41 Takipçi | 46 Takip
Kategorilerim

Sevdiğim Fotoğraflar

Gitmek İstediğim Yerler

Benim Tarzım

Okumak İstediklerim

İzlediklerim

Gezdiğim Yerler

Evim İçin

Eğitim

Kitap

Diğer İçeriklerim (274)
Tüm içeriklerim
Takipçilerim (41)
12 10 2006

2006 yılında yakın dönem tarihi

KAPAK Yakın tarihe merak sardık... 20. yüzyılın ilk yarısı tarih kitapları, biyografiler, otobiyografiler, aile tarihleri ve romanlarla neredeyse yeniden yazılıyor. Tarih sevgisinden çok tarihperestliktir söz konusu olan; bugünün her türlü soru ve sorununun yanıtının tarihte olduğuna duyulan katı bir inanç...26/05/2006 (464 defa okundu) A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)Eskimiş tarihlerinizi atın! Kitabevlerine ya da internet kitap sitelerine göz atanlardansanız eğer, yakın tarihe ilişkin kitaplardaki artış mutlaka dikkatinizi çekmiştir. Özellikle de II. Meştutiyet'ten Cumhuriyet'in ilk çeyreğine kadar uzanan dönem, yani 20. yüzyılın ilk yarısı tarih kitapları, biyografiler, otobiyografiler, aile tarihleri ve romanlarla sanki yeniden yazılıyor. Tarih sevgisinden çok tarihperestliktir söz konusu olan; bugünün her türlü soru ve sorununun yanıtının tarihte olduğuna duyulan katı bir inanç... 20. yüzyılın ilk yarısı siyasi alanın bugünkü bütün aktörlerinin çıkış noktası olunca, aktörlerin hepsi de yeni bir yaratılış efsanesi uydurmak, kendi varoluşunu meşrulaştırmak ve anlamlandırmak, kısacası kurgu yoluyla tarihi günün ihtiyaçlarına cevap verecek olaylarla/icatlarla donatmak için birbiri ardına kitaplar yayımlıyorlar. "Geçmişten çok, içinde bulunulan anın dinamikleri tarafından belirlenen ve değişken bir süreç bu." Tarih kitabı diye yazılanların romandan, romanlarınsa tarih kitaplarından farksız olduğu bu karmaşa içinde tarih ve roman ilişkisi iyice yakınlaştı. Öyle ki, tarihi olayların ve şahsiyetlerin, tarihi romanlar üzerinden tartışıldığı bir dönemi yaşıyoruz. 20. yüzyılın ilk yarısını konu edinen tarihi ya da kurgusal anlatılar yukarıda sözünü ettiğim siyasi eğilimlerin düşünce ve algılamalarını, toplumun birleşme ve yarılma noktalarını sergiliyorlar. Tarihe gösterilen bu iki ilginin başlıca iki nedeni var; bunlardan ilki yükselen milliyetçi dalgadır ki her milliyetçi seferberlik en iyi ifadesini tarih anlatılarında bulur. Günümüzde de tarihi romanların verildiği iddi... Devamı

12 10 2006

Şiddet, iktidar, toplum ve roman

Şiddet, iktidar, toplum ve roman Şiddet öğesinin romanlara bir eleştiri süzgecinden geçmeden yansıması sokaktaki şiddetten daha kalıcı izler bırakır02/06/2006 (305 defa okundu) A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)Şiddet, 2005 romanlarına damgasını vurmuştu. Hakan Yel'in ilk romanı Sultan'a Dokunmak da yer verdiği şiddet sahneleriyle bu romanlar arasında ön sıralarda yer alıyordu. Yel, yeni romanı Lokanta'da da okuyucusunu etkilemek için yine sınırsız bir şiddet gösterisi yapmış. Lokanta'nın kahramanı Kuzey de kötülere hak ettikleri cezayı vermekte ilk romanındaki Selim kadar acımasız. Kitap kapağında şöyle tanıtılmış Lokanta: "Toplumun şiddete karşı duyarsızlaştığı, kötülüğün hâkim olduğu sokaklarda işlenen sıra dışı cinayetler. Öldürmekten çok cezalandırmayı amaçlayan, adli tıp yetkililerini çaresiz bırakan faili meçhuller. Bilimin açıklayamadığı, iz bırakmayan ve zamanla hayranlık uyandıran bir katil." İşte sorun tam da burada başlıyor; katilin hayranlık uyandırmasında, Türkiye'nin katillerle gurur duymasında, adaletin işlemediği lakırdılarını duyanların durumdan vazife çıkarmasında, 'öteki'lerin linç edilip öldürülmelerinin meşrulaştırılmasında. Estetize edilmiş şiddet Söz konusu meşrulaştırmayı örneklemek için, Yel'in Sultana Dokunmak romanı üzerine yaptığı söyleşide sarf ettiği sözleri alıntılıyorum: "Şiddete gelince; insanın doğasında şiddet yoğun olarak var. Bunu günlük gazetelerin üçüncü sayfalarından izleyebilirsiniz.(...) zevk için adam öldürenler acımasızca cezalandırılmalı. Romandaki cezalar da bu fikirden yola çıkan bir kurgunun ürünleri. Masumlara zarar verirsen, bir gün masumlar da şiddeti kullanabilir. Hem de senden daha acımasızca!" Bakın o acımasızlığı Lokanta'da nasıl tasvir etmiş yazar; "Bıçağın boyna yaptığı baskıyla birlikte önce deri, ardından damarlar ve sonunda kaslar ritmik bir hareketle birbirlerinden ayrılmaya başladılar. Aşçı, elinde adamın başıyla ayağa kalktığında sandalyedeki vücutta kısa bir titreme oldu." Ya d... Devamı

12 10 2006

Edegül neresi Amsterdam neresi?

______________________________________________________ROMAN YAZILARI______________________________________________________ Edegül neresi Amsterdam neresi? 'Harun' ilk olmanın, her şeyi tek bir seferde anlatmanın kusurlarını taşımakla birlikte Erdal Balcı'nın anlatma yeteneğini de kanıtlayan bir roman09/06/2006 (319 defa okundu) A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)Osmanlının son yüzyılının en önemli sorunlardan biri, kaybedilen topraklarda yaşayan insanlara yerleşecek yeni topraklar bulmaktı. Kimileri Balkanlardan, Adalardan, Arabistan'dan, Kafkasya'dan kalkıp Trakya ve Anadolu'ya yöneldi, kimileri sürülüp çıkarıldılar bu topraklardan. Gönüllü, gönülsüz göçler Cumhuriyetin ilanından sonra da sürdü; sınırların ötesine gidenler de oldu, sınırların ötesinden gelenler de. İsyan eden Kürtlerin payına ise iç göç düşmüştü. 20. yüzyılda da durulmadı hareketlilik; önce köyden şehre yöneldi amele kafileleri, ardından Avrupa'ya, Avustralya'ya, daha yenilerde Rusya'ya kadar yayıldılar... 12 Eylül'le birlikte siyasi mülteciler katıldı göçenler kervanına. Belki de bu topraklarda hepimizi birleştiren en büyük payda, nedeni ve nasılı farklı bile olsa, hafızalarda hâlâ tazeliğini koruyan travmatik bir göç hikâyesine sahip oluşumuzdur. İşte Erdal Balcı, ilk romanı Harun'da böyle bir göç hikâyesi anlatıyor. Aslında 1940'larda başlayıp günümüze kadar uzanan ve bir ailenin üç kuşağını kapsayan uzun bir yolculuk bu: 1940'lı yıllarda Edegül, Ardahan taraflarında küçük bir köy. Coğrafik yapısı gereği dış dünyaya uzak, kendi içine kapalı. Ama Edegüllüler'in toplumsal belleğinde kaçhakaççılık kavramı hep taze. Her Rus istilası tehlikesi baş gösterdiğinde evlerini terk edip bir süreliğine güvenilir yerlere sığınma reflekslerine kaçhaççılık adını vermiş köylüler. Yine bir 'kaçhakaç'ın arifesindeyiz. Bir ayağı önceki Milli Mücadele yıllarındaki kaçhakaççılık zamanında topal kalan Celo, küçük oğlu Memed'i yakın köyün yoksul kızı Gülbahar... Devamı

12 10 2006

Alplerden Harran Ovası'na

Alplerden Harran Ovası'na Yer yer fantastik alanlara açılan 'İlk Mektup ve Kutsal Mezar', Alplerde başlayıp uzun ve kanlı bir takibin ardından Harran Ovası'nda sonlanıyor16/06/2006 (137 defa okundu) A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)Orhan Teoman Özdemir, 2005 yılının sonlarında Agatha Christie'nin Odasında 11 Gün ile başlamıştı polisiye kariyerine. Ünlü İngiliz polisiye yazarının pek çok yazar, film yapımcısı ve sanatçıya ilham veren 11 günlük Pera macerasından yola çıkarak kurguladığı hikâyesinde El Turko namlı yaman bir kahramanla tanıştırmıştı okuyucusunu. Çocukluğunu bir sirkte geçirmiş, kafesinden kaçan bir aslanı yola getirince El Turko lakabına layık görülmüştür kahramanımız. Çocukluk yıllarını türlü maceralarla çoktan geride bırakmış ama sirkte geçirdiği zamanlar ona atletik bir vücut kazandırmıştır. Olayları çözümlemekteki en büyük yardımcısı da sirkteki partneri Nino'dur. Orhan Teoman Özdemir imzalı Agatha Christie'nin Odasında 11 Gün, 433 sayfalık bir hacime sahipti. El Turko'nun maceralarının devam ettiği İlk Mektup ve Kutsal Mezar ise çift imzalı. Elbette yazar sayısındaki artış romana da yansımış ve ortaya 600 sayfalık bir hikâye çıkmış. Sayfa sayısındaki artışla birlikte romanın barındırdığı yan hikâyeciklerde de bir artış var. İsviçre Alplerindeki bir kayak merkezinde başlayıp aristokrat malikânelerinde ilerleyen, muamması Templier Şövalyelerine ve 'derinlik' Hıristiyanlık'a dayanan, yer yer fantastik alanlara açılan İlk Mektup ve Kutsal Mezar, uzun ve kanlı bir takibin ardından Harran ovasında sonlanıyor. Hıristiyan mitolojisi Romanının pek çok ülkede 'bestseller' olmasının ardından filmi ile de adından çok söz ettiren Da Vinci Şifresi ile benzer bir tema izleyen İlk Mektup ve Kutsal Mezar'ı elinize aldığınızda -olumsuzlama anlamında söylemiyorum, yerli yazarların elinden çıkmasına rağmen belki de dayandığı Hıristiyan mitolojisinin etkisiyledir- yabancı bir roman okuduğunuz hissine kapıl... Devamı

12 10 2006

A. Didem Uslu'dan bir roman: "Zamanın Ötesinde Buluşma"

A. Didem Uslu'dan bir roman: "Zamanın Ötesinde Buluşma"'Asıl derdim, Avrupa'nın bize sorduğu soruya yanıt aramak'Yirmi üç edebiyatçı bir araya gelirse ne olur? Ya edebiyatla ilgili sorunları tartışırlar ya da hep birlikte bütün roman yazma ilkelerini yıkarak bir eser ortaya koymayı düşlerler. Zamanın ötesinde buluşmayı başaran bu karakterler Avusturya'da gizemli bir şatoda bir aradadırlar. Kültürleri, dinleri, yaşamdaki özlemleri farklı olan bu karakterler, tarihi ve geleceği şimdide buluşturmayı denemek isterler. Didem Uslu ile romanı "Zamanın Ötesinde Buluşma"yı konuştuk.Tülay YILDIZ-Romanınızın ilk sayfalarında karakterlerinize, roman nasıl yazılır ya da yazılmaz üzerine bir dizi tartışma yaptırmışsınız, bunun üzerinden biraz neden böyle bir tartışmayla başladığınızı anlatabilir misiniz?- Çünkü bu romanın katipliğini ben yaptım ama bunları tartışan oradaki edebiyatçılar. Edebiyatçılar bir araya geldiğinde edebiyatın sorunlarını kuramlarını tartışıyorlar. Ben de karakterlerime, birlikte kolektif bir roman yazdırarak bu tartışmanın neresinde olduğumu anlatmaya çalıştım. Onlarla birlikte bir roman kurguladım. - Bu Modernizm ve Postmodernizm tartışmasını da içeriyor. Romana baktığımızda kurgu postmodern, üst kurmaca kullanarak üç katmanlı bir roman var elimizde ve tabii birçok öykü.- Evet, romanın oluşum süreci, kurguladığım hikâye böyle bir yazma tekniğini kullanmam gerektiğini karşıma çıkardı. Burada önemli olan benim anlatmak istediğimi hangi yöntemle aktaracağımdı ve bunun da yazma biçimi buydu. Birçok öykü anlatırken aslında bu öykülerin hepsi tek bir şeye hizmet etsin istedim. Parçalılıktan bütüne doğru ilerlemek. Bunu da birçok şeyi beraber kullanarak yaptım. Asıl yazarlık serüvenim öykülerle başladığı için öykü anlatma oradan kaynaklı bir şey. ESİN PERİSİ OKUYUCUNUN KENDİSİ- Modern bir meddah gibisiniz. Romanınızda masallar, romanın kendi iç serüveni ve bir de bütün bunları kuran ve kurgulayan bir esin perisi var. Bu esin perisi bütün kara... Devamı

12 10 2006

Ferhan Şaylıman'ın son romanı Merkez Kitaplar'dan çıktı

Ferhan Şaylıman'ın son romanı Merkez Kitaplar'dan çıktı'Zaman Geriye Dönmez'Umberto Eco "Bir anlatı metninde okur her an bir seçim yapmaya zorlanır" der. Ferhan Şaylıman'ın Haziran 2006 tarihli 'Zaman Geriye Dönmez' adlı romanında bu "zorlama" fazlasıyla var. Gazete ve dergi sayfalarının "sınırları" da bu noktada okur-yazarı, bir başka "seçim"le karşı karşıya bırakıyor. Aşağıdaki yazının içine aldıkları ile dışında bıraktıkları da tamamen söz konusu "zorlama" sonucunda ortaya çıkıyor.Alaattin TOPÇUUmberto Eco, Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti'nin bir yerinde şöyle der: "Bir anlatı metninde okur her an bir seçim yapmaya zorlanır." Doğrusu ben, Ferhan Şaylıman'ın Haziran 2006 tarihli 'Zaman Geriye Dönmez' adlı romanında bu "zorlama" ile fazlasıyla karşılaştım! Gazete ve dergi sayfalarının "sınırları" da bu noktada okur-yazarı, bir başka "seçim"le karşı karşıya bırakıyor. Sanırım bu yazının içine aldıkları ile dışında bıraktıkları da tamamen söz konusu "zorlama" sonucunda ortaya çıkıyor. Yapacak bir şey yok! Roman on bölümden oluşuyor. Yazar her bölüme bir başlık koyma gereği duymuş. Aslında bu adlandırmalar, bölümle ilgili doğrudan olmasa da dolaylı bir ipucu veriyor. Örneğin birinci bölümün adı olan 'Le Grimaudin...', romanın en önemli karakteri olan Mişon ile anlatıcı (o da romanın bir unsurudur) arasındaki ilişkide bir simge.Anlatıcı ilk kez içtiği bu şaraptan çok etkilenir. Öyle ki "Mişon'dan çıkarken yanıma aldığım boş şişenin üzerindeki etiketin güzelliğini eve dönünce daha iyi algıladım" der. "Sararmış üzüm salkımları arasında, uzakta bir kale yükseliyor. Etiketin altındaki yazı bordo renginde küçük harflerle başlıyor. 'Le Grimaudin' VIN DE PAYS DES MAURES MIS EN BOUTEILLE PAR S.C.V. LES VIGNERONS DE GRIMAUD 83360-VAR-FRANCE" "... Mişon'un hazırladığı masanın şarabı..." Şarabın anlatıcı üzerindeki etkisini sonraki bölümlerde de görürüz. Öyle ki örneğin ikinci bölümde de şöyle bir not düşer: "Şi... Devamı

12 10 2006

Enver Aysever'le romanı 'Bir An Bin Parça'yı konuştu

Enver Aysever'le romanı 'Bir An Bin Parça'yı konuştuk'Reddetmek beceri ister'Tiyatro yönetmeni, yazar Enver Aysever'in son romanı "Bir An Bin Parça" Epsilon Yayıncılık'tan çıktı. Aysever romanında yaşamın kıyısında kalmış insanların düşlerini, aşklarını, acılarını, hissettiklerini tiyatro ekseni çevresinde akıcı bir dille anlatıyor. Ayça TEZER-Romanı okuduğunuz zaman olaylar gözünüzde canlanabiliyor. Ayrıntılarıyla sanki canlıymış gibi anlatıyorsunuz. - Bir An Bin Parça aslında benim yaşamımdaki biriktirdiklerimin fon olarak yer aldığı bir roman. En iyi bildiğiniz, en çok tanıklık ettiğiniz ortamı en iyi anlatırsınız. Dolayısıyla da geçerlik duygusu, yani ruhuna dokunma şansın daha çok olur. Tiyatro fonunda bildiğim insanları anlatmayı tercih ettim. Bu insanlar kurmaca. Ama bu kadar kanlı canlı okura dokunur bir hale geliyorsa bunun nedeni, iyi bildiğim bir alandan hareketle anlatmamdır. Gerçek kahramanlarla sahici sorunları anlatırsanız o zaman okurla kuracağınız ilişki de iyi bir ilişki olur, sıcak bir ilişki olur. Erendiz Atasü bana şöyle dedi: "Kitabı kapattığımda kahramanlar sanki evimin içinde dolaşıyordu ve yaşıyordu". - Sizce bunda tiyatronun payı var mı?- Kesin. Tiyatro bana insanları görme, gözleme, gerçekliğini tartma, insanların dünyasına dair daha derin bir gözlem yapma olanağı sundu. Bundan dolayı kendimi şanslı sayıyorum. Oyuna hazırlanırken oyuncunun değişim sürecine tanık oluyorsunuz. Tiyatro yaşamım boyunca yönetmen olarak, yazar olarak hep o kişileri oluşturma aşamasında oldum. Onları hayata taşımaya çalıştım.- Karakterlerinizi oluştururken gerçek kişilerden mi yola çıkıyorsunuz, yoksa tamamıyla kurmaca mı?- Bence hiçbir roman tamamen kurmaca değildir, hiçbir roman da tamamen insanın kendi yaşamından yola çıkılarak yazılmaz. Romanımda gerçekliğe denk düşen birkaç kahraman olmakla birlikte büyük oranda kişiler kurmacadır. Ama bu kurmaca, kişileri yoktan var etmek değildir. İnsanlarda var olanları bir kurgu içerisinde est... Devamı

06 10 2006

PINAR KÜR'DEN 'CİNAYET FAKÜLTESİ' / A. ÖMER TÜRKEŞ

KAPAK 'Cinayet Fakültesi', art arda işlenen cinayetleriyle, kimliği sona kadar belirsiz kalan katili ve hiç yitirmediği temposuyla polisiyeseverleri memnun eder nitelikte.Pınar Kür, yeni romanı 'Cinayet Fakültesi'nde 'Bir Cinayet Romanı' ile başladığı 'Sonuncu Sonbahar'la devam ettiği üçlemesine noktayı koyuyor. Kitapta, on yedi yıl önce tanıştığımız şişman matematikçi Emin Köklü, bu kez daha karmaşık bir dizi olayın içinde buluyor kendini 06/10/2006 (9 defa okundu) A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi) Şişman matematikçi işbaşında 1989 yılında Bir Cinayet Romanı'nı yazdığında, herhalde, sonunu tam on yedi yıl sonra getireceğini kendisi de tahmin etmemişti Pınar Kür. Rollerin bir yazar tarafından dağıtıldığı ve olayların üç karakterin bakış açısından aktarıldığı bu romanın ilginç bir kurgusu vardı. Polisiyelerin alışılageldik sonlarının aksine adalet yerini bulmuyor, ama hikâyenin yazar kahramanı Akın Erkan ile dedektifi -şişman matematikçi- Emin Köklü'nün hayatları mutlu bir şekilde kesişiyordu. Ne var ki roman kahramanlarının serüveninin tamamlanmadığı düşüncesiyle 1993'te Sonuncu Sonbahar'ı kaleme aldı Kür. Bu kez trajik bir son seçmişti onlar için. Akın Erkan ve Emin Köklü'nün denize uçtukları final sahnesinde, ölüp ölmediklerine dair yine de bir belirsizlik vardı. Üçlemeyi noktalayan Cinayet Fakültesi'nde, ikilinin hayatta kaldıklarını anlıyoruz. Bir labirente düşebilirsiniz İkinci maceranın on yıl sonrasında başlayan hikâye Emin Köklü'nün ağzından aktarılıyor. Akın Erkan'ın ortadan ansızın kaybolması dikkat çekmemiştir. Emin Köklü de, sahip olduğu gayrimenkulleri paraya çevirip, soluğu yurtdışında almıştır; Afrika, Uzakdoğu, Güney Amerika ve hatta Avusturalya ve Yeni Zelanda, sonra haritalarda yer almayan bir sürü ada... Sonunda sakin bir Ege kasabasında karar kılacaktır. Akın Erkan'dan boşanıp boşanmadığından, onun hayatta olup olmadığından emin değilse bile, geçmişi arkasında bır... Devamı

22 09 2006

SEMRA TOPAL'DAN 'YARA' / HANDE ÖĞÜT

Yara hep olacaktır... Semra Topal yeni romanı 'Yara'da, yasaklandıkça kanlı bir irine dönüşen cinselliği ve geleneksel toplumların bu 'cehennemî' oyuna bakış açısını alaylı bir dille anlatıyor 22/09/2006 (5 defa okundu) HANDE ÖĞÜT (E-mektup | Arşivi) "Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar. Kimseye anlatılamaz bu dertler, çünkü herkes bunlara, nadir ve acayip şeyler gözüyle bakar. Biri çıkar da bunları söyler ya da yazarsa, insanlar, yürürlükteki inançlara ve kendi akıllarına göre hem saygılı, hem de alaycı bir gülüşle dinler bunları" diye yazar Sâdık Hidâyet Kör Baykuş'ta. Yerleşik kurallara, kurumlara ve devlet eliyle idame ettirilen tüm birimlere şiddetle karşı çıkarak toplum denilen devasa yarayı, kendiyle birlikte deşen Semra Topal yeni romanı Yara'da, yarayı kadın cinsel organı olarak simgeleştirmekle kalmaz, cüzam gibi kaçınılan ancak yasaklandıkça kanlı bir irine dönüşen cinselliği, geleneksel toplumların bu 'cehennemî' oyuna bakış yargısını da alaylı bir gülüşle altüst eder. Cinselliğin veriler yığınını, kendine özgü dili ve grameriyle bozup ona yeni bir ad, anlam katar; dinsel inşaya içrek söylem ile ruhani ve mitik söylenceleri birbirine sentezleyerek, yeraltının iblisleriyle, ateş halkı Yezidileri, garaib âleminin utanç timsalleriyle karnaval dilinin kahkaha ögelerini, fahişelerle şeyhleri bir uzamda buluşturur. Nadir ve acayip 'şeyler'dir bunlar, şeyleşen dünyamızın steril muhayyilesinde. Davranışlarımızı sarıp sarmalayan, huzuru bozan, evrensel bir giz, kadir-i mutlak bir neden, sonlanmayan bir korkudur cinsellik. Doğallığıyla yaşanmadığında çürümenin ve kokuşmanın saiki, dile getirildiğinde ise ya bir ayıp ya külhani bir cesaretin ifadesi... Dilden ve kutsal olandan sürgün edilmişliğini, kendi yaratmadığı dilsel temsil ile kuşatılmışlığını sorgularken 'yitik bir kabile'nin bireyi olarak özgür ve anaerkil bir geçmişin anılarını dile ge... Devamı

22 09 2006

MERT ÖZMEN'DEN 'SEZEN AKSU ŞARKILARIYLA BÜYÜYEN KIZ ÇOCU

Erken büyüyen çocuklar 'Sezen Aksu Şarkılarıyla Büyüyen Kız Çocuğu', Mert Özmen'in ikinci romanı. Yazar, 12 Eylül 1980 öncesi dönemi ve o dönemin bilinçlenme arifesindeki gençlerini anlatıyor 22/09/2006 (5 defa okundu) A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi) İlk romanı Karşımda Buruk Acı'da Bursa'nın bir ilçesinde yaşayan lise öğrencilerinin aşkla, cinsellikle, siyasi hareketlerle ilk karşılaştıkları o coşkulu günlerini konu edinmişti. Gençler bir yandan kabuğunu yırtmaya çalışan toplumun sancılarını çekerken bir yandan da geleceğe dair hayaller kuruyorlardı. Duvarlarında şarkıcı posterleri, ellerinde Hey dergileri, üstlerinde bluejeanleriyle ilk aşklarını yaşayan, porno dergiler ya da 'Parçala Behçet' gibi filmler sayesinde cinsellikle tanışan, 'Aşk Hikâyesi' filmiyle ağlayan genç bir kuşağın masumiyet çağını nasıl geçirdiğini anlatmıştı. Hikâye ilerledikçe, ülke genelinde yükselen siyasi gerginlik kasabaya da sirayet ediyor, gençler politikleşmeye başlıyordu. Şarkılar ve şarkıcılar da değişmişti; Timur Selçuk vardı artık, Cem Karaca, Edip Akbayram, Âşık Mahsuni'den bestelenen siyasi aranjmanlar vardı. Şarkılar giysilere de yansımış, montların yerini parkalar alırken saçlar kısalmış, duvarlardaki posterlerdeki çehreler değişmiş, Mahir'lerle, Deniz'lerle ve Che ile tanışılmıştı. Henüz sosyalizm hakkında bilgileri yoksa da adalet ve isyan duyguları sıcaktı bu gençlerin. Üstelik onları örgütlemeye gelen abileri de hiç eksik değildi. Mert Özmen, Karşımda Buruk Acı'da Türkçe yazılan romanlarda çok işlenmeyen bir konuyu, kasabalı gençlerin giderek politikleşen hayatlarını canlandırırken ele aldığı tarihsel dönemin karakteristiklerini yerli yerinde kullanmış ve kasaba ruhunu yakalamayı başarmıştı. Sezen Aksu Şarkılarıyla Büyüyen Kız Çocuğu'nda ise aynı kuşağın metropoldeki gelişimini hikâye ediyor: Yıl 1976, İstanbul'dayız. Lise son sınıfta okuyan Yeşim, 'başından kavak yelleri esen' çağında başlıyor ... Devamı

08 09 2006

BİR ÇINARIN (RIFAT ILGAZ) ŞİİRLERİ / ÖNER YAĞCI

BİR ÇINARIN ŞİİRLERİ ÖNER YAĞCI   “...Rıfat Ilgaz, o dönem toplumcu şairlerinin en ‘nevi şahsına münhasır olanı’dır. Şiirlerini sanki dudaklarından eksik olmayan acı bir tebessümle yazardı; ilk bakışta masum, hatta basit sanabilirdiniz; etkisi sonra sonra derinleşiyor, anlamı ya da mesajı, sonra sonra insanın içine işliyordu... O ‘Fedailer Mangası’nın demirbaşlarındandı...” Attilâ İlhan   Rıfat Ilgaz, Cide’nin duvarları deniz kokan (şimdi Rıfat Ilgaz Evi olan),  ahşap bir evinde doğar. Kendi anlatımına ve annesinden duyduğuna göre “derin kar”da, 1910 Şubat’ında; nüfus kütüğüne göre ise 7 Mayıs 1911’de. Gelir dünyaya ve yaşar, 82 yıllık onurlu bir çınar olur; çalışkan, ışık saçan, halkına ve yurduna sevdalı bir çınar; kaynağı insan, kaynağı halk, kaynağı Anadolu olan bir çınar. Bu kaynaklarına hiç ihanet etmeyen, bu kaynaklardan aldığı esinle yaşamın aydınlatılması ve güzelleştirilmesi kavgasının ölümsüz yazarlarından biri olmayı başaran bir çınar... Eğitimciliği, yurtseverliği, toplumculuğu, devrimciliği ve insan sevgisi yapıtlarında buram buram tüten bir çınar... Tüttürdüğü güzellikler Anadolu’da yüzyıllardır süren aydınlanma kavgasına bağışlanan güzellikler olan bir çınar... Aydınlanma savaşımının ölümsüzlük bayrağını taşıyan bir çınar... Rıfat Ilgaz’ın yaşamının aynası kitapları, kitaplarının aynası da yaşamıdır. “Yaşamak bir yürek işçiliği günümüzde” diyen bir sanat ve yaşam anlayışıyla, aynaya yaşamı sanatlaştırarak yansıtan bir yazardır o. Onun aynasında Hababam Sınıfı (1957) ile başlayan, Bizim Koğuş, Karadeniz’in Kıyıcığında, Meşrutiyet Kıraathanesi, Karartma Geceleri, Sarı Yazma, Yıldız Karayel, Hababam Sınıfı İcraatın İçinde gibi sekiz romanını görürüz; insan serüvenlerini. Radarın Anahtarı (1957) ile başlayan, Dördüncü Bölük’le tamamlanan 19 gülmece öyküsü ile sürdürdüğü yazarlığında, öyküleştirilen yaşam kesitlerini, aydınlığa uzanan, karanlığın perdelerini yırtmaya çalışan ellerini görürüz. Roman ve öykülerden başka 12... Devamı

30 08 2006

KÜBA / Tamer Uysal

: Tamer Uysal      Küba Küba efsanevi lideri Fidel Castro’nun sağlık sorunları nedeniyle tüm dünyanın gözünün üstünde olduğu bir ülke. Dünya acımasızca emperyalist savaşlar ve egemen sistemin doğurduğu adil olmayan paylaşım ve kıtlıklarla boğuşurken kapitalizme dünyadaki tek alternatif sistemle yönetilen Küba amansız bir düşman olarak görünüyor. Varolan düzeni korumak ve savunmak adına hertürlü girişimi esirgemeyen ve ödün vermeyen yeni küresel baş aktörlerin, emperyalist güçlerin bu küresel hegemonyası karşısında Küba dünya halklarına umut olmayı sürdürüyor. Başta ABD olmak üzere hiçbir zaman şahsında diktatör imajı yaratmayı başaramadıkları Castro’nun ölümünden sonra rejiminin devrilmesini sabırsızlıkla bekleyen emperyalistlere yanıt kardeşi Raul Castro’dan erken gelmişti.   Castro’nun dünya ajansları tarafından yayınlanan mesajında kapitalizme ve emperyalizme karşı kendisine liderliği devreden ağabeyinden daha sert olduğu kaydediliyor. Raul Castro, “Emperyalist güçlere Fidel hayattayken ilişkileri normalleştirmeye çalışmalarını tavsiye ediyorum. Çünkü ileride çok daha zor olacak” diyordu. Raul Castro özellikle Küba Devrimi esnasında ağabeyi Fidel ve efsane lider Ernesto Che Guevara ile birlikte Batista’ya karşı farklı cephelerde savaş vermiş gerilla ordusunda aktif görev almıştı. Amerikanın alışılmış taktiklerine karşı dünya devrim tarihine Simon Bolivar,  Jose Martin, Zapata gibi geleneksel Latin Amerikalı direnişinin sembolleri olarak adlarını yazdırmışlardı.   Küba Cumhuriyeti, Deniz Kavukçuoğlu’nun deyimiyle adeta doğa incisi, turistik ve irili ufaklı yaklaşık 1600 ada ve adacıktan oluşan güzel bir ada. Bana göre bir “Deniz Ülkesi”. Gelin şimdi rakamlar ve istatistiklerle bu “şirin” deniz ülkesinin özelliklerini, efsane adasını tanıyalım:    Dil İspanyolca  Para Birimi Peso Ancak turistler Amerikan Dola... Devamı

30 08 2006

MURAT TUNCEL'in YENİ ROMANI İNANNA'dan YOLA ÇIKARAK /SÖY

MURAT TUNCEL'in YENİ ROMANI İNANNA'dan YOLA ÇIKARAK /SÖYLEŞİ M. Halit UMAR 'dan Murat Tuncel'in bu ay VARLIK Yayınları'ndan çıkan yeni romanı İNANNA, yazarını okurlarımıza değişik yönleriyle tanıtmak istememizin önemli bir nedenidir. O nedenle biz de bu sayfamızda alışılagelmişin dışına çıkarak Dergi Yönetmeninin, Yönetim Kurulu Üyesi arkadaşıyla bir söyleşisini yayınlıyoruz. VARLIK dergisinin Ağustos 2006 sayısında Özge Şahin yazarla bir söyleşi yapmış. Fakat biz burada daha değişik bir yaklaşımla konuyla ilgili aramızdaki konuşmaları yazılı olarak okuyucularımıza yansıtmak ve böylece edebiya- tımızda önemli bir yer tutan söyleşi türünün bir boyutta genişlemesine de katkıda bulunmak istiyoruz. M. Halit Umar ile Murat Tuncel arasında 17 Ağustos 2006'da, Rotterdam Anafilya odasında geçen konuşmalardan: - Merhaba Sevgili Murat, diğer yurduna, buraya, Anafilya odasına da hoş geldin. Bu kez İstanbul'da uzunca kaldın. Koltuğunun altında yeni romanın var, biliyorum birazdan bu güzel armağanı alacağım elinden. - Evet, bu kez İstanbul'da biraz uzun kaldım Halit Ağabey, dilerim iyisinizdir. Elimin altında İnanna var, yeni romanım. Daha mürekkebi kurumadı desem yanlış olmayacak. Hemen adınıza imzalıyor ve size armağan ediyorum ama en kısa zamanda okumanızı ve beni eleştirmenizi de rica ediyorum. - VARLIK'ta seninle İnanna üzerine yapılan söyleşiyi okudum. Bu yeni romanının sana mutluluk getirmesini dilerim. Bu arada Murat, kitabın ilk sayfasına şunları yazıyor: Anafilya'nın babası Halit Ağabeyime İnanna'nın sevinciyle... paylaşımıyla. 17. 08.2006 - Teşekkür ederim. Daha nicelerine. Aman Tanrım, 437 sayfa! - 437 yıl gibi... Yalnızca araştırma ve bilgilenme süreci 5 yılın üzerinde sürdü. Her geçen gün daha ağırlaşan bir sorumluluk duydum. Neredeyse romanı, kahramanlarını, olayları yaşar oldum. Örnek dosyayı yayınevine yolladığımda bir OOH demiştim; aradan üç hafta geçmeden kabul edildiği,... Devamı

20 08 2006

Polisiye Romanlar: Suç mahallinde neler oluyor?

Suç mahallinde neler oluyor? Edebiyat her zaman güzelliklerden, iyiden, erdemden bahsetmez. En çok da edebiyatın karanlık çocuğu polisiye... Okuru bir katilin, dedektifin ya da kurbanın peşine takarak suç mahalline taşır. Suç mahallinde "kötü"lüğün türlü tezahürü vardır. Peki kötülüğün peşinden, karanlık bir dünyaya giren yazar ve okur orada ne arar? Macera, heyecan, gerçeklikten kopma ya da kendi içindeki kötüyle yüzleşme isteği mi? Polisiye yazarları Osman Aysu, Ahmet Ümit, Esmahan Aykol, Celil Oker ve Gülten Suveren anlatıyor. Röportaj: Özlem Altunok   Dergi 20.08.2006 İÇİMİZDEKİ "KÖTÜ"LER Remzi Ünal, emniyet amiri Adil, Kati Hirşel, başkomiser Nevzat... Onlar polisiye romanlarının "iyi"leri. Bir tecavüz vakasını, mafya hesaplaşmasını ya da seri cinayeti çözüyorlar. Kurbanın neden öldürüldüğünü, dahası katili arıyorlar. "Kötü"nün civarında dolaşan bu "iyi"ler en az onlar kadar karanlığa giriyor, belaya bulaşıyorlar. Okuyucuyu "normal"den, "sıradan"dan uzaklaştıran bu karakterlerin yaratıcıları polisiye yazarları Ahmet Ümit, Osman Aysu, Celil Oker, Esmahan Aykol, Gülten Suveren. Yazarken eğlendikleri kadar, yoruluyorlar. Kimi akıcılığın, kimi kendisiyle yüzleşmenin, kimi de eğlencenin, kimi gerçeği unutturmanın peşinde. Peki ya okuyucular? Polisiye onlar için ne kadar hayattan kaçmak, ne kadar içlerindeki "kötü" ile karşılaşmak demek? Yazarları; polisiyeyi, kendilerini ve okuyucuyu anlatıyor... Özlem Altunok ESMAHAN AYKOL Esmahan Aykol, ilk kitabını sevdiği polisiye türünde yazanlardan. Okuyucuyu "Katil kim?" sorusunun peşine önce "Kitapçı Dükkanı", ardından da "Kelepir Ev"le düşürdü. Aykol, "kötü"yü yazarken değil de, daha çok, onun safına geçince ürperiyor. "Çünkü" diyor, "kötülük yapıp da kurtulmayı beceren kimsede bir dehanın gizli olduğuna inanıyoruz, polisiye yazarları da bizim bu zaafımızı iyi kullanıyor"... - Yazmanın beni dengelediğini, iyileştirdiğini düşünüyorum. En azından yazdığım süre içinde, yazmadan geçirdiğim günle... Devamı

18 08 2006

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Roman Zamandizini (1872-

______________________________________________Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Roman Zamandizini (1872- 2006) / KronolojiAli ŞAHİN______________________________________________   Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini 1 (1872- 1929)/ Ali ŞAHİN   Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini 2 (1930- 1949)/ Ali ŞAHİN   Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini 4 (1950- 1959) / Ali ŞAHİN   Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini 3 (1940- 1949)/ Ali ŞAHİN   Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini 5 (1960- 1969)/ Ali ŞAHİN   Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini 6 (1970- 1979) / ALi ŞAHİN   Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini - Taslak - 7 (1980- 1989)/ Ali ŞAHİN   Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini - Taslak - 8 (1990- 1999) / Ali ŞAHİN   Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini - Taslak - 9 (2000- 2006) / Ali ŞAHİN                        *********************   2004'TE ROMAN / Ali ŞAHİN   2005'TE ROMAN / Ali ŞAHİN   2006'DA ROMAN / Ali ŞAHİN     anasayfaya dön anasiteye dön   KARŞILAŞTIRMAK İÇİN ______________________________________________Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini (1867- 2006) / KronolojiAli ŞAHİN______________________________________________ ... Devamı

04 08 2006

PANDORA'DAKİ E S K İ K İ T A P L A R / A. ÖMER TÜRKEŞ

E S K İ   K İ T A P L A R  İsmail Habib Sevük Milli Coğrafya’ya Bakmak Yazan: Tanıl Bora Türk milliyetçiliğinin coğrafyası zayıftır. Kuşkusuz, Osmanlı’nın çözülme sürecinde bakiye vatanın ‘nereler’ olacağının geç belirlenmesiyle ilgisi var bunun. ‘Devleti kurtarma’ cehdi içinde, şu veya bu coğrafya arasında pek fazla ayrım gözetilmemesinin payı var. Yeni devleti ve iktidarı behemahal tesis etme telâşı içinde gözü dünyayı görmemekle ilgisi var. Devlet kurucu elit içinde, doğup büyüdüğü topraklardan kopmuş göçmenlerin ağırlıklı oluşuyla ve onların, yeni vatanın coğrafî şekl-ü şemâilini gerçi sevkülceyş (strateji) verisi olarak bilmesiyle fakat ‘pitoresk’ yönünü ‘görmemiş’ olmasıyla ilgisi var. Ve tabii, ulusal pazarın 1950’lere dek oluşamamasıyla, vatanın geniş taşralarının erişilmez, bilinmez oluşuyla ilgisi var. Nitekim erken Cumhuriyetin önüne koyduğu mühim görevlerden biri, vatanı keşfetmekti. Başka kurumların yanında özellikle Halkevleri’nin öğretmenleri, öğrencileri, sanatçıları… vatanı gezip ‘bilmeleri’, yazmaları, resmetmeleri, güzellemeleri için teşvik ettiğini biliyoruz. Fakat bu keşif kollarının pek dolgun neticelerle dönmediğini, en azından toplanan izlenimlerden bir memleket coğrafyası romantizasyonu ve estetiği hâsıl edil(e)mediğini de biliyoruz. İçten Bir GeziBu bakımdan, Orhan Koçak’ın bir makalesinde “Millî Mücadele’nin en içten sözcüsü” diye andığı İsmail Habib Sevük’ün 1936-37 yıllarındaki gezi notlarının istisnâî bir önemi var. O yıllarda Cumhuriyet’te tefrika edilmiş olan yazılar, 1943’te kitaplaşmış. İyi gezmiş, Sevük: Fırat havzası, Gaziantep, Maraş, Kapadokya, Toroslar, boydan boya Karadeniz ve “Yukarı Doğu Diyarı” – yani Zigana’dan Erzurum, Kars, Sarıkamış, Artvin... Sevük, coğrafyaya millî bir da... Devamı

04 08 2006

PANDORA'DAKİ K İ T A P E L E Ş T İ R İ L E R İ / A. ÖMER T

K İ T A P  E L E Ş T İ R İ L E R İ    Editör: A.Ömer TürkeşPencereden Süngü, Güray Fiyatı: 7,00 YTL %10 indirimli Pandora fiyatı: 6,30 YTL  sepete ekle 1979 İstanbul doğumlu. Üniversite yıllarını Bursa’da geçirmiş. Şimdi İstanbul’da yaşıyor. İlk öyküsü 1998 yılında Hece dergisinde yayımlanmış. Çok sayıda dergiye öykü veren Süngü, bugüne kadar otuzun üzerinde öykü yayımlamış ancak kitap haline getirmemiş. 2004 Selehattin Kaya Roman Ödülü’nde ikinciliği kazanan Pencere’den onun ilk romanı/kitabı olma özelliğini de taşıyor. Tuhaf Bir Adam“Pencereden”, daha ilk sayfasında ölümü özleyen bir roman kahramanının dünyasına çağırıyor okuyucusunu. Son yıllarda Türk romanında sıklıkla karşımıza çıkan intihar izleğini tekrarlamakla birlikte, Güray Süngü, gerek kurduğu dille gerek kahramanının iç dünyasına nüfuz eden anlatımıyla basit bir tekrara düşmekten kurtulmuş. Doğrusu bir ilk roman olarak “Pencere”yi çok umut verici bulduğumu söylemek isterim. Evinde “titizlikle” koruduğu yalnızlığıyla yaşayan tuhaf genç bir adamın hikayesini geriye dönüşlerle izliyoruz. Aynı apartmanda oturan komşularının ısrarlı bakışlarını üzerine çeken, kimi gece onları uyandıracak çığlıklar atarak uyanan, gazetelerde okuduğu intihar haberlerini yakından takip edip kurtulanlara hastane ziyaretleri yapan Ayhan’ın yarılmış zihniden yansıyan iç monologlarla aydınlanıyor geçmişi. Bu geçmişi de düzgün bir sıralama ile aktarmamış Güray Süngü. Böylelikle kahramanın başından geçenler, bugüne nasıl geldiği, intihar edenlere duyduğu yakınlık muğlak kalıyor. Söz konusu muğlaklık okuyucun merak duygusunu sürekli tutma işlevi gören bilinçli bir tercih. Ancak hikayeyi özetlerken zorunlu olarak bu muğlaklığı biraz olsun dağıtmak zorunda kalacağım. Taşralı zengin bir ailenin tek çocuğu Ayhan. Büyük bir evde, bütün hayatın... Devamı

30 07 2006

Erzuruml İbrahim Hakkı'nın eşine iltifatı Erzuruml İbrahim H

Erzuruml İbrahim Hakkı'nın eşine iltifatı Erzurumlu İbrahim Hakkı, yazdığı Maarifetname ile çağına ışık tuttu. İbrahim Hakkı'nın eşine yazdığı mektupta dile getirdiği iltifatlar ise kadınları kıskandıracak derecede. 29 Temmuz 2006 12:33 Yazı boyutunu büyütmek için             Bir dervis hanımına mektup yazar mı? Yazarsa ne yazar? Osmanlı doneminin velud yazarlaıindan Erzurumlu ibrahim Hakkı'nın hanımlarına yazdıgı mektuplar arşivlerde bulunuyor. Bugüne göre ulasım zor, haberlesme imkanlarının çok kıt olduğu o yüz yıllarda sevgiliden, sevgilinin el yazısıyla gelen mektup ne kadar degerli… Hele bu mektup ibrahim Hakki gibi aşı ve şair bir insanin kaleminden çıkarsa güzelligi bir kat daha artmaktadir. Dort hanima dort mektup, Iste bunlardan biri…… "İzzetli, hürmetli, hakikatli, adamlıklı, şefkatli, hatırlı, gönüllü, asilli, usullu, akıllı, izanlı, hünerli, marifetli, üslüplu, yakışıklı, güzel huylu, tatli dilli, uzun boylu ince belli, kıl ayıpsiz hatunum, helalim Firdevs Hatun huzuruna, Deruni dilden ve can u gönülden selamlar ve dualar edip ol mubarek nazik hatırın sual ederiz, Huda'nın birliğine emanet veririz. Benim nazli yar-ı gam gusarim. Benim şenliğim, şöhretim, benim sevdiğim, keyfim, benim canim Firdevsim! Neylersin nişlersin, ne keyftesin, ne fikirdesin, ne haldesin, ne demdesin? Benim güzelim, garip gönlünü ne ile eğlersin? Okurmusun, nakış mı işlersin? Oynar mısın, gülermisin? Benim gönlüm senin halinle eğlenir, sen nicesin? Keşke sizi getirsem, bu vilayetleri seyrettirsem, zira sensiz canim rahat olamiyor. Benim güzel keyfim, senden ayrılmak ne çetin ahval imis bilmezdim. Hak Teala gönül hoşnuğuyla bir dahi dünya gözüyle görüşmek müyesser eylesin. Amin… Firdevs, Firdevs, o saçlarin seveyim, o kaşın seveyim, o gözün seveyim, o yüzün seveyim, ayipsız canın seveyim. Sakın benden küsmeyesin ki gönlüm sıkılmasın. Kusurlarımı afvet, ahiret hakkını helal ... Devamı

30 07 2006

Toplumları dil ayakta tutar

DR. TUNCAY YILMAZER 30.07.2006  PAZAR ‘Çılgın Türkler’den ‘hain Türkler’e Beşinci Kafkas Tümeni Komutanı Kurmay Yarbay Dadaylı Halit Bey, karargâhının bulunduğu Bölmelik Tepe’den dürbünüyle yaptığı gözetlemede, yıkıntılarla dolu Karacahisar köyü içerisinde gezinen işgalci Yunan ordusunun son kalıntılarını gördü. Kim bilir bu dürbün nelere şahit olmuştu (dile kolay) tam on yıl içerisinde?.. Halep’te eşkıya takibinden Birinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği Sancak-ı Şerif’in açıldığı günlere, başarısız Kanal Seferi’nden Irak’taki Kut-ül Amare zaferine, Musul’un kaybedilmesinden Osmanlı ordusunun dağıtılmasına, yeniden toparlanıp Sakarya Zaferi’ne kadar kanla, barutla, binlerce şehit ve yaralıyla peş peşe zaferler ve yenilgilerle geçen, altı yüz yıllık bir imparatorluğun çatırdadığı, yeni bir devletin filizlendiği on yıl... Başkomutan Mustafa Kemal Paşa komutasındaki Türk birliklerinin 26 Ağustos 1922’deki Afyon Kocatepe’den başlattığı “Büyük Taarruz”un en kritik yerinde bulunuyordu 5. Kafkas Tümeni. Birbiri ardına hedef tepeler ele geçirilmiş, 2 Eylül gecesi ise General Trikopis’in başında bulunduğu Yunan ordusunun son bölümü Karacahisar köyü yakınlarında sıkıştırılmış ve sonunda teslim alınmış, zafer perçinlenmişti. Kaderin cilvesi, teslim olan heyette 15 Mayıs 1919’da İzmir’e ilk çıkan Yunan birliğinin komutanı da bulunuyordu. Tarihe ideolojik kılıf mı? “Şu Çılgın Türkler” adlı eserin okuyucuları yukarıda geçen olayları bilmekten mahrum kaldılar. Büyük Taarruz’u ve Yunan General Trikopis’in esir alınma sürecini yaklaşık kırk sayfaya yakın anlatan, 80 yıldır beklendiği söylenen kitap, bırakın Halit Bey’in birliğinden bile bahsetmiyor, olayların öznesini adeta sansürlüyor. Daha da ilginç (ve de vahim!) olanı eserin kaynakçasında Yarbay Halit Akmansü’nün anılarının mevcut olması. G... Devamı

27 07 2006

İKİ KADIN, İKİ ROMAN: SİBEL K. TÜRKER - SEMA KAYGUSUZ

Bana Sevgiyi Anlat/ Zeliha Akçagüner/ Altın Kitaplar/ 240 s. Kentin seçkin semtindeki görkemli villanın biricik, güzel kızı Pelinsu ile villanın bahçıvanı Halil'in kız kardeşi Fidan'ın, kimi iç içe geçen, kimi apayrı yönlere giden yaşamları anlatılıyor bu romanda. Ortamları, yaşama bakışları, yaşam biçimleri, yaşam deneyleri birbirinden çok farklı iki genç kızın sevgi/sevgisizlik ekseninde örtüşen ilişkilerini okurken gençlerin yaşadıkları, duyumsadıkları, ikilemleri, savruluşları göze çarpıyor. Beyaz Martının Son Düşü/ A. Didem Uslu/ Kibele Yayınları/ 176 s. A.Didem Uslu'nun üçüncü öykü kitabı olan 'Beyaz Martının Son Düşü'; Hürriyet Gösteri, Milliyet Sanat, Cumhuriyet Dergi, Üçüncü Öyküler vb. gibi dergilerde yayımlanmış, ikisi 1990 ve 1991'de Türk Hava Kurumu ödülü almış, yirmi beş öyküsünden oluşuyor. Jandarma olarak askerliğini yaparken yakın köydeki Gülizar'a tutkusu yıllar yılı dinmeyen Muhlis Bey'i; evlendirip kocaya verdikleri kızları gibi gülmeyen iki annenin adliye koridorlarında dinmeyen ağıtlarını; ithal muz çikitanın zor duruma soktuğu muz üreticisi Halil'in, sevdiği Zehra'ya kavuşamayışını... bir kenarda unutulmuş veya göze çarpmayan sıradan insanların pastel tonlarındaki soluk yaşamlarını anlatıyor Uslu. Umut Direniyor/ Hasan Kıyafet/ İskele Yayıncılık/ 276 s. "Umut o dağın ardında değil, avuçlarımızın içindedir. Umut göçebedir; her iklim ve toprakta yaşar. İnsanı dik tutan ise belkemiği değil, onuru ve umududur" diyen Hasan Kıyafet, son kitabı 'Umut Direniyor'da yeni bir tezle çıkıyor okurun karşısına. Dünyayı saran işsizler ordusuna o, yeni doğan bir sınıf gözüyle bakıyor. Bu yeni sınıf diyor ki: Biz yerdeki karıncalar kadar çok işsiz işçileriz. Yani adına açlık mı dersiniz, alçaklık mı dersiniz, kötü bir sınırın altına itilmişlerdeniz. Patronlar bize iki seçenek sunuyor; ya zehirli gemilerde çalışmak ya da açlıktan ölmek... Kavun Unutmadan/ A. Aydın Kunt/ Kibele Yayınları/ 350 s.   ... Devamı

27 07 2006

Okurun okuru olmak

Okurun okuru olmak Yazarlar ve şairler farklı amaçlarla da olsa, topluluk karşısına geçerek hemen her dönemde okumuşlar yapıtlarını. Okurun okuru olmuşlar bir bakıma; yazdıkları metinlere gövdelerinin duruşlarıyla birlikte ses tonlarını, yüz ifadelerini ve el kol hareketlerini de eklemişler. Bu okuma günlerinin avantajları ve dezavantajları üzerine... HASAN ALİ TOPTAŞ HENÜZ on altı yaşındayken Buenos Aires’te Borges ile tanışıp ona iki yıl boyunca kitap okuyan Alberto Manguel’e ('Okumanın Tarihi' - Yapı Kredi Yayınları) göre, yazarlar ve şairler okur karşısına çıkarak yapıtlarını okumaya milattan önce başlamışlar. Herodotos’un Atina’daki olimpiyat şenliklerine katılan insanlara yapıtlarını okumasının üzerinden beş yüz yıl geçtikten sonra 1. yüzyılın sonuna gelindiğinde, yazarların okumalarına katılmak bir çeşit toplumsal törene dönüşmüş hatta; okuyanlar ve dinleyenler için belli kurallar getirilmiş. Roma’da uygulanan bu kurallara göre, okunan metin ne kadar uzun olursa olsun, dinleyiciler öyle canları isteyince biz sıkıldık diye kalkıp gidemezlermiş sözgelimi. Ayrıca, okuma bittiğinde bir şekilde tepki vermek ve eleştirel yorum yapmak zorundalarmış. Bu tepkilere ve yorumlara bakarak yazarlar ve şairler de daha sonra metinlerinde bazı değişiklikler yaparlarmış çünkü.Gene de, kurallara uymayan dinleyiciler olmuş zaman zaman. Bir keresinde, bizim 'Anadolu Mektupları' adlı yapıtıyla tanıdığımız Genç Plinius (yeğen Plinius) bu dinleyicilere fena halde kızmış hatta; ağızlarını hiç açmadılar, ellerini hiç oynatmadılar, oturuşlarını değiştirmek için bacaklarını bile kıpırdatmadılar diye tasını tarağını topladığı gibi kalkmış, o upuzun yüzüyle homurdana homurdana çekmiş gitmiş.    Hüngür hüngür ağlayanlarKimi zaman yazılan metni topluma götürmek, kimi zaman toplumu yazara getirmek, kimi zaman şan şöhret sahibi olmak, kimi zaman da sadece paylaşmak ve tepkileri görmek amacıyla yapılan bu dinle... Devamı

27 07 2006

Binlerce kitap

Binlerce kitap En doğrusu, gerçek bir çekirdek - kitaplıkta karar kılmak... Kişi, en azından 50’sinde, yaklaşık 1000 kitaplık bir ‘olmazsa olmazlar’ kütüphanesi oluşturmalı. Yeniden okumak isteyecekleriniz ve bugüne dek okuyamadığınız için sahici eksiklik duygusuyla baktığınız kitaplar sıralanmalı raflarınızda. ENİS BATUR ahmetenisbatur@yahoo.com TÜRKİYE’de, kişisel kitaplığın önemli olduğuna ilk günden beri inandım. ‘Kitap delileri’nden biri değilim ben, olmadım: Çoğu, edinmeden duramaz, aradıklarını raflarında bulamayacak ölçüde yığınların ortasında kaybolmuşlardır. Benim kitaplığımda enikonu bir düzen vardır, gereksinme duymadığım kitapları genellikle edinmem, bir araştırma sürecine girdiğimde kütüphanelerden, eşimden dostumdan yardım isterim. Fikret’le ilgili kısa bir deneme-anlatı metni yazmaya niyetlenince, önce elimin altındakileri bir araya topladım, ardından öteki kaynaklardan gereksinmelerimi giderdim. Konu, ister istemez daha geniş bir alana götürdü beni: Çoğu kitaplığımda bulunan XIX. yüzyıl Türk edebiyatıyla ilgili kitaplar ilk kümedekilere eklenince, yaklaşık 50 ciltlik bir yığın oluştu. Notlar alarak, ara vermeksizin okuyor, bazen yan konular için sıçramalar yapıyorum. Kitaplığımdakiler olmasaydı, ötekilere ulaşmam, daha doğrusu nelere ulaşacağımı kestirmem o denli kolay olmazdı. Fikret’in kitapları, Kaya Bilgegil’ler, Ertaylan’lar, Halid Ziya’nın sağlığında yayımladığı versiyonuyla 'Kırk Yıl', Köprülü, başkaları raflarımdaydı; Ruşen Eşref’ten Kerim Sadi’ye ulaşmam gerekti. Her şeyi görecek, okuyacak elbette değilim: Akademisyen, araştırmacı değilim ben - gelgelelim, burada, ‘malzeme’nin çoğuna hakim olmam gerekirdi, onu yapıyorum. Bağlam’ı okuma çabası, ister istemez, Kaplan’ın kitabına ve derlemesine, Cenab Şahabettin’in 'Bütün Şiirleri'ne, Hüseyin Cahid’e, Mehmet Rauf’a, Rıza Tevfik’e, Ak... Devamı

22 07 2006

Yıldırım Boran ile ilk romanı Bombacı'yı konuştuk... / KADİR

Yıldırım Boran ile ilk romanı Bombacı'yı konuştuk... 'Kentliler yalnız ve öfkelidir' KADİR AYDEMİR Bombacı. Gazeteci-yazar Yıldırım Boran'ın yayımlanan ilk romanı. Boran'ı daha önce Dışarıda Kimse Var mı? adlı kitabıyla tanımıştı edebiyat dünyası. 1999 Ağustos ayındaki Marmara depremi sırasında Çınarcık'taki evlerinin yıkılması sonucu Yıldırım Boran ve ailesi enkaz altında kalmışlar, çevreden yetişen köylülerin yardımlarıyla Yıldırım Boran ve ailesi uzun uğraşlar sonucunda enkaz altından güçlükle çıkarılmışlardı. İşte Yıldırım Boran, bu felaket anını ve yaşananları bir gazeteci titizliğiyle kitaplaştırmıştı. Yıldırım Boran şimdi bambaşka bir yüzle, bir romanla karşımıza çıkıyor: Bombacı. Bombacı bir roman, ama farklılığı ilk sayfalardan itibaren göze çarpıyor. Yazar, romanında varoluş ve ölüm arasında gidip gelen, bir türlü aradığı mutluluğu bulamayan günümüz insanının çelişkilerini güzel bir dille ortaya koymuş. Yıldırım Boran ile Bombacı'yı, ilk romanını konuştuk... - Kitabınız bu ayın ilk günlerinde okurlarla buluştu. Romanı yazarken yola çıkış duygunuz neydi? Kentli insanın mutsuzluğu ve bu mutsuzluğu gizlemek amacıyla yapaylığa sarılması beni yıllardır düşündüren bir konuydu. Kentte çelişkiler çok derindir. Zengin ve yoksul, eğitimli ile eğitimsiz, henüz kentli olamamışlarla, kentliliği tamamen içselleştirmiş veya bu çaba içinde olanlar bir arada yaşar. Doğal olarak bu da ötekileştirmeyi gündeme getirir. Kentli için diğerleri, diğerleri için de kentli ötekidir. Bir arada yaşamak zorundadırlar, ama aynı zamanda birbirleriyle iletişim içinde olmamaları gerekir. Kısaca farklı dünyaların insanları kentte bir araya gelirler. Bu da doğal olarak sevgiden ve saygıdan çok bastırılmış öfkenin ön plana çıkmasına neden olur. Aslında bu söylediklerimin kökeninde, biraz derine inecek olursak ekonomik eşitsizlik vardır. - Peki, siz var olan bu çelişkilere mi vurgu yapmak istediniz? Biraz öyle sayılır. Kentte yaşayanlar güler yüzlü v... Devamı

21 07 2006

Baba ve Piç Romanı "Türklüğü" Aşağılamadı

Baba ve Piç Romanı "Türklüğü" Aşağılamadı Hukukçular Birliği'nden Kerinçsiz'in "Baba ve Piç" romanından dolayı şikayet ettiği yazarı Elif Şafak ve Metis Yayınları Sorumlusu Semih Sökmen'e dava açılmayacak. Kitapta sadece eleştiri yer almadığını açıklayan Savcı Erol takipsizlik kararı verdi. BİA Haber Merkezi 15/06/2006    Erol ÖNDEROĞLU BİA (İstanbul) - Hukukçular Birliği'nden Kemal Kerinçsiz'in şikâyetiyle "Baba ve Piç" Romanı'nın yazarı Elif Şafak ve Metis Yayınları Sorumlusu Semih Sökmen hakkında açılan soruşturma takipsizlikle sonuçlandı. Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı Mustafa Erol, takipsizlik kararında, "Kitapta Türklüğü aşağılama düşüncesiyle hakaret edildiğini gösterir ve kamu davası açılmasını gerektir bir delinin bulunmadığını" açıkladı. 301'den şikayete takipsizlik Savcılığa 6 Haziran'da ifade veren yazar Elif Şafak, kitabın yazılmasındaki amacın Türklüğü aşağılamak değil tam tersine Türkler ve Ermeniler arasında insancıl ve barışçıl ortamın yaratılmasına katkıda bulunmak olduğunu, romanın edebi bir eser nitelinde tamamen kurgusal ve hayal ürünü olduğunu ifade etmişti.Savcı Erol, kararını alırken kitabın içeriği, yazarın savunması ile ifade özgürlüğüne ilişkin yasal düzenlemeleri dikkate aldı. Yazar Şafak ve kitabın yayıncısı yayıncı Sökmen hakkındaki soruşturma, "Türklüğü alenen aşağılama" fiilini düzenleyen Ceza Kanunu'nun (TCK) 301/1 maddesinden yürütülüyordu. Savcı: Kitapta sadece eleştiri yok Avukat Kerinçsiz'in şikayetini ele alan savcı, kitaptaki şu ifadelerin dikkate alınması gerektiğini bildirdi: "...Ama o zamanlar savaş zamanıydı iki taraftan da insanlar öldü. Ermeni isyancıların ne kadar Türk öldürdüğünü biliyor musun? Hikayenin öteki tarafını düşündün mü hiç? Eminim düşünmemişsindir. Acı çeken Türk ailelerine ne diyeceksin?...Türk Devleti bile yokmuş (Sayfa 215)...Ermeni iddiaları abartı ve çarpıtma üzerine kurulu yapmayın bazıları iki milyon Ermeni öldürdüğümüzü bile söylüy... Devamı

15 07 2006

RESUL : HÜSEYİN KIRAN'IN İLK ROMANI / KEMAL VAROL

Kitap  Kara bir roman   Hüseyin Kıran ilk romanı 'Resul'de sıradan bir adamın öyküsünü anlatıyor. Yazar, şizofrenik bir algıya sahip olan Resul'ün sığınak olarak gördüğü eve ve bu evin bir odasına odaklanıyor   14/07/2006 (9 defa okundu)   KEMAL VAROL (Arşivi)   Hüseyin Kıran'ın ilk romanı Resul, roman sanatında tam olarak hangi noktaya yerleştirileceği kestirilemeyecek denli güç, anlamını ilk elde açık etmeyen, simgeler ve benlik oyunlarıyla örülü, giderek kendi üzerine kapanan, ancak ışıltısını tam da bu kapanmadan veren bir kitap. Resul, Daire gibi bir korku merkezinin etrafında gelişiyor. Sürekli olarak roman kahramanı Resul'ü izleyen, onun ve herkesin ne yaptığını bilen, gerektiğinde işkencelerle onu cezalandıracak olan Daire, bu romanın önemli bir unsuru olarak öne çıkıyor. Hayatı, Daire'nin muhtemel çağrılarına göre şekillenip parçalanan Resul, bu çağrılar arasında geriye dönüşlerle belleğindeki kimi hatıralara, korkuyla bekleyiş anlarına geçişler yapıyor. Bahçede yaşamaya zorlanmış bir baba, analık Hafize Hanım, kiracı kadın Işıl, Mahir Bey ve en önemlisi de hep işkence ve tahakkümle anılacak olan Daire, giderek roman kahramanı Resul'ün tüm benliğini ele geçiriyor. Kokular, sesler, görüntüler; dairenin çağrıları, geriye dönüşlerle anımsanan kimi hatıralar, Resul'ün sürekli bir biçimde varlığıyla boğuşmasına neden oluyor. Bu noktadan sonra, dışarının ve dışarıyı temsil eden herkesi sarmalayan Daire'nin baskısıyla, şizofrenik bir algıya sahip olan Resul'ün sığınak olarak gördüğü eve ve bu evin bir odasına odaklanıyor roman. Sancı sürüyor Ancak, romanda, Resul'ün kapandığı ev ve oda da tekinsiz bir alan olarak resmedilir. Bu sebeple, giderek başkalarının bilincine yerleşmeye çalışır Resul. Ancak, başkalarının bilincinde yaşam sürmeye çalıştıkça, sürekli olarak saldırıya uğrar. Buna çok geçmeden Daire'nin saldırısı ve işkenceleri de eklenir. Resul... Devamı

06 07 2006

Esmahan Aykol: Savrulanlar

Esmahan Aykol'dan 'Savrulanlar' Savrulan hayallerimizdir Polisiye kitaplarından tanıdığımız Esmahan Aykol'un romanı 'Savrulanlar'ın kahramanı Ece, savruluşunun bedellerini ve bu bedellerin sonuçlarını arar. Satırlar arasında kendine ve geçmişine tuttuğu ışık, bu ışıkta saklı hikâyeler hep bunun kanıtıdır. Bir çıkış aramaktadır. Özgür olmanın kişinin bedenine ve zihni üzerindeki egemenliğine inanarak yapar bunu Ece; dahası, mülkiyet fikrinin kişinin kendi elinde olması demektir özgürlük. Müge İPLİKÇİ "...herkesle birlikte saçma sapan şeylere gülerken, ilk kez, kendimden başka bir şeyin, dışarıda olan ve benim değiştirebileceğim bir şeyin zindanım olduğunu düşündüm. Kendimden kurtulamaz ama ondan kurtulabilirdim. Bir özgürlük vaadiydi bu." Sayfa 87 Polisiye kitaplarından tanıdığımız Esmahan Aykol'un romanı Savrulanlar'ın kahramanı Ece, böyle tanımlar aradığı özgürlük prensibini. Savruluşunun bedellerini ve bu bedellerin sonuçlarını arar. Satırlar arasında kendine ve geçmişine tuttuğu ışık, bu ışıkta saklı hikâyeler hep bunun kanıtıdır. Bir çıkış aramaktadır. Özgür olmanın kişinin bedenine ve zihni üzerindeki egemenliğine inanarak yapar bunu Ece; dahası, mülkiyet fikrinin kişinin kendi elinde olması demektir özgürlük. Ancak bu prensibin, "pozitif özgürlük" anlamında bir arayış olmadığını hissettiren yazarı karşısında kaderine boyun eğmiş gibidir aynı zamanda: bankadaki paraları, yeni sevgilisi ve kendine biçebileceği makul umutlarıyla hayata devam etmekten başka çaresi kalmayacaktır. Bu, Aykol'un romanının tonunu da belirleyen bir yapıdır aslında. Kitap, Ece'nin ağzından anlatılsa da birinci tekil anlatıyı mesafelendiren, kahramanlarla edimleri arasında başka bir gözün satır aralarında gezindiğini hissettiren, tercih edilmiş bir tondur bu. Büyükbabanın yerine kolsuz babanın öyküleştirilmesi, Ece'den çok Aylin'in öne çıkması bu mesafeli tonu riske sokabilirdi. Aykol, bu gerginlik yerine Ece'ye des... Devamı

06 07 2006

Uygar Şirin ile 'Büyük Deniz Yükseliyor' üzerine

Uygar Şirin ile 'Büyük Deniz Yükseliyor' üzerine 'Beni büyüleyenin sinema değil yazı olduğunu anladım' Peş peşe iki romanla çıkageldi Uygar Şirin yazınımıza. İlk romanı 'Anne, Tut Elimi!' okurlar tarafından ilgiyle karşılandı. Geçen günlerde yayımlanan 'Büyük Deniz Yükseliyor' ile de bu başarısını perçinliyor. İki hafta önceki Rıza Kıraç söyleşimde olduğu gibi, Uygar Şirin'le de sinemacı kimliğini göz önüne alarak kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik. Keyifli okumalar... Erdem ÖZTOP Sevgili Uygar Şirin, söyleşimizi genel yapının dışına çıkarak başlatıp, öyle devam ettirelim istiyorum. Romanlarınızı elbette konuşacağız ilerleyen aşamada. Ama öncesinde ben Uygar Şirin'in yazarlık serüvenini ön plana çıkarmak taraftarıyım. Başlayalım isterseniz, ilk yazdığınız/çiziktirdiğiniz metni hatırlıyor musunuz şu anda? Biraz bellek tazelemesi yapalım. - Kâh merak, kâh tutku, kâh hayat gailesi derken, bugüne dek yazının farklı alanlarıyla uğraştım. Film senaryosu, şarkı sözü, film eleştirileri, roman... Dolayısıyla ilk yazdığım metni düşününce aklım çeşitli zamanlara ve mekânlara kayıyor. İçlerinden bir tanesini seçmem gerekse "Karışık Pizza"yı yazdığım günleri seçerim. "Yazdığım" dediğime bakmayın, birçok senaryo gibi o da bir ekip çalışmasıydı. İşi başlatanlar yönetmen dostum Aytan Gönülşen ile sinema yazarı ve senarist dostum Tamer Baran'dı. Birlikte bir taslak oluşturmuştuk ve o taslağı yazıya dökme, senaryoya dönüştürme görevi bana düşmüştü. Sene 1995 olmalı, yani 23 yaşındaydım. Yaptığım işin güzelliği karşısında (metnin kendisinden değil, yazma eyleminden söz ediyorum tabii) kanımın kaynadığını hatırlıyorum. Yazının kendisinden çok, bana hissettirdikleriyle ilgileniyordum galiba. Beni büyüleyenin sinema olduğunu sanıyordum, asıl "sorumlu"nun yazı olduğunu sonra anladım. DAĞARCIĞI BÜYÜTMEK İÇİN... - Kimleri okuyordunuz peki o dönemlerde? Kimler sizin dağarcığınızı genişletiyordu, kimlerle o zamanlar bağı kur... Devamı

30 06 2006

ZAMANYA / ROMAN-2006 / ERKAN CANAN

Kitap  Ölümsüzlüğe tahammül etmek 'Zamanya', zamana adanmış bir roman. Bu romanda, zaman ritüellerinden, insanın ölümsüzlük talebini simgeleyen sonsuz zamana kadar tüm kavramlar yer alıyor 30/06/2006 (5 defa okundu) ERKAN CANAN (E-mektup | Arşivi)Sosyal statüsü ne olursa olsun, her insanın ölümde eşitlendiği söylenir. Bu bakış açısı, ölümün olmayan adaleti mümkün kılacağını varsayar. Fakat bu adalet gelene kadar, olup biten her şeyin üst(ün) sınıfların lehine geliştiği çok iyi bilinir. Ölüme karşı takınılan bu tavır, avuntu bile değil ve deyim yerindeyse tamı tamına bir züğürt tesellisidir. Ölüm her insan içindir. Fakat asıl önemli olan, bu aşamaya gelene kadar her insanın kendi imkânlarınca yaşadığı zamandır. İşin içine imkânlar girince adaletsizlikten de bahsetmek gerekir. Zaman imkânlar dahilinde iyi değerlendirilebilen bir durum olduğuna göre, bunu iyi geçirebilmenin şartları da bellidir: daha çok paraya sahip olmak. Bu yüzden, genel kanının aksine, parası çok olanın zamanı da çoktur. Farklı bir ülke Söz konusu zaman gibi bir kavram veya söylem olunca, işin içinden sıyrılmak pek kolay değil. İnsanın zamanla münasebeti çok eskiye dayandığından, bu konuda oluşmuş kültür de devasadır. Dolayısıyla benim, yukarıdaki ekonomik yaklaşımım bu yönlerden sadece biriydi. Neyse ki, Yiğit Kulabaş'ın tüm yönleriyle zamana adanmış romanı Zamanya, bu konudaki eksiklikleri tamamlayabilecek özelliklere sahip. Bu romanda, gündelik hayatta alışkın olunduğu ve bu nedenle sorgulanmaya gerek bile duyulmayan zaman ritüellerinden, insanın ölümsüzlük talebini simgeleyen sınırsız, sonsuz zamana kadar, bu konuda yaratılmış tüm kavramlar ve söylemler yer alıyor. Roman, zamanın işlemediği, dolayısıyla yaşlanma ve ölümün de olmadığı 'Zamanya' isimli kurgu dünyasıyla, zamanın neredeyse hiçbir şeye yetmediği günümüz iş dünyası arasında geçişler yapıyor. Romanın ilginç yönlerinden biri de, bu geçişler yapılırken, fantastik ve gerçekçi... Devamı

25 06 2006

YAMAN KORAY: BÜYÜK ORFOZ ROMAN- 1979 / A. ÖMER TÜRKEŞ

Denizler üstünde bir Don Kişot   İlk basımı 1979'da yapılan 'Büyük Orfoz', tutkuların romanı: Erkeğin kadına, kadının erkeğe ve insanın doğaya olan tutkularını, o tutkuların yıkıcılığı ile birlikte dile getirmiş Yaman Koray   09/12/2005 (387 defa okundu)   A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)   Bu yazımda, son iki romanı arasında yirmi iki yıllık bir zaman farkı olan bir yazarın 70'li yıllarda kaleme aldığı, belki de türünün tek örneği olan bir romandan söz edeceğim; Yaman Koray'dan ve onun Büyük Orfoz'undan. Bu nedenle kısa bir hayat hikâyesiyle başlamak istiyorum. Yaman Koray, 1935 yılında İstanbul'da doğdu. Annesi Mebrure Alevok, o dönemin edebiyat çevrelerinin yakından tanıdığı bir isimdir. Koray, Saint-Joseph Fransız Lisesi'ni birincilikle bitirdi. Ancak büyük kent hayatını sevmemişti. Türkiye'nin en eski dalgıçlarından biriydi ve denize tutkuluydu. Annesiyle birlikte Erdek'e yerleşerek turizm işine girdi. Bir süre sonra, Erdek de kalabalık geldi ona. 1970'lerde Güney Ege'ye yöneldi. Kendi yaptırdığı teknelerinde Mavi Yolculuk kaptanlığı yaptı. Halen Gökova'da yaşıyor. Büyük Orfoz kitabının ilk sayfalarındaki hayat hikâyesinde edebiyata gazetelerde yayımlanan hikâyeleriyle başladığı yazılı. Ancak çevresindeki bitki ve böceklerin dünyasını anlattığı ilk kitabı annesi tarafından yayımlatıldığında henüz on iki yaşındaydı. Vala Nureddin, Akşam gazetesindeki 'Akşamdan Akşam' köşesinde, kitaptan ve küçük yazarından söz edip birkaç da alıntı yapınca, küçük Yaman'ın ilk kitabı büyük ilgi toplamıştı. Gençlik yıllarında kaleme aldığı romanlarında -Deniz Ağacı (1962), Gelin Taşı (1963), Sığırcıklar (1967), Mola (1970)- deniz kıyısındaki köylerde yaşayan insanların hayatlarına dair hikâyeler anlatmıştır. Bunda o dönemde fırtına gibi esen 'köy romanı' akımının etkileri aranabilir. Önce Milliyet gazetesinde tefrika edilen Büyük Orfoz (1979) ise Gökova körfezinin romanıdır. ... Devamı

25 06 2006

.... ROMAM... ROMAN... ROMAN.... / A. ÖMER TÜRKEŞ

Bir romanın hatırlattıkları Ahmet Aziz'in 'Triumvira'sı, okuyucu yakın tarihle yüzleştirmeyi başarıyor. 'Triumvira', dili ve kurgusuyla da öne çıkan bir roman 17/03/2006 (305 defa okundu) A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi) 2. Abdülhamid, II. Meşrutiyet, İttihat ve Terakki, Tehcir, Birinci Dünya Savaşı, Sarıkamış bozgunu, kısacası Milli Mücadele'nin öncesinde yaşanan bir dizi önemli, önemli olduğu kadar trajik tarihi olay günümüzde sıklıkla konuşulur hâle geldi. Ne yazık ki bu konuşmalarda sesleri en gür çıkanların devleti arkasına almışlığın küstahlığı ve sokakla bütünleşmenin külhanbeyi ağzıyla dile getirdikleri meselelerin tarihle pek ilgisi yok. Uzağıyla yakınıyla geçmiş, güncel siyasi bir meseleye dönüştürülüyor; şapkadan belge ve bilge çıkarılıyor, keşifler ve icatlar yapılıyor, devlete millete zararlı bulunan vakalar temizleniyor, kısacası bütün bir tarih bugünün ihtiyaçlarına göre yeniden tanzim ediliyor. Bunun en son örneği de İttihatçıların kifayetsiz muhteris paşalarına kahraman kostümleri giydirmek, yol açtıkları felaketlerden diriliş masalları uydurmak... Canlı tanığı kalmamış, belgeleri yok edilmiş, sansürlenmiş ve içi boşaltılmış bir tarih cinlerin kaleminden çıkmış fantastik kitaplara benzer. Ya da her yazılanın hakikate dönüştüğü Kitab-ı Duvduvani'ye! Anlaşılan o ki, Talat Paşa'yı anmak için Berlin'de uzun yürüyüş başlatacakların biri de tarihin cin işi olduğuna iyice kaptırmış kendisini. Her zamanki inandırıcılıktan uzak mübalağalı üslubuyla, "Talat Paşa'nın müdafaası, vatanın, milletin ve Türk Devrimi'nin müdafaasıdır" iddiasıyla başlıyor sözlerine. Bir kez almış ya kalemi eline, 'ya tutarsa' arsızlığıyla ekleyiveriyor; "Birinci Dünya Savaşı'ndaki vatan savunması, Kurtuluş Savaşı'mızın ilk dönemidir ve Cumhuriyet'in yolunu açmıştır; dahası Sovyet Devrimi'nin koşullarını yaratmıştır." Şahsın şeytan çarpan mantığına dikkat isterim. Peki ama o vatan savunmasında Enver, Talat ... Devamı