18 10 2006

GÜVEN romanı TKP'nin tarihi midir?

GÜVEN romanı TKP'nin tarihi midir? -------------------------------------- TKP doğrusu ve yanlışıyla, hatası ve sevabıyla Türkiye Sosyalist Hareketi'nin başlangıç noktasıdır. Yaklaşık 70 yıllık bir süreyi kapsayan tarihi, hemen her zaman ilgi çekmiş, yoğun tartışmalara konu olmuştur. Artık ortada, TKP diye bir örgüt kalmamış olsa da, bugün bir kez daha bu tartışmalara, polemiklere tanık olmaktayız. Devrimci-demokrat kesimleri, burjuva ve küçük-burjuva aydınlarını TKP tarihine ilişkin bir tartışma içine çeken şey, Vedat Türkali'nin yayınlamış olduğu "Güven" adlı romanı oldu. Büyük tanıtım kampanyaları, gazete ve dergi reklamlarıyla kamuoyuna duyurulan kitap, kısa sürede 'en çok satan kitaplar' arasında yerini aldı. Ardından, kitabı ve TKP tarihini konu edinen bir dizi paneller, açık oturumlar gündeme geldi. Adeta 80 yıllık ömründe Vedat Türkali, ilk kez böylesine yoğun bir ilgiyle karşılandı. Burjuva basınının, televizyonlarının bu yoğun ilgisini Vedat Türkali'ye yöneltmelerinin nedeni neydi? Yazdığı kitap edebi bir çığır mı açmıştı? Elbette ki, hayır! İlginin nedeni, kendisinin de bir dönem içinde mücadele ettiği TKP tarihini karalamayı, burjuvaziye kullanabileceği materyaller sunmasıydı. Ancak sadece bu da değildi O'nu ve kitabını ilgi odağı yapan. O, "eski yol arkadaşları"na saldırdığı ve TKP tarihini mahkum ettiği gibi, genel olarak bütün devrimci değerlere, Marks'tan Stalin'e kadar bütün önderlere, halkların örgütlü mücadelesine saldırıyordu. Bu da, "dünyada sosyalizm öldü" çığlıkları atan, ülkemizde sınıf mücadelesini tasfiye etmeyi temel bir görev olarak benimseyen egemenlere, "sol"dan verilmiş bir destekti. Vedat Türkali, devrim ve sosyalizmin değerlerini ayaklar altına almak ve "güven" değil, güvensizlik yaymak için çıktığı bu yolda yalnız da değildi. Katıldığı panellerde, açık oturumlarda kendisini destekleyenlerin başında gelen kişi, eski TKP ve TBKP Genel Sekreterlerinden Haydar Kutlu'ydu. Kitabı büyük bir övgüyle ku... Devamı

18 10 2006

1999'dan KALANLAR

Vedat Türkali Güven Tzvetan Todorov, “Yurdundan Uzak İnsan” adlı makalesinde “Nedir bir aydın?” sorusunu sormuş ve şöyle vermişti yanıtını; aydın, “bilim ya da sanat yapıtları yaratmakla, dolayısıyla gerçeğin ilerlemesine ya da güzelin açılıp gelişmesine katkıda bulunmakla yetinmeyen, halkın iyiliğinin, içinde yaşadığı toplumun değerlerinin kendisini ilgilendirdiğini de duyumsayan ve bu değerlere ilişkin tartışmaya katılan bir bilgin, yazar ya da sanatçıdır” ‘1 Mayıs’tan 1 Mayıs’a Vedat Türkali Yılı’ etkinlikleri, aydın sözcüğünün içinin boşaltıldığı günümüzde, 85 yıllık ömrünü sosyalizme, sinema ve edebiyata adamış bir aydını, Vedat Türkali’yi yeniden gündeme getiriyor. Çok sayıda film senaryosunun yanı sıra beş de romana imza atan Türkali, siyasi görüşleri nedeniyle uzun yıllarını hapiste geçiren, fişlenen, işsizliğe mahlum edilmeye çalışılan, ama bütün baskılara rağmen sanatından ve düşüncelerinden ödün vermeyen, her eseri ile heyecan ve tartışma yaratan onurlu bir aydın portresidir. Geçmişe ve Geleceğe GüvenmekVedat Türkali, “Tek Kişilik Ölüm”de(1989) işaretlerini verdiği TKP tarihi çalışmasını yüzlerce sayfaya yayılan iki ciltte tamamladığı “Güven”le(1999) edebiyata aktarırken geçmişi sahipleniş tarzı ve geleceğe olan inancıyla “Mavi Karanlık”(1983) romanının izlerini sildi ve okuyucusunda yarattığı kırgınlığı giderdi. Cumhuriyet tarihinde radikal bir değişimin miladı da sayılabilecek 1940’lı yılları yanı başımızda patlayan II.Dünya Savaşı atmosferi içerisinde, merkezine TKP hareketini ve o hareket atrafında örgütlenen üniversite gençliğini yerleştirerek işleyen “Güven”, Türkali’nin söyleşilerinde de belirttiği gibi hem bir yaşanmışlığın izlerini taşıyor, hem de yıllar sonra açılan Komintern belgelerine dayanıyor. Parti tarihinde bir kırılmayı işaret eden “desantralizasyon” kararı etrafında gelişen olayla... Devamı

16 10 2006

Roman'da Yakın Tarih Kitapları...

___________________________________________________ KAPAK Yakın tarihe merak sardık... 20. yüzyılın ilk yarısı tarih kitapları, biyografiler, otobiyografiler, aile tarihleri ve romanlarla neredeyse yeniden yazılıyor. Tarih sevgisinden çok tarihperestliktir söz konusu olan; bugünün her türlü soru ve sorununun yanıtının tarihte olduğuna duyulan katı bir inanç...26/05/2006 (464 defa okundu) A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)Eskimiş tarihlerinizi atın! Kitabevlerine ya da internet kitap sitelerine göz atanlardansanız eğer, yakın tarihe ilişkin kitaplardaki artış mutlaka dikkatinizi çekmiştir. Özellikle de II. Meştutiyet'ten Cumhuriyet'in ilk çeyreğine kadar uzanan dönem, yani 20. yüzyılın ilk yarısı tarih kitapları, biyografiler, otobiyografiler, aile tarihleri ve romanlarla sanki yeniden yazılıyor. Tarih sevgisinden çok tarihperestliktir söz konusu olan; bugünün her türlü soru ve sorununun yanıtının tarihte olduğuna duyulan katı bir inanç... 20. yüzyılın ilk yarısı siyasi alanın bugünkü bütün aktörlerinin çıkış noktası olunca, aktörlerin hepsi de yeni bir yaratılış efsanesi uydurmak, kendi varoluşunu meşrulaştırmak ve anlamlandırmak, kısacası kurgu yoluyla tarihi günün ihtiyaçlarına cevap verecek olaylarla/icatlarla donatmak için birbiri ardına kitaplar yayımlıyorlar. "Geçmişten çok, içinde bulunulan anın dinamikleri tarafından belirlenen ve değişken bir süreç bu." Tarih kitabı diye yazılanların romandan, romanlarınsa tarih kitaplarından farksız olduğu bu karmaşa içinde tarih ve roman ilişkisi iyice yakınlaştı. Öyle ki, tarihi olayların ve şahsiyetlerin, tarihi romanlar üzerinden tartışıldığı bir dönemi yaşıyoruz. 20. yüzyılın ilk yarısını konu edinen tarihi ya da kurgusal anlatılar yukarıda sözünü ettiğim siyasi eğilimlerin düşünce ve algılamalarını, toplumun birleşme ve yarılma noktalarını sergiliyorlar. Tarihe gösterilen bu iki ilginin başlıca iki nedeni var; bunlardan ilki yükselen milliyetçi dalgadır ki her milliyetçi seferberlik en iyi ifadesini tarih anlatılarınd... Devamı

16 10 2006

2006 yılında yakın dönem tarihi

2006 yılında yakın dönem tarihi A. Ömer TÜRKEŞ______________________________________________Ahmet Aziz...Triumvira Attila İlhan...Gazi Paşa Ayten Aygen...Nart'ın Prensleri Elif Şafak...Baba ve Piç Ergin Atlıhan...Hayta Esmehan Aykol...Savrulanlar Gürkan Hacir...Efe Başvekil İpek Arman...Gesi Bağları'nda Bir Sabah Kemal Yalçın...Sarı Gelin, Seninle Güler Yüreğim Mehmet Coral...Tımarhane Adası Mustafa F. Usta...Kızılırmak'ta Gülbiçen Nermin Bezmen...Sır Nurten Ertul...Kimlik O. Necmi Güner...Rana Reha Çamuroğlu...Kalem Efendisi Selçuk Erez...Garo Dayı Şevki İşbilen...Hz. Davud'un Yıldızı Tansu Bele...Gerçeğin Şarkısı Veysel Dikmen...Büyük Ölüler Meydanı Yüksel Ayaydın...Sırlar Gömülmeyi Reddeder ________________________________________________ Dersimiz Edebiyat İyi başladı... 17/02/2006 (219 defa okundu) A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)2000'li yıllar polisiye edebiyatın 1930'lu, 40'lı, 50'li yıllarda yaşadığı 'altın çağ'ını hatırlatıyor; 2006 yılının ilk iki ayında tam on yeni polisiye roman yayımlandı. Künyelerinde yayın tarihi 2005 görünen Orhan Teoman Özdemir'in Agatha Christie'nin Odasında 11 Gün ve Hava Gülbeyaz Coşkun'un Arayış romanları da benim elime 2006'nın ilk günlerinde ulaştı. Şule Şahin'in Kopmuş İp'ini ise hâlâ temin edebilmiş değilim. Aslında Havva Gülbeyaz Coşkun'un Arayış'ı için de sıkı bir takip gerekmişti. Sonunda yazarın 2004 tarihli Mavi Gözlü Adam ve Mazideki Sırlar adlı diğer polisiyeleri ile birlikte Arayış'ı da okuyabildim. Belki kitapları temin güçlüğünün yarattığı beklentidendir, bu üç romanın polisiye kurgusunu yetersiz bulduğumu söyleyeceğim. Daha çok aşkların, evlilik sorunlarının, kadın erkek ilişkilerinin öne çıktığı hikâyelerde karşılaştığımız cinayetler polisiyeseverleri tatmin edecek bir atmosfer yaratamıyorlar. Geçen yıl Antikacı Arago'nun Günlüğü'yle başladığı polisiye kurgulu roman kariyerini 2006 Ocak ayının ilk günlerinde yayımlanan Paris'in Altı... Devamı

16 10 2006

Kuşadası 3 Şiir Ve Öykü Günleri / AÜ 2 Çocuk Kitapları Sempozyum

images (43 resimler) Daha büyük bir görünümünü elde etmek için resme tıklayın.                ... Devamı

16 10 2006

M. Sadık Aslankara Kitaplar Adası

M. Sadık Aslankara Kitaplar AdasıAnadolu'nun oyunları, oyuncularıAnadolu'ya karşı sıra sıra oyunların sergilendiği, Cumhuriyetle gelen değerlerin aşındırılmaya çabalandığı bir süreçte, bütün bunlara Anadolu'nun oyunları, oyunculuklarıyla yanıt vermekten daha hoş ne olabilir dersiniz?Metin And'ın Oyun ve Bügü (YKY, genişletilmiş ikinci basım, 2003) adlı yapıtı üzerinde daha önce durmuş, kitaptan yola çıkarak Anadolu'nun tadına doyum olmaz oyunlarına, bu yönde sergilenen oyunculuklara yeniden döneceğimi belirtmiştim...Bu hafta, konuyu ele almanın tam sırası sanırım. Anadolu'ya karşı sıra sıra oyunların sergilendiği, Cumhuriyetle gelen değerlerin aşındırılmaya çabalandığı bir süreçte, bütün bunlara Anadolu'nun oyunları, oyunculuklarıyla yanıt vermekten daha hoş ne olabilir dersiniz? And, Oyun ve Bügü'yle "pratik ve çıkarcı sonuçlar bakımından ilgilen(ecek)" okura her ne kadar "karşı" tutum sergiliyor, böylesi "tezcanlı okuyucu"yu (297) her ne kadar uyarıyorsa da, benim şuracıktaki değerlendirmelerimin, And'ın saptamalarına, belirlemelerine dayalı bir bireşim olacağı unutulmamalı.Metin And, Dionisos ve Anadolu Köylüsü adlı kitabından şu bölümceyi aktarmış yapıtında:"Köylü davranışlarında iki güç buluyoruz. İlericilik gücü olan aykırı inan ile gerici, eskiyi tutucu halk inançları. (...)/ Başına geyik boynuzları takan, hayvan postuna bürünüp danseden köylünün bu davranışında köyünün, halkının inanç ve törelerinde kutsal bir birleştiricilik buluyoruz. (...) Bu onun eskiyi tutuculuğu. Bunun yanısıra İslam, Hıristiyanlık gibi dinlerin onun aykırı inan, büyücülük, puta tapıcılığına gösterdiği sert tepkiye direnip sonunda bunları bu dinlere bile çeşitli sözde gerekçelerle de olsa benimsetebilmesi. (...) Ahmet Kutsi Tecer'in 1961 yılında İstanbul'da düzenlenen I. Halk Oyunları Semineri'ne sunduğu bildiride verdiği örnek ilginçtir. Genç bir köylüye oynadıkları oyunu niye oynadıklarını soruyor, köylü nedenini bilmediğini ama oynaman... Devamı

16 10 2006

TÜRK EDEBİYATI/ 2004'TE YAYIMLANMIŞ ROMANLAR/ ALİ ŞAHİN

TÜRK EDEBİYATI/ 2004'TE YAYIMLANMIŞ ROMANLAR/ ALİ ŞAHİNTÜRK EDEBİYATI/ 2004'TE YAYIMLANMIŞ ROMANLARALİ ŞAHİN___________________________________________________________A. Mümtaz İdil: Çılgın Keşiş Rasputin;A. Mümtaz İdil: Dehşetin Kanlı Gölgesi Calıgula;Abdullah Ayata: Son Ermeni;Adem Özbay: Saraydaki Mesih;Adnan Binyazar: Ölümün Gölgesi Yok;Adnan Nur Baykal: Hürrem Sultan İle Söyleşi;Ahmet Cemal: Kıyıda Yaşamak;Ahmet Karcılılar: Anonim, Kitap;Ahmet Kekeç: Derin Roman, Selis;Ahmet Önel: Sesin Kabuğu;Ahmet Saatçioğlu: Hayalle Uzlaşma;AlevAlatlı: Aydınlanma Değil, Merhamet!;Ali Arslan: Serçe-2;Ali Cevat Akkoyunlu: Hedef İblis;Ali Ece: Ayın En Güzel Hali;Ali Ezger Özyürek: Muhacirler: Bitmeyen Göç;Ali Osman Ölmez: İki Buçuk;Ali Öztunç: En Son Umutlar Ölür -Afganistan'dan Irak'a-;Ali Sinan Gülsen: İki İnsan İki Anıt;Alp Sezener: Üç Buçuk;Alper Canıgüz: Oğullar ve Rencide Ruhlar;Altan Çimen: Kuantum Şifresi, Doğan Kitap;Altay Öktem: Tanrı Acıkınca;Anastasia Kalyoncu: Bana Veda Etme;Aras Ören: Yanılsamalar ve Sonrası;Armağan Ethemoğlu: Son Masal;Armağan Tunaboylu: Yıldız Cinayetleri;Arzu Çur: Ayşegül Boşanıyor;Aşkın Olgun Labella: Benimle Dans Eder misin Amerika?;Atilla Dirim: Altın Ordu Kartalı Edigey;Attilâ Şenkon: Gökkuşağına İki Bilet;Ayça Seren Ural: Lirik Soğan;Aydın Batur: Bir Gece Toplantısı;Aydilge Sarp: Altın Aşk Vuruşu;Aydoğan Yavaşlı: Ben Öğretmen Kubilay;Ayhan Kaya: Mordem'in Güncesi;Ayhan Uçmaklı: Havaalanı Faresi;Aykut Görkey: Kum Saati;Ayşe Akdeniz: Ateşle Tango;Ayşe Kulin: Gece Sesleri;Ayşe Şasa: Şebek Romanı, Gelenek;Ayşegül Devecioğlu: Kuş Diline Öykünen;Ayten Ayan: Yaprakların Döküldü Eylül;Baki Koşar: Tarkuşu;Barış Bıçakçı: Bizim Büyük Çare... Devamı

16 10 2006

Amat / Asuman Kafaoğlu-Büke Yazın Sanatı

Asuman Kafaoğlu-Büke Yazın SanatıAmat____________________________________________________________"Amat" ilk satırından okuru içine çeken romanlardan. Merak uyandıran bir tempoyla başlıyor: Romanda ne denli önemli olacaklarını bilmediğimiz yan karakterlerle bizi bir anlamda "havaya sokuyor".İhsan Oktay Anar, edebiyat çevrelerinin uzun zamandır merakla beklediği son romanı "Amat"ta, bir ölümlünün bilgi için ruhunu şeytana satma temasını işlemiş. Bu, Batı halk kültürünün iyi bilinen bir efsanesidir. Doktor Faustus'un (ya da Faust) trajik öyküsü, çok sayıda sanatçıya ilham vermiş ve çok eserin konusu olmuştur. Efsaneye göre, bir Alman astroloĞu olan Faust, bilgi ve güç elde etme karşılığında ruhunu şeytana satar. Ademoğlunun bilmek istediği şey her zaman hastalık ve ölümden nasıl kurtulacağıdır; şeytan ise bu alışverişten tanrı ile giriştiği düelloda bir yandaş bulmuş olarak çıkar. Gerçekten de Faust adında bir âlimin yaşadığı ve şeytandan yakın dostu olarak söz ettiği bilinen bir gerçektir. Faust'un hikâyesi ortaçağ filozof ve bilim adamlarını etkilemiştir, hatta ilahiyat, astronomi ve ruhbilim konularında ortaya atılan yeni düşüncelere ilham kaynağı olduğu görülür, ama efsanenin tamamı bundan ibaret değildir, bir de karanlık yüzü vardır ki, büyücülük, kehanet, simya ve şeytanla ilgili karmakarışık bilgilerle doludur. YAN KARAKTERLER"Amat" ilk satırından okuru içine çeken romanlardan. Merak uyandıran bir tempoyla başlıyor: Romanda ne denli önemli olacaklarını bilmediğimiz yan karakterlerle bizi bir anlamda "havaya sokuyor". Romanın ilk paragrafı, 1670 yılında Galata civarının genel havasıyla başlıyor ve paragrafın son tümcesi "...paranın satın alamayacağı bir tek âdemoğlu yoktu, deli marangoz hariç!" diye sona eriyor. Çok doğal olarak, deli marangoza hedeflenmiş şekilde okumayı sürdürüyoruz, ama konu deli marangoz yerine hekim Avram Efendi'yle, ardından da hekime tedavi edilmek üzere getirilen gözleri yuvalarından çıkmış Kayıkçı Recep ile ... Devamı

16 10 2006

CNN Türk'te Orhan Pamuk'un Nobel Edebiyat Ödülü

Nobel Edebiyat Ödülü Pamuk'un 12 Ekim, 2006 14:05:00 (TSİ) Pamuk, Nobel Ödülü'nü alan ilk Türk oldu Pamuk, Nobel Ödülü'nü alan ilk Türk oldu İLGİLİ HABERLER • Orhan Pamuk Fransa'yı eleştirdi • Erdoğan'dan Pamuk'a Nobel tebriği • Pamuk hakkında farklı sesler yükseliyor • "Bu ödül Türkiye'ye de verildi"   2006 Nobel Edebiyat Ödülü yazar Orhan Pamuk'a verildi. Böylece Pamuk, Nobel ödüllerinin en prestijlisi olan Edebiyat Ödülü'nü alan ilk Türk oldu.İsveç Akademisi, '2006 Nobel Edebiyat Ödülü'nün, kentinin melankolik ruhunun izlerini sürerken kültürlerin birbirleriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler bulan Orhan Pamuk'a verildiğini' açıkladı. Açıklamada, Pamuk'un 'roman sanatında, kimliklerle ve çift kişiliklilik motifleriyle oynamasıyla ün kazandığı', 'büyürken geleneksel Osmanlı tarzı aile yaşamından Batı yaşam tarzına geçişi yaşadığını' söylediği ifade edildi. Orhan Pamuk, 1.4 milyon dolar para ödülü ile altın madalya alacak. Pamuk: "Çok mutluyum" 2006 Nobel Edebiyat ödülünü kazanan Orhan Pamuk, çok mutlu olduğunu, ödülü kazanmaktan kıvanç duyduğunu ve ödülü almak için Stockholm'e geleceğini söyledi. Ödülü kazandığını ABD'de öğrenen Pamuk, İsveç gazetesi Svenska Dagbladet'in sorularını telefonla yanıtladı. Ödül töreni 10 aralıkta Stockholm'de düzenlenecek. Fransa'daki yasa teklifine değinmedi Yazar Orhan Pamuk, Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasını CNN International'a değerlendirdi.  Pamuk yazdıklarıyla Türkiye'nin de tanındığını söylerken, Fransa Parlamentosu’nda ‘Ermeni soykırımı’nı inkara ceza getiren yasa teklifinin kabul edilmesini konusunda yorum yapmaktan kaçındı. Dışişleri Bakanlığı, Orhan Pamuk'u kutlayarak ödülün Türk edebiyatının tüm dünyada çok daha geniş bir şekilde tanınmasına önemli katkılarda bulunacağını açıkladı. Bakanlık açı... Devamı

16 10 2006

'Baba ve Piç' adlı romanla ilgili karardaki açıklamalar,

'Baba ve Piç' adlı romanla ilgili karardaki açıklamalar, nerdeyse romanın, giderek edebiyatın, kimi eleştirmenlerce bile yeterince kavranamayan tanımını ortaya koyuyor 13/10/2006 (83 defa okundu) CELÂL ÜSTER (E-mektup | Arşivi) Bir yargıcın romana bakışı Baba ve Piç adlı romanı nedeniyle Türk Ceza Kanunu'nun 301. maddesi uyarınca "Türklüğe hakaret" suçlamasıyla yargılanan Elif Şafak'la ilgili aklanma kararının gerekçeleri açıklandı. İnsan "aklanma" derken bile utanıyor. "Kara" mıydı da aklansın? Hayır, yalnızca karalanmıştı, o kadar. Beyoğlu 2. Asliye Ceza Mahkemesi yargıcı İrfan Adil Uncu'nun, gazetelerde ayrıntılı biçimde yer alan gerekçeli kararı düşünce özgürlüğü açısından örnek nitelikte. Ama sakın, basında nicedir sürüp giden tartışmalara benim de gireceğimi sanmayın. Ne 301. maddenin kaldırılması gerektiğinden söz açacağım, ne Türklükten, ne de Ermeni sorunundan. Uzmanları, bu konuları ayrıntılarıyla tartışıyorlar. Gerekçeli kararın bence en ilginç yanı, mahkemenin, romanın kurgu olduğunu, dolayısıyla roman kahramanlarının suç işleyemeyeceğini saptaması. Yanılmıyorsam, bir edebiyat yapıtıyla ilgili olarak ilk kez böyle bir mahkeme kararı çıkıyor. Umarım, bundan sonra yargılanmaya kalkışılacak romanlar için de örnek karar olur. Edebiyat bire bir gerçeği sunmaz Baba ve Piç adlı romanla ilgili karardaki açıklamalar, nerdeyse romanın, giderek edebiyatın, kimi eleştirmenlerce bile yeterince kavranmayan tanımını ortaya koyuyor. Edebiyat, bire bir gerçekliği sunmaz bize. Tam tersine, bire bir gerçeklikten uzaklaştığı ölçüde gerçeklik duygusu taşır. Salman Rushdie, "Edebiyat," der, "insan toplumu ve insan ruhundaki en yüksek ve en alçak noktaları keşfe çıktığım yerdir; mutlak gerçeği değil, öykünün, düşgücünün ve yüreğin gerçeğini bulmayı umduğum yerdir..." Carlos Fuentes, bir süre önce Sözcükler dergisinde yayımladığım "Romana Övgü" başlıklı konuşmasında, modern romanın, tüm gerçeklerin kuşkulu olduğu, her şeyin bir belirsizlik denizin... Devamı

16 10 2006

Bir zamanlar Anadolu'da... Fakir Baykurt külliyatı...

Bir zamanlar Anadolu'da... Literatür Yayınevi, Fakir Baykurt külliyatına 'Kaplumbağalar' ile başladı. Bu eserler, Türk toplumunun aynaya yansıyan suretidir aynı zamanda 13/10/2006 (60 defa okundu) A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi) Cumhuriyet'in ilk yıllarında yaşanan yoksulluk ve zulüm, şu an içinde bulunduğumuz koşullardan daha hafif değildi kuşkusuz. Ama, bugün tarih kitaplarından okuduğumuz modernleşmenin insanlara ödettiği ağır bedellerinin belleklerimizde bir karşılığı yok, çünkü geçmiş hakkındaki 'bilimsel' bilgilerde geçmişin ruhunu, atmosferini, insanların acılarını hissetmemize yarayacak imgeler yer almıyor. Sayılar, istatistikler, köy ve köylülerin sayısı, tarım ürünlerinin fiyatları ve geçim standartları kaydedilmiştir elbette. Ne var ki, insanların yeni yaşam tarzlarına duydukları tepkiler, çektikleri acılar, karşılaştıkları aşağılanmalar ve açlık sınırına dayanan yoksulluk hiçbir zaman 'bilimin' nesnesi olmamıştır. İşte bu yüzden, geçmişin uçucu imgesini yeniden canlandırmak için sanata, edebiyata -en çok da romana- başvurmak zorundayız. Cumhuriyet tarihinin nerdeyse elli yıllık bir döneminin toplumsal hayatını en iyi resmeden metinlerse Fakir Baykurt ismiyle bütünleşen 'köy romanları' kanonuna aittir. 'Köy romanı' Toplumsal sorunlara getirdiği eleştiriler ve çözümler köy-köylü gerçeğinden hareketle incelediği için Fakir Baykurt için köy yazarıdır diyoruz, ancak köy romanları onunla başlamıyor. Osmanlı'da, köyde geçen ilk romanının Nabizade Nazım'ın Karabibik'i(1890) olduğunu biliyoruz. Ancak sayısal azlıkları, köye yönelik romanların ilgi çekmediğinin işaretidir. Cumhuriyet dönemini romanlarına gelince; İstanbullu aydının Anadolu'nun tozlu yollarında, yoksul köylerinde dolaşıp cahil bırakılmış, dini istismarlara uğramış ve köy ağası tarafından sömürülüp devlet görevlileri tarafından ezilmiş köylü milletiyle kucaklaşması -aslında kucaklaşmadan çok el öptürmesi- Çalıkuşu ile başl... Devamı

15 10 2006

2006R Semra Topal: Yara

2006R Semra Topal: Yara   Kapanmayan yara... Semra Topal son kitabı Yara'da cinselliği, yani hayatı ve ölümü anlatıyor. "Hayat kadın bedeniyle, cinsel organıyla doğrudan ilgili" diyor Topal, "Kürtaj ise kadının yarası". Bu yüzden cinsellik, şiddet, haz, öfke ve acıyla iç içe geçiyor Yara'da. Özlem Altunok Semra Topal'ın son kitabı "Yara", hayatın başladığı yerde, kadının cinsel organında kanıyor. Yara'nın konusu kürtaj. Topal, kürtaj için "Kadınların tek trajedisi" diyor, "Bedenimiz kaderimiz. Gerçek anlamda yaralanabilecek tek kişi de kadın, çünkü doğuştan öyle tasarlanmış ve tehlikeye adanmıştır." Dünya, ölüm ve cinselliğin hüküm sürdüğü bir kapan, Yara'da. Bu kapanın cehenneme en yakın insanları ise fahişeler ve yazar Elem Pomak. Yani yaralarını kapayamayan, kaşıyan kadınlar... Semra Topal "Yara"yı anlatıyor. -"Yara", "Gece Gülüşü" ile başlayan erotik edebiyat türündeki ikinci kitabınız. İlk dört kitaptan sonra bu türe yönelmenizde neler belirleyici oldu? Gece Gülüşü tamamen erotik bir kitaptı, orada erotik güzelliği ve şiddeti ortaya çıkaran hiçbir şeye karşı çıkmamıştım. Yara'da ise ana temayı erotizm olarak belirlemedim, erotik öğeler barındırsa da asıl mevzu cinsellikti. Her birimiz dünyaya cinsellikle geliyoruz ya da gelemiyoruz. Kadın için de, erkek için de dünya, kadının cinsel organıyla, yani yarasıyla başlıyor. Hayat kadın bedeniyle doğrudan ilgili, kadın cinsel organı hayat verici tek organ. İşler yolunda gittiği müddetçe bir sorun yok, ama cinsellikte işler pek yolunda gitmez. Hamile kaldığı halde bebeği dünyaya getirememek, yani aldırmak kadının tek trajedisi. Ben bu olayı, kaybetmeyi, ölümün, erotizmin, katletmenin izinde yazdım. - Yani sizin yaranızdan çıkan bir kitap diyebilir miyiz? Yara'da tek rehberim hayatımdı. Gece Gülüşü'nün yanında Yara'yı kan gibi kıpkırmızı bir kitap olarak görüyorum. İnsanın bütün gizi erotizmde saklı. Ben bugün erotik olanla yakından ilgiliysem, her birimizin, ko... Devamı

12 10 2006

'Beni kimse anlayamaz deyip durdu'

'Beni kimse anlayamaz deyip durdu' İLÜSTRASYON: YAVUZ MAMAÇAtaol Behramoğlu şiirinde aşk ve devrim ön plandadır. Aşk, belki de alaya alınmayan, şairi devrim kadar heyecanlandıran tek duygudur07/04/2006 (312 defa okundu) SENNUR SEZER (Arşivi)Ataol Behramoğlu 1960 Kuşağı denildiğinde ilk akla gelen ozandır. Şiiri kırk yaşına basmıştır. Yine de genç okurları onu altmışında bir delikanlı olarak düşünemezler. Konuştuğum hayranlarından biliyorum. Yirmisinde bir genç kız için "o, olsa olsa otuzlarında falan"dı. Şiirlerini okuyanlar onu hep kendi yaşıtı sayarlar. Yazdıklarında okuruyla hemen özdeşleşmeye hazır, yavan sıradan öğeler var demek değildir bu, tersine yorumlanması gereken bir derinliğin sezilmesi sonucudur. Her yaştaki okurun tanıdığı ama söyleyemediği bir duygudur dizelerindeki: "Sabahleyin ben/sanki çocukluğumdayım/kımıldamasam/hayat da duracak sanki..." Ataol Behramoğlu için çocuk imgesi de çocukluk teması da sık sık döndüğü bir temadır. Nedenini de açıklar: "Çocukluk önemli, çocukluk olağanüstü bir dönem, yani dünyayı keşfe çıktığın bir dönem: Her şeyi ilk defa görüyorsun, yağmurun yağışını, güneşin çıkmasını, bir civcivi. Mesela çocukluk yıllarımda rastladığım şiddet sahneleri benim toplumcu olmamda çok önemli etkenlerdir." Behramoğlu şiiri de çocuklukla tanımlar: "Zannediyorum ki çocukluk yıllarında insan, varoluşu çırılçıplak, derinliğine kavrar. Çocukluk bir bakıma günahsızlık, bir bakıma büyük günah dönemi, yani bütün duyguların hem çok masum biçimde, hem de çok derin ve yakıcı biçimde algılandığı bir dönemdir. Sonraki yıllarda insan, toplumsal ilişkiler içinde kişiliği geliştikçe çocukluğundan kopar. (...)Belki de çocukluğa doğru bir kazıdır şiir. Yani kaybettiğimiz şeyleri yeniden kazanmak, o masumiyet çağını yeniden yakalamak. O derinliği, o saflığı, yeniden ele geçirmek çabasıdır belki de." 60 Kuşağı şiiri Behramoğlu, benim yaşıtım ve kuşaktaşım. Benzer koşullarda yaşadık üstelik, memur çocuğuyduk, Anadolu'daydık. Dar geliyordu kalıplar. ... Devamı

12 10 2006

Göç, aşk, azınlık, yoksulluk...

Göç, aşk, azınlık, yoksulluk... Polisiye kitaplarıyla tanınan Esmahan Aykol, bu kez aşkı anlatıyor. 'Savrulanlar', Ermeni Techiri'nin de işin içine girdiği bir unutma hikâyesi26/05/2006 (282 defa okundu) NAZAN ÖZCAN (Arşivi)Aslında bir Kati Hirşel polisiyesi daha bekliyorduk Esmahan Aykol'dan. Ne de olsa Kati'nin komikliğini, zekasını ve kadın bakış açısını pek sevmiştik. Ama yeni kitabı Savrulanlar'ın polisiye olmamasını tercih etmiş Aykol. Cinayetlerden uzaklaşmış, kişisel acılara bakmayı tercih etmiş bu kez. Aşk acısından kurtulmak ve unutmak için İstanbul'dan Londra'ya giden Ece, hem kendisiyle hem de Ermeni Techiri'ne uğramış sadekâr dedesinin geçmişiyle hesaplaşıyor. Unutmak için gittiği yerde, daha çok hatırlıyor. Bir taraftan hatırlarken siyasi nedenlerle iltica edenlerin, daha iyi bir hayat için göç edenlerin korkunç yoksulluk ve ayrımcılık dolu hayatlarını görüyor. Siz de Ece'ye birlikte 1900'lerin başından 2000'lere kadar, insan acısının nasıl da hiç değişmediğini görüyorsunuz... Önceki iki romanınız polisiyeydi; Savrulanlar'da ise farklı bir türü deniyorsunuz... Ben kendimi polisiye yazarı olarak değil, hep yazar olarak gördüm. Yazıyorum diye düşünüyordum, polisiye ya da aşk romanı. Arada bir fark yok. Birtakım karakterler yaratıyorsun, o karakterlerin gözünden dünyaya bakıyorsun, dünyayı onlar gibi algılıyorsun. Fazla bir şey fark etmedi benim açımdan. Ama bu romanı yazarken çok zorlandım. Çünkü çok araştırma yapmak zorunda kaldım. Kapalıçarşı'daki sadekârlarla günlerce konuşarak, yüzük yapmayı öğrenerek vs. Polisiyede adli tıpçılarla konuşuyorsun daha çok. Ayrıca polisiyelerde daha günceli yazdım. Bu romanda ise büyükbabayı konuşturmak, eski kelimeleri kullanmak zorundaydım. Onun için biraz zorlandım. Kitap aslında kötü bir aşktan kaçmak için İstanbul'dan Londra'ya giden Ece'nin hikâyesi gibi başlıyor ama daha sonra Ece'nin büyükbabasının hikâyesi öne çıkıyor... Başta kafamda, Lond... Devamı

12 10 2006

Yolunu şaşırmış ruhlar

Yolunu şaşırmış ruhlar 'Tımarhane Adası', savaşın şiddetiyle deliren ve insanlıktan çıkan kahramanları aracılığıyla, savaşın trajediden başka bir anlama gelmediğini vurguluyor26/05/2006 (178 defa okundu) ERKAN CANAN (E-mektup | Arşivi)Bazı gerçeklerin, acı deneyimlerin unutulmaması için sürekli dile getirilmesinde yarar var. Tarihi romanlar bunun için bire bir. Bu romanlar, okuyucunun tarihi gerçeklerle yüzleşmesi ve onlarla hesaplaşması için önemli. Çünkü resmi tarihin birçok ayrıntıyı dışladığı, tarih biliminin sosyal gerçekliklere burun kıvırdığı bilinen bir gerçek. Tarihi romansa, tam bu aşamada, tabii yazarının çabalarına ve cesaretine bağlı olarak, tarihi yazanlar tarafından unutulanları, unutturulanları, çerçeveden dışlananları yeniden gün yüzüne çıkarabilir. Bir savaşın neyi amaç edinirse edinsin, sonuç olarak trajedi yarattığını biliyoruz. Bunu resmi tarihten değil, halk söylencelerinden, destanlarından ve ağıtlarından öğreniriz. Sosyal tarihe dahil olan bu ürünler, tarihin mağduru olanların bire bir yaşamlarından üretilir. Tarihi roman, bire bir sosyal tarih enstrümanı olmamakla birlikte, hem resmi tarihten hem de sosyal tarihten/halk kültüründen beslenmesi yönüyle, kuşkusuz sosyal tarihe daha yakındır. Türkiye'de tarihi roman yazan önemli isimlerden biri olan Mehmet Coral'ın son romanı Tımarhane Adası yayımlandı. Bu roman için de, yazarın önceki kitaplarında olduğu gibi tarihsel özelliklerin egemen olduğunu söylemek mümkün. Fakat Tımarhane Adası birbirinin içine geçmiş iki bölümden oluşan bir roman olması yönüyle farklı. Romanın birinci bölümünde, Kurtuluş Savaşı yıllarında birbirine âşık olan Ahmet ve Eleni hikâye edilirken, ikinci bölümde Ahmet ve Eleni'nin oğlu Mustafa'nın, anne ve babasının vasiyetini gerçekleştirme çabası anlatılıyor. Yazar bu romanında, birbirine âşık, farklı dinler ve milletlerden iki insanın savaş nedeniyle altüst olan dünyalarını, suskunluktan başka kendini ifade edebileceği hiçbir aracı olmayan insanları ... Devamı

12 10 2006

Erdal Ağbi'li zamanlar

Erdal Ağbi'li zamanlar Erdal Öz'ü son yıllarda en sık meşgul eden düşünce, Can Yayınları'nın da bir dergi çıkarması gerektiğiydi.Sonra, o gidince daha iyi anladım ki, onu, düşündüğümden daha çok seviyormuşum. Hayat hep böyle yaşanıyor...19/05/2006 (259 defa okundu) SEMİH GÜMÜŞ (E-mektup | Arşivi)Erdal Ağbi'yi ilk kez Ankara'da Büyük Sinema'nın olduğu çarşının içindeki Sergi Kitabevi'nde görmüştüm. Ben onu biliyordum, Erdal Öz'dü, öykü yazarı, hayallerimin büyük bölümünü dolduran küçük ama büyülü kitabevinin sahibiydi. On üç-on dort yaşlarında, okuldan çıkıp Sakarya Caddesi'nden geçerek Kızılay'a geldikten sonraki ilk uğrak yerim Sergi Kitabevi'ydi. Bizim zamanlarımızın pek çok küçük çocuğu gibi, devrimci ağbilerinin yanında olacağı neyse olmuş bir ortaokul öğrencisi olarak Sergi Kitabevi'ne uğramadan edemez, içeri girdikten sonra tezgâhın oralarda bir yerde olduğunu hissedip de yüzüne bakmaya çekindiğim Erdal Öz'ün varlığından habersizmiş gibi kitaplara bakıp ara sıra aldığım kitabı tek söz etmeden uzatır, kâğıda sarılmasını önüme bakarak bekler, sonra usulca çıkardım. Her gün gitmeye utanır, sürekli geldiğim için ilgilenilmesini istemezdim; iki üç günde bir uğradığımda da bazen dışardan bakıp içeri girmeden vitrinin önünden ayrılır, bazen de içerde beş on dakika oyalanıp eve yollanırdım. Sergi Kitabevi'nin Marx'tan Mao'ya, sosyalizmin önderlerince söylenmiş parlak sözlerle süslediği ambalaj kâğıtlarını atmaya kıyamadığım için düzeltip ütüleyerek saklardım. Anılar, acı bir yürek yarası Bunları unutulmaz anılarımız arasında tutarız hep, ama şimdi Erdal Ağbi aramızda yok ve bu güzel anıları içimizde buruk, acı bir yürek yarası gibi yaşarken biliyoruz ki hayat hiç durmadan akıp gidiyor ve biz hep onun içinde yalnız bireyler olarak kendimizce yaşamaya çalışıyoruz. İnsan arkadaşsız edemez. Yalnızlık en yakın arkadaşlarımızdan olsa bile, aynı masada oturmak, rakının eşliğinde muhabbet etmek, yeni kitaplardan ... Devamı

12 10 2006

'Kırk'ta dil ve anlam

'Kırk'ta dil ve anlam Faruk Duman kitabında sözü minimal kullanarak okurun tamamlaması gereken bir dil oluşturuyor.Faruk Duman'ın cilaya gereksinimi olmayan yeni romanı 'Kırk', arı su gibi. İlk kitabından beri bir dil deniyor Duman ve bu dil her seferinde olgunlaşıyor02/06/2006 (270 defa okundu) SEMİH GÜMÜŞ (E-mektup | Arşivi)Kapalı bir avuçtur sözcük Neden açıp da sormak ister insan? Melih Cevdet Anday Faruk Duman'ın yazdığı altı kitabı da okumanın yol açtığı düşünceler yalnızca yazınsal yazının anlamıyla ilgili olduğu için, Kırk'ı edebiyatın dışına açılan bütün kapıları kilitleyen bir duygu içinde okuduğumu söyleyebilirim. Önce duygu: çünkü birbiriyle çelişmeyen, ne yazarını, ne okurunu kandıran bu metinler insana edebiyatın yüceliğini iletiyor. Sonra düşünce: Her kitabını okuyuşumda aynısını görüyorum ki, Faruk Duman'ın kimine öykü, kimine roman dediği, ama birbirinden ayrılması olanaksız bu metinler hep aynı kaynağa götürüyor. Orada yaratıcı yazının saydamlığı ve o saydam yansıtıcının yüzünde gördüğümüz kendi yansımız var edebiyatın herkesçe paylaşılamayan yalnızlığı olarak kendi yansımız. Faruk Duman'ın bu sözlerin taşıdığı anlama uygun, ama cilaya gereksinimi olmayan yeni romanı Kırk, arı su gibi. Önce diliyle. İlk kitabından beri bir dil deniyor Faruk Duman. Bu seçilmiş dilini her yeni kitabında biraz daha olgunlaştırma, kendince gördüğü eksiklerini giderme kaygısı var ve bu anlaşılıyor. Yalnızca güzel bir Türkçeyle yazma özeni değil bu. Faruk Duman'da, benzerleri Vüs'at O. Bener, Bilge Karasu, Ferit Edgü'de bulunan, son kertede indirgenmiş olduğu için anlamı yalınlığın örttüğü dilde özgün olma arayışı var. Nirengi noktası Sözün minimal kullanıldığı yerde okurun tamamlaması gereken, dolayısıyla yazarın çabasına benzer bir çabayı okurundan da bekleyen bu dil, Faruk Duman'ı kendi kuşağındaki pek çok yazardan ayırıyor. Kırk bu özelliğin bir adım geriye çekildiği bir roman. Nedeni eğer yeterince anlaşılamamaksa,... Devamı

12 10 2006

Düşsel bir eve yolculuk

Düşsel bir eve yolculuk Sadık Yemni yeni romanı 'Muhabbet Evi'nde, polisiye kokan bir gerilimle toplumsal eleştiriyi usta bir şekilde aynı potada eritmeyi başarıyor09/06/2006 (130 defa okundu) NESLİHAN SAVAŞ (Arşivi)Korku ve paranoyayla beslenip büyüyen, bir sarmaşık gibi yayılan nefret ve ayrımcılık... Sadık Yemni, yeni romanı Muhabbet Evi'nde bu mesele çerçevesinde 'yabancı' düşmanlığına odaklanıyor. Siyah ve beyaz gibi keskin çizgilerle ayrılan insanlar ve peş peşe işlenmeye başlayan gizemli cinayetler... Roman, Don Siegel'ın yönettiği 'Invasion of the body snatchers' filmindeki Dr. Kaufman ve Dr. Miles J. Bennel'ın diyaloğuyla açılıyor. 1956 yapımı filmde, uzaylıların dünyayı istilasıyla kitlesel histeri ortaya çıkar. Ancak filmdeki uzaylılar, kendilerinden başkasını görünce elleriyle onu gösterip çığlık atarlar. Bu, 'öteki'yle aslolanın bazen karışabildiğine dair bir gönderme belki de. Yapıtlarında sürükleyici bir öğe olarak gerilimle gizemi ustaca bir arada kullanan Yemni, Amsterdam'da geçen romanını kurgularken de gerçek bir olaydan yola çıkmış. Bu gerçek olay, 'Teslimiyet' filmiyle tepki alan yönetmen Theo van Gogh'un Faslı biri tarafından, İslam'a hakaret ettiği gerekçesiyle öldürülmesi ve o zamana kadar bu tür şiddet eylemlerine alışık olmayan Hollanda'da başlayan Müslüman düşmanlığı... Bu olay, Avrupa'da yerli halkla göçmen yabancılar arasındaki gerilimi artırır. Kazıkçı katil dehşeti Sadık Yemni, 2 Mart çarşamba günü başlattığı ve günlük gibi kurguladığı sekiz bölümlük romanında bu gerilimli ayrımcılığı dinsel unsurlar üzerinden inceliyor ve 'arada kalma'yı; otuz yıldır Hollanda'da yaşayan Türk kökenli bir göçmenin ağzından anlatıyor. Önceleri matematik öğretmenliği yapan kırk dokuz yaşındaki erkek kahramanımız, Amsterdam'a gelmesiyle başlayan 'kadaverin'li (cesedin çürümesi sırasında oluşan keskin kokulu kimyasal madde) kâbuslardan mustariptir. Sürekli, biril... Devamı

12 10 2006

Çağın hızına yetişemeyenler

Çağın hızına yetişemeyenler Günhan Kuşkanat, ilk romanı 'Kıyısız Gemiler' ile çağın bireyine, hatırlama ve unutma çerçevesinden bakıyor09/06/2006 (177 defa okundu) ERKAN CANAN (E-mektup | Arşivi)Daha sık unutmanın nedeni, yaşanan çağ göz önüne alındığında, daha hızlı yaşamaktır. Hızlı yaşam, yüzeysel olduğundan, ardında anımsanacak pek bir şey bırakmaz. Bunun anlamı, yaşamanın kendisinin de, çok şikayet edilen gündelik işler gibi rutinleşmesi, hiçbir olağanüstü yönünün kalmamasıdır. Çağın bireyinin çalışmaya eskilere oranla daha çok zaman harcaması ve tüketim kültürünün egemenliği, bu çark arasında sıkışmış bireye, makul seviyede bir huzur için pek şans tanımıyor. Bu, depresyonun, stresin, şimdilerde başlıca sorun olarak görülmesinden de anlaşılabilir. Doğrusu, şimdilerde dillendirilen böylesi şikayetler için çok makul gerekçeler var. Çünkü bilindiği gibi, çalışanların özgür boş zamanları bile, kendilerini çerçeveleyen kapitalizmin halihazırdaki gelişmiş ve önüne geçilemez görünen düzeneği tarafından belirleniyor. Yaşam şartları gün geçtikçe zorlaşıyor ve bu zorluklar karşısında birey, kendini korumak için savunma mekanizmaları geliştiriyor. Unutmak, bu tarz bir savunma mekanizması olarak düşünülebilir. Çünkü unutmak, huzursuzluk veren nedenleri de kapsar ve bireyin hoşnutsuz ruh dünyası böylece, az da olsa, kendi yaşam gerekçelerini yaratır. Çağ, sistemin bireyi olduğunca köşeye sıkıştırdığı ve bireyin de bu sisteme karşı , savaşabilecek araçlardan yoksun olduğu çağdır. Klasik tanımlamalarla ifade edilmeyecek sisteme karşı, bireyin de klasik tanımlarla ifade edilemeyen tavrı vardır. İşte unutmak, hiçbir devrimci amaç içermese de böylesi bir tavırdır: Doğal olmayan seleksiyon karşısında, bireyin doğal olmayan tavrı... Günhan Kuşkanat, ilk romanı Kıyısız Gemiler ile çağın bireyine, hatırlama ve unutma çerçevesinden bakıyor. Bu bakış, yazarın ilk öykü kitabı olan Kış Leylekleri'ni okumuş olanların da fark edebileceği gibi, olabildiğince eleştirel ve huzurs... Devamı

12 10 2006

Gün akşamlıdır devletlüm

Dersimiz Edebiyat Gün akşamlıdır devletlüm Şimdiye kadar polisiye kitaplarıyla tanıdığımız Osman Aysu 'Yüreğimde Yare Var' adlı yeni kitabında Babıali baskınını, o baskında rol alan Talat Bey ile Enver Bey'i anlatıyor16/06/2006 (129 defa okundu) ROZERİN BOLLUK (Arşivi)Osman Aysu'yu bugüne kadar polisiye roman yazarı olarak tanıyorduk. Yayımlanmış yaklaşık kırk polisiye kitabı var yazarın. Aysu, bu kez tarihi bir roman yazarak çıkıyor okurun karşısına. Yüreğimde Yare Var-İttihatçılar, yakın tarihimizi irdeliyor. Osmanlının son döneminde yaşanan Babıali baskınını, o baskında rol alan Talat Bey ve Enver Bey'i anlatıyor. Osman Aysu, bir polisiye yazarı olarak edindiği kurgu ve anlatım deneyimini tarih yazarken de çok iyi kullanıyor. Romanın başkahramanı, sıradan, emekli bir mülazım olan Şahap'tır. Biz, Talat ve Enver Bey'in planlarını, düşüncelerini Şahap'ın yaşadıklarıyla öğreniriz. Şahap çok genç yaşta babasını kaybetmiş, öksüz bir çocuk olarak sert ve disiplinli askeri eğitim almıştır. Çok sevdiği mesleğinden siyasi nedenlerle koparılıp malulen emekli edilmiştir. Yaşadığı büyük aşkı da hayal kırıklığı ile sonuçlanmıştır. O, koca bir imparatorluk çökerken dumanlı bir kahvede ümitsizliğin en âlâsını yaşar. Şahap'ın yaşadığı ruh hali aslında milletin ümitsizlik ve perişanlığının da aynasıdır. Balkan Harbi tüm şiddetiyle devam ederken, Kırklareli ve Lüleburgaz meydan savaşlarını kaybeder Osmanlı. Osmanlı donanması, Anadolu askerini Çatalca'ya kadar sürmüş olan Bulgar tümenlerine cehennemi bir ateş yağdırıyordur. Anadolu askerinin büyük bir kısmı harpten biraz evvel terhis edilmiş ve seferberlik başlayıncaya kadar birlikler Rumeli askerleriyle doldurulmaya çalışılmıştı. Garp Ordusu'nun Arnavutlar tarafından arkadan vurulduğu, birçok şehir ve kasabanın işgal edildiği haberleri gelmiş; bu durum firarlara yol açmış, askerde kimse kalmamıştır. Bu da yetmezmiş gibi İstanbul halkı gelen muhacir kafileleri karşısında büyük bir şaşkın... Devamı

12 10 2006

Acının başlangıcı

Acının başlangıcı Aslı Tohumcu 'Yok Bana Sensiz Hayat'ta, merkezdeki iki kahramanı Adem ve Mine ile aşkın şiddete, yok edişe açılan kapısını aralıyor16/06/2006 (185 defa okundu) ERKAN CANAN (E-mektup | Arşivi)Aşk, bir yönüyle deliliğin ve şiddetin meşruluk kazandığı andır. Âşık olan insan hem delirebilir hem de sözümona sonu gelmez bir öfkeyle, tüm dünyayı yok etme güdüsüyle hareket edebilir. Oysa aşk bir fanteziden ibarettir ve bir insanı delirtmesi veya onu öfkeden kudurtması da, âşık olan insanın bu fanteziyi bayağı bir gerçek saydığının, fazla abarttığının göstergesidir. Bu anlamda Doğu'nun delileri ve canileri fazladır. Doğu, aşk acısının iflah olmaz bağımlısı, Batı kökenli olduğu halde, 'Mutlu Aşk Yoktur'un en iyi taraftarıdır. Acıyla bağımızın bu kadar derin olması, bir türlü onu hayatımızda makul bir seviyeye indiremeyişimizin nedeni, işte bu bağımlılığımızdır. Aslı Tohumcu'nun Yok Bana Sensiz Hayat isimli romanı, böylesi bir aşkın tasavvur edildiği bir metin. Tohumcu, merkezdeki iki kahramanı, Adem ve Mine ile aşkın şiddete ve yok edişe açılan kapısını aralıyor. Romanın aşkı merkeze almasının bu anlamdaki öneminin yanında, özellikle aşkın simgelendiği iki kahramanın çocuk olması, 'Sür' ve 'Cumurkuşu' gibi iki özgün tipin bulunması, kurgunun sahip olduğu masal tarzı, hareketli anlatım ve karabasan hava, Yok Bana Sensiz Hayat'ı ilginç kılan başlıca unsurlar. Roman, yıkıcı duygulara sahip kahramanlarının çocuk olmasından kaynaklı olarak, bu aralar gündemde olan çocukların ve gençlerin şiddet performanslarının etkisiyle de okunabilir. Duygunun kör kuyusu Roman, Adnan ve Mine kahramanları üzerinden, çerçeve olarak aşkı alır. Burada aşk, pozitif yönlerinden çok, Adem'in Mine'yi kaybetmesiyle beraber içine düştüğü kötü durum şeklinde verilir. Kurgu asıl olarak, Adem'in bu duygunun etkisinde şekillenen, hareketlenen hayatını aktarır. Aşkın bire bir tanımı olmadığından ve gayet doğulu olan kıskançlık cinayetler... Devamı

12 10 2006

1920 yazı, Kalamış ve bir kız...

Dersimiz Edebiyat 1920 yazı, Kalamış ve bir kız... Burhan Cahit'in 1927 yılında yayımlanan ve harf devrimine bağlı olarak kısa sürede okunmaz hale gelen 'Ayten'i yeniden okur huzurunda...23/06/2006 (176 defa okundu) TAMER KÜTÜKÇÜ (Arşivi)Cumhuriyet döneminin geniş kitlelere ulaşan romancısı Burhan Cahit tarafından 1927 yılında yayımlanan ve bir yıl sonra gerçekleşen harf devrimine bağlı olarak çok kısa bir süre içinde 'okunamaz' hale gelen Ayten, Akgül Zorbay'ın, kendisine refakat eden Dr. Tülay Gençtürk-Demircioğlu, Ar. Gör. Gülşah Taşkın ve Ar. Gör. Veysel Öztürk'ün de katkılarıyla tamamladığı titiz çalışması ile yeniden yayımlandı. Öykü, 1920 yılı yazına denk düştüğü romanda olay örgüsü, Ayten'in ilk gençliği, annesi ve arkadaşlarıyla olan ilişkileri üzerine odaklanır. Kahramanın, hayatı anlama çabası ile ilk sevgilerin arayışları/kayboluşları arasında dolaşan okuru ise, romanın sonunda bir sürpriz beklemektedir. Olay örgüsüne yayılmış 1920'lere ait küçük yaşam parçalarının ötesinde, romanın kayda değer bir noktasına değinmek yerinde olur. Nedense edebiyat eştirmenlerinin/tarihçilerinin çok da üzerinde durmadıkları, oysa popüler romanların çok önemli bir zenginliği olan o döneme ait belgesel nitelikli taşımaları ve folklorik malzeme, romanın bütününde etkin olan bir unsur olarak dikkat çeker. Şehrin sosyal hayatında yüzyılın başı itibariyle yeni yeni biçimlenen denize girme âdetleri, Fenerbahçe ve Kalamış plajları, Caddebostan, eski zaman köşkleri, sayfiyeler, kır kahveleri, Beyoğlu ve Boğaziçi sahilhaneleri, devrin modası elbiseler, danslar, balolar, otomobiller, o devri çok canlı bir biçimde resmeden sahneler olarak romanda yer alır. Sağlam bir kurgu Romanın bu kültürel malzeme zenginliğe ek olarak bir diğer çarpıcı yanı ise kurgusu. Üç ana katman üzerine yapılandırılmış olan anlatı, bölümlerin her birinde başka bir bakış açısı tarafından aktarılır. İlk bölümü aktaran Ayten'in annesidir ve üstelik metinde anlatıcıların ... Devamı

12 10 2006

Kara bir roman

Kara bir roman Hüseyin Kıran ilk romanı 'Resul'de sıradan bir adamın öyküsünü anlatıyor. Yazar, şizofrenik bir algıya sahip olan Resul'ün sığınak olarak gördüğü eve ve bu evin bir odasına odaklanıyor14/07/2006 (222 defa okundu) KEMAL VAROL (Arşivi)Hüseyin Kıran'ın ilk romanı Resul, roman sanatında tam olarak hangi noktaya yerleştirileceği kestirilemeyecek denli güç, anlamını ilk elde açık etmeyen, simgeler ve benlik oyunlarıyla örülü, giderek kendi üzerine kapanan, ancak ışıltısını tam da bu kapanmadan veren bir kitap. Resul, Daire gibi bir korku merkezinin etrafında gelişiyor. Sürekli olarak roman kahramanı Resul'ü izleyen, onun ve herkesin ne yaptığını bilen, gerektiğinde işkencelerle onu cezalandıracak olan Daire, bu romanın önemli bir unsuru olarak öne çıkıyor. Hayatı, Daire'nin muhtemel çağrılarına göre şekillenip parçalanan Resul, bu çağrılar arasında geriye dönüşlerle belleğindeki kimi hatıralara, korkuyla bekleyiş anlarına geçişler yapıyor. Bahçede yaşamaya zorlanmış bir baba, analık Hafize Hanım, kiracı kadın Işıl, Mahir Bey ve en önemlisi de hep işkence ve tahakkümle anılacak olan Daire, giderek roman kahramanı Resul'ün tüm benliğini ele geçiriyor. Kokular, sesler, görüntüler; dairenin çağrıları, geriye dönüşlerle anımsanan kimi hatıralar, Resul'ün sürekli bir biçimde varlığıyla boğuşmasına neden oluyor. Bu noktadan sonra, dışarının ve dışarıyı temsil eden herkesi sarmalayan Daire'nin baskısıyla, şizofrenik bir algıya sahip olan Resul'ün sığınak olarak gördüğü eve ve bu evin bir odasına odaklanıyor roman. Sancı sürüyor Ancak, romanda, Resul'ün kapandığı ev ve oda da tekinsiz bir alan olarak resmedilir. Bu sebeple, giderek başkalarının bilincine yerleşmeye çalışır Resul. Ancak, başkalarının bilincinde yaşam sürmeye çalıştıkça, sürekli olarak saldırıya uğrar. Buna çok geçmeden Daire'nin saldırısı ve işkenceleri de eklenir. Resul'ün, Daire'nin bildik işkenceleriyle daha da yaralanmış bilinci, ölümün kurt... Devamı

12 10 2006

Katilin peşinden koşuşturmayı çok sevdik

Dersimiz Edebiyat KAPAK Yerli yazarlardan, kontrgerilla ya da derin devletin mafya, siyasetçi ve iş adamlarıyla içiçe geçmiş faaliyetlerini okuyacağız. Anlaşılan o ki, çetelerin yüksek düzeyli, hatırlı kefillerine rağmen, edebiyat toplumu saran kriminaleşmeye yavaş yavaş tepki vermeye başlıyor31/03/2006 (533 defa okundu) A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)Katilin peşinden koşuşturmayı çok sevdik Geçen haftalarda, 2006 yılında yayımlanan yerli ve yabancı polisiyelerden söz etmiştik. Aradan çok zaman geçmedi, ama kitap endüstrisi okuma limitlerimizi aşacak sayıda polisiye kitap sürdü raflar. Önce yerli ve kidemli yazarlarla başlayalım: Alkım Yayınları'nın Peyami Safa, İthaki Yayınları'nın Kemal Tahir edisyonları sayesinde, yaşadıkları dönemde birbirine siyasi ve edebi açıdan rakip olmuş iki yazarın müstear adlarla yazdıkları polisiyeler yıllar sonra okuyucularla yeniden buluşuyor. Peyami Safa ya da Server Bedi'nin Selma ve Gölgesi ile Kemal Tahir ya da F. M. İkinci'nin Ecel Saati romanları için fazla söze gerek yok; iki ustadan usta işi iki polisiye. Aydın Arıt'ın Siyamlı İkizler'i de 1950'li yıllardan çıkıp geliyor günümüze. En kıdemlilerden en kıdemsize geçelim; Antalyalı bir lise öğrencisi, Deniz Karaman, Şahın Düşüşü ile yazarlık kariyerine bir polisiye ile başlarken sanıyorum en genç polisiye yazar unvanına da ortak oldu. Şerlock Holmes-Dr. Watson ikilisini andıran iki arkadaşın, dedektif Mithat ve Doktor Ergun'un yine Holmesvari cinayet hikâyelerini barındıran Şahın Düşüşü'nü bir ilk roman olarak başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Erkek yazarların polisiyelerine baktığımızda ilginç bir benzerlik görüyoruz. Ahmet Tulgar'ın Volkan'ın Romanı, İsmet Elçioğlu'nun Kod Adı: 3.57 Magnum, Ahmet Ümit'in Kavim ve Ali Erkan Kavaklı'nın Cehennem Vadisi romanlarında Suat Parlar'ın Kontrgerillanın İşgal Kuvvetleri-16 Mart 1978 Katliamı adlı inceleme kitabında sergilediği karanlık şebekeler var. 70'lerde filizlenip 90'la... Devamı

12 10 2006

Deniz, kum, güneş, anı ve biyografi

Deniz, kum, güneş, anı ve biyografi Ecevitler (üstte solda), Mustafa Kemal Atatürk ve Latife Hanım (üstte sağda) ve Fıstık Ahmet ile ailesi. FOTOĞRAF: CAN DÜNDARAnı ve biyografi kitapları yaz aylarına saklanır genellikle. Siyasetten sanata, ilişkilerden itiraflara oldukça geniş bir yelpazeyi kapsayan kitapların sayısı gittikçe artıyor. İşte size tatilde okumanız için bir rehber21/07/2006 (273 defa okundu) Deniz, kum, güneş, anı ve biyografi Yaz gelince, yayınevlerinde bir 'durgunluk' olur. Okura, 'senin gibi biz de tatile çıktık' der gibidir bu durgunluk. Okur, anlar; 'zaten benim elimde de, yazın okurum, diye sakladığım kitaplar vardı' der... Bu, 'yaz tatilinde okunacak kitaplar' listesinde ise genellikle anılar ve biyografiler vardır. Tatil bavuluna özenle yerleştirilmiş bir anı/biyografi kitabı, tarihin sarı sayfalarına doğru tatlı bir yolculuğa çıkarır okuru... Gerçi yazın ortası geldi, aceleci olanlar bronzlaşıp döndüler tatillerden; kitapları deniz/havuz suyu ıslağı... Radikal Kitap olarak, tatile yeni çıkacaklar içinse anı ve biyografi kitaplarından bir 'buket' sunalım dedik... Adı, dağa taşa yazıldı Türk siyaset tarihinin en önemli figürlerinden biridir Bülent Ecevit -halkın, ona yakıştırdığı adıyla Karaoğlan. Rıdvan Akar ve Can Dündar'ın birlikte hazırladıkları Karaoğlan, Türkiye'nin son elli yılına damgasını vuran Ecevit'in yaşamöyküsünü anlatıyor. Akar ve Dündar, Karaoğlan'ı şöyle özetlemişler: "Bülent ve Rahşan Ecevit'le yaptığımız 12 saatlik söyleşi ve 30'un üzerinde tanıkla yaptığımız görüşmelerle bu kitabı zenginleştirmek ve bir 'kaynak' yaratma çabasıyla hareket ettik. Kitapta yayımlanan belgelerin çok önemli bir bölümü ilk kez gün yüzüne çıkıyor, kimi tarihi olayların perde arkası ilk kez aydınlanıyor." Şimdiye kadar yazılmış olan Ecevit kitaplarından farklı bir yerde duruyor Akar ve Dündar'ın Karaoğlan'ı; vicdani bir hesaplaşmaya da davet ediyor okuru. Siyasi görüşünüz ... Devamı

12 10 2006

Parçalanmışlığın kutsanmışlığı

Dersimiz Edebiyat Parçalanmışlığın kutsanmışlığı On beş polisiye yazarının kaleminden çıkan ve on altı hikâyeden oluşan 'Büyü Gibi' bir bileziğin çevresinde gelişen olayları anlatıyor14/04/2006 (215 defa okundu) A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)Büyü Gibi değişik bir polisiye. Editörlüğünü Karin Slaughter'in yaptığı kitapta on beş yazardan on altı hikâye yer alıyor. Ancak kitap bir polisiye hikâyeler seçkisi değil. Hepsinde ortak bir nesne, ortak bir tema var; yazarlar hikayelerini aynı 'şans' bileziği etrafında kurgulamışlar. Böylelikle bütünlük kazanan kitap ikiyüz yıllık bir zaman dilimine yayılırken, insanı suç işlemeye sevk eden, içindeki kötülüğü açığa çıkaran itkilerin benzerlik ve farklılıklarını tarihsel ve toplumsal süreç içerisinde sergiliyor. Lee Child, John Connoly, James Harvey gibi, kitapları daha önce Türkçeye çevrilmiş isimlerin yanı sıra Karin Slaughter, Emma Donoghue, Peter Robinson, Fidelis Morgan, Lynda La Plante, Mark Billingham, Denise Mina, Kelley Armstrong, Jane Haddam, Laura Lippman, Peter Moore Smith, Jerrilyn Farmer gibi kendi ülkelerinde tanınan ve sevilen yazarların da katkılarıyla, okuyucuya dört yüz sayfalık doyurucu bir kriminal dünya yaratılmış. Altın 'şans' bileziği; ne şans ama! Kitap, Karin Slaughter'in 'Köksınırı' hikâyesiyle 1803 yılında başlıyor. Georgia'da, açlığın getirdiği halisünasyonlarla kıvranan Macon adlı bir çiftçi, ilk kez karşılaştığı bir Kızılderili kabilesine mensup güzel büyücü kadının şehvetli dansını ve tuhaf bileziğini düşünmektedir. Ölmeden önce son gördüğü de bir ayının kolunda parlayan bu bileziktir. İkinci hikâye 'Vanitas'ta takvimler 1839'u gösteriyor. Missisipi nehri kıyısındaki çiftliklerinde zenci köleleriyle yaşayan bir ailenin küçük kızı tavan arasında bulacaktır benzer bir bileziği. Bilezik erken yaşta ölen kuzenine alınmıştır: "Küçük süsler sarkan bir çeşit bilezik ince, altın bir zincir. Açılmayı reddeden ufak bir madalyon, altın bir haç, bir maymun (... Devamı

12 10 2006

Mahşer günlerinde çocuk olmak

Mahşer günlerinde çocuk olmak Osman Necmi Gürmen'in 'Râna'sı, kaderi siyasi ve toplumsal tarihle belirlenen bir genç kızın romanı. O, ne II. Meşrutiyet'in ne İttihat ve Terakki'nin ne savaşların ve ne de Cumhuriyet'in hikâyesi...07/04/2006 (311 defa okundu) A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)Bütün tarihsel söylemlerde bir parça kurgusallık vardır. Roman ve tarih arasındaki ilişkinin temelinde her iki entelektüel etkinliğin de aynı anlatım araçları dil ve yazı- aracılığıyla 'zaman' ve 'mekân' üzerine inşa edilmişliği, o zamanı bir bilgi, inanç ve değerler sistemine göre yeniden kurgulama girişimi; tarihin bir 'an'ını anlamlandırma isteği yatar. Ancak günümüzde bir yandan bu kurgusallığın ölçüsünun kaçması diğer yandan edebiyatın kendisini tarihsel anlatı yerine koyması, tarihle edebiyat arasındaki sınırı ortadan iyice kaldırdı. Şimdi sorulması gereken soru bu tarih aşkının nedeni olmalıdır. Aslında çok uzak tarihlerden söz etmiyorum. İlgi yaratan tarih Osmanlı'nın son dönemleriyle Cumhuriyet'in kuruluş yılları arasındaki dönemi kapsıyor; 20. yüzyılın ilk otuz yılını, otuz uzun yılı... Söz konusu dönem siyasi alanın bugünkü bütün aktörlerinin çıkış noktası. Sadece Çanakkale Savaşı etrafında yakın zamanda dönen tartışmalar bile meselenin geçmişle değil şimdiyle alakalı olduğunu göstermiyor mu? Ya da yakın zamanlara kadar adı anılmayan 1914 Sarıkamış Harekatı'nın belleklerde aniden canlanması tarihe olan bağlılıktan olmasa gerek. Aslında yapılmak istenen bellidir; kurgu yoluyla yakın zaman tarihini eski zamanın tarihinin amacı yaparak eski koşulların- mahiyetini değiştirmek. Tarihi bugünün ihtiyaçlarına cevap verecek olaylarla/icatlarla donatmak... Oysa, Marks'ın da ifade ettiği gibi, geçmiş tarihin, bugünü kavramamıza yarayan terimlere göre tarifi, daha önceki tarihin soyutlamasından, yani daha önceki tarihin yakın tarih üzerinde meydana getirdiği aktif etkinin soyutlamasından başka bir şey değil. Tarihe, çıkarsaması ... Devamı

12 10 2006

12 Mart'ın masumları

12 Mart'ın masumları Edebi değeri bir yana, Füruzan'ın 'Kırk Yedi'liler'i yakın tarihin dramatik bir dönemini, kadın sorununu, Cumhuriyet'in büyük kentlerde ve taşrada izlediği seyri ele alışı ile gözden kaçırılmaması gereken bir hikâyeyi barındırıyor21/04/2006 (387 defa okundu) A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)Edebiyat hayatına 1956 yılında dergilerde yayımladığı hikâyeleriyle başlayan Füruzan, ilk çıkışını Sait Faik Ödülü'ne de değer görülen Parasız Yatılı (1971) adlı kitabıyla yapmıştı. Ama pek çok kişi Füruzan adını 1974 tarihli Kırk Yedi'liler romanıyla hatırlar. 12 Mart sonrasında yayımlandığında ne çok sevilmiş ne çok tartışılmıştı Kırk Yedi'liler; 47'li abi ve ablalarına bakarak yollara düşen devrimci gençler, romanı kolayca benimsemişlerdi. O zamanlar solculuğun olmazsa olmazlarından sayılan kitaplarımız vardı; Uğur Mumcu'dan Suçlular ve Güçlüler, Harun Karadeniz'den Olaylı Yıllar ve Gençlik, Erdal Öz'den Yaralısın, Füruzan'dan Kırk Yedi'liler, Vedat Türkali'den Bir Gün Tek Başına, Sevgi Soysal'dan Yenişehir'de Bir Öğle Vakti ve Şafak elden ele dolaşırdı. G. Politzer'in Felsefenin Temel İlkeleri ve L. Huberman'ın Sosyalizmin Alfabesi'ni de unutmuyoruz elbette... Ama geçen zamana dayanmak zor. Her ne kadar yeni baskıları yapılsa bile, şimdilerde Kırk Yedi'liler bizler için unutulmak, yeni kuşaklar içinse hiç bilinmemek gibi bir talihsizlikle karşı karşıya. Oysa edebi değeri bir yana, Kırk Yedi'liler yakın tarihin dramatik bir dönemini, kadın sorununu, Cumhuriyet'in büyük kentlerde ve taşrada izlediği seyri ele alışı ile gözden kaçırılmaması gereken bir hikâyeyi barındırıyor... Cumhuriyet çocukları Kolay okunan bir roman değildir. Zorluğu dilinden ya da romanın teknik özelliklerinden kaynaklanmıyor. Çok ağır bir duygusal yoğunluğu, ağdalı olmayan derinlikli bir hüznü, yitik bir kuşağın acıları var romanda. 47'liler ya da Türkiye solunun tarihine 68'liler diye geçenle... Devamı

12 10 2006

Tempo düştükçe şiddet artıyor

Tempo düştükçe şiddet artıyor Çağan Dikenelli'nin 'Yüreksöken Cinayetleri', bir cinayet romanı olmaktan çok Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın eski İstanbul gündelik hayatından kesitler aktardığı hikâyelerine benziyor...28/04/2006 (271 defa okundu) A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)Çağan Dikeneli'nin 'Melek Teyze Polisiyeleri'nin ilkinin yayımlanmasının üzerinden çok geçmeden serinin ikinci kitabı da hazırlanmış; Yüreksöken Cinayetleri... İlkini, yani Kör Fahişe Bıçağı'nı okuyanlar için tekrara kaçmak pahasına, yazar ve kahramanı ile yeni tanışacak okuyucaları düşünerek Melek teyzeyi kısaca tanıtmak istiyorum: Melek Ardalı, yaşını başını almış dul bir kadın. İki oğlu ve bunamanın eşiğine gelmiş kayınpederiyle birlikte yaşıyor. Oğullarından büyüğü Beyoğlu Emniyet Amirliği'nde görevli polis memuru Tuğrul, saflığı ve bir türlü halledemediği gönül meseleleriyle annesi için sıkıntı kaynağı. Küçük oğlu Oğul ise zekâ özürlü olmasına rağmen acı kuvveti ve bir devi andıran fiziksel görünümüyle suçluları kovalarken annesinin en büyük yardımcısı. İlk macera üzerine düşüncelerimi özetlerken, Melek hanımı "mahalle esnafının sevip saydığı, komşu kadınların şerrinden korktuğu, geleneksel hayat tarzlarının çözülmediği her mahallede rastlayacağımız meraklı, dedikoducu, hazır cevap, altın günlerini kaçırmayan, kimi zaman hassas kimi zaman taş kalpli kadın tiplerinden" diye tanıtmıştım. Dedektif tiplemesi farklı ve sevimliydi. Ama Dikenelli hem bu sevimliliğe fazla prim verip mizah öğesini abartmış hem de dağarcığında birkaç sözcükten, birkaç davranış tarzından fazlası bulunmayan Oğul'un fiziksel gücünü çok öne çıkarmıştı. Bunun, serinin sonraki maceraları için ciddi tehlikeler barındırdığını vurgulamıştım. Ne yazık ki yazar Yüreksöken Cinayetleri'nde ilkindeki anlatı kalıplarını yinelemiş ve potansiyel tehlikeler faaliyete geçmiş. Yüreksöken Cinayetleri bir cinayet romanı olmaktan çok Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın eski İstanbul gündelik hayatından kesitler akt... Devamı

12 10 2006

Yol hikâyeleri çekicidir

Ceyda Kılınç'ın 'Denize Doğru'da anlattığı tuzak kolaylıkla tahmin edilebilir ama yine de bu tarz kovalamacalı polisiye hikâyeleri sevenler memnun olabilir...12/05/2006 (243 defa okundu) A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)Ceyda Kılınç, sessiz sedasız sürdürüyor polisiyelerini. İlk romanı -ilk polisiyesi- Aymesev (2004) gibi yeni romanı Denize Doğru da zenginlerin dünyasında geçiyor. Ne var ki bu kez tek bir mekâna kapanıp kalmamış, roman kahramanlarını Akdeniz sahillerinde uzun bir yolculuğa çıkarmış Kılınç. İzmir'de başlayıp Bodrum, Marmaris, Antalya ve Antakya molalarının ardından Kıbrıs'ta sonlanan hikâye, peşlerindeki kimliği belirsiz katilden kurtulmaya çalışan anne-kızın yaşama mücadelesini anlatıyor. Julia, kocası Sedat'ın bir trafik kazasında ölmesinden kısa bir süre sonra tehditler almaya, takip edilmeye başlamıştır. Hatta otomobili bile kurşunlanır. Bütün bunların geriye kalan mirasla ilgisi olduğunu düşünen kadın, kocasının yakın arkadaşı ve şirketin avukatı Kerim'le yaptıkları plan gereği kızıyla birlikte terk eder İstanbul'u. Üstelik tanınmak için sahte pasaport temin etmişlerdir. Artık İngiliz vatandaşı Elizabeth ve Caroline Long isimlerini kullanacaklardır. Bir başka kadın İzmir'de karşılarına çıkan yirmi dört-yirmi beş yaşlarında bir genç (Yavuz), Sedat'ın başına gelecekleri tahmin ederek kendisini aileyi korumakla görevlendirdiğini söyler. Anne-kızın adama inanmaları için hiçbir kanıt yoktur. Kerim'e de danışıp izlerini kaybettirmeye çalışırlar. Bodrum'da muamma daha da derinleşir. Sedat'ın öldüğü gece bir kadınla randevusu olduğu söylentileri medyaya yansımış, dahası evlilik dışı oğlunun varlığı duyulmuştur. Sedat'ın kardeşleri Sami ve Selçuk, kadını susturmak için ödeme yaptıklarını iddia ederler. Kocasının ihaneti Julia'yı yıkmıştır. Neyse ki tam o günlerde tanıştıkları Tuna, gerçek kimliklerini bilmediği anne-kıza destek olurken Miray'ın kalbini de kazanır. Ancak nereye gitseler Yavuz'dan k... Devamı