25 12 2005

Siz Hiç Reşat Enis Okudunuz mu?

Sarı İt
Reşat Enis Roman Dizisi;
13.5x19.5 cm; 1. Baskı; Mart 2002; Fiyatı : 7.000.000 TL

Sarı İt, edebiyatımızın ilk işçi romanlarındandır. İşçi sınıfının toplumsal hayata ağırlığını koyduğu, grevlerin filizlenip serpildiği bir dönemi, 1960’lar Türkiyesini konu alır. İşçilerin çalışma koşulları, patronlarla girdikleri mücadeleler, işçi-sendika ilişkileri, işçilerin yaşadığı semtler, aile ilişkileri, günlük yaşayışları, aşkları… canlı, çarpıcı diyaloglarla örülü akıcı bir dille tasvir edilir.
Sarı İt, işçi sınıfının hayat koşullarını belgelemekle kalmaz, 1960’ların genel ortamını, egemen sınıfların ve iktidarın politikalarını da gözler önüne serer.
Sarı İt, edebiyatımıza hem konularıyla hem de bu konuları işleyişiyle yenilikler getirmiştir. İşçi sınıfının içinde boy verip geliştiği ortamı, bu ortamın ürünü olarak, kanlı canlı özellikleriyle işçileri çok iyi anlatan bir eserdir.






KİTAP HAKKINDA YAZILANLAR

SIZ HIÇ REŞAT ENIS OKUDUNUZ MU?

Reşat Enis
Sarı İt
Evrensel Basım Yayın, 2002, 336 s.

Sanıyorum yukarıdaki soruya pek az okuyucu “Evet” yanıtını verecek, hatta Reşat Enis adını hiç duymayanların sayısı  duyanlardan çok daha fazla çıkacaktır... Oysa 1930’lu yıllarda edebiyatımızın en etkili ve en kavgacı isimlerinden biriydi o! Reşat Enis Aygen, 1909’da İstanbul’da doğmuştu. Jandarma subayı olan babasının görevi nedeniyle Anadolu’nun birçok yerini gezdikten sonra 1930 yılında Milliyet gazetesinde adliye muhabiri olarak gazeteciliğe başladı, sırasıyla, Vakit, Haber, Son Dakika, Bugün (Adana), Cumhuriyet ve Yeni İstanbul gazetelerinde çalıştı. Son görev yeri Anadolu Ajansı’ydı. İlk hikâyeleri, 1930’da Serveti Fünun’un devamı olan Uyanış dergisinde yayımlandı. Aynı yıl basılan hikâye kitabından sonra bir daha bu alana dönmeyerek edebiyatla ilişkisini romanlarıyla sürdürdü. 1984’te ölene dek...
Art arda yayımlanan Kanun Namına (1932), Gonk Vurdu (1933), Gece Konuştu (1935), Afrodit Buhurdanında Bir Kadın (1937), Toprak Kokusu (1944), Ekmek Kavgamız (1947), Ağlama Duvarı (1949), Yol Geçen Hanı (1951), Despot (1957) ve Sarı İt (1968) ile büyük bir okuyucu kitlesine ulaşan, ama belki de muhalif kimliği nedeni ile Milli Eğitim müfredatına hiçbir zaman dahil edilmeyen, kitapları artık sahaf raflarında bile yer almayan ve böylelikle belleklerden silinip giden Reşat Enis, Evrensel Basım Yayın tarafından hazırlanan diziyle yeniden katıldı aramıza...
Politik, toplumsal ve ekonomik gerçekliklerin şeyleşmiş dünyasında açıkça belli olmayan sınıfsal farklılıkların, kültürel alanda nispeten saydam ve gösterilebilir olmasındandır belki de, Cumhuriyet’in “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir millet” söyleminin altındaki eşitsizliği sergileme görevini edebiyat üstlenmişti 1930’lu, 40’lı, 50’li yıllarda...  Cumhuriyet’in acılarla dolu tarihini romana yansıtan “yitik kuşak”ın, ya da Attilâ İlhan’ın deyişiyle “fedailer mangası”nın en ateşlisi ise Reşat Enis’ti. Dönemin muhalif söylemini ve aydın kesimin haletiruhiyesini eksiksiz yansıtmıştı romanlarına. Mesela, gazeteci ve aydınların İstanbul, Beyoğlu merkezli dünyasında gezen Gonk Vurdu’da köy edebiyatının başlayacağını şu sözlerle müjdelemişti:

O, Anadolu’yu yazmak istiyordu... Şaşıyordu: On dört milyon nüfuslu Türkiye’nin muhakkak ki on milyonu köylü idi. Ve Türk edebiyatı bu büyük yığını tanımıyordu. Cemil Mualla bir memleket romanı –bu bir tiyatro eseri de olabilirdi– yazmak istiyordu. Öyle bir memleket romanı ki, acıları, tasaları, neşeleri, âdetleri, telakkileri, mefkureleriyle bu koca yığını edebiyatımıza sokabilsin. Harplerden ve inkılaplardan sonraki köylüyü hakiki benliği ile, dosdoğru ve tastamam bir görüşle görebilsin. Anadolu’nun ta kendisini keşfetsin...

Gonk Vurdu’daki yazar Cemil Mualla, Reşat Enis’in temsiliydi ve bu “koca yığın” onun 1944’te yazdığı Toprak Kokusu ile katılacaktı edebiyatımıza.
Toprak Kokusu, Reşat Enis’in Zola romantizminin etkisiyle yan yana dizdiği acıklı felaketleri ve gazetecilikten gelen savruk üslubu nedeniyle, aksamayan diline rağmen, doğrusu edebi bir keyif vermez okuyucuya. Zaten Reşat Enis hiçbir romanında biçimle ilgilenmemiştir; baştan aşağıya içeriktir o. Ancak hakkaniyetli olmak gerekirse, yazdığı metinlerin o dönemde ilgi, heyecan ve tartışma yarattığını söylemeliyim. Savaşa girmemesine rağmen II. Dünya Savaşından daha da yoksullaşarak çıkan Anadolu köylüsü için toprak reformunu bir umut olarak gören Reşat Enis, romanını,  “Çukurova’nın, ağa elinden alınarak devletleştirilmesi teşebbüsü bu ayaklanmadan sonra başlar. Boyalısakal’ın kızı Elif, cezaevinde, ‘Toprak Kanunu’nun çıkarılmasını bekliyor” cümleleriyle bitirir. Bakanlar kurulu kararıyla çok geçmeden yasaklanır kitap. Ancak 1945’te romandaki talep gerçekleşir ve zorlukla da olsa güdük bir Toprak reformu yasalaşır. İşin peşini bırakmayan Reşat Enis’in büyük uğraşıları sonucu, dönemin içişleri bakanı Saraçoğlu’nun izni –ve hatta yazarı kutlamasıyla– Toprak Kokusu özgürlüğüne kavuşur.
Reşat Enis, 1937’de yayımlattığı Afrodit Buhurdanında Bir Kadın romanından önceki kitapları, gazete yazıları ve ille de sert üslubu ile okur yazar âleminin tanınmış isimlerindendi kuşkusuz. Ama, ona asıl ününü bu romanı sağlamış –kendi kulvarında– döneminin en çok satanı olma başarısını göstermişti. Türk romanına maden işçilerinin sorunlarını katan ilk roman olan Afrodit Buhurdanında Bir Kadın, olağandışı sertlikteki dili ile dikkat çekici, hatta irkilticidir. Tamamlanmamış bir proje olarak gördüğü Cumhuriyet’in arızalı yanlarına, ahlaki değerlerdeki çöküşe hiçbir yazarda görülmeyen bir üslupla saldırır Reşat Enis; toplumun tepesindekilerden kaynaklanan felaketleri art arda sıralayarak, neredeyse bir facialar antolojisi yaratır... Eserini yoksulluk ve bu yoksulluğun yarattığı insani zaaflar üzerine kurulmasına rağmen, Reşat Enis’in berrak bir bakış açısıyla yazdığı söylenemez; zengin kesimlere, siyasetçilere, bürokratlara duyduğu öfke çırılçıplak ortada, ama yoksul insanlara, çalışan kadınlara bakışı da o denli katı. Mesela işçi kadının fahişe olmasına ramak kalmıştır. Osmanlı romanından muhafazakâr kesimlere miras kalan temaları kullanan Reşat Enis, toplumsal kokuşmanın temsilini kadının namusuna yüklemiş, faciayı derinleştirmek için –farkında olmadan yaşanan– ensest bir ilişki tertiplemiş ve romanın sonunu  “ilahi adalet”le bağlamıştır.

Fransız edebiyatının etkisi ile, Osmanlı yazarları romantizm ve natüralizmle başlamışlardı roman yazımına. Gerçekçilik ise uzun süre serpilip gelişememişti.  Cumhuriyet’in ilk yıllarında Sadri Ertem ve Refik Ahmet Sevengil’in izinden giden genç kuşak yazarlar, gerçekleri doğalcılığa yakın bir üslupla ele aldılar. Yeni kurulan hayatın karşısına dikilen eski kurumların, eski ilişkilerin çürümüşlüklerini sergileyen bu yazarların çizgisinde olmakla birlikte, önemli bir farkı vardı Reşat Enis’in. O, eskinin çürümüşlüğü ile yetinmiyor, yeninin de daha doğarken tükenmiş, kokuşmuş olduğunu vurguluyordu. Burada bir hatırlatma yapmak istiyorum: 1944’ten sonraki romanlarında bu toptan reddiyenin yerini toplumsal bir eleştirinin aldığını görüyoruz. Hatta, 1957’de yazdığı Despot ve 1968’de yazdığı Sarı İt romanlarını geleceğe umutla bakan mesajlar vererek bitiriyor yazar.
İşçilerden, fabrikalardan söz eden ilk roman olarak Mahmut Yesari’nin Çulluklar’ı (1927) gösterilir. Sendikal hareketlerin yer aldığı ilk roman ise Reşat Enis’in Sarı İt’idir: Bir yazısı nedeni ile hapse girip çıkan Selim Reşit adlı dürüst ve inançlı bir adamın trajik hayat hikâyesi özelinde 1960’lı yılların işçi hareketlerini anlatır Reşat Enis.  Sendikaların yeni yeni örgütlendiği, sendika üyesi işçilerin işten atılma tehditleri ile yıldırıldığı, çalışma koşullarının çok ağır ve sağlıksız, ücretlerin ise çok düşük olduğu bir dönemde, bir sendikanın kurulup gelişme sürecine katılan Selim Reşit, bir yandan geçim sıkıntıları ile boğuşmaktadır.
Hikâyenin asıl can alıcı yerleri, Selim Reşit’in çalıştığı fabrikada toplu sözleşme hakkı elde etmeye çalışan işçilerin “sarı” sendikaya ve bu sarı sendikanın başkanı “Sarı İt”e karşı mücadeleleridir. Bu “bilinçlenme sürecinde” dönemin pek çok olayına da yer verir yazar. Mesela Almanya’ya işçi akını hızlanmış, sosyalist hareketler kıpırdanmaya başlamış, Amerikan gemicileri İstanbul sokaklarında sıklıkla görünür olmuştur. Gazetecilikten gelme alışkanlığıyla, olup biten her şeye yer vermeye çalışır, her şeyi eleştirir yazar. Kimi zaman sağcı çevrelerin sıklıkla kullandığı “viski içen sosyalist aydınlar” propagandasından etkilenerek aydın kesime çatar, kimi zaman Türk-İş’tir boy hedefi. Bu kadar mesele arasında hikâyenin nasıl bağlanacağını merak ederiz doğrusu; neyse ki gevşek dokuludur Reşat Enis’in romanları, bu nedenle olmadık tesadüflere dayalıdır...  Sarı İt’te de aynı kurgusal gevşeklik var ve roman birkaç beklenmedik gelişme sayesinde inandırıcılığı olmayan mutlu bir sonla bitiyor.
Reşat Enis’in üslubu bugünkü edebi alışkanlıklara ve ilgi alanlarına hitap etmiyor belki, Sarı İt’te anlatılan sendikal mücadele ve insani değerler ise hatırlanmıyor bile... İşte edebiyatın en önemli işlevlerinden biri tam da burada çıkıyor ortaya. Romanlar, yazıldıkları dönemin düşünsel, toplumsal, siyasal, ahlaki atmosferini yaşatıyorlar... Ancak böylelikle kimilerinin devri saadet saydığı bir dönemi canlandırabiliyoruz gözümüzde. Tarih kitaplarından okuduğumuz modernleşme hamlesinin insanlara ödettiği ağır bedellerin belleklerimizde bir karşılığı yok, çünkü geçmiş hakkındaki “bilimsel” bilgilerde geçmişin ruhunu, atmosferini, insanların acılarını hissetmemize yarayacak imgeler yer almıyorlar; sayılar, istatistikler, köy ve köylülerin sayısı, tarım ürünlerinin fiyatları ve geçim standartları kaydedilse de, insanların yeni yaşam tarzlarına duydukları tepkiler, çektikleri acılar, karşılaştıkları aşağılanmalar ve açlık sınırına dayanan yoksulluk, “bilimin” nesnesi olmuyor. Reşat Enis külliyatı, yalnızca bu nitelikleri nedeniyle, yazıldıkları 1960’lı yılların sınıf, yaşam ve fırsat farklılıklarının bir “antolojisi” olmaklık haliyle bile ilgiyi hak ediyorlar... 

A. ÖMER TÜRKEŞ
Virgül, Şubat 2003, sayı 59

0
0
0
Yorum Yaz