10 03 2011

SIRASELVİLERDE BİR OTEL ODASI

SIRASELVİLERDE BİR OTEL ODASI

Feridun Andaç
Cumhuriyet

"Uzağı yakın kılan bir yazar: Anar"

Anar (Resuloğlu Rızayev, 1938), çağdaş Azerbaycan edebiyatının önde gelen yazarlarındandır. Öykü, romanlarının yanı sıra oyun ve senaryolar yazmış, yapıtları birçok yabancı dile de çevrilmiş biri. Biz, onu, Ak Liman romanıyla tanıdık. Kendimize bu denli yakın bulduğumuz bir toplumun edebiyatının çok uzağında olduğumuz gerçek.

Çözülme, dışa açılma sonrasında Azeri toplumunu bize en iyi tanıtacak/anlatacak olan edebiyatına da yeterince ilgi gösterdiğimiz söylenemez. Gene de; Elçin, Anar, Mevlüt Süleymanlı gibi yazarların yapıtlarının dilimize kazandırılması önemli bir adımdı.

Bugün Beş Katlı Binanın Altıncı Katı adıyla yeni basımı yapılan Ak Liman, Azeri toplumunun 1960'lı yıllarından bir kesit sunuyor. Anar, toplumun kendi içindeki çözülme sürecini dile getirirken; farklı kesimlerden kesitler alarak, o dinamiğin boyutlarını göstermeye çalışıyor. Dolayısıyla toplumun geçirdiği değişim sürecinde bireyin konumunu sorguluyor.

Anar'ın anlatımındaki yoğunluk, ustaca kurduğu diyaloglarla belirir. Özellikle bireylerin dünyalarını bu diyaloglarla yansıtırken, iç konuşma ve geriye dönüşlerle de ilişkilerini daha canlı kılan bir anlatımı yeğliyor. Özellikle çevirmen Nemet'in dünyası ekseninde, sıradan gibi görünen yaşamların arka planını bu git-gel içinde yansıtır. Nemet'le Süreyya'nın evlilikleri, geldikleri durum; 'neşriyat'ta bir arada çalıştığı insanlarla ilişkileri, onların gerçekleri toplumun profilini yansıtmada temel eksen alınan boyutlardır. Tehmine, Mehmed Nesir, dadaş, Zaur, Mürsüd hem yaşam gerçeklikleri hem de dile getirilen öyküleriyle romanın belirgin karakterleri olarak öne çıkarlar.

Çalışma ortamı, insan ilişkilerinin düzeyi, yaşanılan aşklar, kırgınlıklar, bağlılıklar... Romanda, bir yanıyla izleksel olarak bunlar öne çıkarken; öte yanıyla da Azeri toplumunun gerçekliği gözler önüne serilir.

Sıraselviler'de Bir Otel Odası, Anar'ın bugünlerde yayınlanan uzunöyküsü. Derin anlamlar yüklü bu yapıt, denilebilir ki; bir başına bile, Azeri toplumunu tanımaya, o değişim dönemeçlerini görebilmeye yetiyor.

Anar, bu kısa anlatısında bize, bir yol ve ölüm öyküsü anlatarak çağdaş bir trajedinin boyutlanmış durumlarını gösteriyor. "Yeni dünya düzeni" dediğimiz olgunun bir yafta gibi toplumların boynuna geçirilmesini, bununla yaşanılan altüst oluşun savurduğu bireyin trajedisi.

Bilinen, çok eski bir izlektir ölüm, ölüm sanrısı ve yol, yolculuk.

İşte Anar, bu izleklerden yola çıkarak; o değişimin sürüklediği bir insanın öyküsünü anlatıyor. Ama onun öyküsü bir toplumun dününün ve bugününün öyküsüdür aslında.

Filoloji anlambilim doktoru olan Kerim Esgeroğlu, 1993'te bir konferans için geldiği Ankara'dan, bir günlüğüne, İstanbul'a uzanan bir yolculuğa çıkar. Kerim'in bu yolculuğu, bir bakıma, içsel yolculuğa da dönüşür. Rastlaştıkları, yüzleştikleriyle ülkesine, çocukluk ve gençlik günlerine uzanır. Burada beliren yitiklik günlerine uzanır. Burada beliren yitiklik ve uzaklık duygusu onu içte, derinlerde bir sorgulayışa yöneltir.

Azeri aydınının kendi 'Batı'sıyla yüzleşmesi kimlik sorgulayışıyla birlikte, ülkesindeki değişimin neden/niçinlerini irdelemeye yöneltir onu. İşte tüm bu sorgulayış, karşılaştırma; toplumdaki çözülmenin nedenlerine bakışı içerir.

Anlatının temeldeki çıkış noktalarından biridir bu. Anar; toplumunu, insanının dünyasını tanımlamaz asla. Bu tür yol güzergâhları çizer; içteki ve dıştaki yolculuk için 'yol işaretleri' koyar. Anlatı kahramanı bu tür im'lerle geriye döner sık sık; hem kendisinin, hem de toplumunun belleğine. Bu tür çıkarımlar, anımsayışlarla, yazar, aslında bizleri de o yolculuğun yoldaşı kılar. Yazarın öne aldığı birey, onun gerçekliğidir işte bu güzergâhlara kapı açtıran. Yol'u, yol izleğini seven yazarlardandır, Anar. Bugünü anlatırken, dün'e; dün'e uzanırken de onun ötesine yönelir. Bireyi bilinçlilik durumuyla, hem o an yaşayıp tanık olduklarına baktırır; hem bunların çağrıştırdıklarıyla o katmansal zamanın an'larına döndürür. Burada da yer yer içkonuşma, bilinçakışı tekniğinden yararlanır.

Buluşma, buluşturma an'larının yazarıdır, Anar. Kerim'i, Bolu Dağı'ndan Şuşa'ya götüren bir yaprağın ıslaklığı; dönüp hayatın anlamını kavramamıza da kapı aralıyor. Bilinç kapılarını yoklamamıza, yaşadığımız yerin ve ötemizde olanların kavranılmasına bir ışık çakıyor adeta.

Yer, insan, olay, anlam içeren anımsayışlardaki o geçişlerde, içinde "damla damla, burcu burcu" canlanan renklerin coğrafyasına döner, Kerim. Hocalı'da yaşanan bir trajedinin ezincindedir o an. Gerçekleşen İstanbul düşünün aralığından oraya uzanır. Geldiği coğrafyanın kültür ve yaşama ortamına katılışını adım adım izleriz o içteki ve dıştaki yolculukta.

Babasının anlattıklarıyla tanıdığı düşlerinin kenti İstanbul'a adım atmıştır artık. İlk anımsayışlarda, babasından belleğinde kalan izlere döner. Aramızdaki yakınlığın uzaklığın varoluş noktalarına. Anılar, anıştırmalar arasında bir git-gel'i yaşar. Bu anımsayışlar, kimliğini tanımaya/ tanımlamaya yöneliktir biraz da. Yer yer hesaplaşmaya, özeleştiriye, buruk bir özleme dönüşür. Azeri aydının ikilemiyle birlikte; kapalı dönemde yaşadığı trajedinin, savrulmaların boyutları sergilenir. Yazar, burada, kimlik tartışmalarının anlamı/anlamsızlığı üzerinde dururken siyasal değişim rüzgârlarının insanları hangi uçlara getirdiğini de ironik biçimde yansıtır. Örneğin; her dönemin adamı olan Çopur Cabbar ile çözülmenin nimetlerine tüneyerek gününü gün eden bir 'aydın' tiplemesi, Sedyar...

Anar'ın, 'uzunöykü' olarak nitelendirilen anlatısının katmansal bir boyutu var. Öykünün anlatı düzleminde yol/yolculuk, özlenen/düşlenen kente ulaşma serüveni vardır. Kahramanın sürekli git-gel'i, belleğin bilinç kapılarına yapılan bir yolculuktur aslında. Kerim'in bilincinden geçenler; hem kişisel tarihine, hem ülkesine, hem de Türkiye'ye dönük izler/anılar/izlenimler getirir.

Anar, inandırıcı bir aydın tipi çizer. Azeri toplumundaki değişim dönemlerini yansıtan (Kerim, 65 yaşında, 1935 doğumludur), çekilen sıkıntıların neden/niçinlerine dönük belirlemeleri yapan, yer yer tarihe ve dönemlere bilinç kapıları açan; saf, kirlenmemiş, etik değerleriyle ayakta durmaya çalışan; 'yeni dünya düzeni'nin alaborasında, biriktirdiği değerlerle hayata tutunmaya çalışan biridir, Kerim. Duygulu, içli, müziği seven, edebiyatı bilen; bir dalın kıpırtısına duyguyla bakabilen; Şuşa'nın düşüşünün kaygısını, sızısını her an içinin derinliklerinde hisseden; içtiği bir ayranın tadıyla Laçin'e, Mürsel Dayı ile tanımaya çalıştığı İstisu'nun doğasına dönen; her bir kıpırtıda yurdunun haritasında dolaşan; bulunduğu 'yer' ile 'öte yer'in uzak/yakın yanlarını anlamaya çalışan biridir.

Anar, topluma, insana bakarken; belleğin, ait olunan yer'in, kimlik değişmelerinin geçişlerini ustalıkla gösterir. İşte, Kerim, onun bu gösterme im'inin ana motifidir. Birçok şeyin hem yansıma odağı, hem de yansıtma bilincidir. Onun bilincinden geçenlere öylesine yakın, öylesine de uzak durduğumuz Azerbaycan gerçeğine uzanırız. Yazılan tarihin dönemeçlerine, çözülen insanın trajedisine. Bütün çözülmelere, altüst oluşlara, değer yitimlerine karşı; umudun, arınmanın, değerlerin simgesi olarak öne çıkar, Kerim.

Umutla geldiği kentte yüzüne kapanan kapı; düşlerinin yıkıntısında yaşadığı yürek çöküntüsü... burada rastlaştıkları ise, ona, "geçen ömrün özlemi"ni yaşatır. Yunus Emre'nin dizeleriyle yüzleşmesi, ortak bilinç noktalarında buluşturmuştur, onu. Yitirme, kavuşma, buluşma duygusunun anlamına sarılmış; yerin ve yersizliğin, umudun ve umutsuzluğun kederine düşmüştür bu kentte. Geçmişle gelecek arasındaki yola buradan bakar. Gördükleri, tanıklıkları kırgınlığının yol izleri olmuştur adeta. Sürüklendiği otel odası ise, ölümün soğuk yüzünü sunar, ona.

Anar, bu uzunöyküsünde, bir insanlık durumunu yansıtırken; adeta, bizlerin de Azeri toplumuna, insanına dönüp nasıl bakmamız gerektiğini bir kez daha hatırlatıyor. Yazar ait olduğu coğrafyanın bütün renklerini bir oya gibi işleyerek çağdaş bir romans yazıyor. Öyle ki, kitabın adının da ötesinde anlamlar içeren bir romanstır bu. Benzetmelerin, anıştırmaların, mesellerin süslediği bir romans.

Anar, hem uzak hem yakın yerlerin noktalarını koyarak; bizi, bir başka yolculuğa çıkarıyor. Her iki toplumu da iyi tanıyan bir aydının, usta bir edebiyatçının bakışıyla hem de. Onu okurken, bir kez daha şunu görüyorsunuz; bir edebiyatçı için düşünsel arka planın ne anlama geldiğini... İyi bir edebiyatçı kavrayıcı bakışıyla toplum-insan gerçekliği yansıtırken, bunu pekiştirici bir öğe olarak anlatımına ağdırması... Başarıdan öte, derin anlamlar içeriyor.

Gogol'ün ironisi, Çehov'un hüznü, Thomas Mann'ın derin düşünsel düzeyi ile bezeli bir romans sunuyor bizlere, Anar. Azerilerin ulusal şairi Resul Rıza'nın oğlu Anar Rızayev'e bir kez daha aramıza hoş geldin, diyorum.

.....

Tuncay Opçin
Aktüel

AZERİLER'İN YIKILAN TÜRKİYE DÜŞLERİ

Azerbaycan'ın yaşayan en büyük yazarlarından Anar Rızayev'in "Sıraselviler'de Bir Otel Odası" adlı kitabı Türkiye Türkçesine çevrildi. Azeri bir bilimadamının gözünden, Azeriler'in "hayal ülkesi" Türkiye'nin ne büyük hayal kırıklığı yarattığı anlatılıyor.

"Ömür boyunca düşlerini süsleyen, özlemiyle kıvrandığı, yalnız radyodan, ara sıra eline geçen gazete, dergi ve kitaplardan tanıdığı bu kente ilk kez eliyordu Kerim. Daha önce, son yıllarda Türkiye'yi komşu kapısına çeviren ve Allah'ın her günü buraya gelip giden meslektaşlarına İstanbul'un büyükçe bir haritasını ısmarlamış ve o haritayı yatağının başucuna asmıştı. Sabahları gözlerini açarken ilk gördüğü manzara, İstanbul'un Marmara Denizi'yle, Boğaziçi'yle, Haliç'le birbirinden ayrılmış olan semtleriydi. Kerim her semtin adını şiir dizeleri gibi art arda ezberlemişti ve içinden sık sık yinelerdi."

Baku Üniversitesi Türkoloji bölümü öğretim üyesi Prof. Kerim Esgeroğlu'nun İstanbul düşleri bununla sınırlı değildir kuşkusuz. O Nâzım Hikmet'in, Orhan Veli'nin, Yahya Kemal'in, Necip Fazıl'ın mısralarından tanıdığı İstanbul'u da aramaktadır başucuna astığı haritanın derinliklerinde. Ne var ki, bunun için biraz daha bekleyip "karşılıklı kültürel ilişkiler" çerçevesinde Bakû'ya gelen İstanbullu bir meslektaşından bir davet alması gerekecektir, "misafir öğretim üyesi" olarak bir süre ders vermesi için. İçkili bir gecede yapılan davet, sadece iki ülkenin değil belki iki insanın ilişkilerini de geliştirecektir bir miktar. Azerbaycan'da üniversite çevresine egemen olan parayla tez yazmalardan, öğrencilerden rüşvet almalardan ve buna benzer yolsuzluklardan perişan olan Kerim, evlenecek kızının çeyizini de düşünerek kabul eder bu teklifi...

Sonun başlangıcı da budur zaten. Üstelik sadece Kerim'in sonunun değil; içeride kuş kovalayan devletimizin Amerikan petrol şirketlerine, siyaseti yumruklarını havaya kaldırmaktan ibaret sanan milletimizin MHP'ye emanet ettiği iki ülke insanının zihniyet dünyasındaki sonun da başlangıcıdır.

Dillerimiz dillerine, güllerimiz güllerine benzer. Kerim'in öğrendiği ve öğrettiği ise hallerimizin de hallerine benzediği olacaktır acıklı bir biçimde.

Bunu anlamak için, Azerbaycan Yazarlar Birliği Başkanı Anar Rızayev'in "Sıraselviler'de Bir Otel Odası" adlı kitabının, Azerbaycan Türkçesi'nden Türkiye Türkçesi'ne çevrilmesini beklemek gerekecektir sadece...

Söylemek bile gereksiz, Kerim'i bekleyen büyük bir hayal kırıklığıdır. Bir öğretim üyesi arkadaşından ödünç aldığı ayakkabıyla, kendisini İstanbul'a davet eden meslektaşının görev yaptığı üniversitenin kapısın çalan Kerim, ummadığı bir durumla karşılaşır. Her iki ülkede de külliyetli miktarda mevcut olan "her devrin adamları" yüzünden, Sovyet egemenliği döneminde "Türkçü" olmakla suçlanan Kerim, Sovyetler'in yıkılmasından sonra "komünist"likle suçlanacaktır ve işin püf noktası da budur zaten. Üstelik her iki suçlamayı yönelten de, şimdi fotoğrafı İstanbul'daki öğretim üyesinin odasını süsleyen Çopur Cabbar'dan başkası değildir! İlk suçlama esnasında yerinden yurdundan sürgün edilen Kerim, İstanbul'da maruz kaldığı ikinci suçlama karşısında ne diyeceğini bilemez. Kendisine önerilen görev Çopur Cabbar'a verilmiştir çünkü. İstanbul, birdenbire çekilivermiştir ayaklarının altından, onca yıldır biriktirdiği düşlerle birlikte...

"Şu resmini azizleyip kitaplığınıza yerleştirdiğiniz Çopur Cabbar da komünistti' demek geldi içinden. 'Hem de parti komiserimiz. Üstelik o zamandan beri Pantürkistlikle suçlayıp partiden kovdurmak, yani o zamanki değerlerle beni mahvetmek, evimi başıma yıkmak uğraşısındaydı.' Ama demedi. 'Çopur Cabbar, tüm Azerbaycan'ın bir numaralı rüşvetçisidir' demek isterdi. Ama onu da demedi. Babasının hatırası engel oldu. Hayatının sıkıntılı anlarında her zaman babasının öğüdünü duyardı: 'Hangi kuşaktan olduğunu unutma, kimin oğlu olduğunu... Hiçbir zaman alçak rakiplerinin düzeyine inme. Onlarla onların yöntemiyle savaşma, savaşırsan yenilirsin."

Kerim'in yapacağı bir şey yoktur artık. Yolda karşılaştığı bir arkadaşının ısrarıyla, rektörle görüşmek için bir gün daha İstanbul'da kalmaya karar verir yine de. Verir vermesine de ama nasıl? Sıraselviler'deki otellerin ucuz olduğunu duymuştur. Resepsiyondaki görevlinin bile vermekte tereddüt ettiği bir odaya atar kapağı: "Oda gerçekten çok berbattı. Penceresiz, karanlık, dar... Bir karyolası, iki taburesi, bir dolabı var. O kadar. Dolabın kapısında sırı bozulmuş, yer yer sararmış bir ayna... İnsan yüzünü içinde tanıyamaz."

Bu odanın Kerim'e mezar olacağı apaçık bellidir ama yapacak bir şey de yoktur. Çünkü İstanbul, insan ilişkilerindeki kaypaklıktan adam kayırmaya, iki yüzlülükten vurdumduymazlığıa, yıllardır özlenen, kendisine dolu -dizgin koşulan bir düş olmanın hayli uzağında, neredeyse Sovyet dönemindeki Azerbaycan gibidir. Bu düşler, Sıraselviler'de otele benzemeyen bir otelde, odaya benzemeyen bir odada mahkûmdur artık: "Bu otel odasına, Kerim gibi başarısız insanlar ölmek için geliyorlardı. Ölesi, ölüm hükümlüsü insanlar kendileri farkında olmadan tıpış tıpış bu odaya gelip çakılıyorlardı. Alın yazıları getiriyordu onları. Dolaptaki giysiler değişik zamanlarda bu odada canını teslim eden kimsesizlerin terekesi. Bu dünyadaki son izleri."

Sinemaya da aktırılan bu uzun öykünün edebi açıdan başarılı olup olmaması hiç de önemli değil. Önemli olan, iki ülke halkına söylenen yalanların en azından bir bölümünü ortaya koyması. Kerim Esgeroğlu prototipinde sembolleşen iki ülke ilişkilerinin, daha alt kademelerde ne tür hayal kırıklıklarına sebep olduğunu tahmin edebilmek için illa da "arif" olmak gerekmiyor. Anar Rızayev'in metni, başka hiçbir şey için değilse bile kamuoyundan gizlenen çarpıklığı cesur bir biçimde ortaya koyduğu için övgüyü hak ediyor.

Türkiye'de muhtelif üniversiteleri dolduran Azerbaycanlı bilimadamlarından hangilerinin Kerim, hangilerinin Çopur Cabbar konumunda olduklarını da YÖK'e mi sorsak acaba?

198
0
0
Yorum Yaz