25 08 2011

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 101-130)

Ana, şafaktan önce kalktı. Hatçenin yatağına baktı. Yatağın içi doluydu. Hiç şüphelenmedi. Sabah olup da Hatçe her zamanki vaktinde yataktan kalmayınca yüreğine tıp etti. Korkusu doğruydu. Yorganı açınca yıldırımla vurulmuşa döndü. Hatçe, bir yastığı yorganın altına uzunlamasına koymuş, onun yerine yastık yatıyordu yorganın altında. Bu, Hatçenin geceden kaçtığını gösteriyordu. Bu yastık oyununu da çabuk haberlenmesin-ler diye yapmıştı.
Yorgan kadının elinde kalakalmıştı. Ancak, kocası kendisine seslenincedir ki kendine geldi. Yorganı elinden bıraktı.
Toros köylerinde töre yerine geçmiştir. Kızı kaçan, atı, öküzü, horozu çalınan evinin kapısına çıkar, bütün köye, çekemeyenlere, gözleri kaldırmayanlara basar küfürü. Saatlarca durur durur küfreder. Köylü hiçbir cevap vermez ona, aldırmaz, küfredenin bir zaman sonra hırsı iner, ondan sonradır ki, ciddi ciddi olayın üstüne konuşulur.
Kocasına:
"Kız gitmiş," dedi. "Şimdi nişliyelim?"
Koca aşikar bir sevinç çığlığı attı:
"Çok şükür Allahıma," dedi. "Çok şükür. Hiç gönlüm yoktu, Abdi Ağanın kel yiğenine vermeye kızı. Çaresizlik belimi büküyordu. Çok şükür..."
Kadın:
"Sus," dedi. "Sus! Bir duyan olmasın, Abdi Ağa, kızı biz kaçırttık sanır da derimizi yüzer."
102
Sonra ana, töre olduğu üzere, evin kapısına çıktı usul usul dövünmeye baktı. Dövünmek hiç de gelmiyordu içinden. Kimseye küfredemiyordu. Bağıramıyordu da. Sallanıyordu boyuna.
Yalancıktan:
"Vay benim başıma gelenler!.. Kızım! Kızım! Sürüm sürüm sürünesin inşallah. Namusumu iki paralık ettin kızım! Kahrol! Kızım! İki gözün önüne aksın kızım!"
Kocası, çok sert:
"Gel içeri," dedi. "İyi yaptı kız. Gönlünün istediği ile kaçtı ya. Nolursa olsun. Hiç sesini çıkarma avrat! Bağırma. Git, Abdi Ağaya söyle durumu. Kıza da beddua etme! Gel içeri."
Kadın, kocasının dediğini tuttu. Başına, kara bir yazma bağladı. Doğru, Abdi Ağaya gitti.
Abdi Ağa, kadını görünce:
"Oooo, nerelerdesin bacım? Hiç uğramaz oldun Ağayın evine. Otur şöyle yanımdan."
Kadın, oturdu ağlamaya başladı. Kadını böyle ağlar, başında kara yazma görünce, Abdi Ağanın da yüreğine tıp etti.
Telaşla:
"Ne var bacı?" diye sordu.
Kadın, başını yere eğmiş boyuna ağlıyordu. Cevap vermedi.
Abdi Ağa:
"Söyle!" diye bağırdı. "Allanın belası söyle!"
Durdu düşündü:
"Söyle gelinime bir şey mi oldu?"
Kadın:
"Ağam..." dedi.
Ağa:
"Söyle," dedi.
Kadın yeniden:
"Ağam! Ağam!" dedi sustu. Hıçkırıklar sözünü kesiyordu.
Ağa:
"Kadın," dedi, "Allah senin belanı versin. Çatlatma adamı.
Kadın, gözlerini kuruladı:
"Kaçmış," dedi. "Yatağına yastık yatırmış, ilk akşamdan kaçmış."
Abdi Ağa gürledi:
103
"Vay!" dedi, "vay! Bu da mı gelecekti başıma? Abdinin gelini bir yanaşmayla kaçacaktı, öyle mi?"
Sonra, kadına döndü şiddetli bir tekme attı.
"Bu köyü tepeden tırnağa yakarım. Ateşe vurur yakarım."
Durdu, bir an düşündü. Kadının kolundan tuttu kulağına eğildi:
"Dönenin öksüzü mü kaçırmış?" diye sordu.
Kadın, gözyaşlarını yazmasıyla silerken, başıyla "evet" işareti yaptı.
Abdi Ağa yerinde duramıyordu. Adamlarını çağırdı. Bütün köylüleri çağırdı. Bu onun köydeki itibarı için büyük bir darbe olmuştu. Bunun altından kalkmalıydı.
"Görsün," diyordu. "Görsün o ekmeksiz, ipsiz. Ben, ona ne yapacağım görsün! Parça bölük ederim. Parça da bölük."
Meseleyi az zamanda bütün köy duydu. Bütün köy, düğün bayram yapıyordu. Karısı, genci, çocuğu, kızı hep bir ağızdan sevinç çığlıkları atıyorlardı. Ama, Abdi Ağadan gizli. Abdi Ağanın, onun adamlarının yanında köylü, onlardan daha üzgün görünüyordu. Fısıltıyla konuşuyorlardı.
Yağmur durmadan yağıyordu. Köylüler yağmurun altına dökülmüşler, biribirlerine sokulmuşlar konuşuyorlardı. Öbek öbek toplanmışlar. Yağmur altında evden eve gidip gelmeler, yağmur altında büzülerek, ağız ağıza konuşanlar... Suya batmış gibi sırılsıklam her biri...
Derken alay-ı vala ile öteki köyün insanları, başta nişanlı olmak üzere sökün ettiler. Her birinin elinde bir av tüfeği vardı. Nişanlı ateş saçıyordu. Avuru zavuru köyü tutmuştu. Yakarım da yıkarım... Doğru Memedlerin evine gitti. Döne, bu sırada, evinin içinde oturmuş, dünyadan habersizmiş gibi duruyordu. Nişanlı aynı hızla kapıda attan indi, içeri girdi. Kadını saçlarından yakaladı. Sürüye sürüye Abdi Ağanın kapısına kadar getirdi. Kadını Abdi Ağa da gördü. Kendini tutamadı. Geldi çizmelerinin ökçeleriyle çiğnemeye başladı. Dönenin ağzından çıt çıkmıyordu. Her bir yanı çamura batmıştı. Gözleri bile çamurdan görünmüyordu. Abdi Ağa, kadını bıraktıktan sonra, bu sefer de nişanlı çiğnemeye başladı. Bırakıyor, avluda bıyıklarını geveleyerek dolaşıyor, tekrar kadına gelip çiğnemeye başlıyor-
104
du. Kadının ağzından sızan kanlar, çamura karışıyor, aşağılara kadar, kırmızı bir şerit olaraktan uzayıp gidiyordu.
Abdi Ağa, tepeden tırnağa sinir kesilmişti. Konuşmadan avluda dolanıp duruyordu. Kimseyi de gördüğü yoktu. Yöre-dekiler dolanıp duran Abdi Ağaya dikmişler gözlerini, ne söyleyecek diye bakmıp duruyorlardı. Önemli bir karar vereceği zaman, sakalının bir parçasını şahadet parmağına dolar çekerdi. Şimdi de çek babam çek ediyordu. Gelip ortada durunca, ses soluk kesildi, herkes ona bakmaya başladı. Parmağına doladığı sakalını bıraktı, sıvazlamaya başladı:
"Beni dinleyin," dedi. "Şimdi onlar bu yakınlardadır. Ya kayalıkta, ya ormanlıktadır. Arayacağız. Yalnız bu kadar kalabalıkla olmaz. On kişi kadar. Bulunca öldürmeyecek, eğer ben yoksam orada, bana getireceksiniz. Onun hesabını ben göreceğim. Abdi Ağanın gelini nasıl kaçırılırmış, ona ben öğreteceğim."
Abdi Ağa, lafını bitirince, öteki köylü Rüstem atıldı. Kel kafalı, çiçek bozuğu yüzlü, koca burunlu biriydi:
"Ben söyleyim de, beni dinle ağam," dedi. "Dün akşamdan beri yağmur çiseliyordu değil mi?"
Birkaçı birden:
"Öyle," dedi.
Rüstem sordu:
"Çamurda iz kalır değil mi?"
"Kalır," dediler. "Kalmasa bile... İsterse kalmasın. Belki de kayalıklardan gitmişlerdir. İz izlemeliyiz. Yakındadırlar. Mutlaka bulacağız. İz..."
Abdi Ağa:
"Uç kişi de kasaba yoluna gitsin. Duydum ki, kasabaya kaçmış..."
Sonra döndü, Rüsteme sordu: "Kim izleyecek izi?" "Topal Ali var." Birkaç ses:
"Topal Ali, eğer gönlü isterse, yağmur olmasın isterse, kuru toprağı, kayayı, kuşu bile izler," dedi. Rüstem:
105
"Kuşu bile izler. Yeter ki kanadının bir yanı azıcık toprağa değsin. Uçan kuşu bile izler."
Abdi Ağa:
"Hemen getirin neredeyse, Topal Ali," diye emir verdi.
"Topal Ali burada," dediler.
Topal, bir ayağını ta arkadan sürüyerek, sektire sektire Ağanın karşısına geldi dikildi:
"Ağam," dedi, "korkma onun için. Hiç kalbine keder getirme. Eğer İnce Memed toprağa bastıysa, ben onu bulurum. Kuş olup uçmadıysa ben onu bulurum. Yüreğine hiç gam, keder getirme..."
Topal Alinin köylüleri de boyuna Aliyi, öteki köylülere, Ağaya övüp duruyorlar.
"Bu Topal Ali bizim köyde ne kadar hırsızlık olduysa buldu."
"On beş yıldır bizim köyden iğne bile çalınmadı."
"Topal Alinin yüzünden..."
"Topal Aliynen geyik avına gitmeli..."
"Taşların, kayaların üstünde hiç iz görünür mü? Topal Ali kayalardan iz süre süre geyiğin otladığı yere kadar götürür."
"Topal Ali demişler buna Ağam!"
"Bu yanlarda sansar kalmadı."
"Topal Alinin yüzünden."
"İnce Memed çocuğu göğe çekilmişse de bulur."
Hiçbir kalabalığa girmeyen, köyün içine bile binde bir çıkan Hösük de gelmişti Ağanın evinin önüne. Hani Pancar Hö-sük var ya, işte o. Hösük Topal Aliyi eskiden beri tanırdı. Topal Aliyle, yıllardan beri bir tarlada, yan yana çift sürerlerdi. Topalın ne yaman bir izci olduğunu bilirdi. Zaten bu yanlarda bilmeyen yoktu. Abdi Ağa da duymuştu ününü Topalın. Köylülerin onu bu kadar övmeleri tanıtmak için değil, övünmek içindi.
Hösük baktı ki Topal, Memedin izini sürmeyi üstüne aldı. Topal, Memed neredeyse, hangi yolda beldeyse, mağarada ko-vuktaysa eliyle koymuş gibi bulacaktı. Nasıl etse de şöyle çaktırmadan Topalla bir konuşabilse. Topal onu kırmazdı. Bunca yıl birlikte tuz ekmek yemişlerdi. Topal hayran, köylülerin Ağaya kendisini övmelerini dinliyordu.
Onlar Topalı övdükçe, Topal da: "Evelallah sayende Ağam.-" diye kabarıyordu.
Yiğit adam desinler, iyi adam desinler, Topal gibi adam yok şu köyler içinde desinler. Topal Alinin umurunda değildir. Oralı bile olmaz. Yalnız, "Topal gibi izci bulunmaz," dediler miydi kıvancına sınır olmazdı.
Topala işi düşenler, bir iki gün önce, Topalın kulağının duyacağı yerlerde, "Topal gibi izci var mı bu dünyada! Böyle izci!.. Adana toprağını bir bir gez bulunmaz. Analar bir tek izci doğurmuş, o da Topal Ali," diye konuşurlar, konuşmalarını Alinin duyduğunu anlayınca, ona başvururlardı. Bundan sonra Topal Aliden istedikleri neyse alırlardı. Böyle bir adamın işini Ali, ölür gene yapardı.
Topal, kalabalıktan ayrılıp izin başını bulmak üzere Hatçe-lerin evine giderken Hösük arkasından yetişti:
"Dur hele Ali," dedi. "Sana bir çift sözüm var."
Ali:
"Oooo Hösük kardaş!" diye boynuna sarıldı. "Hösük kar-daş seni bir göresim geldi ki sorma gitsin. Bugünlerde ziyaretine gelecektim. Yaa Hösük kardaş. Ne var, ne yok Hösük kardaş? Hösük kardaş? Şu işi bitireyim de bu gece sende kalırım. Hösük kardaş. Buluyum şu oğlanı... Şimdicik bulurum. Ne var insan bulmada?.."
Hösük:
"Şöyle arkamdan gel! Kimse görmesin konuştuğumuzu. Ağa, benden şüphe eder."
Topal Ali merakla Hösüğün arkasına düştü. Demin azıcık durmuş olan yağmur iri tanelerle tekrar düşmeye başladı.
Ağanın evinin önünde Topal Aliye at hazırlıyorlardı. Atla iz sürülür mü? Topal Ali gözü kapalı bile sürer böyle izi.
Hösük, bir damın karartısına vardı sindi. Yanına gelen Aliye kırgın:
"Bre kardaşım, gel otur yanıma şöyle. Bre Ali, nasıl edip de teslim edicen fıkarayı Abdiye. Sen bunu nasıl yaparsın?" dedi. "Kıyma İnce Memede! Kıyma öksüze! Kıyma İbrahimin bir oğluna! İbrahim gibi iyi adam var mıydı? Seni de çok severdi. Mezarında kemikleri sızlar sonra. Bilirim. Hemen şimdi elinle koy-
106
107
muş gibi bulursun. Abdi ona çok kötülük eder. Kötülüğü sen etmiş olursun ona. Sana bir şey söyleyim mi Ali? Sen bunların yolunu şaşırt bugün. Memed, bugünü de geçirirse kurtulur. Çocukluğunda Memed, Kesme köyündeki Süleymanm evine kaçmıştı. Herkes öldü sandıydı onu. Altı ay mı, bir yıl mı sonra ne, ben gördüm de anasına ben haber verdim sağlığını. Yaa öyle olduydu o zaman. Herkes öldü biliyordu oğlanı. Başını sokar bir yere. Gel kardaş şaşırt bunları. Kim bilir fıkaracıklar şimdi bu yağmurda yaşta nereye sokuldular? Bu kıyamette neredeler acep şimdi? Titreşiyorlardır şimdi. Ha Ali! Bana bir şey söyle Ali. Vazgeç bu işten."
Hösük konuştukça Topal renkten renge giriyordu. Halbuki az önce iz sürecek, kocaman bir köyün önünde iz sürecek, kaçanları bulacak diye ne kadar seviniyordu. Hösük konuştukça, o ağzını açmıyor, toprağa bakıyordu.
O sustukça, Hösük acı acı söylüyordu:
"Ya kardaşım Ali, fıkaracıklar şimdi sokulmuşlardır biribir-lerine, titriyorlardır bir ağacın altında. Üstlerinden, yağmur değil bu, bir ırmak akıyordur şimdi. Bir ırmak durmadan akıyor. Ali kardaş! Korkuyorlar şimdi fıkaracıklar. Adamın yüreği parçalanır hallerine! Şu yağmurun da ettiğine bak! Durmuyor etmiyor. Şunların haline acısa da dursa, dursa Ali kardaş! Bir kuş parlasa korkuyorlar... Bir sıçan kaçsa, bir kertenkele tırmansa ağaca... Yürekleri göğüslerine sığmıyor şimdi. Ha geldiler, ha gelecekler diye. Bunlar sevdalılar Ali! Karasevdalılara kötülük eden onmaz. Eli kurur. Kupkuru bir ağaç gibi suyu çekiliverir. Eli kurur. Şaşırt yollarını Ali. Kurtar karasevdalıları. Cennetten sana bir köşk hazırdır. Hemencecik hazırlarlar köşkü. De Ali! De bana söz ver!"
Hösük, Alinin gözlerinin içine, gözlerini dikti baktı. Bunu yapmazsan olmaz mı, der gibi baktı. Öteki ağzını açıp tek mi çift mi demedi. Hösük, Alinin elini tutup tekrar başladı:
"Bak sana deyim ki Ali! Bunlar daha çocukluktan sevişirler. Kız, Memedi bir gün görmese yemek yiyemez, gözlerine uyku girmez, hüngür hüngür ağlar. Onları Allah nişanlamış/ haberin var mı Ali? Allah! Bu Memed, Kesme köyüne kaçtı da, hani ben haber verdiydim anasına, kız o gelinceye kadar hasta
108
vattı. Deliye döndü. Bu böyle kardaşım Ali. Bu, böyle işte! Gerisini sen düşün Alim. Sonra, tuttular kızı, verdiler Abdinin kel yiğenine. Onlar da kaçtılar. Gerisini sen düşün. Bir kuş, bir çalıya sığınır. O çalı da, o kuşu saklar. Memed sana sığındı Ali. Sebep olma. Sen bu işi yaparsan Abdi sana dost olur ama, bir koca köy sana düşman kesilir. Abdi dost olsun da diyeceksin. Öyle değil Alim! İş öyle değil. Sen bilirsin Alim. Benim sana diyeceğim bu kadar."
Omuzlan düşmüş, yorgun yüzü kederden değişmiş olarak Ali, Hösüğe hiçbir şey demeden ayağa kalktı. Hösük arkasından:
"Bir köy sana düşman kesilir," dedi.
Sonra, arkasından yetişip, kulağına:
"Karasevdalıları ayıranın onduğunu duydun mu hiç? Aralarına kara çalı olma sevdalıların. Yuva bozanın yuvası bozulur Ali! Bir köy bayram etti Ali, sevdahlar kavuştu diye. Çürük bir ağaca dönersin. Bir köy sana düşman kesilir. Bak, oğlanın anasını ne hale getirdiler çamurların içinde yatıyor daha! Belki de... Düşün Ali!"
Bu sırada, at hazırlanmıştı. Aliyi çağırdılar. Bir delikanlı hürmetlice atı tutmuş onu bekliyordu. Atın terkisinde de uzun tüylü, kara bir yamçı bağlıydı.
Yağmur siyim siyim yağıyordu.
Bütün köylü, çoluk çocuk dışarda. Bütün gözler Topalın üstünde. Topal, yüzlerce çift gözün ağırlığını, deliciliğini üstünde duyuyordu. Topal bacağına o ezeli ağrısı gene girdi. Ağrı dayanılır gibi değil. Ne zaman bir müşkül içinde kalmışsa o ağrı gelmiş, her zaman topal bacağına yapışmıştır. Dayanılır gibi değil.
Cümle köy, taşı toprağı, insanı, hayvanıyla Topala içinden beddualar ediyordu.
Hatçelerin evinin önündeki dut ağacının altında iki iz yan yanaydı. İzi sürdü. Önce Hatçelerin evini dört beş sefer dolandı. Köyün bütün çocukları arkasmdaydı. Sonra gelişigüzel köyün içine daldı. Bir zaman köyün içinde dolandı durdu.
Hösüğün yanında, iki üç köylü duruyor:
"Topala ne söyledin?" diye soruyorlardı.
109
I
O övünerek:
"Söyledim söyleyeceğimi. Topal beni kırmaz sanırsam."
Köyün içinde başıboş dolandığını görünce sevindi. Topal, köyün içinde dolaşır da iz mi arardı? Başından aldı mıydı, sonuna kadar götürürdü izi. Çorap söküğü... Topalın böyle dolaşmasında hayırlı bir iş vardı.
Laf ağızdan ağıza dolaştı:
"Topalın böyle dolaşmasında hayırlı bir iş var."
"Kim söyledi?"
"Hösük söyledi."
"Kim?"
"Pancar."
Hösük:
"Topal köyün içinde dolanıp duruyor. Allah bilir ya, yüreği acıdı sevdalılara. Onların yollarını şaşırtacak. De görüyüm seni Topal!"
Kel Ali:
"Ben o Topalı bilirim," diyordu. "Topal babasının izini bile sürer. Bulunca asacaklarını bile bile babasını, gene sürer izini. Yeter ki ona sürecek iz olsun. Dayanamaz. Topal, iyi adam, hoş adam, sevdalılara da yüreği parçalanıyor ya, iz sürmemek elinden gelmez. İz sürmeye gelince hiçbir şey geçemez önüne onun. Kendisini öldüreceklerini bilse bile, ötesinde ölümünü görecek bile olsa, bir iz ver önüne, sürer götürür."
Hösük:
"Peki Kel Ali," dedi, "belki on kere evi dolaştı. Çoktan beri de köyün içinde dolanıp duruyor, iz sürüyor, diyelim. Memed kızı aldı da kapı kapı dolaşmadı ya. Kız kaçıran adam, arkasına bile bakmaz. Topal Aliyse iz şaşıracak adam değil. Hele bu yağmurda... Ben ona dedim ki... Ali! dedim... Bir daha bakma yüzüme..."
Kel Ali bu laflan düşündü. Yüzünde bir umut, bir sevinç belli oldu:
"Allah vere de huyu değişmiş ola Topalın. Dönüp durduğuna bakılınca köyün içinde, huyu değişmiş... De, Topal Ali/ göreyim seni!"
Topal Ali gitti geldi, gitti geldi. Kapıların önünde attan
110
p/ toprağı iyice araştırdı. Taşlara baktı. Bir iz bulabilmek için ne yapılmak gerekiyorsa, hepsini yapıyordu. Yalnız asıl izin bulunduğu yere bir türlü yaklaşamıyordu. Korkuyordu. Biliyordu ki izi bir daha görürse dayanamayacak alıp götürecekti. İz izler gibi yaparak köyün dışına çıktı. İçinden, dolduruvermek atı, başım alıp kaçmak geliyordu. Doludizgin!.. Ormanlığa gözünü dikti uzun uzun baktı. İzin yönü doğru ormanın içine gidiyordu. Sevişen iki insanı görür gibi oldu. Kafasında her şey altüst oldu.
Yağmur usul usul çiseliyordu.
Atının başını tekrar Hatçelerin evine doğru çevirdi. Geldi, Hatçelerin evinin önündeki dut ağacının yanındaki çitin üstünde durdu. Yerde upuzun bir çarık izi yatıyordu. Kendi kendine: "Çarık daha yeni dikilmiş," dedi. "Tüyleri uzun. Bu, olsa olsa kışın ölmüş bir tosun derisi olabilir." Gözünün önüne yeniden ormanda sevişenler geldi. Usul usjıl çiseleyen yağmurun altında. Her bir yerini bir merak ateşi sardı. Yakıyordu.
Dalmış gitmişken, köylülerden biri yaklaştı:
"Ne o Ali?" dedi. "Burada uyuyup kalacaksın. Abdi Ağa sabırsızlanıyor. Ne dolanıp duruyor köyün içinde, diyor. Diyor ki, bu kadar övdüğünüz Topal Alinin sürdüğü iz bu mu?"
Bunlar böyle konuşurlarken, Abdi Ağa doludizgin sürdüğü atının başını tam yanlarında çekti:
"Ne o?" dedi. "İzci başı ne o? Maşallah izci başı, sen ne iz sürermişsin! Sabahtan beri tapusunu çıkaracakmışsın gibi köyün içini dolandın durdun. Şimdi de bu çitin dibinde uyuyacaksın."
Topal Alinin gözleri karardı. Abdi Ağaya hızla atının başını çevirdi:
"Ağa," dedi, "sor köylülere bakalım, yeni çarık giymiş mi? Bu çarık kışın ölen bir tosunun derisi mi?"
Ağa, köylülere döndü:
"Doğru mu?" diye sordu.
Bir köylü:
"Doğru," dedi. "Kışın İsmailin tosunu öldüydü. Değirmenci İsmail var ya, işte onun, bir giyimlik de Memed aidiydi ondan."
111
Ağa, Topal Aliye:
"Doğruymuş... De göster hünerini Ali!" dedi.
Ali, boynunu içine çekti. Altındaki atı kırbaçladı. Abdi Ağayla yedi sekiz atlı da onun arkasından köyün dışına çıktılar. Kayalara gelince Ali atın başını çekti. Ötekiler de çektiler. İz kayalara gidiyordu. Ali, gerçekten şaşırdı bu işe. İzlerin yönü ormandaydı oysaki... Kayadaki izleri araştırdı.
"Kayadan gitmişler. İnin atlardan da kayadan sürelim izleri," dedi.
Atları birisine teslim ettiler. Alinin ardına takıldılar. Kayaların arasında azıcık bir toprak parçası gördüler. Toprak parçasında üç tane sarı çiçek açmıştı. Toprak parçası kapkara, ışıl ısıldı. Sarı çiçekler parlıyorlardı. Sarı çiçeğin birisi yan yatmıştı. Ali, onu arkadakilere gösterdi:
"Biliyor musunuz, bu neden yatmış da ötekiler dimdik duruyor? Dün akşam, yahut gece yarısı üstüne birisi basmış. Çarığın yan tarafı, bakın şuraya bir iz bırakmış."
Sonra Ali kayalıkta döndü dolaştı. Abdi Ağa, arkasını hiç bırakmıyordu. Sivri bir kayanın dibine gelince:
"İşte buradan dönmüşler," dedi.
Yeniden atların yanına geldiler.
Artık, ormana doğru izler apaşikardı. Ötekiler bile izleri gözleyebiliyorlardı. Ormanın kıyısına gelince Ali durdu. Yüzü sapsarı, kül gibi oldu, sonra da morardı. İzler ormanlıktaki kayalığa doğru yön değiştirmişti. Bu, bir kör yürüyüşüydü... İz bir zaman doğru gidiyor, gidiyor, dönüp başka yöne vuruyor, yeniden dönüyordu. Ali, izin böyle döne döne, böyle birkaç kere aynı yere geldiğini gördü, acıdı. İçinden: "Şu Abdiyi alıp, ormanın aşağısına götüreyim, kurtulsun fıkaracıklar," geçti.
Bir ağacın kökünün dibinde yeşil bir ot bitmişti. Ot, terüta-ze, köke doğru yaslanmıştı. Otun yarısı ezilmişti. Onun arkasında da bir ağaç kıymığı toprağa gömülmüştü.
Yağmur yeniden şiddetlenmeye başladı. Topal Ali terkideki yamçıyı sırtına aldı. Ötekiler susuyorlardı.
Abdi Ağa:
"Vakit geçiyor Ali," dedi. "Gene izi mi yitirdin?"
"Yok," dedi. "Yürüyün." Atı ormana sürdü.
112
Bu sefer izi, gerçekten yitirdi. Abdiye döndü:
"İzin ucunu kaçırdım," dedi.
Abdi Ağa:
"Senin hünerin bu muydu? Bu muydu Topal Ali?" diye söylendi.
Nişanlı en arkada. Elinde çıplak bir tabanca... Kabzayı sıkıyor.
Ali, Abdi Ağanın sözüne içerledi:
"Şimdi çıkarırım izi," dedi. "Bunlar yakınlarda olmalıdırlar. Burada fırtınaya tutulmuşlar. Çok dönmüşler buralarda. Onun için izi şaşırdım."
Epeyce aradıktan sonra izi gene doğrulttu. Orman üst üste, sıktı. Atlar gidemeyecek bir hal aldı. Atlan bıraktılar, yollarına yaya devam ettiler.
Ali:
"İşte buradan bir dal kırmışlar," ^ledi.
Sonra heyecanlandı:
"Yaklaştık... Buradan da bir kucak çalı almışlar. Kuru çalı. İz, kayalığa doğru gidiyor."
Topal Aliyle Abdi Ağadan başka hepsi sırılsıklam olmuşlardı.
Abdi, nişanlıya döndü:
"Sen neden yamçını almadın?" diye sordu.
Öteki cevap verecek halde değildi. Elindeki tabancası dü-şecekmiş gibi titriyordu.
Topal Ali kayalığa doğru koşmaya başladı. Heyecandan tıkanıyordu. Arkasından ötekiler de koştular.
Ali:
"Buldum," dedi. "Şu koca kayalığın altındalar. Yavaş olun."
Abdi Ağa gerilerden bağırıyordu:
"Oradalar mı? Bir şey söylesene Ali!"
Aliden ses şada çıkmıyordu. Soluk soluğa Abdi de geldi. Alinin durduğu yerde durup bakmaya başladı. Geriye kalanlar da geldiler, sıralandılar.
Ali söze başladı:
"Burada," dedi, "ateş yakmışlar. Şu çalının üstünde, elbiselerini serip kurutmuşlar. Ateşi kibritle değil, kavla yakmışlar..."
113
Kovuğun arka tarafına, kuru topraklı yere gitti. Toprağa eğildi. Uzun zaman araştırdı. Toprakta, kızın geniş, sert kalçalarının izini seçebildi. Kalçaların biraz üstünde omuz küreklerinin yeri belli oluyordu.
"Gelin, gelin!" diye arkadakileri çağırdı. "Gelin de bakın."
Hepsi hep birden eğildiler, toprağa baktılar. Abdi Ağa ne var gibisine Topal Alinin yüzüne baktı.
Ali:
"Olacak olmuş," dedi.
Abdi Ağa, anladı ama gene sordu:
"Yani ne olmuş?" dedi.
Ali:
"Bak Ağa, şurası kızın kalçalarının yeri. Şurası da kürek kemiklerinin... Şurası da başının geldiği yer. Şu çizgilere bak. Buraya saçları yayılmıştır... Yani Ağam, atı alan..."
Abdi Ağanın yüzü değişti. Bir zaman öyle sustu kaldı. Sonra yavaş yavaş canlandı:
"Nereye gittiler onlar şimdi sana göre?"
Ali:
"Çok yakındalar. Şimdi buluruz."
Günse battı batacak.
Abdi Ağa:
"Karanlığa kalmayalım Ali."
Ali:
"Onlar buradan ayrılalı olsa olsa iki saat olmuştur. İki saatte bu ormanda ne kadar yol yürünür? Üstelik bunların karnı da aç! Isındıkları yerde hiç ekmek kırıntısı yok. Yiyecekleri olsa yerlerdi."
Nişanlı büzülmüş. Her bir yanından sular sızıyor. Dişleri de biribirini dövüyor.
"Bir ateş yakıp da ısınalım," dedi. "Üşümekten öldük."
Ötekiler de:
"Üşümekten öldük," dediler.
Abdi Ağa kızdı:
"Biz onları arayacağız. Siz kaim da ısının," dedi. "Avrat yürekli adamlar."
Aliyle birlikte ormana daldılar. Abdi Ağa, tabancasını çekti-
114
Nişanlı, Abdi Ağanın kızdığını görünce, ateş yakmaktan aZgeçerek arkasına düştü.
Yavaş yavaş karanlık basıyordu. Ali, tam izin üstündeydi. jz öylesine belliydi ki, karanlıkta bile sürebilirdi. Artık kapandaydılar. Neredeyse ele geçeceklerdi. İzler, gittikçe tazeleşiyor-du. Bir çalının ardında, bir çıtırtı duydular. Kulak kabarttılar. Karanlık yavaş yavaş basıyordu.
Abdi:
"Çalıyı çevirin," diye emir verdi.
Ali:
"Burdalar," dedi.
Birden bir kadın çığlığı duydular.
Abdi bağırdı:
"Memedi öldürmeyeceksiniz. Tutup bana getireceksiniz. Onu, ben elimle... Ona ne yapılacaksa, ben elimle yapacağım. Tüyüne dokunmayacaksınız Memedin."
Memed çalının arkasına sinmişti. Eli, tabancasının kabza-sındaydı. Tabanca şalvarın sağ cebindeydi. Hiçbir şeyden, hiç kimseden korkmuyordu.
Hatçeye:
"Korkma!" dedi. "Seni onlara vermem."
Çalının içinden ayağa kalktı. Korka korka kendisine doğru ilerleyenlere:
"Teslim," dedi. "Teslim oldum."
Abdi:
"Durun," dedi. "Şu itin yanma ben varayım."
Ötekiler geri geri çekildiler. Abdiyle nişanlı öne düştü. Memed yalnız bir karartı olarak gözüküyordu.
Topal, biraz önce izi sürüp getirdiğinde bir sevinmişti ki... Şimdi bu durumu görünce müthiş bir kedere gömüldü. Her zaman böyle olurdu zaten. Oraya, bir kütüğün üstüne oturdu kaldı. Başını elleri arasına aldı. Kendi kendine söyleniyordu, "Ben, bu işi yapmayacağım. Bir daha yapmayacağım. Vay Memed!"
Abdi Ağa:
"Ulan nankör," dedi. "Ulan ekmeksiz. Bunu mu yapacak-hn bana? Seni," dedi, "alıp götüreceğim köye... Gerisini sen dü-Şün..."
115
Tam bu an, "çıt," diye bir tetiğin düşmesi duyuldu. Ama patlamadı. Abdi arkasını dönüp hışımlı:
"Ulan," dedi, "size demedim mi, ona hiçbir şey yapılmayacak..."
Memed hiç kımıldamıyordu. Heyecanlanmıyor, korkmuyordu. Taş gibi, öylecene durmuş bekliyordu. Bu sırada şalvarının sağ cebindeki eli biraz oynadı. Tabancayı yavaş yavaş tabaka çıkarır gibi heyecansız, dışarı çıkardı. Abdi Ağaya doğrulttu. Sanki hiçbir şey olmuyordu. Öyle dingindi. İki el ateş etti.
Abdi Ağa: "Yandım anam," diyerek yere düşerken, tabancayı nişanlıya çevirdi. Üç el de ona sıktı. O da "yandım," diyerek yere düştü.
Tabancasını cebine soktu. Aynı soğukkanlılıkla:
"Hatçe burada. Kılına dokunursanız, size yapacağımı bilirim."
Hatçeye de:
"Sen şimdilik eve dön. Ben seni sonra, gelir alırım. Başımızı alır, bilinmeyen bir yere gideriz. Sen doğru eve git. Bunlar sana dokunamazlar."
Memede ateş etmeye başladılar. Buna, Memed de şaşırdı. Oysaki Memed, oradan çoktan uzaklaşmıştı. Karanlığa sıkıyorlardı kurşunu.
Gece yarısına doğru ormandan çıktı.
Usul usul yağmur çiseliyordu daha.
116
10
Kapı usul usul vuruluyordu. Korka korka... Bir zaman duruyor, yeniden başlıyordu.
Kadın, kocasını uyandırdı:
"Kalk hele," dedi. "Kalk. Kapı vuruluyor."
Uykulu erkek birkaç kere kalkmaya davrandıktan sonra, başını yastığa geri koydu. Kapı, bu sefer biraz daha hızlı vuruldu.
Kadın yineledi:
"Kalk hele bre," dedi, "biri kapıyı dövüyor."
Erkek, homurdanarak kalktı. Sallana sallana kapıya vardı:
"Kim o?" diye seslendi.
Dışardaki:
"Benim," dedi. Sesi karıncalanıyordu. Boğazını temizledi.
"Sen kimsin?"
"Aç hele kapıyı. Tanırsın beni."
içerdeki, kapıyı açtı:
"Gel içeri," dedi. "Öyleyse..."
İçeri, sendeleyerek girdi. Karanlıktı içerisi...
Adam, karısına:
"Karı, şu ışığı yakıver," dedi. "Misafir geldi."
Az sonra ışık yandı. Işığı yaktıktan sonra, kadın yanları-na geldi. Misafirin üstünden sular sızıyordu. Giyitleri bedenine yapışmıştı. Bu misafire hayretle baktılar. Su içinde misafir.
Kadın, nedense, misafirden gözünü bir türlü alamıyordu.
117
Durdu, baktı. Boyuna baktı. Gözlerine, saçlarına baktı, bulamadı:
"Bu misafiri gözüm ısırıyor ya," dedi sonunda... "Çıkaramıyorum."
Adam, gülümseyerek, her zaman gülümserdi:
"Benim de," dedi. "Benim de gözlerim artık almıyor ya, gene de gözüm ısırıyor misafiri. Kestiremiyorum."
Konuğun omuzuna elini bastırdı, baktı:
"Bilemeyeceğim. Tanıdığım bir surat ama, bilemeyeceğim."
Karısına:
"Karı," dedi, "öyle görüyorum ki misafir üşümüş. Islak. Bir ateş yakıver."
Misafire:
"De bakalım misafir sen kimsin? Gözüm ısırdı ya, bilemedim."
Misafir:
"Emmi," dedi, "ben İnce Memedim."
Süleyman, öteki gözden odun getirmekte olan karısına seslendi:
"Avrat," dedi, "bak hele gelen kimmiş! Bak hele!"
Kadın:
"Kimmiş?" diye heyecanla sordu.
"Bizim İnce Memed. Maşallah tosun gibi olmuş. Babayiğit. Ben de bugünlerde duruyor duruyor senin lafını ediyordum. Noldu bu çocuğa? diyordum. Demek yüreğime doğuyormuş."
Kadın:
"Yaaa yavrum," dedi, "bugünlerde hep Süleyman Emmin durup durup seni anıyordu."
Süleyman çok yaşlanmıştı. Kaşları uzamış, püskül püskül, apak olmuş, gözlerinin üstüne düşmüştü. Sakalı da çok uzundu. Bir pamuk yığmı gibi. Bu hal, Süleymana heybet veriyordu.
Kadın, bir kat erkek çamaşırı getirdi Memedin önüne attı: "Soyun da yavrum, bunları giy," dedi. "Sonra satlıcan olursun."
Memed, evin karanlık bir köşesine gitti, orada soyundu-Geldi, don gömlekle ocağın başına oturdu. Süleyman:
118
"Eeee?" dedi.
Memed:
"Sizi çok göresim geliyordu ama, nidersin! Köycülük."
Süleyman, Memede takıldı:
"O köye daha gidemedin mi Memed?" dedi.
Memed, acı acı gülerek:
"Gidemedik," derken kafasının karanlığında bir top sarı ışık şavkıdı.
Süleyman:
"Sormak acep olmasın. Bu gece bu ne hal Memed?"
Memed:
"Anlatırım," dedi. "Derdime bir çare bulursun diye sana geldim. Dünyada senden başka tanıdığım kimse yok. Bana yardım edecek hiç kimsem yok senden başka."
Kadın:
"Üşümüşsün yavru," dedi. "Bir çorba koyayım da iç. Üşümüşsün."
Memed, sıcak çorba tasını eline alınca, yıllar önce aynı ocağın, aynı köşesinde gene böyle üşürken çorba içişini anımsadı. O zaman yalnızdı. O zaman korkuyordu. Her şeyden korkuyordu. Orman üstüne üstüne geliyordu. Korkuyordu. Şimdi cesur. Karar vermiş. Dünyası yırtılmış, geniş. Hür olmanın tadını tadıyor. Yaptığından hiç de pişman değil.
Kadın:
"Siz oturun konuşun. Ben gidip yatacağım."
Kadın gittikten sonra:
"De anlat bakalım Memedim," dedi, Süleyman.
Memed:
"Abdiyi de öldürdüm, yiğenini de," diye başlayınca, Süleyman:
"Ne zaman?" diye hayretle sordu.
Memed:
"Bugün karanlık kavuşurken."
Süleyman:
"Doğru musun Memed?" diye inanmaz inanmaz sordu. "Hiç adam öldürmüş hali yok sende."
Memed:
119
II
"Oldu bir kere. Ne yapalım, kader böyle imiş."
Olanı biteni inceden inceye Süleymana anlattı. Şafağın horozları ötüşüyorlardı. Bitirdikten sonra Süleyman:
"Ellerine sağlık yavrum," dedi. "İyi yapmışsın. Eee şimdi ne yapmak niyetindesin bakalım yavrum?"
Memed:
"Gidip hükümete teslim olmayacağım herhalde. Dağa çıkacağım."
Süleyman:
"Sen bugün yat hele, gerisini yarın düşünürüz."
Memed:
"Burada kıstırmasınlar beni?"
Süleyman:
"Kimsenin aklına gelmez. Adam vurup da gidip burnunun dibindeki köyde saklanacağın kimsenin aklına gelmez."
Memed:
"Öyle," dedi.
Süleyman:
"Onlar seni ararlarsa eğer, uzak köylerde, dağlarda ararlar..."
Duvara dizi dizi nakışlı çuvallar dayalıydı. Süleyman, Me-medi çağırdı:
"Gel de Memed," dedi, "şu çuvalları beri alalım. Ne olur ne olmaz, gene biz tedbirimizi alalım. Çuvalların arkasına sana yatak yapacağım."
Bir zaman uğraşa terleye ikisi, çuvalları duvardan bir insan sığacak kadar ayırdılar. Arkasına Süleyman, bir yatak yaptıktan sonra:
"De, gir yat," dedi. "İstersen bir ay yat. Kimse şüphe etmez buradan. Şimdi üstüne bir de çul çektim miydi... Ha yat, de yat."
Memed, ona hiçbir şey söylemeden yatağa girdi.
Süleyman kapıyı iyice sürmeledikten sonra, yatağına geldi-Karısı uyumuştu. Uyandırdı:
"Bana bak," dedi, "Memedin yatağını çuvalların arkasına yaptım. Geline, oğlana, hiç kimseye Memedin bize geldiğini söylemeyeceksin."
120
Kadın:
"Olur," dedi, başı yastığa düştü.
Memed, yatakta bir zaman Hatçeyi düşündü. Abdinin kıvranıp düşmesini getirdi gözlerinin önüne. Abdi, hiç beklemiyordu bunu. Nişanlının bağırmasını, elleriyle toprağı yırtışını, dişlerini ağaçlara, toprağa kıvranarak geçirişini ve sonra birdenbire çözülüp yere, kanlar içinde serilişini... Bir adam görmüştü o sırada. Herkes, ona kurşun sıkarken, bu adam başını elleri arasına almış, bir kütüğün üstüne oturmuş, efkarlı efkarlı sallanıyordu. Büyük bir keder içinde kıvrandığı belli oluyordu. Buna bir türlü akıl erdiremedi. Kimdi bu?
Sonra her şeyi unuttu. Yeniden doğmuş gibi kafasının içi tertemizdi. Işıklıydı. Hiçbir şey olmamış gibi uyudu.
Çok neşeli uyandı. Olacak olmuştu. Dün geceyi düşünürken, o, iki iğne ucu gibi ışık geldi gözlerine yine çakıldı.
Süleyman:
"Bana bak!" dedi. "Ben sabahleyin kalktım köyü kolaçan ettim. Abdinin vurulma haberi gelmiş bile. Belki burayı da ararlar. Bu gece seninle dağa çıkıp eşkıyaları arayacağız."
Memedin, buna sevindiği yüzünden belliydi.
Süleyman:
"Deli Durdu bize akraba gelir. Benim çok iyiliğimi gördü. Seni korur. Onun yanında üç aydan fazla eğleşme. İtin biri. Onu çok yaşatmazlar dağda. Bir gün nasıl olsa vurulacak. Onun gibi bir eşkıyanın bir yıldan fazla dağda kaldığı görülmemiş ama, bunda bir şey var. Gene de benim bildiğime göre çok yaşamaz. Yerini yap, onun yanından ayrılmaya bak. Zaten, seninki bir iki aylık bir deneme, alışma. Ondan sonra kendine bir çete kurarsın. Bak! Sana tekrar söylüyorum o itlen dolaşma uzun boylu. Eşkıya değil soyguncu, hırsız... Sen olmasan yüzüne bakmazdım o itin. Bir taraftan da Deli Durdu iyi çocuk. Onu köylüleri bozdu. Köyüne misafir gitmiş bir gün, kendi köylüsü ona delice yedirip candarmalarm tuzağına düşürmüşler. Zor bela kurtulmuş. İşte ondan sonra azdı. Her neyse... Bir iki ay idare et sen."
Memed:
"Deli Durdunun çetesi büyük mü?" diye sordu.
121
Süleyman:
"Ne kadar it varsa buralarda onun başında. İpten kazıktan kurtulmuşun hepsi onun başında. Bak, daha çok gençsin. Ama, pişeceksin. Uzun zaman dağda kalır mısın, kalmaz mısın onun orasını Allah bilir. Dediklerimi iyi dinle. İşine yarar sanırsam. Eşkıyalarla çok düştüm kalktım. Bilirim. Çoğunun akıbetini gördüm. Varır varmaz çeteye öyle hemen herkesle can ciğer olma. Onlar, hemencecik seninle arkadaş olmak isterler, sana karşı hoş, yumuşak görünürler, arkadaş görünürler, seninle çok ilgilenirler, derdi olan derdini açar sana, insanlar böyledir. Sen kendini hiçbir zaman açmayacaksın. Kapıp koyuvermeyeceksin. Tesirin o zaman iyi olur üzerlerinde. Ağırbaşlı davranacaksın. Eşkıyalıkta yanındakilere tesir şarttır. Ha ne diyordum, hemencecik hepsiyle tanışıp, ahbap olayım deme. Bir zayıf damarını keşfederlerse ömrünün sonuna kadar rahat edemezsin. Onların yanlarında on paralık onurun kalmaz. Gün geçtikçe hepsini iyice tanırsın. İnsanları sözleriyle değil, hareketleriyle ölç! Ondan sonra da arkadaş olabileceğin insanı seç. İpin ucunu bir verirsen ellerine yandığın günün resmidir. Hapisaneyle dağın biribirlerinden zerrece farkı yoktur. İki yerde de reisler var, geriye kalanlar reislerin kullarıdır. Hem de ne aşağılık kullar... Reisler insan gibi yaşarlar, ötekiler köpek gibi... Sen reis olacaksın. Ama ötekileri köle gibi kullanma. Senin yaşamayın sırrı bu olsun. Varır varmaz şimdi, Deli Durdu sana bir mavzer verir. Öteki silahları, sen gün geçtikçe temin edersin. Ben, şimdi gideyim de Deli Durdu nerelerde geziyor, onu Öğreneyim."
Köylülerden biri Deli Durdunun yataklığını yapardı. Süleyman onun evine gitti. Ondan, Deli Durdunun yerini yurdunu öğrendi.
Durdu, karşıdaki Aksöğüt köyündendi. Süleyman onu çocukluğundan beri tanırdı. Babası, harbe gitmiş, bir daha da dönmemişti. Azıcık akraba oldukları için Süleyman ona, anasına yardım etmişti. Daha doğrusu açlıktan ölmemelerine sebep olmuştu. Çocukluğunda da ele avuca sığmaz it oğlu itin biriydi.
Beş yıldır da dağdaydı. Yakmadığı ev, yıkmadığı yuva kalmamıştı. Bu taraf köylüler, elinden zar ağlıyorlardı. Yollardan
122
kimse geçemez olmuştu. Yakaladığını, nesi var, nesi yok, çırılçıplak soyuyor bırakıyordu. Her şeyini, ama her şeyini, donunu bile alıyordu. Dostluk, ahbaplık bilmezdi Deli Durdu. Kardeşini, anasını, babasını dinlemezdi. Doğrusu bu ya, Süleyman Me-oıedi ona götürmeye korkuyordu. Aklına bir eserse, çocuğu vu-ruverirdi.
Süleyman Memede:
"O deli itin yerini öğrendim," dedi. "Duman tepesinde imiş- Biz, Duman tepesine çıkıp üç el ateş edeceğiz, Deli Durdunun adamları gelip bizi alacaklar. Ben bu deliye çok çok da güvenemiyorum ya... Neyse... Benim hatırımı çok sayar. Bu yanlarda başka çete olsa... Yok."
Gün battıktan sonra, Süleyman önde, Memed arkada yola çıktılar. Köyü çıkınca Süleyman arkasına döndü:
"Bre Memed," dedi, "sen şimdi eşkıya oluyorsun gayri, gelip de bizim evi basma e mi?"
"Önce sizin evi soyarım. Eşkıyalığın şanındandır. Ben, Deli Durdu çetesinden değil miyim?"
Süleyman, kahkahayla gülerek:
"Hele! Hele!" dedi.
Memed:
"Doğru söylemiyor muyum?" diye sordu.
Süleymanın yüzü değişti:
"Memedim," dedi, "kötü bir şey yapsaydın, başka herhangi bir adamı öldürseydin, seni götürür elimle hükümete teslim ederdim."
Memed:
"Ben de başka insana kıyamazdım zaten," dedi.
Süleyman, olduğu yerde zınk diye durdu. Memedin yakasından tuttu. Gözlerini gözlerine dikti:
"Bana bak! Oğlum İnce Memed," dedi. "Suçsuz adamı, az suçu olan adamı, parası için adam öldürürsen iki elim yakanda olsun."
Memed, dingin:
"Bundan sonra insan öldürmeyeceğim."
Süleyman, yakasını bırakmadan:
"Eğer bir Abdi Ağaya daha rastlarsan, onu da öldürmezsen
123
gene iki elim yakanda olsun. Yüz tane Abdi Ağa görürsen, yüzünü de öldür..."
Memed, gülerek:
"Söz," dedi. "Yüz tane bulursam, yüzünü de..."
Yağmur, sabahleyin kesilmişti. Ova çamurdu. Ama şimdi dağa tırmanıyorlardı. Bastıkları yer küçücük taşlıydı. Taşlar, ayaklarının altında kayıyordu. Hava çürük ağaç, acı çiçek, ot kokuyordu. Gökteki yıldızlar iri iri... Her birinin yöresini aydınlık bir halka çevirmiş... Bir kuş vardır oğlak gibi meler, işte arada bir de o meliyordu. Biraz daha yukarılara çıkınca bir yusufçuk kuşu öttü. "Yuusuuufçuuuuuuuuk!"
Dumantepenin sivrisinin altına gelince Süleyman:
"İnce Memed," dedi, "çıkar da tabancanı üç el ateş et!"
Soluk soluğa toprağa çöktü. Soluğu taşıyordu:
"Oooof!" dedi, "ooof kocalık... Vay gençlik vay!"
Memed, bu sırada havaya üç el boşalttı.
Ta uzaktan, kayalıkları yankılandıran bir el silah karşılık verdi.
Süleyman:
"Vay vay dizlerim," diye inleyerek kalktı. "Haydi yavrum oraya doğru yürüyelim."
Memed, Süleymanm koluna girdi.
Tam yanlarında, bir el daha ateş edilince durdular.
Süleyman:
"Ne o, it dölleri beni mi vuracaksınız?" diye bağırdı.
Genç bir ses gürledi:
"Kim o?"
Süleyman:
"Gel ulan, gel de beni Deliye götür."
Sağlarındaki kayanın arkasından bir adam çıktı:
"Siz miydiniz ateş eden?" diye sordu.
Süleyman, tok bir sesle:
"Bizdik," dedi. "Deli nerede? Deliyi göster bana."
Adamın sesi şaşkındı:
"Durdu Ağaya kim gelmiş diyelim?"
Süleyman: '
"Kesme köyünden Süleyman Emmi de."
124
Adam, birden:
"Kusura kalma Süleyman Emmi, sesinden tanıyamadım."
Süleyman:
"Kocalık yavrum," dedi. "Sesi de değiştiriyor. Sen kimsin yavrum? Seni de tanıyamadım."
"Ben," dedi, "Karacaörenden Mustuğun oğlu Cabbarım. Hani size semer yaptırmaya gelirdik babamla. Bize hem semer yapar, hem türkü söylerdin."
Süleyman:
"Acayip," dedi. "Sen de mi eşkıya olduydun? Hiç duyma-dımdı."
"Oldu, bir kere," dedi. Durduya bağırdı:
"Kesme köyünden Süleyman Emmi imiş..."
Ses kayalara çarpa çarpa dağıldı.
Mağaraya benzer büyük bir kaya kovuğunun önünde bir ateş yanıyordu. Yedi sekiz kişi ateşin yöresine sıralanmış, tüfeklerini temizliyorlardı. Üstlerindeki kaya bir kavak gibi uzanıp gidiyordu. Yanan kocaman ateş kayanın üstüne türlü, korkunç biçimler çiziyordu. Memed kayayı, adamları, silahları, ateşi böyle çırılçıplak görünce içine bir garipseme çöktü.
Karanlıktaki ayak seslerini duyunca, ateş başındaki adamlardan biri ayağa kalktı. Uzun boyluydu. Gölgesi, upuzun biçimlerle oynaşan kayanın üstüne düşüp sallanmaya başladı. Adam, onlara doğru geldi.
Süleyman:
"Sanırım ki bu gelen bizim Deli," dedi.
Cabbar:
"Öyle," dedi. "Durdu Ağam..."
Durdu bağırdı. Sesi zil gibi ötüyordu:
"Hoş geldin Süleyman Emmi! Ne o bu gece vakti? Bize karışmaya mı geldin Süleyman Emmi?"
Süleymanın eline sarıldı öptü.
"Duydum ki ulan Deli," dedi, "duydum ki bu dağların padişahı olmuşsun. Astığın astık, kestiğin kestik..."
Durdu:
"Olduk Süleyman Emmi," dedi. "Vallahi şu aşağı yollardan insan geçirmiyorum. Bu yakınlardan adam geçmesini ya-
125
sak edeceğim. İnsan ayağı değmeyecek bundan sonra bu topraklara. Buradan Maraşa kadar da ne kadar yol varsa, haracını ben alacağım. Tanısın beni Aksöğüt köyü. Tanısın kimmiş Deli Durdu."
Süleyman:
"Gene deli deli söylenmeye başladın," dedi. Durdu:
"Eğer daha çok canımı sıkarlarsa, o Aksöğüt köyünü yakar yıkarım, yerle bir eylerim. Yerine de eşek inciri dikerim." Süleyman:
"Kes böyle lafları deli!" diye çıkıştı. Durdu:
"Senin haberin yok öyleyse benden," diye söylendi. "Senin haberin yok!" Süleyman:
"Var," dedi. "Var deli bok. Eşkıyalığı da beş paralık ettiniz."
Durdu:
"Birkaç yıl daha geçsin. Ben yükümü tutayım. Sen eşkıyalık nasıl yapılır görürsün."
"O zamana kadar ben ölürüm. Göremem senin eşkıyalığını. Şimdilik hırsızlığıym ünü dünyayı tuttu." Deli Durdu:
"Görürsün görürsün," dedi. Süleyman kızdı:
"Böyle giderse, bu ağızlan gidersen seni vururlar deli!" dedi. "Ancak senin ölünü görürüm. Gençliğine yazık. Seni bilirsin ki çok severim deli!" Durdu:
"Bilmem mi beni sevdiğini, bilmem mi sanıyorsun. Sor arkadaşlara, her gün söylerim, kemiğim Allahtansa, etim Süleyman Emmimindir," derim.
Arkadaşlarına döndü sordu: ^ ^
"Öyle değil mi arkadaşlar?"
"Öyle," dediler.
Süleyman: '
"Ben senin hiç yoktan eşkıya çıkmam istemedim. Peki, söy-
126
lesene sen niye dağa çıktın? Fiyaka için. Olmaz Durdu. Bu, delilik işte."
Durdu:
"Otur hele Süleyman Emmi," dedi, "otur da bir çay iç."
Süleyman, ellerini dizlerine dayayarak oturdu:
"Bu gençlik geçer mi ele," dedi, "it südükleri, siz dağlarda çürütün gençliği." Sonra, Durduya baktı gülümsedi: "Canıyın kıymetini de bilirsin deli," dedi, "bu peryavşanları da nereden buldun?"
Bütün ateşin yöresi, bir harman yeri büyüklüğünde fırdolayı peryavşanlarla çevrilmişti. Kaim döşekler gibi yumuşacık sermişlerdi peryavşanları. Geceye, tatlı bir peryavşan kokusu yayılıyordu. Otu gibi, kokusu da yumuşacık, bayıltıcıydı per-yavşanm.
Durdu kabardı:
"Sayende buluruz Emmi," dedi. "Bu dağlar bizim."
Süleyman, bir kahkaha attı:
"Hay, deli hay!" dedi. "Demek peryavşan tarlasının da tapusunu çıkardın?"
Memed dikkat ediyordu. Eşkıyaların hepsi de kırmızı fes giymişti. Kırmızı fes dağlarda adetti. Kırmızı fes eşkıyalığın alametidir. Kasketli, şapkalı eşkıya görülmüş değildir. Olmaz. Fesi kim icat etti bu dağlarda belli değil. Kim kullandı şapka devriminden sonra, o da belli değil. Belki, şapka devrimi olduğunda dağda eşkıyalar vardı, onlar fesi çıkarmak gerekliğini duymadılar. Ondan sonra da her dağa çıkan fes giydi başına.
Süleyman oturunca, bütün eşkıyalar geldiler, "hoş geldin," dedikten sonra teker teker elini öptüler. Memede de tuhaf tuhaf bakıyorlardı. Memed, Süleymanm arkacığma oturmuş, başını omuzları arasına gömmüş, küçücük kalmıştı.
"Bu çocuğu sorarsanız, adı İnce Memed. Elinden bir katil çıkmış. Size getirdim," diye Memedi takdim etti. Memed bu sırada, başını yere dikmiş, biraz da küçülmüş gibiydi.
Durdu, bir çocuğa, bir Süleymana baktı. Hayretle sordu:
"Bizimle beraber mi gezecek?"
Süleyman:
"Eğer kabul ederseniz... Etmezseniz de tek başına gezecek."
127
Durdu:
"Süleyman Emmi!" dedi, "başımızın üstünde yeri var. Sen getirdikten sonra..."
Arka çantasından bir fes çıkardı, Memede attı. Dalgın gibi duran Memed, fesi havada kaptı.
"Al bakalım yiğidim giy şunu! Benim eski festir bu ya, başkası yok şimdi. Sonra iyisini buluruz."
Süleymana döndü, bıyık altından güldü: "Çok da genç maşallah." Süleyman, buna alındı:
"Çok genç ama, kırk yıllık Abdi Ağayı yedi. Eşek hırsızlığından dolayı çıkmıyor dağa." Durdu:
"Abdi Ağayı mı?" diye dehşetle sordu. "Abdi Ağayı ha? Vay anasını!" Süleyman:
"Ne belledin ya," dedi.
Durdu, Memede inanmaz, hayret dolu gözlerle bakarak: "Tüfeğin yok herhalde kardaş," dedi. "Abdi Ağayı hakladığına iyi yapmışsın. Eline sağlık. Beş köyün kanını emiyormuş. Aynen sülük gibi..."
Sonra Cabbara döndü:
"Cabbar," dedi, "şu son baskından aldığımız tüfek vardı ya, onu gömdüğün yerden çıkar da getir. Bir iki fişeklik de getir. Mermi de getir."
Bir lokma, incecik çocuğun Abdi Ağayı vurduğuna bir türlü inanamıyordu. Bu sebepten de ona şüpheli bakıyordu. Bunu sezen Süleyman:
"Yalnız Abdi Ağayı değil, yiğenini de beraber öldürdü. Anladın mı Durdu?"
Durdunun şaşkınlığı bir kat daha arttı: "Demek yiğenini de beraber ha!"
Memed, bu sefer iyice büzülmüş, ocağın başında küçücük kalmıştı. Üşür gibi bir hali vardı.
Sıcak çayı, ince belli bardaklara doldurup Süleymanla Memede verdiler.
Süleyman, bir baba şefkatiyle Memedin üstüne eğildi:
128
"Eşkıyalık başlıyor İnce Memed, sıkı dur!" Ateşe boyuna odun üstüne odun atıyorlardı. Ateş gittikçe büyüyordu. Sıcak çoğaldıkça peryavşanlar daha hoş, daha kesicin kokuyordu. Ateşin ışığından gökteki yıldızlar küçücük küçücük, iğne ucu gibi görünüyorlardı.
Durdu: "Sen korkma Süleyman Emmi," dedi. "Ben varken onun kılına hile gelmez."
Süleyman, Durduyu tepeden tırnağa acıyarak süzdü: "Sen," dedi, "Durdu, dosdoğru ölüme gidiyorsun." Durdu:
"Neden Emmi?" diye güldü. Süleyman:
"Eşkıya olan eşkıya dağın tepesine böyle ateş yakmaz. Düşmanın karıncaysa da hor bakma. Bu, açık açık ölüme gitmek demektir."
Durdu, Süleymanın bu lafına da kahkahayla güldü: "Bre Emmi," dedi, "kim var bu dağın başında? Kim görür?"
"Bir gün görmez, iki gün görmez... Çekirge gibi..." Durdu:
"Hiç görmez. Görse de Deli Durdunun üstüne candarma mı gelebilir? Vay Emmi vay! Sen daha bilmiyorsun Deli Durduyu. Deli Durdu, bu dağların kartalı gayri. Kim uğrayabilir Deli Durdunun semtine?" Süleyman: "Görüşürüz," dedi.
Durdu, lafı değiştirmek için Memede sordu: "Abdi Ağaya kurşun sıkarken elin titremedi mi hiç?" Memed:
"Yoooo," dedi. "Hiç titremedi." Durdu:
"Neresine nişan aldın?" Memed:
"Göğsüne... Tam yüreğinin olduğu yere..." Bunu söyledikten sonra, tarif edilmez bir yalnızlık duydu içinden. Yöresindeki her şey silindi gitti. Bu Deli Durduyu hiç sevemedi. İçindeki gariplik bundan mı geliyordu ola? Karşıda-
129
ki ateş karardı. Silah temizleyenlerin yüzleri karanlığa karıştı gitti. Kayadaki gölgeler devleştiler, sonra da ortadan yok oldular. Esen yel, yalımları günbatıya doğru yatırıyordu. Birden Sü-leymana gözü takıldı. O, neşeliydi. Ak sakallı yüzü ateşin yalımında türlü türlü oluyor, değişip duruyordu. Memed düşündü ki, Süleyman kendisine çok güveniyor. Garipsemesi azıcık azaldı. Sonra da dayanılmaz bir uyku bastırdı onu. Olduğu yerde kıvrılakaldı.
Süleyman:
"Çocuklar," dedi. "Şuraya ben de kıvrılayım. Bizim oğlan
uyudu." Durdu: "Emmi," dedi, "benim sağlam bir asker kaputum var, onu
örtün üstüne." Süleyman: "Getir," dedi. Kaputun bir köşesini Memedin üstüne örten Süleyman,
onun yanma kıvrıldı.
Sonra, öteki eşkıyalar da yattılar. Bir tanesi nöbetçi kalmış, kayanın sivrisinde bekliyordu.
Memed taş gibi uyandı. Donmuş kalmıştı sanki. Daha gün doğmamıştı. Şimdilik doğacağı da yoktu. Alacakaranlıkta, ocağın kıyısına sıralanıp uyumuş, hala horlayan eşkıyaları gördü. Gözü nöbetçiyi aradı yörede, hiç kimseyi göremedi. Ortalıkta horultudan geçilmiyordu. İçleri rahat uyumayanlar horlar. Doğrudur. Memedin içine, birkaç günden beri ilk defa korku girdi. Şimdi, ikicik, iki tek kişi gelse, bu horul horul uyuyanların hepsini bir çırpıda vurur, bıyığını da bura bura giderdi. Tüfeğinin ağzma kurşun verdikten sonra, nöbete durdu.
İlkin Durdu, arkasından da ötekiler uyandılar. Süleyman da uyandı onlarla birlikte.
Durdu, gözlerini ovuşturarak:
"Nöbetçi," diye seslendi:
Memed:
"Buyur Ağam," diyerek kayadan indi. "Hiçbir şey yok. Kimseyi de görmedim," diye tekmil haberini verdi.
Durdu:

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 101-130) 

"Sen misin İnce Memed?" diye sordu. "Nöbetçi sen misin?"
"Benim."
Durdu:
"Daha şimdi geldin. Dur hele, daha vak

325
0
0
Yorum Yaz