yalan Zamanlar, Can Yayınları, İstanbul, 1999, 339 s.
Arslanoğlu, Kaan, İntihar Zamanımızın Bir Kahramanı, Adam Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 1999, 200 s.
Asımgil, Sevim, Siyah Zambak ve Merve, Timaş Yayınları, İstanbul, 1999, 239 s.
Aslan, Gül, Bizi Ayıran Duvar, Özgün Yayıncılık, İstanbul, 1999, 303 s.
Atasü, Erendiz, Gençliğin O Yakıcı Mevsimi, Bilgi Yayınevi, 1. Baskı, Ankara, 1999, 168 s.
Aysu, Osman, Yanık Yüz, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1999, 691 s.
Bektaş, Habib, Cennetin Arka Bahçesi, Can Yayınları, İstanbul, 1999, 324 s.
Bener, Erhan, Köleler ve Tutkular, Remzi Kitabevi, 1. Baskı, İstanbul, 1999, 429 s.
Bezmen, Nermin, Bir Gece Yolculuğu, İstanbul, 1999, 151 s.
Bildirici, Hasan, Şervan, Belge Yayınları, İstanbul, 1999, 126 s.
Birkiye, Atilla, Bir Aşk Bilmecesini Nasıl Çözebilirsiniz?, Assos Yayınları, İstanbul, 1999.
Boysan, Aydın, Yıl:2046 Uzay Anıları, Bilgi Yayınevi, 1. Baskı, Ankara, 1999, 320 s.
Bucak, Nevra, Kule, Cumhuriyet Kitapları Yayını, İstanbul, 1999, 122 s.
Bulduk, Zeki, Kayıplar Kosova, Şehir Yayınları, İstanbul, 1999.
Cehiz, Neşe, Olmasa Senin de Adın, Varlık Yayınları, İstanbul, 1999, 127 s.
Ceyhan, Kirkor, Kapıyı Kimler Çalıyor, Belge Yayınları, İstanbul, 1999, 135 s.
Coral, Mehmet, Konstantiniye’nin Yitik Günceleri, Doğan Yayınları, İstanbul, 1999, 124 s.
Çamuroğlu, Reha, İsmail, Om Yayınevi, İstanbul, 1999, 307 s.
Çıracıoğlu, Vecdi, Kara Büyülü Uyku, Can Yayınları, İstanbul, 1999, 159 s.
Delibalta, Turgay, Bu Aynanın Rengi Yok, İlke Yayınları, Ankara, 1999, 83 s.
Demiray, Sebahattin, Masalcı, Telos Yayıncılık, İstanbul, 1999, 173 s.
Duman, Attila, Karanlıkta Bir Işık (Artvin Romanı), Belge Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 1999, 522 s.
Ebcioğlu, Emel, Sağlık Eczanesi, Papirüs Yayınevi, İstanbul, 1999, 350 s.
Eden, Cenk, Rüzgârsız Şehir, Oğlak Yayıncılık, İstanbul, 1999, 248 s.
Ellison, Grace, Ankara’da Bir İngiliz Kadını, Bilgi Yayınevi, 1. Baskı, Ankara, 1999, 384 s.
Erbal, Ayda, Son Kullanma Tarihi Geçmiş Aşklar, İletişim Yayınevi, 1. Baskı, İstanbul, 1999, 310 s.
Erbil, Leyla, Karanlığın Günü, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1999, 290 s.
Erdoğan, Yılmaz, Demiryolu Akşamları, Türdav Yayınları, İstanbul, 1999, 263 s.
Ersöz, Haydar, Karnımdaki Ayak Sesleri, Göz Yayınları, İstanbul, 1999, 126 s.
Ertekin, Timur, Şamanın Üç Soygunu, İstanbul, 1999, 254 s.
Evren, Süreyya, Ur Lokantası, İstanbul, 1999, 111 s.
Fındıklı, Selma, Saray Meydanı’nda Son Gece, Remzi Kitabevi, 1. Baskı, İstanbul, 1999, 159 s.
Fundermann, Baran, Gavur Elo, Belge Yayınları, İstanbul, 1999, 80 s.
Gecenin Melon Şapkası, Şiir-i Roman, Alan Yayıncılık, İstanbul, 1999, 174 s.
Geçtan, Engin, Kırmızı Kitap, Metis Yayınları, İstanbul, 1999.
Gökhan, Halil, Yedinci, Gendaş Yayınları, İstanbul,1999, 125 s.
Hafifbilek, Celal, ...Ve Sevgili Rozika, Telos Yayıncılık, İstanbul, 1999, 248 s.
İnal, Mecbure, Kuş Kaderle Uçar, Timaş Yayınları, İstanbul, 1999, 272 s.
İşigüzel, Şebnem, Eski Dostum Kertenkele, Can Yayınları, İstanbul, 1999, 134 s.
K., Tarık Dursun, Alo, Harika Hanım Nasılsınız?, Bilgi Yayınevi, 1. Baskı, Ankara, 1999, 222 s.
K., Tarık Dursun, Gönderdiğin Mektubu Aldım, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1999.
Kaçan, Metin, Harman Kaplan, Gendaş Yayınları, İstanbul, 1999.
Kaplan Berrin, Haketmediğim Kadar Yalnızım, Zed Yayınları, İstanbul, 1999, 246 s.
Karadeniz, Şadan, Gelgitler, Boyut Yayınları, İstanbul, 1999, 82 s.
Karasu, Bilge, Kılavuz, Metis Yayınları, İstanbul, 1999, 136 s.
Karcılılar, Ahmet, Yağmur Hüznü, Can Yayınları, (1999 Orhan Kemal Roman Ödülü), İstanbul, 1999, 188 s.
Katırcıoğlu, Erdem, İsa’nın Esrarengiz Havarisi Kuşkucu Tomas, E Yayınları, İstanbul, 1999, 407 s.
Kaymaz, Sezgin, Kaptanın Teknesi, İletişim Yayınevi, İstanbul, 1999, 331 s.
Kekeç, Ahmet, Yağmurdan Sonra, Şehir Yayınları, (Tuzla Belediyesi Roman Armağanı Birincilik Ödülü), İstanbul, 1999, 191 s.
Korat, Gürsel, Güvercine Ağıt, İletişim Yayınevi, İstanbul, 1999, 266 s.
Kulin, Ayşe, Füreya, Remzi Kitabevi, 1. Baskı, İstanbul, 1999, 349+31 s.
Kulin, Ayşe, Sevdalinka, Remzi Kitabevi, 1. Baskı, İstanbul, 1999, 312 s.
Levi, Mario, İstanbul Bir Masaldı, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1999, 741 s.
Mağden, Reha, Yazgıların Tableti, Avesta Basın Yayın, İstanbul, 1999, 109 s.
Oğuz, Birol, Siyah Beyaz, İstanbul, 1999, 149 s.
Oker, Celil, Çıplak Ceset, Bir Remzi Ünal Polisiyesi, Oğlak Yayıncılık, İstanbul, 1999, 157 s.
Oker, Celil, Kramponlu Ceset, Bir Remzi Ünal Polisiyesi, Oğlak Yayıncılık, İstanbul, 1999, 236 s.
Okur, Fatma, Ayrık Otu, Aydın Kitabevi Yayınları, Ankara, 1999, 208 s.
Okur, Yiğit, Hulki Bey ve Arkadaşları, Can Yayınları, İstanbul, 1999, 325 s.
Önal, Füsun, Sinirli Vatandaş Cenk Cengâver’in Sosyal Bunalımları, İnkılap Yayınevi, İstanbul, 1999, 269 s.
Önal, Mehmet, Efsâne, Günce Yayıncılık, Ankara, 1999, 232 s.
Öntaş, A. Vahap, Belgitay, Sürgündeki Gövdenin İki Görüntüsü, İlay Yayınları, İstanbul, 1999, 363 s.
Özakman, Turgut, Korkma İnsancık Korkma, Bilgi Yayınevi, 1. Baskı, Ankara, 1999, 327 s.
Peker, Hüseyin, Eli Torbalı Adam, Telos Yayıncılık, İstanbul, 1999, 124 s.
Pultar, Gönül, Ellerimden Su İçsinler, Bilgi Yayınevi, İstanbul, 1999, 343 s.
Savaş, Metin, Efendi Dayının Kozalakları, Şehir Yayınları, İstanbul, 1999.
Selcen, Cem, 1578, İmge Kitabevi, İstanbul, 1999, 247 s.
Sultan, Pembe Kitap, Remzi Kitabevi, 2. Baskı, İstanbul, 1999, 215 s.
Şafak, Elif, Şehrin Aynaları, İletişim Yayınevi, İstanbul, 1999, 310 s.
Şahin, Osman, Başaklar Gece Doğar, Berfin Yayınları, İstanbul, 1999, 212 s.
Şimşek, Serpil, Güneş Bulutların Arasında, Kora Yayınları, İstanbul, 1999, 256 s.
Tanyıldız, Y. Sinan, Elveda Ankara, Gendaş Yayınları, İstanbul, 1999, 294 s.
Tapan, Elçin, Devam Eden Hikâyemiz Ben Mutlu Bir Down Annesiyim -2-, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1999, 180 s.
Tekdöner, Armağan, Çırak, Zed Yayınları, İstanbul, 1999, 94 s.
Topçu, Nurettin, Reha, Dergâh Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 1999, 152 s.
Toptaş, Hasan Ali, Kayıp Hayaller Kitabı, Adam Yayınları, İstanbul, 1999, 225 s.
Toptaş, Hasan Ali, Sonsuzluğa Nokta, Adam Yayınları, İstanbul, 1999, 183 s.
Topuz, Hıfzı, Paris’te Son Osmanlılar, Mediha Sultan ve Damat Ferit, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1999, 302+16 s. (Fotoğraf Albümü).
Topuz, Hıfzı, Taif’te Ölüm, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1999, 271 s.
Tuna, Turgay, Tut-Ankh-Amon 3000 Yıllık Gizem, Güncel Yayıncılık, İstanbul, 1999, 144 s.
Türkali, Vedat, Güven, I. Cilt, Savaş Yılları / Kara Duvarın Gölgesinde / Daldaki Kiraz, 747 s., II. Cilt, Savaş Bitiyor / Savaş Başladı, 514 s., Gendaş Yayınları, İstanbul, 1999,
Uyar, Mehmet, Bir Musahhihin Gönül Yolculuğu, Şehir Yayınları, İstanbul, 1999.
Ünlü, Şemsettin, Toprak Kurşun Geçirmez, İnkılap Yayınevi, İstanbul, 1999.
Veli, Ozan, Gaban 1 Fecir Baskınları, Tohum Basın Yayın, İstanbul, 1999, 336 s.
Yağcı, Öner, Kaptan, İnkılap Yayınevi, İstanbul, 1999, 236 s.
Yalçın, Kemal, Emanet Çeyiz Mübadele İnsanları, Doğan Kitapçılık, (1998 Abdi İpekçi Dostluk ve Barış Ödülü, 1998 Kültür Bakanlığı Roman Başarı Ödülü), İstanbul, 1999, 350 s.
Yavaşlı, Aydoğan, Ben Mustafa Kemal, Bulut Yayınları, İstanbul, 1999, 96 s.

SEÇMELER

Selânik’te Bir İsmail
Ahmet Kabaklı

Yıllarca önce Paris’in Saine Nehri seyyar kitapçılarında A. Salonigue Sous L’oeil Des Dieux diye bir roman tanımıştım.
Severek Türkiye’ye getirdiğim bu eseri, kıymetli öğrencim Musa Doğan Türkçe’ye çevirdi. Eser şimdi Selânik’te Bir İsmail adıyla basılmış bulunuyor.
Okuyanlar, hem o zamanki Türk Selânik’i hem de karışık ve değişik mizaçta halklarını, nefîs bir roman zevki içinde seveceklerdir.
Çok zevk aldığım bu eseri sizlere de tanıtmadan edemedim.
1909’lardan itibaren Sultan Abdülhamid türlü entrikalarla tahttan indirilmiş, İttihatçılar dirayetsiz yönetimleriyle ülkeyi çığırından çıkarmıştır.
Eser sahibinin genç bir Fransız subayı olması ve her halde resmi bir görevi bulunması, onun birkaç yıl içinde bütün insanları inançları ve entrikalar ile Selânik ve çevresini tanıması sonucunu doğurmuştur. Pek tabii bunlar arasındaki gizli-açık, kirli-temiz, siyasi-askeri birçok ilişkileri de iyi bilmektedir. Hatta romanda anlattığı vakalardan ve kahramanlardan anlaşılacağı üzere Selanik’in zevk, sefahat, eğlence ve ticaret çevrelerini de onlara katılmış olarak bizzat yaşamaktadır.
Roman özet olarak, babasının kim olduğunu bilmeden bir Türk hamal Muhammed Osman tarafından yetiştirilen İsmail adındaki bir çocuğun hayat ve maceralarını anlatır. Çocuk Türk müdür, dönme midir, Yahudi veya Yunanlı mıdır, bunları asla bilmemekte ama, asıl kimliğini çok merak ederek herkese ısrarla sormaktadır. Onu yetiştirmekte olan Muhammed Osman fakir, namuslu bir Türk’tür. Ayrıca onu iyi Müslüman olarak yetiştirmeye çalışan bir mahalle imamı Muhammed Ali vardır.
Fakat hayata boyacılıkla başlayan İsmail, Türkler’in karakter ve hayatlarına pek uymayan eğilimler göstermektedir. Delikanlı yaşına gelince tanışıtığı Ayşe ve onun ablası Leylâ aracılığı ile bazı patronların çevrelerine girip uzun zaman alış veriş, oyun ve hilelerini öğrenir. Zamanla her çeşit kirli işlere bulaşarak zengin olur. Bu İsmail, Selânik’in yine vurgunculuk yolu tutan ünlü patronları ve hahamları vasıtası ile Türk değil, dönme de değil, ancak Yahudi olduğunu öğrenir. Ayrıca bunlar Ayşe’yi de araya koyarak İsmail’e “Ancak Yahudiliği benimsediği takdirde zengin olabileceğini” telkin ederler. Hattâ onu özendiği İngiliz ve Fransızlar gibi parlak itibarlı bir hayat süreceğine de inandırırlar. Zaten bir Yahudi çocuğudur. Sonunda haham Levy’nin telkinleri ile Yahudiliğe döner ve adı İsmail iken İsrail’e çevrilir. Hattâ İsrail Osmanias adı ile kartvizitler bile bastırır.
Eşi Ayşe’yi ve baldızı Leylâ’yı dahi çok para kazanmak için herkese ve ecnebi subaylara da peşkeş çekecek kadar ahlâk düşkünü olan İsrail, sonunda bir gece zenginleşen evine dönerken kendisini “baba gibi büyüten Muhammed Osman’a (gece sokakta dilenirken) rastlar.”
Bu romanda Fransız zabiti Jean Jose Frappa’nın Selanik’teki halklar üzerine dikkat çektiği birkaç önemli noktaya eğilmenizi isterim.
- Selanik’te Türk kabristanları asla süslü mezarlarla dolu değildir. Şatafatlı Yunan, Rum, Musevi kabirlerin zıttına bu mezarlar yazara göre insana huzur vermektedir. Yazar buralarda yatan ölülerin de gösterişsiz, külfetsiz, sakin ve dolayısiyle daha mutlu olduğunu düşünmektedir.
- Muhammed Osman İsmail’in ne milletten olduğuna önem vermeden Osmanlı hoşgörüsü ile onu evlâdı gibi büyütmek istiyor. İmam Muhammed Ali ise İsmail’in sonradan din değiştirmesine ve edebe, ahlâka uymayan hallerine kızarak: “Sen eğer Müslüman ve Türk olsaydın dinini bu kadar kolay değiştirmez, edebini, onurunu da korurdun” diyor.
- Türk kadınları çarşaf ve örtülerle dolaşıyor. Yazar Frappa’ya göre, bu onların cazibelerini artırmaktadır. Bu gözleminde yazarın o yıllarda okuduğu kesin olan Fransız romancısı Pierre Loti’nin “Aziyade” adlı romanının etkisi apaçıktır.
- Türkler paraya düşkün insanlar olmayışları ile diğer Selanikliler’den ayrılıyorlar. İsmail ile Ayşe’nin Türkler’den kesin şekilde uzak karakter ve ahlâk taşıdıkları özellikle belirtilmiştir.
Türkler’in paraya değer vermeyen mizaç ve vasıfları Hıristiyan yazara göre Müslüman ve dolayısıyla mütevekkil olmalarından ileri geliyor. Nitekim İmam Muhammed Ali’nin: “Kaderde zengin olmak varsa sen de olursun diyerek İsmail’in hırslarını gemlemeye çalışması romancı Frappa’nın bu ‘tevekkül’ hususunda dikkatini çekmektedir.”
- İyice yoldan çıkan İsmail sonunda çok zengin olur İngiliz ve Fransızlarla hatta onların görevli ajanları ile ilişkiler kurar. O kadar ki kendisine ve Ayşe’ye ekmek sağlayan Yahudi patronu Levy’yi dahi yabancı ajanlara ihbar eder, kısacası karısı gibi velinimetini de kolayca satar. Karşılığında müthiş para kazanır.
- İsmail’in Yahudi patronlarla ortaklaşa ticari dolaplar çevirmekten, vurgunlar yapmaktan başka hiçbir amacı yoktur. Ayşe ise dansöz olduktan sonra “sanatkâr tanınma” dileğiyle yanar tutuşur. Şöhrete ulaştıktan sonra ise muradı frenk kadınları gibi itibarlı yaşamaktır. Nitekim sonunda Fransız ve İngiliz kadınları gibi evinin kadını olmak hevesindedir.
Kısacası Selânik’te Bir İsmail, macera tipler ve akılcılık bakımından her yerde aranacak bir kitaptır.
(Türkiye Gazetesi, 30 Ekim 1999)

Bir Röportaj

Tuzla Belediyesi’nin düzenlediği “Gül Roman Armağanı”nın birinciliğini Ahmet Kekeç ile paylaşan Metin Savaş’la Türkiye Gazetesi’nin 19 Aralık 1999 tarihli nüshasında yapılan röportaj:

Roman ve hayat münasebeti hakkında neler düşünüyorsunuz?

Her sanatçı, her eseriyle, hayatın ancak bir yahut bir kaç yönünü yansıtır. Ressam, şair, müzisyen, heykeltraş, ilh...Belki sinema sanatıyla uğraşanlar daha geniş imkanlara sahiptirler. Senaristleri ve yönetmenleri kastediyorum. Onlar tiyatro sahnesinin canlılığından mahrumdurlar ama mekâna yönelik tasarrufları engindir. Yine de sinemada eksik olan bir şey var... Manevi derinlik! İşte romancı burada devreye giriyor. Şairin duygu zenginliğine en yakın ve şairden daha hür romancı... Diyebilirim ki her zaman tenkit ettiğimiz ve edeceğimiz Batı medeniyetinin en büyük icadı “roman”dır. Hayatı bize her cephesiyle roman tanıtır. Önyargılarımızı hafifletir, duygularımızı -şiir gibi- tahrik eder, hayal gücümüzü -sinema ve masal- gibi zorlar, bize pek çok şey öğretir. Hayatı öğretir. Roman sanatını Batı’dan aldık ama onu adam edecek olan da biziz.

Her hayat bir roman, her roman bir hayattır demek mümkün müdür, neden?

Şüphesiz ki her ferdin hayatı roman gibidir. Önemsiz insan yoktur. Sıradan addettiğimiz bir ayakkabı boyacısı, bir seyyar satıcı, yahut bir çoban, Kanuni’den, Dede Efendi’den, Leyla ve Mecnun’dan daha mı az değerlidir? Toplumun gündemine veya hafızasına mal olamamış, hayatın telaşesi içinde silinip gitmiş nice talihsiz-gerçekte talihli- vardır ki ıstırapları ve hülyalarıyla Tanrı’ya yakınlaşmayı başarabilmişlerdir. Romancı “küçük” görünen bu cinsten insanların “büyük hayatlarını keşfedebiliyor mu”? Napolyon’un yahut Cengiz Han’ın hayatını defalarca ve -her keresinde farklı yönleriyle- romanlaştırabiliriz... Ya yazılmayan hayatlar? Hal böyle olunca, elbetteki her roman da bir hayattır. Realiteden ne kadar kopuk olursa olsun; romancının muhayyelesine ne derece mahkum kalırsa kalsın; her roman hayatın ta kendisidir. Çünkü romancı insandır. Çünkü romancı insanın dışına çıkamaz. İster dünya dışı bir varlığı, ister fizikötesi bir alemi konu edinme gayretine düşsün...

İnsan hayatının yaşadığı anda beğenmediği kısımları, aradan zaman geçtikçe neden kıymetli oluyor sizce?

Buna cevap vermek çok zor. Bir kaç parlak cümleyle izah edilemez. Binlerce sayfalık nutuklar da kafi gelmez. Tanrı bizi zaman mefhumuna tutsak etmiş. Zamansa kusurlu hafıza demektir; özlem demektir ve kaos demektir. Şunu söyleyebilirim ki, zamanın ruhu olan “mazi” biz insanların yakasını asla bırakmayacaktır. Merak ediyorum, yaşadığımız anda beğenmediğimiz kısımları, aradan çok zaman geçtikten sonra hasretlendirdiğimiz gibi; Cennet’e gidersek, onun harikulade ortamında da zaman zaman dünyayı yâd edecek miyiz...

Güncel konuların da ağırlıklı yer aldığı bir roman kaleme almışsınız. Hem güncellik, hem mazi hasretini nasıl izah ediyorsunuz?

Güncellik ve mazi hasretini ilişkisini izah edebilmem için Efendi Dayının Kozalakları’nda yazdıklarımı burada tekrarlamam gerekir.

İnancımızda fala yer yoktur, fakat siz bir falcının dediklerinin hakikat olduğunu yazıyorsunuz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bu soruyu kim soracak diye merak ediyordum. Hurafeden masun inancımızda elbette fala ve büyüye yer bulunamaz. Geleceği bilmek Allah’a mahsustur. Ne var ki halk kültüründe fal da vardır, büyü de... Bilhassa yaşadığım şehir olan Balıkesir gibi taşra köşelerinde hurafeler halen hayatın içindedir. Bu gayet tabiidir. On binlerce yıllık kültürel birikim söz konusu. Keza Allah insanı zaaflarıyla birlikte yaratmıştır. Şu anda üzerinde çalıştığım romanımı bitirebilirsem, okuyanlar görecektir ki fal ve büyü tutkusu harsımıza -tahammül edilemez derecede- yerleşmiştir. Ben “Efendi Dayının Kozalakları’nda insanları yargılamaktan ziyade, anlamaya ve anlatmaya gayret ettim. Türk insanı, -en kamil din olan İslam’a rağmen- bir takım zaaflardan ayrılamıyorsa, bu gerçeği hiç bir romancı görmezlikten gelemez, gelmemelidir.

Türk romanının bugünkü durumu hakkında neler düşünüyorsunuz?

Türk romanı maalesef arzuladığımız seviyeye henüz ulaşamadı. Fakat ulaşacaktır. Hayat tarzımız nisbeten istikrar bulduğunda- zira mutlak istikrar ütopyadır- Türk romanı da rayına oturacaktır. Unutmayalım ki biz bir medeniyet buhranı yaşıyoruz. Hepimiz halen daha Tanpınar’ın Huzur’undaki kahramanlarız. İşimiz kolay değil. Bozkır medeniyetinden İslam medeniyetine geçişimiz kolay olmadı ki. Bir küsur sene evvel ki ıstırapları, tereddütleri, heyecanları, hülasa kargaşayı yeniden yaşıyoruz. Orta Asya’dan Anadolu’ya, oradan Balkanlar’a ve hezimetlerden sonra tekrar Anadolu’ya vuku bulan muazzam göçler de günümüzde köyden kente hicret olgusuyla ağırlığını hissettiriyor. Üstelik önümüzde bin küsur sene evvel var olmayan engeller de mevcut: Modernite, materyalizm, inanç zaafiyeti, pozitif bilimin ağırlığı... Türk Milleti, Yunus’u, Mevlana’yı yetiştirirken çok sıkıntı çekti. Biz bugün bu sıkıntıları tekrar yaşadığımız halde tahlil etme zahmetine katlanmıyoruz. Bugünü anlamak için geçmişin romanını yazmalıydık. Selçuklu Türkiye’sini romanlaştırmalıydık. Bütün yükü tarih kitaplarına yükledik. Fakat karamsar değilim. Tanpınar’ı, Peyami Safa’yı ve Tarık Buğra’yı aşacağımıza inanıyorum. Yine de bir zaman sonra, Türk romanı kendi zirvesine postu serecektir. Dünya okuru Türk romanına ilgi göstermiş, göstermemiş, önemli değil. Ağzımızla kuş tutsak da, şu anki manzaramızla kimseye yaranamayız. Yaranmaya çalışmak da şahsiyetimizi zedeliyor zaten. Dünya çapındaki bir edebiyat ödülüne ısrarla talip olunmanın gülünçlüğünü kimse görmüyor. Görenlerse hafife alınıyor.

 

http://edebistan.com

 

 

 

 

Turgay DELİBALTA

Bilgi

Merabalar, Syn ömer Türkeş
BU eleştiriyi sizmi yaptınız


SOSYAL ROMANLAR


1999’da fert ve cemiyet problemlerini ele alan ve sosyal çatlaklıkları değişik perspektiflerden göstermeye çalışan on dokuz roman yayınlandı. Bunlar, sırasıyla Gönül Pultar’ın Ellerimden Su İçsinler, İnci Aral’ın Yeni Yalan Zamanlar, Halil Gökhan’ın Yedinci, Hüseyin Peker’in Eli Torbalı Adam, Neşe Cehiz’in Olmasa Senin de Adın, Hasan Ali Toptaş’ın Sonsuzluğa Nokta, Leyla Erbil’in Karanlığın Günü, hayal gücüne ve fanteziye yaslanan bakış açısı ve üslûbuyla teknik bakımdan başarılı bir roman ortaya koyan ve 1999 Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazanan genç romancı Ahmet Karcılılar’ın Yağmur Hüznü, Sebahattin Demiray’ın Masalcı, Ahmet Kekeç’in Yağmurdan Sonra, Hikmet Temel Akarsu’nun “İstanbul Dörtlüsü” olarak tasarlayıp ilk iki kitabını “rock’n roman” diye takdim ettiği nehir romanın Kaybedenlerin Öyküsü ve İngiliz (Batı’nın Sonu, Doğu’nun Başı), Yılmaz Erdoğan’ın Demiryolu Akşamları, Gül Aslan’ın Bizi Ayıran Duvar, Hasan Bildirici’nin Şervan, Turgay Delibalta’nın Bu Aynanın Rengi Yok, Berrin Kaplan’ın Haketmediğim Kadar Yalnızım, Haydar Ersöz’ün Karnımdaki Ayak Sesleri ve Nevra Bucak’ın Kule adlarını taşıyan romanlarıdır.

Gönül Pultar, Ellerimden Su İçsinler adlı romanında, seksenli yıllarda Londra’da teröristler tarafından düzenlenen suikastta hayatını kaybeden Türk büyükelçisinin eşinin başından geçenleri hikâye eder. Söz konusu suikastta yaralanan ve hastaneye kaldırılan genç kadın, önce polisin sonra da doktorunun sorularına cevap vermek isterken, kendini, geçmişini hatırlar durur. 50'li yıllarda bir ufak Anadolu kentinde başlayan, daha sonra İstanbul'a ve Amerika’ya uzanan bir macera, geriye dönüş teknikleriyle okuyucunun karşısına çıkar... Romanda Türkiye'nin sarsıntıları ve siyasî sancıları da bazen sezdirilerek bazen de gösterilerek anlatılır.
İnci Aral, Yeni Yalan Zamanlar adlı romanında bir şairin yazmaya başladığı romanın macerasını hikâye ederken, eserin derin yapısına siyâsî bir tahlil ve sosyal bir problem yerleştirir. Romanın tenkit ettiği siyasi otorite, sanatkârların hiçbir şey üretememesine sebep olan sanat düşmanı bir yönetimdir. Engels'in yazı makinesini çalarken yakalanan şair Kerim, gizli bir merkeze götürülür. Gittiği yerde eğlenceli, ancak siyasi otorite karşısında suya sabuna dokunmayan bir roman yazmaya mecbur edilir. Kerim, romanın karakterleri olarak esrarengiz bir kadın portresi, intiharın eşiğinde bir genç adam, köşe dönücü bir fotoğrafçı, tarikatçı-punkçu bir sevgili oluşturmaya başlar ve merkezdeki sorgucuları da sıradan tipler olarak kullanır. Dinî bir baskıyla yetiştirilmiş ensest kurbanı bir genç kadınla kırılgan, tutunamamış bir gazetecinin derinlemesine işlenmiş aşkları ise vak’anın çekirdeğini oluşturur. Yazar bu romanında, günümüzde yükselen değerler olarak adlandırılan ve çeşitli görünümler içinde ferde ve cemiyete sunulan hayat tercihleri arasında kimlik kaybına uğrayan ve varoluşlarını yeniden sorgulamak mecburiyetinde kalan karakter ve tipler üzerinde çalışır.

Turgay Delibalta

http://www.blogcu.com/romanyazilari/346886/#c462906

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz! :: Arkadaşa gönder!

• 28/3/2007 - SOSYAL ROMANLAR

Yazan: Turgay DELİBALTA
Bilgi:
Merhabalar, Sayın Ömer Türkeş
Bu eleştiriyi siz mi yaptınız?


SOSYAL ROMANLAR


1999'da fert ve cemiyet problemlerini ele alan ve sosyal çatlaklıkları değişik perspektiflerden göstermeye çalışan on dokuz roman yayınlandı. Bunlar, sırasıyla Gönül Pultar'ın Ellerimden Su İçsinler, İnci Aral'ın Yeni Yalan Zamanlar, Halil Gökhan'ın Yedinci, Hüseyin Peker'in Eli Torbalı Adam, Neşe Cehiz'in Olmasa Senin de Adın, Hasan Ali Toptaş'ın Sonsuzluğa Nokta, Leyla Erbil'in Karanlığın Günü, hayal gücüne ve fanteziye yaslanan bakış açısı ve üslûbuyla teknik bakımdan başarılı bir roman ortaya koyan ve 1999 Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazanan genç romancı Ahmet Karcılılar'ın Yağmur Hüznü, Sebahattin Demiray'ın Masalcı, Ahmet Kekeç'in Yağmurdan Sonra, Hikmet Temel Akarsu'nun "İstanbul Dörtlüsü" olarak tasarlayıp ilk iki kitabını "Rock'ın roman" diye takdim ettiği nehir romanın Kaybedenlerin Öyküsü ve İngiliz (Batı'nın Sonu, Doğu'nun Başı), Yılmaz Erdoğan'ın Demiryolu Akşamları, Gül Aslan'ın Bizi Ayıran Duvar, Hasan Bildirici'nin Şervan, Turgay Delibalta'nın Bu Aynanın Rengi Yok, Berrin Kaplan'ın Haketmediğim Kadar Yalnızım, Haydar Ersöz'ün Karnımdaki Ayak Sesleri ve Nevra Bucak'ın Kule adlarını taşıyan romanlarıdır.


Gönül Pultar, Ellerimden Su İçsinler adlı romanında, seksenli yıllarda Londra'da teröristler tarafından düzenlenen suikastta hayatını kaybeden Türk büyükelçisinin eşinin başından geçenleri hikâye eder. Söz konusu suikastta yaralanan ve hastaneye kaldırılan genç kadın, önce polisin sonra da doktorunun sorularına cevap vermek isterken, kendini, geçmişini hatırlar durur. 50'li yıllarda bir ufak Anadolu kentinde başlayan, daha sonra İstanbul'a ve Amerika'ya uzanan bir macera, geriye dönüş teknikleriyle okuyucunun karşısına çıkar... Romanda Türkiye'nin sarsıntıları ve siyasî sancıları da bazen sezdirilerek bazen de gösterilerek anlatılır.
İnci Aral, Yeni Yalan Zamanlar adlı romanında bir şairin yazmaya başladığı romanın macerasını hikâye ederken, eserin derin yapısına siyâsî bir tahlil ve sosyal bir problem yerleştirir. Romanın tenkit ettiği siyasi otorite, sanatkârların hiçbir şey üretememesine sebep olan sanat düşmanı bir yönetimdir. Engels'in yazı makinesini çalarken yakalanan şair Kerim, gizli bir merkeze götürülür. Gittiği yerde eğlenceli, ancak siyasi otorite karşısında suya sabuna dokunmayan bir roman yazmaya mecbur edilir. Kerim, romanın karakterleri olarak esrarengiz bir kadın portresi, intiharın eşiğinde bir genç adam, köşe dönücü bir fotoğrafçı, tarikatçı-punkçu bir sevgili oluşturmaya başlar ve merkezdeki sorgucuları da sıradan tipler olarak kullanır. Dinî bir baskıyla yetiştirilmiş ensest kurbanı bir genç kadınla kırılgan, tutunamamış bir gazetecinin derinlemesine işlenmiş aşkları ise vak'anın çekirdeğini oluşturur. Yazar bu romanında, günümüzde yükselen değerler olarak adlandırılan ve çeşitli görünümler içinde ferde ve cemiyete sunulan hayat tercihleri arasında kimlik kaybına uğrayan ve varoluşlarını yeniden sorgulamak mecburiyetinde kalan karakter ve tipler üzerinde çalışır.


Düzenleyen romanyazilari gün: 28/3/2007 saat: 23:06
Bağlantı

Hakkımda

Türk Romanı Üzerine Yazılan inceleme, araştırma, değerlendirme yazıları, söyleşiler vb.

Son yazılar

YİTİK GÖL ROMANI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME / Nail UYAR
Arşiv: AlsahBlog/RomanYazıları 2005
Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Roman Zamandizini (1872- 2006) / Kronoloji
Tek ve mükemmel bir hayat, Haldun Taner öykü ödülünü Ağula adlı kitabıyla kazanan Sibel K. Türker
63. Yıl Yunus Nadi ödülleri 2009
MEB'NIN İLK VE ORTA ÖĞRETİM İÇİN SAPTADIĞI 100 TEMEL ESER
Roman Yazıları Arşivi'nden
9. Fakir Baykurt Kültür Sanat Günleri Programı
Masumiyet Müzesi Haberleri
"Güven" 10 yaşında
‘Ağabey, çamaşırlarınızı, romanınızı gönderiyorum’
Orhan Pamuk’tan bir aşk romanı
Kırık bir kalbin romanı
Miami’den Mardin’e
Ayla Kutlu romanı
Duygu Asena Roman Ödülü, Lal Kitap'ın oldu
Kitabın Adı: Ankara
İlköğretmenimiz Fakir Baykurt
Orhan Kemal bakışı
Oğuz Atay Roman Yarışması Sonuçları Açıklandı
Boşluğun masalı... / Latife Tekin
Yaşar Kemal neden Nobel alamadı? İşte cevabı!
Türk edebiyatının farklı tarihi
Erkekler arasında tek başına
KÖY ENSTİTÜLERİ HALKI BİLİNÇLENDİRİYORDU / KADİR İNCESU

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Blog RSS
Ali ŞAHİN (alsah) 'in Tüm Blok Ve Siteleri
Güldeste/ En Güzel Atatürk Şiirleri/ Seçki
Kastamonu Net (Blogcu)
Öyküler & Öykücüler
Roman Yazıları
Şiirler & Şairler
Taşköprü'den Bakış
Yedinci Sanat
Yeni Edebiyat (Blogcu)
Edebiyat Dünyası
Yeni Edebiyat
Yeniden Dergi
Edebiyat
Öykü
Gökırmak
Esintiler
Taşköprü'nün Sesi
Taşköprü Yazıhamit Köyü
Kastamonu Net
Gerçeğin Sesi
Güncem
Edebiyat 2005
Çocuk ve Edebiyatı
Sanat ve Toplum
Dersimiz: Edebiyat
E- Edebiyat
Taşköprü'nün Taş-köprüsü
Dünya Ressamlarından Büyük Resim Galerisi

Kategoriler

  • A. Ali ŞAHİN (A. Alsah) Yazilari
  • Anma
  • Arastirma
  • Duyuru
  • Edebiyat Arastirmalari
  • Edebiyat Tarihimizden
  • Edebiyattan Sinemaya
  • Elestiri
  • Etkinlik
  • Haber
  • Inceleme
  • Kitap
  • Kitap Ozetleri
  • Kitap Tanıtma
  • Kronoloji (Zamandizini)
  • Roman Inceleme
  • Soylesi
  • Arkadaşlar

    alisahin37
    kastamonunet
    Guldeste
    oykuleroykuculer
    yeniedebiyat
    yedincisanat
    siirlersairler
    ilhanM
    elki
    yildizim
    derlemeler
    Hasan37
    cocukca
    geda
    hasanbildirki
    NEVAAY
    muzaffererdem
    ilkay
    riqelme
    sophia
    HandanGokcek2
    iremnur
    lalecik
    muratkulcuoglu
    ehicran
    EEYC
    cicim
    afranur
    gulcanca
    eroman
    esevcanca
    kastamonum
    UmitZeynep
    saclariniz
    lepidoptera
    nehir35
    tera
    perisel
    yakamoz37
    JeLiBoM
    deryadanlezzetler
    zeytintanesi
    tariksefer
    nsahin
    pelincee
    spil
    neslinursema3
    keskin965
    Nesak61
    gorseldil
    tulaybilgin
    ayakizleri
    SariYazma
    laalee
    savra
    mayinhatti
    sahinsah
    sahinsah
    sahinsah
    sahinsah
    Mansur
    emeginsanati
    kaylule
    nurtenaltinok
    kitapyorumu
    daktilo16
    passions00
    Laliyne35
    kitabooku
    neslinursema1
    neslinursema
    AliSahinAlsah
    kitapnehri
    neslinursema2
    alsah
    AlsahBloklariIndexi
    AlsahIndex
    cideli
    glhn74
    yagmurtuana
    bizimada
    incesan
    unutanlara
    vasitan
    teknolojihaber
    sevilla
    yorumsizin
    AlsahBloglariIndeksi
    AlsahBloglariIndexi
    AlsahBloklariIndeksi
    AlsahBloklariIndexim
    YeniGuneTurku
    kenanyucel
    bloggazetesi
    akinolgun
    sairasli
    gizemliruzgar
    sinemaseyret
    SerkanEngin
    siberdevlet

    http://alsahblog.blogcu.com/ Kayıt Güncel Sayfa: Toplam:
    Son Sayfa | Sonraki Sayfa