25 12 2005

Edebiyat: Türk Edebiyatında Eşcinsellik/ A. Ömer TÜRKEŞ

Edebiyat  TÜRK EDEBİYATINDA EŞCİNSELLİK 2003’ten itibaren Türk edebiyatında nitelik ve nicelik açısından hızla yükselen ve bu yıl da aynı yükselişi, radikal çizgiden uzak olsa da, devam ettiren eşcinsel edebiyatı inceliyoruz. KENDİ tercihlerimize o kadar sıkı sarılmışız, gözümüzü farklılıklara öylesine kapatmışız ki, içinde yaşadığımız an’ın ahlak, etik ve moral değerlerini insanoğlunun tarih sahnesine çıktığı andan başlayarak bütün zamanlara yaymakta, tarihi olguları bugüne göre anlamlandırmakta, tarihi şahsiyetlere geçerliliği bugüne mahsus kimlikler dağıtmakta hiçbir tuhaflık görmüyoruz. İşte bu nedenle tarihin ancak sansürden geçebilen bir yüzü girebiliyor ilgi alanımıza. Haksızlık yapmayalım; ecdadımızın tarihe çaktığı en ufak çividen çırılçıplak şiddet içeren savaş sahnelerine kadar pek çok şey resmi tarih söyleminde uygun gerekçeler ve apaçık bir böbürlenmeyle dile getiriliyor aslında. Atalarımızın mahrem tarihlerini, cinsel hayatlarını kuşatıyor sessizlik. Çünkü o çağların cinselliğinde bugünün ‘sapkın’ bulunup dışlanan tercihleriyle örtüşen pek çok yan var. Doğrusu 20. yy.’ın ortalarına kadar Batı’da da çok farklı değildi durum; tensel zevklerin yadsınmadığı Antik Çağ’a ait eserlerde kadına ya da oğlana duyulan aşkın aynı doğallıkla ifade edilmesi Batı’da uzun yıllar boyunca şaşkınlıkla ve suskunlukla karşılanmış, hatta kimi Antik Çağ tarihçisi, hayranlık duyduğu Eski Yunan uygarlığına aşağılık bulduğu bu cinsel hayatı yakıştırmakta güçlük çekmişti. Çünkü Batı dünyasının Geç Roma İmparatorluğu’nda kurulup Hıristiyanlıkla birlikte işlemeye başlayan bütün baskı ve dışlama mekanizmaları cinsellik etrafında kurgulanmıştı; bütün bir Ortaçağ boyunca insan bedeni bir ahlaksızlık yuvası, bir günah kaynağı olarak lanetlenmiş, bedenin tüm saygınlığı yok edilmiş, eşcinsellik ve giderek her türden şehvet en büyük günahla özdeşleştirilmişti. Max Weber’e göre Batı... Devamı

25 12 2005

Portre- Ahmet Altan (En Uzun Gece) / Semih GÜMÜŞ

PORTRE Kendi yazgısının romanı Ahmet Altan’ın yeni romanı ''En Uzun Gece'', 1 milyon adet basılarak kitap vitrinlerinde yerini aldı. SEMİH GÜMÜŞ semihgumus@mynet.com AHMET ALTAN’ın ne yazar ahlakı sorgulanabilir, ne de entelektüel kimliği. Kendinden menkul kimi entelektüellerin yanında, onun açık tutumu ve aynı çizgiyi her durumda koruyan toplumsal kişiliğinin yeri, gene de yaratıcı yazarlığından ayrı tutularak değerlendirilmiştir. Niçin onun entelektüel kimliği romancılığıyla yan yana getirilmeden alınır? Yazar ahlakıyla romanlarının yazınsal ahlakı arasında açıklık olduğuna ilişkin belirtiler nedeniyle. Gelgelelim, bu ayrımın haklılığını ilkin Ahmet Altan sorgulamadan yadsıyacak, sonra da ona karşı hep olumlu önyargılar taşıyan okurları artık bir milyon satılmaya aday romanlarını okumaktan hoşnut oldukları için eleştirileri görmezden gelecek.Yayıncılık dünyasının bazı ilklerinde Ahmet Altan adının oluşu şaşırtıcı gelmiyor. Bir milyon satılan kitabın yazarı olmak yazarın kendi için nasıl bir duygudur, bilmiyorum ama bu sonucun edebiyat kamuoyunun ilgisinin dışında kalışını anlıyorum. Doğru dürüst kitap okunmayan bir ülkede bile bir kitabın bir milyon satılması pek çoklarına ilginç gelmiyor. Bunun katı önyargılarla ilgisi var elbette, ama o önyargıları besleyen de yazının kendi. ''Bu ilklerin altında Ahmet Altan’dan başkasının adı yazabilir miydi'' diye düşününce aklıma başka bir ad gelmiyor. Kitapları benzer özelliklere sahip yazarlar yok değil ve onlar da hayatımızı popüler kişilikler olarak tamamlıyorlar ama Ahmet Altan’ın okurun nabzını ölçen zekâsı bambaşka.    Okurun tercihiYeni romanı ''En Uzun Gece'', bu kez de bir başka ilke, bir basımda en çok basılan roman olma rekoruna adını yazdırdığına göre, şimdi bir süre konuşulacak, sonra Ahmet Altan’ın yeni bir romanındaki artık alışılmış konuların ve kişiliklerin tadını almak için bir köşeye atılacak. ... Devamı

25 12 2005

Roman Ormanından Verim Almak/ Ali MERT

Roman ormanından verim almak; İki yüz yetmiş ağaçta bir     Türkiye’de çok roman yazılıyor. Ama Türkiye’de roman yazılmıyor. Türkiye’de çok roman yazılıyor. Rakamlarla sabit: “Geçtiğimiz yıla ait olarak, 270 yeni roman kayıtlara geçmiş durumda...”Türkiye’de az roman yazılıyor. Gerçeklerle sabit: Geçtiğimiz yıl yayınlanabilen birkaç esaslı roman, okuruna ulaşma sancısında... Tablo bu. Uzayabilir, (zor da olsa) kısalabilir, ama özünde bu. Şimdi bu tabloyu alıp tüm detaylarıyla incelemek, farklı renk ve biçimlerini ayırt etmek, az sayıdaki okuruyla ve çok sayıdaki izleyicisiyle ilişkisini tarif etmek, açılabileceği yerlere işaret etmek, hepsinden önemlisi bu tabloyu oluşturan piyasa gerçeğini alaşağı etmek ve has edebiyatı geliştirmek, önemli birer uğraş olarak karşımızda duruyor. Tek bir yazı kapsamında değil elbette, tüm bir estetik mücadelemiz boyunca...Aslında en ayrıntılı tabloyu çizebilmek için 270 romanı da okumak, ondan sonra yazmak gerektiği söylenebilir. Bunu biz (zaman, enerji, yoğunlaşma, iştah ve işkembe gereği) yapamıyoruz, ama “helal olsun” dedirtecek şekilde yapan bir eleştirmenin, Ömer Türkeş’in eleştiri ve değerlendirmelerine kulak kabartabiliyoruz. Evet, Türkeş bu 270 romanı da okumuş ve ayda bir yayınlanan Vatan Kitap’ın Haziran nüshasında çok yerinde değerlendirmelerde bulunmuş. Bir miktar uzun da tutarak, özetliyoruz:“Bugünkü edebiyatta önemli olan, bir şeyi hikaye etmek. Ağır tasvirlere, karakter analizlerine, toplumsal meseleye girmiyorsunuz ama bir hikayeniz var, hüzünlü bir hikaye. Bu yeterli oldu. Popülerleşme amaç olunca okuyucunuzu buna göre belirliyorsunuz. Yani hafif ama güzel hikayeler olacak (...) Bizim romanlara, kahramanlara baktığım zaman, bunlar neden böyle olmuşlar, mesele ne anlayamıyorum. Karakterler taşımıyorlar tarihlerini. (...) Bu koca külliyat içinde 10-20 iyi roman yayımlanıyor, gerçekten toplumla, insanla ilgili meselesi olan. Am... Devamı

25 12 2005

2003 ROMANLARI/ Asuman Kafaoğlu- BÜKE

2003 ROMANLARI   Yıl boyunca çok sayıda kitap okumama rağmen, böyle bir yazı istendiğinde acaba unuttuğum ya da fark etmediğim romanlar oldu mu diye korkuyorum. Mutlaka gözümden kaçanlar oluyor, ne yazık ki küçük yayınevlerinin az sayıda baskı yapan kitapları fark edilmeyebiliyorlar. Bunların arasında belki övgüye değer olanlar da vardı, ama sonuçta yazarların ve yayınevlerinin bana ulaştırdıkları kitaplarla sınırlı kalıyor seçkim. Aslında bunların sayısı da yüzün üzerinde ve bu da fena bir rakam değil ama yine de kuşku duymadan edemiyor insan. 2003 yılı boyunca çok az sayıda polisiye ve bilim kurgu okudum, bu türlere genelde yabancı sayılırım, fakat bunların arasında Ahmet Ümit’in “Beyoğlu Rapsodisi” ve Sadık Yemni’nin “Çözücü” romanları bu yılın en çok söz edilen romanları arasında ve türlerinin iyi örnekleri olduğundan konuya onlarla başlayalım. Beyoğlu’nun arka sokakları son yıllarda (aslında 90’lardan beri) filmlerde bir sinema seti gibi kullanılmaya başlandı. Neredeyse her Türk filminde Beyoğlu’nda geçen sahneler oluyordu. Ağır Roman, Hamam, Dönersen Islık Çal gibi hemen aklıma gelen bir sürü film var Beyoğlu sokaklarını kendine stüdyo yapan. Romanlarda da Beyoğlu’nun çok kültürlü, çeşit çeşit insan dolu yapısı fon olarak kullanılıyor. Ahmet Ümit Beyoğlu’nun kozmopolit yapısından etkilenen yazarlardan. Romanında Beyoğlu’nun canlı bir organizma gibi olan dokusuna ve hâlâ orada yaşamlarını sürdüren azınlıklara değinmiş fakat tabii roman içinde bunlar sadece fon oluşturuyor. Roman, polisiye formuna ilerleyen sayfalarda giriyor; Ahmet Ümit ayrıca polisiye romanın da formuyla oynayan bir yazar, romanlarında siyasal bir ton hep oluyor. Sadık Yemni “Çözücü” romanında da Ümit gibi Beyoğlu’nun çok kültürlü dokusu üzerinde durmuş. Farklı kültürlerin insanlarını bir araya getirdiği bir yapı içine oturtmuş romanı. Beyoğlu’nun dört kilometre karelik bi... Devamı