25 09 2007

Yaşar Kemal'in "Teneke"si La Scala'daLa Scala'da Çuk

Yaşar Kemal'in "Teneke"si La Scala'da La Scala'da Çukurovalı köylüler vardı. İdealist kaymakam oradaydı, çizmeleri ve kamçısıyla da toprak ağası. Kısacası, müzikal bir sınıf mücadelesi. BİA Haber Merkezi - Milano 24 Eylül 2007, Pazartesi Ragıp DURAN La Scala, Avrupa'nın hatta dünyanın en önemli, en prestijli sanat  kurumlarından biri. İki yıllık restorasyon dönemini tamamlayan Milano'nun bu opera-tiyatro mabedi, 22 Eylül Cumartesi akşamı dev bir prodüksiyonla perdelerini özel olarak açtı: Teneke! Opera boyunca ayrıca da katalogda Teneke'nin yanısıra Türkçe bir sözcük daha vardı: Kaymakam. Teneke'yi ve Kaymakam'ı neden çevirip İtalyanca yazmamışlar, söylemiyorlar? Teneke konusunda tatmin edici bir cevap bulamadım ama "Kaymakam" sözcüğünü tıpkı "Paşa", "Efendi" sözcükleri gibi bir çok İtalyan zaten bilirmiş. "Herbert Von Karajan, Maria Callas, Leyla Gencer ve Keith Jarrett'dan sonra Yaşar Kemal de La Scala'da"  dedim Yaşar Kemal'e.  Sakindi ama memnuniyetini de gizleyemiyordu: "Teneke sözcüğünü böylece İtalyancaya soktuk" dedi. Sadece sahnede yaklaşık 70-80 oyuncu var. Sahne arkasındakilerle birlikte belki 150 kişilik bir prodüksiyon ekibi bir yıldan fazla  emek harcamış. Ortaya olağanüstü etkileyici bir "Teneke" operası çıkmış. Final sahnesinden sonra tıklım tıklım La Scala, dakikalarca ayakta alkışladı sahnedeki oyuncuları, orkestrayı, şefi, libretto yazarını, yönetmeni ve Çukurovalı dev yazar Yaşar Kemal'i. Üstelik cumartesi akşamki gösteri, İtalya'daki sanatçı, eleştirmen, gazeteciler için özel bir galaydı. Bu uzman kitlenin alkışları ayrıca önemli. En etkileyici üç sahne Oyunun, benim gibi opera kültürü kıt izleyiciler için en etkileyici yönü herhalde sahne tasarımlarıydı. Dev sahne, Çukurova'nın hem sarı-sıcak hem de oyunun ruhuna uygun gri-kara renklerini yansıtıyordu. Sadece ışığın akıllı ve estetik kullanımıyla değil, belki 40-50 metre yüksekliğindeki s... Devamı

23 09 2007

Üç politik biyografi

Üç politik biyografi Devlete yazgılı bir evlat, 'Domates' lakaplı bitmez bir enerji ve başa bela bir şiir tutkusu... 'Büyüyünce ne olacaksın' sorusuna 'Politikacı' cevabı vermişler miydi? 23/03/2007 (462 defa okundu) SÜLEYMAN ÇELİKER (E-mektup | Arşivi) Birisi Tekel'de memur Hüseyin Hilme Bey'in, öteki kıyı kaptanı Ahmet Reis'in diğeri de Emniyet Müdürü Zülfü Bey'in oğlu: Deniz Baykal, Recep Tayyip Erdoğan ve Mehmet Ağar... Doğan Kitap, 'Geleceği etkileyecek siyasi liderler' başlığı altında üç siyasetçinin biyorafilerini yayımladı. Pek çok siyasi liderin bir seçim fiskesiyle sahneyi terk ettiği bir ülkede geleceği ne kadar etkilerler bilinmez (zira gelecek uzun sürer) ama yakın geçmişe ve şu ana renklerini verdikleri ortada. Birbirine pek benzemeyen üç hayat var karşımızda. Öyle ki hiç birinin biyografisinde diğerinin adı geçmiyor nerdeyse. Anılar ve biyografiler öteden beri ilgimi çekmiştir. Kolay okunan ama pek güvenilmemesi gereken mikro tarih çalışmalarıdır bu tür kitaplar. Anılar yazarı aksini iddia etse de çoğu zaman bir savunma ve saldırı metni kimliğine bürünür. Biyografilerse içlerinde çok kolay yergi ya da güzellemeye dönüşme eğilimi barındırır. Gelelim elimizdeki kitaplara... Hangisinden başlamalı? Protokol kurallarına riayet eden bir muhabir olsak kolaydı. Önce Erdoğan'ınkini ele alır, sonra ana muhalefet lideri olarak Baykal'a yer verir en sonunda da Ağar'dan söz ederdik. En iyisi tam tersini yapmalı ve Ağar'la başlamalı. Doğum günü 29 Ekim Mehmet Ağar, son dönemlerde, devletin bazı kesimlerini kızdıran çıkışlar yapsa da 'derin devlet' denilince akla ilk gelen isim olmuştur hep. Bundan rahatsız da değildir aslında. Sadece "'Ağar eşittir derin devlet' değil de 'Ağar eşittir devlet deseniz'" daha mennun olurum diye dile getirir tepkisini. Gazeteci Sefa Kaplan'ın hazırladığı biyografisini okuyunca insan Ağar'ın devlete yazgılı bir e... Devamı

23 09 2007

Feminist Bir Eleştirmen: Hande Öğüt

eminist bir eleştirmen Necmiye Alpay (solda) ve Hande Ögüt. FOTOĞRAF: MAHSİN AKGÜNHande Öğüt: 'Meraklı bir dedektif gibi metinlerin peşi sıra gitmek, parçadan bütüne ulaşmak beni çok mutlu ediyor, yazarın söylemi üzerine söylem geliştirmek başlı başına bir şölen' 21/09/2007 (81 defa okundu) NECMİYE ALPAY (E-mektup | Arşivi) Hande Öğüt de A. Ömer Türkeş gibi kendi kitabını yayıma hazırlamak için vakit ayıramayan, üretken bir yazar. Radikal Kitap'ın yanı sıra, Eşik Cini, Mesele ve Varlık başta olmak üzere çeşitli dergilerden izliyoruz onu. Öğüt'ün eleştirmen olarak ayırt edici özelliği, çokboyutlu kavrayışı içinde, edebiyata feminist açıdan bakmak konusunda da esaslı bir atılım içinde olması. Hataları, sevapları ve iç tartışmalarıyla feminist eleştiri, cinsiyetçilik karşısındaki başlıca düşünme kanallarından biri. Öğüt'ün bazen feminist eleştiri odağında, bazen de edebiyat odağında karar kıldığı görülüyor. Bu ikisinin birleştiği noktada ise son derece parlak edebiyat eleştirisi örnekleri koyuyor önümüze. Sonuçta Öğüt de topluma bakışla edebiyata bakış arasında gidip gelen ve dünya düşüncesinden alabileceklerini alan eleştirmenlerden. Hande Öğüt bu arada Türkçeyi olduğu kadar, dünyanın ortak kültür dilini de serbestçe kullanıyor: "Prolepsis, analepsis ve olay örgüsü ile zaman örgüsü uyuşmaz, anakronik biçimde ilerler anlatı" vb. Sözlük eskitmeyi seven her okura Öğüt'ün kalıcı katkıları olacaktır, çünkü bu dil serbestliği onda özentinin değil, okuma yazma, merak ve ürün bolluğunun sonucu. Yakın zamanlara kadar "içkin" demek istediği yerde "içrek" demiş olduğuna dikkat etmek, ama takılmamak gerekiyor; bu türden çok fazla hatası yok aslında. Bana kalırsa Hande Öğüt'ün yazarlığında öne çıkan, getirdiği kavram bereketi ve ufuk genişliğidir. İslim arkadan geliyor. İlk soru: Eleştiri nedir sence? Eleştiri... Öncelikle şunu söyleyeyim, kendimi eleştirmen olarak hissetmiyorum (sonundaki "- men" takısı dahi itici geliyo... Devamı

23 09 2007

Sevengül Sönmez'in Radikal Kitap'taki Yazıları

1- Kaybolma günü 4 Temmuz (13/04/2007)Ne yapacağını çok iyi bildiğiniz halde yaptıklarıyla sizi şaşırtan roman kahramanları vardır: Sue Grafton'un yarattığı Kinsey Millhone bunlardan biridir.2- Ne kahramana ne okura acımıyor (28/01/2005)Aile gerçek bir koruyucu mudur yoksa hayatımızı zehir eden temel varlık mıdır sorusunun yanıtını bulmak pek de kolay değildir. Amélie Nothomb, Özel İsimler Sözlüğü'nde, kara mizah anlayışının sınırlarını, kötücüllüğe dek uzatarak, bir kız çocuğunun hayat hikâyesini anlatıyor.3- Kuyudaki taşı kim çıkarır? (03/12/2004)"Aslında romancı olmayı hiç istemedim. Bu kelime benim için kötü çağrışımlarla yüklüdür -içinde benim için daha kötü çağrışımlar barındıran, yazar, edebiyat ve eleştirmen gibi. Kurgulanmış, yavan bir eğlendiriciliğin yanı sıra, uydurma bir izlenim bırakıyor; danışıklı dövüş gibi.4- 'Masalcı da olabilirim yalancı da' (29/10/2004)Mine Söğüt'ün yeni romanı 'Kırmızı Zaman', son günlerde çoğalmasına rağmen bireysel yaşamların anlatılması açısından tekrara düşmeye başlayan roman dünyamıza çarpıcı bir biçimde düşüverdi.5- Karcılılar bu kez kendini anlatıyor (22/10/2004)Bugüne kadar yazdığı diğer romanlarında da "yazar ve anlatan ses farklı kimliklerdir, dolayısıyla yazı, yazarın içini döktüğü, kendini anlattığı ve akladığı, günah çıkardığı bir form değildir" diyen Ahmet Karcılılar, yeni romanı 'Anonim Kitap'ta yine yazar, okur, yazmak ve yayınlamak kavramları üzerinde düşünüyor.6- 'İlginç bir yaşamöyküsü' merakı (23/07/2004)2004 yılının ilk yedi ayında yayımlanan kitaplara alıcı gözle baktığımızda, çarpıcı bir gerçekle karşılaştık: Yayımlanan kitapların büyük bir bölümünü gerek çeviri gerek telif olmak üzere romanlar oluşturuyordu. Telif romanların büyük bir bölümünü de 'ilk romanlar'. Kaba hatlı bir dikkatin sonunda karşımıza çıkan rakam yetmişe yakın. Küçük bir hesapla, her ay ondan fazla ilk romanın yayımlandığına tanık olduk.7- Bu roman bitmez (16/07/2004)"Yazmak, y... Devamı

23 09 2007

Ne kahramana ne okura acımıyor

Ne kahramana ne okura acımıyor Kısa ve etkili romanların yazarı Amélie Nothomb, bir kız çocuğunu anlatıyor. Bu kara mizah yapıtında başrol kötülüğe ait 28/01/2005 (187 defa okundu) SEVENGÜL SÖNMEZ (Arşivi) ÖZEL İSİMLER SÖZLÜĞÜ Amélie Nothomb, Çeviren: Berran Tözer, 2005,Doğan Kitap, 85 sayfa, 5 milyon lira/5 YTL. Aile gerçek bir koruyucu mudur yoksa hayatımızı zehir eden temel varlık mıdır sorusunun yanıtını bulmak pek de kolay değildir. Amélie Nothomb, Özel İsimler Sözlüğü'nde, kara mizah anlayışının sınırlarını, kötücüllüğe dek uzatarak, bir kız çocuğunun hayat hikâyesini anlatıyor. Varlığı, ölümlere bağlı olan, hiçbir yere ait olmayan ve ancak, kendisinden istenileni yaparsa sevilecek olan bir kız çocuğunun. Annesinin, ölmeden önce tek özgürlüğü vardır, o da kızına dilediği ismi koymak. Bu özgürlüğünü, kızına Plectrude ismini koymaktan yana kullanır genç kadın, ve ister ki, bu isim ona olağandışı bir alınyazısı sunsun. Olağan ile olağandışının ayrımını çarpıcı bir biçimde göz önüne seren, yazarlığının temel kaynaklarından biri, basit ve sıradan olanın çarpıcı ve sıradışı bir biçimde anlatılması olan Nothomb, bu romanında, güzellik, zeka, yetenek, estetik gibi sanat için vazgeçilmez olan kavramlar ile insanlık, aile, sevgi, sadakat arasına dolaysız bir bağ kurar. Yetenek ile sevgiyi karşı karşıya koymaktan ve sonuçlarını açıkça göstermekten kaçınmaz. Daha yetenekli ve güzel bulduğu çocuğunu diğer çocuklarından daha çok seven bir annenin kötücüllüğe giden yaşamını göz önüne sererken, rahat ve kayıtsızdır bir yandan da. Ahlâk kurallarını belirleyen ve toplumsal yaşamı kolayca sürdürmememizi sağlayan temel değerleri alaşağı etmekten çekinmeyen yazar, romanın 22. sayfasında "Bu satırların yazarı, kendini aynada görmekten hiç zevk almadı; ama böylesi bir güzellik ona bahşedilmiş olsaydı, bu masum zevkten kendini mahrum bırakmazdı" diyerek, roman kahramanı tuhaf isimli Plectrude'un hayatında olup bitenlere bakışımızı d... Devamı

23 09 2007

Kuyudaki taşı kim çıkarır?

Kuyudaki taşı kim çıkarır? 'Kuyudaki Taşlar', Türk edebiyatında benzeri olmayan bir kitap. Bir şey söylemeden de çok şey söylenebileceğini ispatlıyor çünkü 03/12/2004 (76 defa okundu) SEVENGÜL SÖNMEZ (Arşivi) KUYUDAKİ TAŞLAR Kerem Yıldız, İnkılâp Kitabevi, 2004, 105 sayfa, 5 milyon lira. "Aslında romancı olmayı hiç istemedim. Bu kelime benim için kötü çağrışımlarla yüklüdür -içinde benim için daha kötü çağrışımlar barındıran, yazar, edebiyat ve eleştirmen gibi. Kurgulanmış, yavan bir eğlendiriciliğin yanı sıra, uydurma bir izlenim bırakıyor; danışıklı dövüş gibi. Kimse 'bir romancı'nın gerçekten söylemek istediğini ya da hissettiği şeyi söylediğini düşünemez; onun neyi kastettiği ya da neyi hissettiği bile pek anlaşılmaz" diyor, John Fowles 'Zaman Tüneli' adlı kitabında yer alan 'Yazıyorum O Halde Varım' başlıklı yazısında ve ekliyor: "Ben her zaman (sırasıyla) şiir, felsefe ve ancak ondan sonra roman yazmayı istedim." Avrupa'nın en büyük romancısının roman üzerine kurduğu bu cümleler, günümüz Türk edebiyatında giderek artan düzyazı hakimiyeti açısından hayli ilginç ve düşündürücü. Milletçe şair olduğumuz yıllar yakın bir geçmişin sularına gömülürken, edebiyat, yazar, eleştirmen gibi kavramların da tanımlarına yeni açılımlar getirmek zorunluluğu doğmaya başladı. 'Kuyudaki Taşlar'ın parça konuşanlarından birinin söylediği gibi (parça konuşanı: bu metinlerdeki diyalogları gerçekleştiren kişilerden her birine verilen ad): "Sanatın nasıl bir şey olduğunu çok iyi bildiğin için, yaptığın herhangi bir şeyi sanat tanımıyla örüyorsun, yani olmayacak yerlerden, olmayacak sonuçlar çıkarıyorsun" Edebi olan... Lisedeki edebiyat derslerimizde yapılan beylik tanımı hepimiz hatırlarız: "Edebiyat güzel söz söyleme sanatıdır, önemli olan ne anlattığın değil; nasıl anlattığındır." Bu tanımı, içerik olarak yetkin bulmayanlar çıkabilir ama edebiyatın ne olduğunu bu kadar az sözle anlatabilecek başka cümle de yok g... Devamı

23 09 2007

'Masalcı da olabilirim yalancı da'

'Masalcı da olabilirim yalancı da' Mine Söğüt: Hem yaşarken hem de yazarken olağanüstüne inanıyorum. Çünkü çocuk, oyuncaklarına inanmak zorundadır...Kırmızı Zaman'da, ölüm, yaşam ve zaman üçgeninde farklı hayatların kapısını aralayan Mine Söğüt: Kendimizi anlam kafeslerine tıkmadığımız sürece özgür olabiliriz 29/10/2004 (116 defa okundu) SEVENGÜL SÖNMEZ (Arşivi) Mine Söğüt'ün yeni romanı 'Kırmızı Zaman', son günlerde çoğalmasına rağmen bireysel yaşamların anlatılması açısından tekrara düşmeye başlayan roman dünyamıza çarpıcı bir biçimde düşüverdi. Romanı, geleneksel anlatı formlarının olağanüstülüğüyle buluşturan 'Kırmızı Zaman'da, ölüm, yaşam ve zaman üçgeninde farklı yaşamların kapısı aralanıyor. İstanbul'un gizemli yerlerinde yaşayan, yaşamları sıradan insanların yaşamlarından çok farklı olan, bu fark nedeniyle gerçek olup olmadıklarını her sayfada tekrar tekrar sorguladığımız kahramanlar, masal dünyasından çıkmış gibi görünseler de parçası oldukları 'insanlık durumları'nın birer yansıması. Romanın satırları arasında olağanüstünün gizemi içinde kaybolmaya yüz tutanları gerçeğe çağırmak için ilginç bir yöntem bulan Mine Söğüt'le bulduğu bu yöntemi, yeni romanı ve yazma sürecini konuştuk... 'Kırmızı Zaman'a geçmeden önce, 'Beş Sevim Apartmanı'ndan artakalan bir şeylerle başlamak istiyorum. 'Beş Sevim'den bu yana, romancılığınızın geliştiğini, 'Kırmızı Zaman'ın ona göre çok daha başarılı bir roman olduğunu söyleyerek, bu iki roman arasında yazma sürecini etkileyen ne tür değişiklikler oldu? Bu kez yazarken daha çok korkuyordum. Her kitap birbirine dayanır. Bazen biri diğerini ayakta tutar, bazen de biri diğerine ayak bağı olur. İkinci romanı yazarken, bu iki duygu arasında sürekli gidip geldim. Ve nereye vardığımı gerçekten bilemiyorum. Kendime dışarıdan bakarak yazamıyorum; hatta yazdıktan sonra bile geriye baktığımda bazen kafam karışıyor. Ama biliyorum,... Devamı

23 09 2007

Karcılılar bu kez kendini anlatıyor

Karcılılar bu kez kendini anlatıyor İçinden küçük matruşka çıkan büyük matruşka gibi bir roman 'Anonim Kitap'. Ve özel hayatları romanlaştırdığı için tartışma odağı olan Ahmet Karcılılar bu kez 'anlaşılma' meselesini tartışıyor 22/10/2004 (77 defa okundu) SEVENGÜL SÖNMEZ (Arşivi) ANONİM KİTAP Ahmet Karcılılar, İnkılap Kitabevi, 2004, 158 sayfa, 5 milyon 500 bin lira. Bugüne kadar yazdığı diğer romanlarında da "yazar ve anlatan ses farklı kimliklerdir, dolayısıyla yazı, yazarın içini döktüğü, kendini anlattığı ve akladığı, günah çıkardığı bir form değildir" diyen Ahmet Karcılılar, yeni romanı 'Anonim Kitap'ta yine yazar, okur, yazmak ve yayınlamak kavramları üzerinde düşünüyor. Önceki romanlarının da genel izleğinde yer alan, 'yazar' kavramı belli ki Karcılılar için, başlı başına bir roman olmaya yetecek kadar 'sorun'lu. 'Anonim Kitap'ta intihar etmek isteyen bir yazar, yazarları bilinmeyen yani anonim kitaplar yayımlayan bir yayınevinin editörüyle buluşuyor. Romanın bütünü bu buluşma anında geçiyor zaten. Geceden sabaha kadar. Anonim kitaplar basan bu yayınevinden şimdiye kadar dört kitap yayımlanmış. Bu kitapların yayımlanmalarından kısa bir süre sonra da dört yazar (ikisi birlikte olmak üzere) farklı yerlerde farklı zamanlarda ölü olarak bulunmuş. Romanın anlatıcısı olan yazar, bu ölümlerin birbirleriyle ve anonim kitaplarla olan ilgisini fark etmiş. Bunun üzerine de anonim bir kitap yazdığını söyleyerek yayınevinin editörü ile bir buluşma ayarlamış. Ölmek isteyen yazar, yayınevinin genç ve güzel editörü İnci Hanım ve kendi için şaşırtıcı bir son kurgulamış bu arada da. Tabii fark edeceğiniz üzere, bu son hem yazarın yazıp editöre vereceği kitabın sonu hem okumakta olduğumuz 'Anonim Kitap'ın sonu olacak. 'Anonim Kitap', bir romanın yazılma sürecinin romanı olarak, katmanlı bir yapıya sahip gibi görünüyor. Ve biz hem Ahmet Karcılılar'ın oyununun hem de yazarın kurduğu oy... Devamı

16 09 2007

YÜZYILIN YÜZ ROMANI

YÜZYILIN YÜZ ROMANI        Yüzyılın yüz romanı Dünyanın en büyük yayınevi Random Hause, İngilizce olarak yazılan en iyi yüz romanı, okur, yazar ve edebiyat tarihçilerinin katılımıyla belirledi. Ve yüzyılın klasiklerini yeniden baskıya hazırladı. Biz de Türkçe'deki baskılarını ekleyerek listeyi sunuyoruz.İşte yüzyılın yüz romanı: 1- "Ulysses", James Joyce - Ulysses, YKY 2- "The Great Gatsby", F. Scott Fitzgerald - "Muhteşem Gatsby", Adam, Papirüs 3- "A Portrait of the Artist As A Young Man", James Joyce - "Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi", İletişim 4- "Lolita", Vladimir Nabokov - "Lolita", İletişim 5- "Brave New World", Aldous Huxley - "Cesur Yeni Dünya", İthaki 6- "The Sound and Fury", William Faulkner - "Ses ve Öfke", Remzi 7- "Catch 22", Joseph Heller 8- "Darkness at Noon", Arthur Koestler - "Günortasında Karanlık", İletişim 9- "Sons and Lovers", D.H. Lawrence - "Oğullar ve Sevgililer", Oğlak 10- "The Grapes of Wrath", John Steinbeck - "Gazap Üzümleri", Milliyet 11- "Under the Volcano", Malcolm Lowry - "Yanardağ Altında", Can 12- "The Way of All Flesh", Samuel Butler 13- "1984", George Orwell - "1984", Can 14- "I, Claudius", Robert Graves - "Ben Claudius", Adam 15- "To the Lighthouse", Virginia Woolf 16- "An American Tragedy", Theodore Dreiser 17- "The Heart is a Lonely Hunter", Carson Mc Cullers 18- "Slaughterhouse Five", Kurt Vonnegut 19- "Invisible Man", Palph Ellison 20- "Native Son", Richard Wright 21- "Henderson the Rain King", Saul Bellow 22- "Appointment in Samarra", John O'Harra 23- "USA Trilogy", "John Dos Passos - USA,I,II,III", Adam 24- "Winesburg, Ohio", Sherwood Anderson - "Kasabamız", Adam 25- "A Passage to India", E.M. Forster 26- "The Wings of the Dove", Henry James 27- "The Ambassadors", Henry James 28- "Tender is the Night", F. Scott Fitzgerald 29- "The Studs Lonigan Trilogy", James T. Farell 30- "The Good Soldier", Ford Maddox Ford - "İyi Asker", Kabalcı 31- "Animal Farm", George Orwell - "Hayvan ... Devamı

13 06 2007

Romanda Kadınların Çıkarması!

Romanda Kadınların Çıkarması! 2004'ün başlarında yayınlanan ilk romanların çoğu kadın-erkek ilişkilerinden 12 Eylül'e mutat bazı konuları işleseler de, pek çoğu ustalıklarıyla göz dolduruyor. Ve nihayet kadın romancılar bu yıl her açıdan deparda! VatanKitap 11/08/2004    A. Ömer TÜRKEŞ BİA (İstanbul) - Yılın ilk yedi ayında yayımlanan yetmiş beş ilk roman arasında umut vadeden ve hatta ustalık düzeyine erişen çok sayıda roman da vardı. Çok azının ismini anabildiğim bu yazıda beğendiklerimin bir kısmına değinmek istiyorum. İlk sırayı son yıllarda Türkçe yazılan romanlara damgasını vuran "ilişkiler" alıyor. 2004 yılında yayımlanan pek çok ilk romanda mutsuz, sonu ihanet ve boşanmayla biten evlilikler işlendi. Ancak bu alanda kadın yazarların ezici bir üstünlüğü var.Arzu Çur, "Ayşegül Boşanıyor"da günümüz evliliklerindeki bozuklukları ve kadın-erkek ilişkilerindeki eşitsizliği sorgularken, kahramanı Ayşegül'ün özgürleşme serüvenini olabildiğince içten, neşeli ve inandırıcı bir hikâyeyle sunuyor. Üniversiteyi bitirmiş, ailesinin de uygun bulduğu meslek sahibi yakışıklı bir adamla iyi bir evlilik yapmış, anne olmuş, şimdilerde otuz ikisinde bir kadın Ayşegül. Maddi problemleri olmadığı için çalışmıyor. Kocası Mustafa da evine bağlı, sorumluluk sahibi bir adam. Günün birinde bir şeylerin yolunda gitmediğini düşünüyor; ev işlerine boğulmuş, toplumsal hayatta yerini alamamış, kendisini gerçekleştirememiş gibi hissediyor ve boşanmaya karar veriyor Ayşegül. Boşandıktan sonra cennetin kapıları açılmayacaktır önüne elbette.Ayşegül'ün, boşandığı 2 Kasım gününden yeni bir aşkın eşiğine geldiği 27 Temmuz'a kadar geçen dokuz ayını kapsayan roman bir özyaşamöyküsü biçiminde kaleme alınmış. Okul yılları, evliliği, kocasıyla ev içi ilişkileri, boşanma süreci, iş yerindeki başarısızlıkları, oğlunun baş etmekte güçlük çektiği sorunları, küçük ama gerçekleşmesi zor düşleriyle tanımakta zorluk çekmeyeceğimiz bir kadın Ayşegül. Arzu Çur... Devamı

25 05 2007

II. OĞUZ ATAY ROMAN ÖDÜLÜ ŞARTNAMESİ

II. OĞUZ ATAY ROMAN ÖDÜLÜ ŞARTNAMESİ   Amaç: Kullandığı anlatım teknikleri ve biçimi ile yeni bir tür romanı yaratmış olan Oğuz ATAY’ı anmak, sanatını ve sanat anlayışını genç kuşaklara tanıtmak, ülkemizin kültür-sanat yaşamına katkı sağlamaktır. Çünkü o Tutunamayanların yayınlanmasının ardından, önemli bir tartışmanın odağında yer almış, TRT 1970 Roman Ödülü’nü kazanan Tutunamayanları kısa bir süre sonra, 1973 yılında Tehlikeli Oyunlar adlı ikinci romanı izlemiş, öykülerini Korkuyu Beklerken adı altında toplamıştır. 1911–1967 Yılları arasında yaşamış olan eğitmeni Mustafa İNAN’ın hayatını romanlaştırarak Bir Bilim Adamının Romanı’nı yazmıştır. Oyunlarla Yaşayanlar adlı tiyatro eseri Devlet Tiyatroları’nda sahnelenmiş, 13 Aralık 1977’de büyük projesi, “Türkiye’nin Ruhunu” yazamadan hayata gözlerini yummuştur. Bu nedenle bu önemli yazın insanını, onun yaşadığı Kastamonu’da anmak daha anlamlı olacaktır.             Koşullar:01.11.2006 --01.11.2007 içersinde yayınlanan tüm roman kitapları seçici kurul tarafından değerlendirilir.   1-     Seçici Kurul sonuçları 4 Aralık 2007 tarihinde toplanır ve açıklar 2-     Ödül Töreni 13 Aralık 2007 tarihinde düzenlenir. 3-     Sonuçlar Düzenleme Kurulu’na e-mail ya da posta yoluyla ulaştırılır. 4-     Ödül töreninin ardından da aynı gün Oğuz ATAY ile ilgili bir panel düzenlenir. 5-     Ödül sadece bir kitaba verilir. 6-     Oğuz Atay roman ödülü miktarı 3.000.-YTL ve plaketten oluşur. 7-     Düzenleme Kurulu: Numan Karanlık (araştırmacı), Betül Tarıman (şair-yazar), Ahmet Tüzün’den (eleştirmen) oluşur. 8-     Seçici Kurul ve panel katılımcıları aşağıda belirtilen isimlerden oluşmaktadır.   SEÇİCİ KURUL:  Konur Er... Devamı

31 03 2007

Ayşegül Devecioğlu

Ayşegül Devecioğlu Kuş Diline Öykünen Yayıma Hazırlayan: Müge Gürsoy SökmenKapak İllüstrasyonu: Ali Fuat Devecioğlu Kitabın Baskıları:İlk Basım: Ocak 2004 2. Basım: Kasım 2004 Kuş Diline Öykünen Türkiye'nin yakın tarihinden, belleğimizden silinmeye çalışılan bir dönem üzerine yazılmış bir roman.       "Belki de bütün bu olan bitenler, yalnızca sezgiyle anlaşılabilecek şeylerdi; bugüne kadar kitaplarda yazmayan, henüz insan dilinde söylenmeyen şeyler. Otuz-kırk sene sonra sosyologlar bu döneme bakıp yorumlar yapacak, isimler koyacaklardı. 'Ölenler,' diyeceklerdi, 'hepsi genç insanlardı. Çok genç insanlardı. Öyle gençlerdi ki, o kadar gençlerdi ki...'" OKUMA PARÇASI s. 96 Böyle bir yerde kaç gün geçirebilir... Kaç gün sonra, insan tüm dirençlerinden çözülür... Kaç gün sonra arkadaşlarını ele verirsin... Kaç gün sonra... Evlerinde kaldığın insanları, kaç gün sonra... Çözülmek nerede başlar... Nerede biter...       Eğer bir şeyler koparacaklarını anlarlarsa, daha çok işkence yaparlar; belki de dayanamam Hüseyin'in durumuna düşerim... Tuvalette karşılaştığımızda kan işiyordu. "Olmuyor hocam," dedi. "Olmuyor. Yapamıyorum. Senin gibi olamıyorum. Yanlış giden bir şeyler var."       Yüzüme bakamıyordu. "Sus," dedim.       Hüseyin can kardeşim, eski arkadaşım, sus... Birlikte devrimci olduk, yüzümüz ak çıkalım şuradan...... s. 127-128 Belki de kuş, şu "biliyor musun, duyuyor musun," diye tutturduğu kuş söylüyordu Gülay'a, her şeyi. "Üsküdar'a gidelim kuşu" adını takmıştı Yavuz ona; dalga geçmek için... Gülay, kuşun mors alfabesine benzeyen sesini, Yavuz'a defalarca dinletmişti. Hiçbir şey anlayamamıştı bu sesten. Ama, Gülay'ın kara gözlerine bakınca, kendisinden çok daha fazla ... Devamı

31 03 2007

A. Ömer Türkeş, “En zoru Çingene olmak”, Radikal Kit

A. Ömer Türkeş, “En zoru Çingene olmak”, Radikal Kitap Eki, 16 Mart 2007 "Bu bir Çingene'nin öyküsü; ömrü boyunca kendi kimliğinden göçmeye çalışmış bir Çingene'nin..." cümlesiyle başlayan Ağlayan Dağ Susan Nehir'de, Çingenelerin dünyasına bakıyor Ayşegül Devecioğlu. 'Bakıyor' kelimesini özellikle vurguluyorum. Çünkü görmek için bakmak, bakmak için seçmek gerekir. Aynı resme ya da aynı topluma bakan iki insan aynı şeyleri görmezler. Düşünceleri, inançları ya da önyargılarıyla baktıkları manzaradan farklı insanlara veya nesnelere odaklanır, onlar arasındaki ilişkileri farklı kurar, onların gerçekliğini bir yönüyle kavrar ya da o gerçekliğin kapısını bir türlü aralayamazlar. Gerçeklik insanlar ve nesnelerin aralarında bir bağ kurulmaksızın yapılan aritmetik toplamı değildir. Aynı resim kareleriyle çok farklı metinler üretilebilir; hele ki söz konusu olan Çingene topluluklarıysa...        Herkesin Çingeneler hakkında bir kanaati, o kanaati doğuran bir Çingene efsanesi mutlaka vardır. 'Hoşgörü'sü olanlar için çalan, söyleyen, göbek atan, çiçek satan, tutkulu, yoksul ama neşeli bir topluluktur Çingeneler; artık 'Roman' denir adlarına. Daha dışlayıcı bakışlarda falcılık, bohçacılık, boyacılık, arabacılık, lağımcılık, çöpçülük, kalaycılık gibi marjinal işlerle uğraşan tekinsiz insanlardır. Irksal söylem 'mezheb-i meşrebi şüpheli' saydığı bu insanları yalancılıkla, mundarlıkla, hırsızlık ve ahlaksızlıkla damgalayacaktır. Devletse 'esmer vatandaş' deyip farklılıklarının altını ten renkleriyle çizmiş, bir zamanlar yasal düzenlemelerle, şimdilerde yerleşik teammüller gereği, koruyu kanatlarının gölgesinden mahrum etmiştir.        Ayşegül Devecioğlu ise Ağlayan Dağ Susan Nehir romanında, toplumsal düşünce alışkanlıklarından ve efsanelerin yarattığı imgelerden sıyrılarak, ama içeriden olmadığını da unutmadan, Çingeneleri hem anlamaya hem anlatmaya... Devamı

31 03 2007

Ağlayan Dağ Susan Nehir

Ağlayan Dağ Susan Nehir Kapak İllüstrasyonu: Ali Fuat Devecioğlu Kitabın Baskıları:İlk Basım: Mart 2007 "Yol yorgunudur Çingeneler, yerleşikliğin imkânsız olduğunu bilir, yerleşik hayatı kekeleyerek yaşarlar." Kuş Diline Öykünen kitabının yazarı Ayşegül Devecioğlu’ndan bu kez Çingenelere dair bir roman…       ...ağaçların toplantı yaptığı kasvetli kırda kocaman bir gökkuşağı belirdi. Öylesine güzeldi ki onu ancak yalan yaratabilirdi. İsmi ve yüzü olanlar adsız ve yüzsüz olana dönüştüğünde cesetlerin ardında, yakılmış yıkılmış evlerin, ölü çocukların, boğazlanmış hayvanların ardında yalnızca dokunsan kırılacak bu yalan kalırdı. Yaşanmış iyi şeylere, başka türlü de yaşanmış olduğuna, başka türlü de yaşanabilecek olduğuna dair... Öylesine arsız bir yalandı bu. Yüzü bile kızarmayan bir yalan... Zayıf bacaklarının üstünde titreyerek duruyor, narin kanatlarını gizliyor, kuvvetli bir esintide uçup gitmemek için direniyordu. Öylesine hazin bir yalandı bu.   Açılış bölümü, s. 13-18. Güzleri gün akşama döndüğünde Balkan göğü kana boyanıyor, bulutların etekleri tutuşuyor ve göğü saran yangın kapı önlerinde süpürge bağlayan kadınların yüzüne kızıl gölgeler halinde düşüyor. Keman, darbuka, gırnata sesleri, kapatıldıkları yerden kaçmış çocuklar gibi ansızın ortaya çıkıveriyor. İncecik duman, yanık tahta kokusu teneke damlı evleri kucaklıyor, Roman gaydası başladığında yaşlılar unutulmuş töreleri yansılarcasına ateşin başına çömeliyor.       Çingene, böyle anlarda bütün dünyayı içinde –tam şuracığında– hissediyor. Tahta arabaların üstündeki rengârenk boyaların anlattığı masallar, hep esrarlı işlerin çevrildiği kabak tarlası, evlerin önünde tetik duran siyahlı beyazlı köpekler, çocukları sebepsizce kovalayan kazlar, tanıdığı, tanımadığı insanların sesleri; sanki bir bohçaya sığıverip içine saklanıyor.     ... Devamı

22 12 2006

Radikal Kitap'tan 2006'da Romanımıza Bakış: Hatırda kala

Hatırda kalanlar Yayımlanan yeni romanları kaydetmenin bile güçleştiği bir yıl geçirdik. Çok sayıda kötü roman, az sayıdaki 'iyi'nin gözden kaçırılmasına neden oluyor Radikal Kitap, 22/12/2006 A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi) 21. yüzyıl roman çağı oldu Türkiye'de. Her yıl bir rekorla kapanıyor; 2000 yılında 132, 2001'de 139, 2002'de 207, 2003'te 214, 2004'te 303, 2005'te 331 ve nihayet 2006'da tam 364 roman... Geçen hafta sayısal analizlere dayalı bir yazıyla 2006'nın ilk romanlarını değerlendirmiştim. Bırakın okumayı, yayımlanan yeni romanları kaydetmenin bile güçleştiği bir yıl geçirdik. Ne var ki nicel artış romanımızın edebi değer toplamında niteliksel bir sıçramaya yol açmadığı gibi, çok sayıda kötü roman az sayıdaki 'iyi'nin gözden kaçırılmasına neden oluyor. Okuyucuların seçim yapmasını güçleştiren bu durumu dikkate alarak, bu kez sayılardan uzak duruyor ve sevdiğim romanları kısaca hatırlatmak istiyorum... Yalnızlık, yenilmişlik... Bugüne dek hikâyeciliği ile tanıdığımız Sema Kaygusuz'un ilk romanı Yere Düşen Dualar, bir adaya kıstırılmış insanların yalnızlık, iletişimsizlik, sürgünlük, kopuş gibi genel bir yabancılaşma parantezine alacağımız sıkıntılarını yine yabancılaştırma estetiğiyle anlatıyor. Ve hemen ekliyorum; çok da iyi anlatıyor. Masalın romanın bütün karakterlerinden bir parça taşıyan- kahramanı Yaşur'un hikâyesinde Sema Kaygusuz'un önceki anlatılarında üzerinde durduğu temaların hemen hepsini bulmak mümkün; kişiler bedenlerini de kapsayacak biçimde- değişiyor, dönüşüyor, kendilerini keşfediyor ve birbirleriyle yer değiştiriyorlar. Çetin bir anlatı var karşımızda. Bu alegorik bölümde yer alan her bir karakter ve olay, ilk bölümde anlatılan durumların birer simgesi. Masal kahramanının bilinmeyen bir zamanda ve mekânda yaptığı yürüyüş, aslında anlatıcının içsel yolculuğu, bir kayıp duygusuyla başa çıkma, barışma, hayatı anlamlı kılma çabası. Somuttan soyuta, gerçeklik düzleminde... Devamı

18 12 2006

2006'da İlk Romanlar: Roman 'Fantazması' / A.Ömer T

Roman 'fantazması' İLÜSTRASYON: KAAN KARTAL2006'da basılan 174 ilk romanın 55'i kadın 122'si erkek yazarın kaleminden çıkmış. İlk romanlarda ilgi alanları büyük bir çeşitlilik sergiliyor. Birincilik yine kadın-erkek ilişkilerini ve uzak tarihleri anlatanlarda Radikal Kitap, 15/12/2006 A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi) 2006 yılı Aralık ayının ilk on gününe kadar 349 roman kaydı yaptığımı söyleyerek başlayacak ve hemen ekleyeceğim; bu, bütün zamanların rekoru... Benzer biçimde ilk roman patlaması da sürüp gidiyor elbette. 2004'te 137, 2005'te 132 olarak kaydedilen ilk roman sayısı 2006 yılında 174'ü gösteriyor. Bir hatırlatma yapalım; her ne kadar yeni roman sayısı 174 olsa bile yeni yazar sayısı 177 (www.satrab.net adlı romanın üç, Benim İçin Ağla'nın iki yazarı var). Biraz daha ayrıntıya girelim; roman alanındaki ilk ürünlerden 55'i kadın 122'si erkek yazarın kaleminden çıkmış... Geçen yılın 'her iş gününde bir roman' sloganı bu yıl yerini 'her gün bir roman'a bırakırken rakamlar yayın dünyasındaki eğilimi de sergiliyor. Sözünü ettiğim 174 roman tam 118 ayrı yayınevi tarafından hazırlanmış. Karakutu Yayınları 9, Birharf Yayınları 5, Dharma, Doğan, Elips, Everest, İnkılâp, Selis ve Truva yayınevleri ise dörder romanla 'en çok ilk roman' yayımlayan yayınevleri sıralamasında başı çekiyorlar. Bu çeşitliliğe dışarıdan bakan bir göz yayıncılık sektörünü 21. yüzyılın yükselen değeri sanabilir. Oysa ne yeni roman miktarındaki patlama ne de ilk roman sayısındaki artış kitap satışlarına dair doğru çıkarımlar yapmamıza yardımcı olacaktır. Yayın dünyasındakilerin endişeyle izledikleri bir durum; kitapların ilk basım miktarları ve okuyucu sayıları giderek azalıyor. Hal böyleyken roman yazmaya gösterilen bu olağanüstü ilgi de daha ilgiye ve tartışmaya değer bir toplumsal olgu haline geliyor. Ne yazıyorlar, nasıl yazıyorlar? Neden bu kadar çok roman yazıldığı ya da yazılanların edebi değerini tar... Devamı

01 12 2006

Gavur hayatı, gavur romanı

Gavur hayatı, gavur romanı Mıgırdiç Margosyan, 'Tespih Taneleri'nde geçmişte cereyan etmiş olayların bireyin hayatına yaptığı etkileri anlatıyor 01/12/2006 (8 defa okundu) A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi) Gavur Mahallesi (1992), Söyle Margos Nerelisen? (1995) ve Biletimiz İstanbul'a Kesildi (1998) adlı hikâye kitaplarıyla tanımıştık Mıgırdiç Margosyan'ı. Diyarbakır'ın Hançepek Mahallesi'nde, diğer adıyla 'Gavur Mahallesi'nde doğmuş bir Ermeni'ydi o. Diğer Ermeni çocuklar gibi onun adı da Kürt çocukları tarafından sokakta konmuştu; Gavur! Haksızlık etmek istemem. Belki de 'öteki'leştirilmenin acısını bizzat deneyimlediklerindendir, şimdilerde kimse gavur diye seslenmiyor Diyarbakır'da Margosyan'a. Hemşeri sayılıyor artık, dostluk ve ilgi görüyor. Mıgırdiç Margosyan'ın Diyarbakır sevgisini ise anı-romanı Tespih Taneleri'nde izliyoruz. "Tepesindeki yuvarlak, küçük sac tabelada zeytuni zemin üzerine beyaz harflerle 'Karagözyan Ermeni Yetimhanesi' yazılı demir kapıdan ürkek, çekingen adımlarla içeri girdiğimizde, adımlarımızın bizleri nereye, hangi istikbale doğru götürdüğünü bilemediğimiz gibi, hayal etmemiz de mümkün değildi" diye başlıyor Margosyan'ın hikâyesi. Öyle ya, denizi, ilk kez Haydarpaşa Garı'nın zaman tünelinde aşınmış mermer merdivenlerinden aval aval seyredip, ardından tıkıştırıldıkları bir kaptıkaçtıyla yandan çarklı bir arabalı vapur yolculuğundan sonra, kısmetlerine çıka çıka bir yetimhane kapısı çıktığına göre, hayal güçlerini hangi pembe tablolar süsleyebilirdi bu çocukların? Margosyan, belki de babasından aldığı hayat dersiyle pembeleştirecektir her köşesi iç karartıcı renklerle boyanmış tabloyu. "Günün birinde, ansızın, hiç beklemediği çığlıklar içinde bulduğu yaşamını, daha sonra ilmek ilmek örerek, alın teriyle yoğutup imbikten süzerek kendi hassas terazisiyle tartıp özetleyen babasının "Dünyada en güzel şey, yaşamağtır oğlım" sözünü tutacak ve sırf etnik kökeni... Devamı

26 11 2006

'İLK ROMAN YARIŞMASI'NIN BİRİNCİSİ 'LANETLİ ODA'

'İLK ROMAN YARIŞMASI'NIN BİRİNCİSİ 'LANETLİ ODA'YI ANLATTI 26.11.2006 14:48 Bu ropörtaj, kendini 'internet kurdu' sayanlara... Bir yazar ve bir kitap üzerine... Tarkan Palas,Lanetli Oda'yı Akşam Kitap'a anlattı... Güzel bir roman, insanı can sıkıntısından, , boşluktan, ve de yalnızlıktan kurtarabilir. Everest Yayınları’nın bu yıl ilkini düzenlediği “İlk Roman Yarışması”nda ödülü Güldem Şahan’ın Gülgez romanıyla paylaşan, Tarkan Barlas’ın Lanetli Oda adlı kitabı Tüyap Kitap Fuarı’nda okurla buluştu.Kurgusu, dili ve anlatımıyla hayli ilginç bir roman olan Lanetli Oda, İstanbul’da büyük bir şirkette çalışan ve kendini yaşamda fazla bulan Başar Tekil’in kuşkular, korkular, hayaller ve sanrılarla kuşatılmış iç dünyasını konu alıyor. Zaman zaman çevresinde gözlerin uçuştuğunu gören ve yaşadığı bu boyut değişimini kız arkadaşına anlatan Başar, çalıştığı şirketin genel müdürünün bir cinayete kurban gitmesiyle iyice içinden çıkılmaz bir durumda buluyor kendini. Tarkan Barlas, ilk romanında, fantastik öğeleri yaşamın gerçekleriyle başarıyla bir araya getiriyor. Lanetli Oda, sarsıcı bir ilk roman.       Everest Yayınları’nın bu yıl ilkini düzenlediği “İlk Roman Yarışması”nda ödülü Güldem Şahan’ın Gülgez romanıyla paylaştınız.Sizce böyle bir edebiyat ödülü almak nasıl bir duygu? Yeni romanını yazmaya başladın mı? EdeBiyatla ilşkiniz bu romanla mı başladı?   Jürinin değerli edebiyatçılardan oluşması, bu ödülü onlardan almış olmak tabii ki çok anlamlı benim için. Bana verdikleri devam edebilme gücü, kitabın yayımlanması kadar önemli bir ödül. Edebiyatla ilişkim romanla başlamadı. 10 yıl önce hikaye yazmaya başladım ama bu süre boyunca düzenli yazmadım. Az ürettim. Varlık ve Adam Öykü dergilerinde bazı hikayelerim yayımlanmıştı. Hala yazıyorum ama uzun zamandır göndermiyorum dergilere. Lanetli Oda yazdığım ilk roman... Bundan sonra hem roman hem h... Devamı

27 10 2006

Hasan Ali Toptaş'la 'Uykuların Doğusu'nu konuştuk

Hasan Ali Toptaş'la 'Uykuların Doğusu'nu konuştuk"Uykuların Doğusu aynı zamanda 'Kalkın ey gafiller!' cümlesidir."Nicedir bekler olmuştuk Hasan Ali Toptaş'ın bu kez bizlere ne sunacağını 'Bin Hüzünlü Haz'dan sonra. Uzun bir aranın ardından, 'Uykuların Doğusu' ile çıktı karşımıza. Romanı, başlığı çok güzel anlatıyor sanırım! Semih Gümüş, bu romanın tanımlanamaz olduğu konusunda kesinlikle haklı! Toptaş'la bu romanını konuştuk.Erdem ÖZTOP*-Sevgili Hasan Ali Toptaş, 'Av' adlı öykünüzdeki kahramanınız Mısra'nın sözlerinden yola çıkarak başlayalım istiyorum söyleşimize; uyarlıyorum: Yeni roman için ava çıktınız, ne tetikledi bu kez sizi?- Hasan Ali Toptaş: Hareket noktasında sadece roman yazma arzusu vardı. Bir de, "İnsan gördüğü şeylerin toplamı kadar uyanık, görmediği şeylerin sonsuzluğu kadar uykudadır" düşüncesi. Her şey bu noktadan hareketle gelişti.Gene de, Uykuların Doğusu, salt roman yazma arzusuyla yazılmış bir roman değil elbette.- Uzun zamandır kaleminiz kâğıtla buluşmuyor muydu diye sormalı mıyım? Yoksa uzun bir süreden beri bu yeni romanla mı meşgul oldunuz da arayı uzattınız?- Evet, Bin Hüzünlü Haz ile Uykuların Doğusu arasında uzunca bir zaman var. Bin Hüzünlü Haz'dan sonra, hayatımdaki bazı değişiklikler nedeniyle iki yıl hiç yazamadım. Uykuların Doğusu'nu yazmak da yaklaşık beş yılımı aldı. Bir yandan da acele etmek istemedim. Zaten ben çok yavaş yazan biriyim.- Gelelim yeni romanınıza!.. Neden romanınıza bu adı verdiniz? İsmin doğuşundan bahseder misiniz?- Az önce de dediğim gibi, "insan gördüğü şeylerin toplamı kadar uyanık, görmediği şeylerin sonsuzluğu kadar uykudadır" düşüncesi romanın zeminini oluşturuyor. Bu zeminin üzerinde bulunan canlı ve cansız şeyler de büyük uykudan paylarına düşeni alıyorlar. Adı bu nedenle Uykuların Doğusu.- Masalımsı bir tatta bu kez yazdığınız! Binbir Gece Masalları'nın Hasan Ali Toptaş üzerinde ne gibi bir etkisi var?- Binbir Gece Masalları'nın üzer... Devamı

27 10 2006

Feyza Hepçilingirler yazılar toplamı: 'Yıldızların Suya Dökü

Feyza Hepçilingirler yazılar toplamı: 'Yıldızların Suya Döküldüğü Türkçe Günlükleri''Amacım Türkçeye sahip çıkılmasını sağlamak'"Edebiyat artık yok olmaya başladı." şeklinde bir sav geliştirdik! Kaynağını fazla uzaklarda aramaya gerek yok diye düşünüyorum; hemen yanı başımızda durmakta, dil! Gün geçtikçe her şeyden önce dilimizi; o güzel Türkçemizi kaybediyoruz! Dış etkenler bunda birebir söz sahibi!? İngilizce kelimeler artık, Türkçeymiş gibi giriveriyor lügatımıza! İşte bunlara bir dur demeye çalışan neferlerden biri Feyza Hepçilingirler! Dergimizin sondan bir önceki sayfasında her hafta Türkçe Günlükler'ini paylaşıyor okurlarla! Çoğunluğunu Türçemizin kirlenmesine ayırdığı bu köşede, zaman zaman da kitap değerlendirmeleri yapıyor! Bu günlüklerden derlediği bir kitabı yayımlandı geçenlerde; 'Yıldızların Suya Döküldüğü Türkçe Günlükleri'. Söyleşi için bundan iyi vesile olur mu? Keyifli okumalar... Erdem ÖZTOP*-Sevgili Feyza Hepçilingirler, 'günlük', bildiğimiz/günümüz anlamıyla yaşananların okur-yazarca kâğıda dökümüdür. Sizde ise durum farklı, 'Türkçe Günlükleri' tutuyorsunuz...- Çok da farklı değil. Ben de yaşananları kâğıda döküyorum; kendi yaşadıklarımla birlikte Türkçenin yaşadıklarını, Türkçeye yaşatılanları. Hem başta televizyonlar olmak üzere, "medya"nın kötü kullanım örneklerini vermeye çalışıyorum, hem de romanlardan, şiir ve öykü kitaplarından Türkçenin etkili kullanımının örneklerini. - Nereden doğdu bu?- Türkçeyi günü gününe izlemek gerektiği düşüncesinden... Benim için pek zor olmayacağını biliyordum. Nereye gitsem çevreme Türkçe gözlükleriyle baktığım için, görmem de pek güç değildi. Çeşitli yerlerde rastladığım yanlışlara dikkat çekmeye çalışırken bir yandan da bildiğim kadarıyla, dilim döndüğünce doğruları aktarmaya çabalıyorum. Amacım özellikle gençlerin Türkçeye sahip çıkmalarını sağlamak, Türkçe konusundaki duyarlılığı artırmak. - Türkçe duyarlılığını artırma amacından söz ediyorsunuz. Türkçeye karşı o... Devamı

27 10 2006

Orhan Kemal'in oyunları

Orhan Kemal'in oyunlarıOrhan Kemal'in yapıtları Epsilon Yayınları'nca yayımlanmaya devam ediyor. Nihat Taydaş bu kez onun oyunlarını ele alıyor. Nihat TAYDAŞOrhan Kemal, -asıl adı Mehmet Râşit Öğütçü- 2 Haziran 1970'de öldü. Onun dünyadan ayrılışının üzerinden 35 yıl geçti... Yoksullar, parasızlar, işsizler, işçiler, 35 yıldır onsuz. Ailesindeki ismiyle Râşit Kemalî, yazınımızdaki takma adıyla Orhan Kemal, yapıtlarıyla yine aramızda.Orhan Kemal'in Yaşamından Genel ÇizgilerAdana'nın Ceyhan ilçesinde 15 Eylül 1914 yılında doğdu. Babası avukat Abdülkadir Öğütçü, TBMM I. dönem Kastamonu milletvekilidir (1920-1923). Babasının Ahali Cumhuriyet Partisi'ni kurmasının (1930) ardından, gelişen siyasi olaylar sonucu ailesi, önce Lübnan'a sonra Suriye'ye zorunlu göç ettiği için ortaokul son sınıfta öğrenimini bıraktı. (Yaşamının bu dönemini, "Küçük Adamın Notları" başlığı altında yayımlamaya başladığı yaşamöyküsel romanı "Baba Evi"nde -1949- konu edinmiştir.) Bir yıl sonra (1931'de) doğduğu kente dönerek pamuk fabrikalarında işçilik, dokumacılık, ambar memurluğu, Verem Savaş Derneği'nde kâtiplik yaptı. Yazarın bu evresi, Yugoslavya göçmeni bir ailenin işçi kızıyla evlenmesinin (1937) hikâyesi "Avare Yıllar" (1950), "Cemile" (1952), "Dünya Evi" (1960), "Arkadaş Islıkları" (1968) romanlarına konu olmuştur. 1938 yılında, askerlik görevini yaparken Ceza Yasası'nın 94. maddesine aykırı davranıştan beş yıl hapse mahkûm edildi. Bursa Cezaevi'nde bulunduğu sırada, burada tutuklu Nâzım Hikmet'le ilişkileri, toplumculuk anlayışı üzerinde etkili oldu (bu konuyla ilgili anıları "Nâzım Hikmet'le Üç Buçuk Yıl" - 1956 - kitabındadır). 1939'da şiirleri, 1940'da öyküleri ile tanınmaya başlayan sanatçının ünü, Kemal Sülker'in 1942'de İkdam gazetesinde 2 ve 3 Ekim'de yayımladığı Asma Çubuğu öyküsüne koyduğu Orhan Kemal takma adını benimseyip o tarihten sonraki ürünlerine bu adı vermesinden sonra duyuldu. (1998'de,... Devamı

27 10 2006

181 erkek, 58 kadın yazarın kaleminden çıkan tam 239 yeni roman

2004, yerli roman için tam bir patlama yılı olmuştu; 279 roman yayımlanmıştı. 2005, geçen yılı geride bırakacak gibi gözüküyor. Yılın ilk on ayında 181 erkek, 58 kadın yazarın kaleminden çıkan tam 239 yeni roman dağıtıma çıktı. Bunlardan 101'i ilk roman olma özelliğini taşıyorA. ÖMER TÜRKEŞ_______________________________________________________________________2000'de 110, 2001'de 126, 2002'de 181, 2003'de 179 ve 2004 yılında 279 yeni yerli roman yayımlanmış, görüldüğü gibi 2004 yılı bir roman patlamasına sahne olmuştu. 200 direncinin kırılmasının bir istisna olmadığı 2005 yılında anlaşıldı. Yılın ilk on ayında 181 erkek, 58 kadın yazarın kaleminden çıkan tam 239 yeni roman var dağıtıma çıkan. Osman Aysu beş, Başar Akşan dört, Erdal Erkut, Mustafa Karnas ve Ömer Baytaş üçer yeni romanla başı çekiyorlar. Erkeklerin sayısal üstünlüğü 'ilk'lerde de sürüyor: 2005 yılında ilk romanı yayımlanan 101 yazardan 76'sı erkek, 25'i kadın. Bu romanlar 86 ayrı yayınevi tarafından satışa sunulmuş. Üç yazarsa kendi olanaklarıyla bastırmışlar kitaplarını. On yedi yeni yerli roman yayımlayan Doğan Kitap'ı on bir romanla Everest Yayınevi, dokuz romanla Altın Kitaplar, sekizer romanla Epsilon Yayınları ve Neden Kitap izliyor. Sözü sayılara bırakalım Edebi alanda kalem oynatırken sayılara boğulmanın biraz sevimsiz kaçtığının farkındayım. Gelgelelim bir roman basit bir edebi anlatı değildir. Romanlar yazıldıkları toplumun ilgilerini, inançlarını, zihniyet biçimlerini, arzularını, gerilimlerini yansıtmalarıyla sosyolojik öneme de sahiptirler. Ve ne yazık ki sayısal çokluklarıyla edebi değerleri ters orantılı işleyen günümüz romanlarının büyük bir kısmı, raf ömürlerini tüketir tüketmez sadece edebiyat tarihi ya da sosyolojisi açısından dikkate alınabilir nitelikteler. Haftada altı yeni romana tekabül eden ortalama sürdüğü takdirde, yıl sonuna geldiğimizde üç yüz eşiğinin aşıldığına tanık olacağız. Polisiyelerden aşk romanlarına, bilimkurgulardan tarihi... Devamı

21 10 2006

Edebiyat tarihine kalacak tek cümle

Edebiyat tarihine kalacak tek cümleDoğan HIZLAN, Hürriyet, 16.10.2006 ORHAN PAMUK, Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldıktan sonra, yapılan tartışmalarda, yaşadığımız bir gerçek yinelendi. Sevenlerle sevmeyenler birbirine tahammül edemiyor. Hoşgörü rafa kaldırılıyor.Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun yıllar önce yazdığı, her zaman örnek aldığım bir cümlesini anımsadım: "Her fikir şahsi ve muhteremdir."Bütün bu tartışmalar, bence yıllar sonra unutulacak, edebiyat tarihinde, bu olay tek bir cümle ile anılacak:"Orhan Pamuk, Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan ilk Türk yazarıdır."Salim kafayla düşündüğümüzde, bu kazanmada Yaşar Kemal adını özellikle telaffuz etmeliyiz. Çünkü Türk edebiyatçısının Nobel alacağı umudunu yaratan kişi odur, eğer o olmasaydı Türk edebiyatı ile Nobel kelimesi yan yana gelemezdi.Jean-Paul Sartre, Nobel’i aldığında bu tartışmalar yapıldı. General De Gaulle şöyle söyledi: "Sartre Fransa’dır."Orhan Pamuk da, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisini kutladığını açıkladı.Sevgili Pamuk’a, bir gerçeğe daha alışmasını hatırlatırım, büyük yazarlar sadece yazdıklarıyla değil, söyledikleriyle de kuşatılmış bir hayat yaşarlar. Yazdıklarının ve söylediklerinin hesabı sorulur, bunu da olağan karşılıyorum ve şaşırmıyorum.* * *YERENLERİN, övenlerin biraz da bu yazıları, romanlarını gözönüne alarak yazmalarını isterdim.Orhan Pamuk, romanlarında, ne Ermeni meselesine ne de Kürt meselesine dair tek cümle yazmamıştır.Frankfurt’ta Alman Yayıncılar Birliği Barış Ödülü’nün töreninde de, sadece edebiyatın, romancılığın/romancılığının sınırları içinde kalarak konuştu.İyi okurlar bilir, yazarları yaşatan ödüller değil, onların eserleridir. Ödül fırtınası geçer gider, eserler yaşamaya değer ise kalır.Ben size Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazananların listesini sunsam, iyi okurların çoğu bu adları anımsamayacaklar, hatta tek kitaplarını bile kitaplıklarında bulamayacaklardır.Unutmayın, bu gerekçeleri Orhan Pamuk&... Devamı

18 10 2006

Sema Kaygusuz: Yere Düşen Dualar

Sema Kaygusuz: Yere Düşen Dualar Bir roman ne anlatır? SEMİH GÜMÜŞ______________________________________________________'Yere Düşen Dualar'ın dili, sözcüklerin yaratıcı söz yaratmakta ne denli hünerli olabileceklerini ve hayal gücünü yazarın elinden alıp nasıl dışavurabileceklerini gösteriyorBelli ve tam bir karşılığı olmamasına karşın, vazgeçemediğimiz sorulardan: İnsan bir romandan neler bekler? Somut beklentiler, her zaman, önce romanın ne anlattığıyla; duygusal, düşünsel beklentilerse, yazınsal yazının insanların bilişsel dünyalarına yaptığı tanımlanması güç etkilerle ilgilidir. Bu soruyu Sema Kaygusuz'un Yere Düşen Dualar romanını okumayı sürdürürken yalnızca kendimi ilgilendiren sınırlar içinde tutmaya özen göstererek soruyorum. Yere Düşen Dualar'ı ne bekleyerek okudum? Bir ölçü olmaz elbette ve öyle almak da çoğun doğru sayılmaz belki ama: hiçbir şey. Sema Kaygusuz, edebiyatın bir dil içinde yaratılıp bütün anlamın orada kaynayarak öyküye ve romana dönüştüğünün en çok bilincinde olan yeni kuşak yazarlardan. Dili, edebiyatta böyle bilmeyen var mı, denirse, elbette var. Öyle görmeyenlerin yanı sıra, öyle gördüğünü sananların da bulunduğu yerde ve edebiyatı bam telinden anlatanların yüksek perdeyle akordu kolayca bozdukları şimdilerde, Yere Düşen Dualar gerçekten de sıra dışı bir roman olarak edebiyatımıza bir gurur tacı gibi kondu. Öyküsü ağır dili hızlı Yere Düşen Dualar'ın dili, sözcüklerin yaratıcı söz yaratmakta ne denli hünerli olabileceklerini ve hayal gücünü yazarın elinden alıp nasıl dışavurabileceklerini gösteriyor. Türkçenin bitik sözcüklerle çoğaltılmaya gereksinim duymadan da nasıl büyük bir gizilgücü, zengin bir dağarı olduğunu tanıtlıyor. Yere Düşen Dualar'ın öyküsü ağır, dili hızlı. Sözcüklerin birbirlerine eklenirken ne denli dolaylı, düşündürücü, anlam taşkını oluşları yanında, bunu üstelik uzun ve dolambaçlı olmayan tümceler içinde ortaya koyma biçimlerine bakarak, Sema Kaygusuz'un son yıllarda yazılmış en güzel rom... Devamı

18 10 2006

11 Eylül'ün gayri resmi romanı

11 Eylül'ün gayri resmi romanı NEDİM H. CANERSEN _______________________________________________________Atilla Akar 'Kamikaze Operasyonu' romanıyla 11 Eylül'ün 'şifreleri'ni çözdüğü iddiasında. Yazar alternatif bir senaryo sunuyor11 Eylül'den bu yana pek çok insan eylemin bir 'komplo' olduğunu ya da olabileceğini düşündü. Süreç içinde bu yönde kimi iddialar, olayın bünyesindeki gariplikler, hatta kanıtlar ortaya konulmadı değil. Ancak önceleri Amerikan resmi bakışı yani "El Kaide teröristleri yaptı" söylemi etrafı öylesine kuşatmıştı ki, farklı kaygılar taşıyanlar bile 'aykırı' düşmemek için fazlaca itiraz edemediler. Neyse ki dünyada ve Türkiye'de sürü psikolojisine kapılmayan insanlar vardı ve onlar hazırlop cevaplarla yetinmediler. Atilla Akar da bu kişilerden biriydi ve 11 Eylül'e dair araştırmalarını derinleştirerek sürdürdü, şüphelerini ve karşı-tezlerini sürekli olarak insanlarla paylaştı. 'Komplo teorisyeni' diye sürekli saldırılma ve karikatürize edilme çabalarına rağmen, o adeta derviş sabrıyla, bir gün haklı çıkacağına inanarak yazdığı kitaplarıyla olaya dair 'gayri resmi' bakışını dillendirip durdu. Akar yeni bir 11 Eylül kitabıyla karşımızda. Ancak bu kez bir 'araştırma' kitabı değil bu. Akar, politik-kurgu tarzında yazdığı ilk romanı Kamikaze Operasyonu ile 11 Eylül'e bu kez roman diliyle bir bakış geliştirmiş. Doğruyu söylemek gerekirse, bu alandaki Batılı örneklerinden hiç aşağı kalır yanı yok ve sürükleyicilik de onlarla yarışıyor bile denebilir. Üstelik son zamanlarda hızla artan bu tarz romanların bazıları satış kaygısı ile kaleme alınmış gibi görünse de Akar'ın romanını yazarken kendini bundan muaf tutmaya azami çaba gösterdiği belli oluyor. Akar, sanki bir dedektif içgüdüsüyle 11 Eylül'ün gerçek faillerinin peşine düşmüş ve kurgu da olsa 'işte sizi yakaladım' diyor adeta. Bize, o günden bugüne anlatılan hikâyenin başka türlü de olabileceğini gösteriyo... Devamı

18 10 2006

Osman Necmi Gürmen'den 'Râna'

Osman Necmi Gürmen'den 'Râna'Behçet ÇELİK_______________________________________________________Sayısız "İki Dünya "Arasında RânaOsman Necmi Gürmen, Râna'nın birbirinin içerisine geçmiş, birden çok "iki dünya arasında" kalmışlığını alabildiğine yalın bir dille anlatıyor romanında. Gürmen'in Râna'daki başarısı belki de burada: Bütün bu çelişen dünyalar, Râna'nın değişken iç dünyası, ruh halleri diyaloglarla akan bir kurgu içerisinde, uzun tanımlar, iç konuşmalara başvurmadan dile getirilmiş romanda.Bir genç kızın büyüme, yetişme romanı Râna. Romanın tarihsel ve toplumsal arka planı Râna'yı değerlendirirken çok önemli olmakla birlikte, aslında çok daha geniş zamana yayılan bir insanlık durumunun anlatımı Râna'nın başına gelenler; hatta bir kadınlık durumunun ifadesi. Râna'nın yayıldığı zaman dilimi uzunca bir süre: 1905-1928 yılları arası. Bu yirmi üç yıllık dönem, içerdiği iki büyük toplumsal değişim, Meşrutiyet ve Cumhuriyet nedeniyle, Türkiye ve Türkiye'de yaşayanlar için genişlemiş bir zaman esasında. Çizgisel bir zaman algısıyla baktığımızda o kadar da uzun değil belki, ama yaşanan değişim ve dönüşümler nedeniyle insanların algılarında çok daha uzun bir zaman dilimine karşılık geliyor. Öte yandan bir romanın geçtiği süreyi sadece birinci sayfayla son sayfa arasında değerlendirmek de yanlış olur. Râna'nın öbür kahramanlarını, babası Haşim Bey'i, annesi Libabe Hanım'ı, büyük annelerini ve dedelerini, hatta romanda ve Râna'nın hayatında önemli bir yer tutan, yüzyıllar boyunca değişmeden yaşanan gelen gelenek ve görenekleri düşününce romanın yayıldığı zaman dilimi daha da genişliyor. Bu nedenle, toplumsal cinsiyet rollerinden ya da kadınlık durumundan söz etmek mümkün. Bu noktadan baktığımızda Râna'nın yayıldığı zaman dilimi yüz yıla yakın, hatta aşıyor. Ne var ki Râna'nın bir kadın olarak başına gelenler, yoksun kaldıkları, çektiği acılar kendisinden önceki kuşaklardan çok da farklı değil. Üstelik R... Devamı

18 10 2006

Nur İçözü ile gençlik romanı 'Yüreğimin Kıyısında'yı kon

Nur İçözü ile gençlik romanı 'Yüreğimin Kıyısında'yı konuştukŞebnem ATILGAN_______________________________________________________Hem gençler, hem yetişkinler içinÇocuk ve gençlik edebiyatının başarılı isimlerinden Nur İçözü, yeni romanı Yüreğimin Kıyısında ile bir kez daha okurları ile buluşuyor. Yazar, yeni romanında, müzik kariyerinde hızla ilerleyen genç bir kızın keman tutkusunu-sevdasını dokunaklı bir kurguyla anlatıyor.-Nur İçözü, bir gençlik romanı ile çıkıyor okurunun karşısına: Yüreğimin Kıyısında. Romanın ana karakteri olarak genç bir kızı görüyoruz... Yaprak, yetenekli bir keman sanatçısı olma yolunda ilerliyor. Yüreğimin Kıyısında, duygusal olduğu kadar, gerçekçi bir kurguya da sahip... Müzik öğesinin bu romandaki belirleyici faktörü nedir? Nur İçözü: Aslında ben gençlik romanından çok gençlerin romanı denmesini yeğliyorum bu kitaba. Çünkü artık ergenlik çağını geride bırakan gençlerin önünde dilediği edebiyat ürününü seçebileceği geniş bir alan uzanıyor. Yüreğimin Kıyısında ise tüm seçeneklerin arasında yaşama genç bir bakış, genç bir duruş sergilediği için 'Gençlik Romanı' olarak adlandırılabilir belki. Ancak dedim ya, ben onu, başrolünde gençlerin rol aldığı bir roman olarak nitelemeyi daha çok seviyorum. Gençlerle aileleri ya da çevrelerindeki erişkinler arasındaki ilişkiler de ince ince irdeleniyor roman boyunca. O nedenle kitabın çok geniş bir yaş grubuna seslendiğini düşünüyorum.. Müziğe gelince; gerçekten de romanın en belirleyici öğelerinden biri diyebiliriz. Çok belirleyici, çok katı, ama bir o kadar da ipeksi. Tıpkı kozadan çözülmemiş bir iplik gibi görünmez dokunuşlarla olayları örgüleyip dokuyor. Bütün bu işleri başaran tek başına müzik mi, yoksa ona gönül verenler mi? Bu da ayrı bir soru. Burada bir cümlenizin altını çizmek istiyorum. "Duygusal olduğu kadar gerçekçi" diyorsunuz. Çok doğru. Duygusal sözcüğünün romantizm gibi bir duyguyu da kapsaması sizi bu ayrımı yapmaya zorladı sanırım. Doğrusunu isterseniz yazarken de kon... Devamı

18 10 2006

Mehmed Uzun: İlk romanı 'Sen'

Mehmed Uzun: İlk romanı 'Sen' Uzun yolların yolcusu ABİDİN PARILTI _______________________________________________________Kürt romanı konusunda en uzun yolu yürüyen Mehmed Uzun'un aslında ilk romanı olan ve Türkçeye yeni çevrilen 'Sen', yalnızlığın, çaresizliğin ve aynı zamanda trajikomik bir biçimde direnişin romanıdırTrajik yaşamların, çaresi tükenmiş, buna rağmen menzilinden şaşmayan ve tam da bu yüzden yıkıma uğrayan, önemlerini yazgılarıyla ispat etmiş Kürt şahsiyetlerini romanlarına konu eden Mehmed Uzun 1953 yılında Siverek'te doğmuş, 1977 yılından itibaren ise İsveç'te yaşamaya başlamıştır. Sürgün yazarlarının yazgısını taşıyan Uzun, daha çok geçmişi işler romanlarında. Kürtlerin tarihsel yazgısını yeniden masaya yatırarak tekerrürün her defasında Kürtleri nasıl mağlup ettiğini temel düşüncelerinden biri saymıştır. Denemelerinde ise durmaksızın çokkültürlülüğün, bir arada yaşamanın önemini merkeze koymuş ve "kültür koalisyonu"ndan yana olduğunu her defasında belirtmiştir. Son ve ölüm tutkusu Uzun'un yazınsal serüvenine bakıldığında her defasında yeni arayışların içinde olduğu söylenebilir. Yeni yollar arar. Konularda ise belli temaların etrafında gezinir. İkinci romanı Yaşlı Rind'in Ölümü, Mehmed Uzun'un biyografik öğeleri yoğunlukla barındıran iki romanından biridir. Diğer romanı ise Sen'dir. Ülkesinden kaçan, sonrasında İsveç'e yerleşen ve yazmaya başlayan Serdar ile sınırdaki konaklama köyünde karşılaştığı, birçok dil öğrenip, birçok ülke gezen, sonunda hiç tanımadığı sınır köyüne yerleşen Yaşlı Rind'in hikâyesi anlatılır. Usta bir kavalcı olan Yaşlı Rind'in hikâyesinin etrafında göçmenlik, sürgünlük, kimlikler, aidiyetler ve ülke özlemi yeni ile eski kuşak arasında tartışılır. Abdal'ın Bir Günü ise efsanevi dengbêj (Kürtlerin hikâye anlatıcıları) Evdalê Zeynikê'nin bir gününü yine başka bir dengbêjin ağzından, dengbêj estetiğini yazıya geçirme ve onu romanlaştırmadır. Yitik Bir Aşkın Gölgesi... Devamı

18 10 2006

Bu yıl yayımlanan altı korku romanı

Kitap KAPAK Korku türü edebiyatımıza girdiği 1920'lerden bu yana fazla yol katedemedi. Bu yıl yayımlanan altı korku romanını bir sıçrama kabul edebiliriz. Türün favori coğrafyası taşra kasaba ve kentleri18/11/2005 (212 defa okundu) A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)Korkuyu çok sevdik ama az ürettik Ahmet Haşim, Suat Derviş'in korku türüne dahil edebileceğimiz Ne Bir Ses Ne Bir Nefes romanıyla ilgili 1924 tarihli makalesini "Her fazla rağbet bulan şey gibi korku edebiyatının usanç vermeğe başlayacağı zaman da uzak değildir" cümlesiyle noktalamıştı. Gerçekten de, Cumhuriyet'in ilanından sonra edebiyatı da kapsayacak biçimde her alanda yürütülen yeniden inşa seferberliği, belki de aydınlanmaya yapılan vurgu, en çok mistik, fantastik, kısacası irrasyonel kaynaklardan beslenen korku türünün sonunu getirdi. Uzun yıllar boyunca sadece yüksek edebiyatın değil popüler neşriyatın da uzak durduğu bir tür oldu. Korku türündeki canlanma 2000'li yıllardan sonradır. Bunun bir uzantısı olarak, 2005 yılında korku ve gerilim öğeleri içeren altı roman yayımlandı. Romana İngiliz Gotik edebiyatıyla yerleşen korku türü, genellikle varlıkları tamamıyla hurafelerin alanına itilen cadılar, cinler, hortlaklar, vampirler ve büyülerle ilgilidir. Bu mistik yaratıkların, şeytan ve kötülük inancının Batı kültüründe özel bir yeri olması, korku türünün Batı'daki popülerliğini açıklamak için sıklıkla kullanılmıştır. Ancak benzeri doğaüstü yaratıklar ve mistik inançlar Anadolu ve İslam kültüründe de görülürler; ve belleklerimizde cin/peri masallarının özel bir yeri vardır. Kaldı ki sinema ve çeviri romanlar sayesinde cinler ve periler, vampirler ve hortlaklarla çoktan el ele vermişler, 1920'lerden bu yana bu coğrafyada korkunun her türlüsü yerlileşmiştir. Üstelik sevilmiştir de, ama üretilmemiştir. Ne Türk romanından ne Yeşilçam Sineması'ndan hatırda kalan bir tek örnek sayabiliriz. Korku türünün güdüklüğü üzerine edebiyat dışı pek çok neden sıralanabilir, ama konumuz roman olduğuna ... Devamı

18 10 2006

Şule İbiş'i tanıyor musunuz? 04.08.2005

04.08.2005 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16 M. Sadık Aslankara Kitaplar AdasıŞule İbiş'i tanıyor musunuz?Şule İbiş'in, toplam üç yüz elli sayfayı bulan iki romanını sözcük sözcük, satır satır okudum. Özellikle ikinci kitabındaki dilin çok büyük bir işleklik kazandığı söylenebilir. Çünkü ilk kitabında yalnızca bir aktarıcıyken ikincisinde bunu aşar boyutta dili yazınsallaştırmaya giriştiğini apaçık gösterebiliyor. Bir iki hafta öncesine dek Şule İbiş adından haberim yoktu diyebilirim. Bu Yayınevi'nin gönderdiği bir dizi kitap arasında dikkatimi çekti bu ad. Daha yirmisine varmadan iki kitap yayımlamıştı çünkü genç yazar.Kamp Arkadaşları'nda (2004) Şule İbiş'le ilgili şu bilgi aktarılıyor bize: "4 Mart 1986 yılında Konya'da doğdu. Öğretmen olan babasının tayini nedeniyle 4 yaşında Adana'ya taşındı. İlkokula bu ilde başladı. / İlköğrenim hayatı boyunca edebiyata ilgi duydu ve çeşitli yarışmalarda birincilik ödülleri kazandı. / Solumakta olduğu gençliği yazı vasıtasıyla anlatabileceğini düşününce macera romanları kaleme almaya başladı. / 'Kamp Arkadaşları' genç yazarımızın yayımlanmış ilk eseri olarak kişisel tarihindeki yerini aldı."Bir yıl sonra ikinci kitabı Aramızda... (2005) yayımlanırken buna eklenen tek satır olmuş: "Aramızda ile Bu Yayınevi 2004 Gençlik Edebiyatı Roman Yarışması'nda ikincilik ödülü aldı." İbiş'in her iki kitabı da roman. İlki, dokuz yaş üzerindekilere, ikincisi on üç yaş üzerindekilere yönelik. Buna göre Kamp Arkadaşları için çocuk, Aramızda... içinse gençlik romanı nitelemesi getirilebilir belki, ne ki her ikisinin de gençlik romanı olarak okunabilmesi olanaklı bence. Yazarlığın gençler arasında gide gide yaygınlaşmasını çok yönlü değerlendirmek gerekiyor. Bunun bir ucu bir an önce üne, paraya, güç kazanma isteğine varırken öte ucu kendini anlatıp somutlamaya, kişiliğini gerçekleştirmeye dek uzanıyor. Demek ki gençler, yazarlığın kendini ifade etmekle ünlenmek veya ... Devamı