25 08 2011

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 131-150)

"Sen misin İnce Memed?" diye sordu. "Nöbetçi sen misin?"
"Benim."
Durdu:
"Daha şimdi geldin. Dur hele, daha vakit var nöbete. Dur hele..."
Memed:
"Uykum gelmiyordu da, gittim arkadaştan aldım nöbeti."
Durdu:
"Öyle olur," dedi. "İlkin adamın dağda, bir hafta uykusu gelmez. Yüreğine bir gariplik, bir çaresizlik çöker. Dünyada yalnız kalmış gibi olur."
Süleyman uykulu uykulu:
"Bak hele şu bizim deliye, bakındı hele, neler de biliyor!" diye alay etti.
Durdu:
"Bre Süleyman Emmi," dedi, "şen de bana hiçbir şeyi ya-kıştıramıyorsun. Nolacak bu benim halim?"
Ortalık yavaş yavaş aydınlanıyordu. Daha güneş görünmemişti. Ama, karşı dağın doruğuna gün vurmuştu. Doruk ışık içinde, dağın geriye kalan yerleriyse karanlıktı. Doruktan, gün yavaş yavaş aşağılara indi. Biraz sonra da karşıki sırtın arkasından güneş çıktı.
Süleyman, hiç cevap vermedi Durduya:
"Sağlıcakla kaim," dedi, Memedi alnından öpüp yürüdü.
Durdu:
"Süleyman Emmi, bir çayımızı iç de öyle git," diye arkasından koştu. "Bir çayımızı... Vallahi içmeden bir yere salmam seni."
Süleyman:
"Sağ ol yavrum. Ziyade olsun."
Ceketinin kolundan yakalamıştı:
"Bir çayımızı içmeden seni göndermem," diyordu. "Bin yılın bir başı dağıma gelesin de... Bir çay içmeden ha!.. Salar mıyım seni?"
Süleyman, kendi kendine:
"Bu deliden kurtuluş yok," dedi. "Döneyim bari," dedi. Boynunu büktü.
Durdu:
131
"Ateşi iyice yakın!" diye emir verdi. Süleyman:
"Şimdi de dumanı görünür." Durdu:
"Ne yapayım? Ateş yakmayayım da ne yapayım? Onu da sen göstersene bana." Süleyman:
"Ben sana hiçbir şey öğretemem oğlum," dedi. "Bütün çarelerini kendin yaratacaksın."
Deli Durdu düşündü. Başını bir iki kere salladı, fesin altından kara kakülleri çıkmış, kıvrışarak alnına dökülmüştü. Süleyman sözünü sürdürdü:
"Fakir fıkaraya zulmetmeyeceksin. Haksızlara, kötülere istediğini yap. Cesaretine hiç güvenmeyeceksin. Kafanı işleteceksin. Yoksa yaşayamazsın. Burası dağdır. Demir kafese benzer."
Çay çabuk pişti. İnce belli bardağın ilkini gene Süleymana verdiler. Çay buğulanıyordu sabah soğuğunda... Süleyman ayrılırken:
"Memedin size yardımı dokunabilir. İlk günler hoşça görün Memedimi. İncitmeyin. Kendi haline bırakın. Birkaç günde alışır."
Ayrıldı. Elindeki değneğe çöke çöke inmeye başladı. Beli bükülmüştü ama, gene de çabuk çabuk, bir delikanlı gibi dağdan iniyordu.
Memedin gözleri yaşardı o giderken. İçinden, "kim bilir ne zaman görürüm bir daha onu," dedi. "Belki de hiç göremem." Gözleri dolu dolu oldu. "Dünyada," diyordu, kendi kendine, "şu dünyada ne iyi insanlar var."
Güneş iyice yekinmiş, ortalığı ısıtıyordu. Durdu, bir taşın dibinde oturup kalmış İnce Memedi çağırdı: "Gel bakalım İnce Memed, şu yeni tüfeğini bir tecrübe et! Sen, hiç böyle bir tüfekle ateş ettin mi?" Memed: "Birkaç kere." Durdu:
"Bak şu kayada bir leke var..." *
Memed:
132
"Var." Durdu:
"İşte ona nişan alacaksın..."
Memed, tüfeğini omuzuna çekti. Nişan aldı. Beyaz lekeye ateş etti. Durdu:
"Vuramadın İnce Memed!" dedi. Memed:
"Nasıl oldu?" diye kızgınlıkla sordu. "Nasıl oldu da!.."
Durdu:
"Ne bileyim ben," diye omuzlarını silkti. "Vuramadın işte."
Memed, dudaklarını geviyordu. Bu sefer tüfeği iyice omuzuna yerleştirdi. Biraz daha nişan aldı. Tetiğe çöktü.
Durdu:
"İşte bu sefer tamam," dedi. "Ortasından."
Beyaz lekenin oradan hafif bir- duman çıkıyordu.
Memed, şaşkın şaşkın:
"Peki öteki neden değmedi ya?" diye sordu.
Durdu:
"Peki," dedi, "İnce Memed, sen her attığını vurur musun?"
Memed:
"Bilmem," dedi, gülümsedi.
Durdunun uzun yüzü gerildi. Genç olmasına karşın, Dur-dunun yüzü kırışık içindeydi. Ağzı çok büyük, dudakları incecikti. Sağ yanağının üstünden saçlarının içine kadar, uzun bir yanık izi vardı. Çenesi sivriydi ama, çok güçlü görünüyordu. Daima gülerdi. Gülüşünde bir acılık vardı.
"İnce Memed, sende iş var yavrum."
İnce Memedin utangaç bir çocuk gibi yüzü kızardı. Önüne baktı.
Arka arkaya üç defa ıslık çalındı aşağıdan. Kulak kabartıp dinlediler.
Cabbar:
"Haberci geliyor Ağam," diye seslendi.
Az sonra da haberci soluk soluğa çıktı geldi. Daha soluğunu alamadan:
"Aşağıdan, Çanaklının düzünden Akyola doğru beş kadar
133
atlı gidiyor. Hepsinin de üstü başı düzgün... Paralı adamlara benziyorlar."
Durdu, hazırlanmakta olan adamlarına:
"Haydi çabuk hazırlanın, herkes bolca kurşun alsın," diye emir verdi. "Birkaç ocak daha söndürecek Deli Durdu."
Sonra Memede:
"Bak," dedi, "İnce Memed!"
Beyaz yere nişan aldı. Kaya duman içinde kaldı, açıldı.
Övündü:
"Nasıl İnce Memed?"
"Tam ortasından."
Öteki:
"Yaa ortasından," diye gülümsedi.
Sonra ortaya bir göz kırptı:
"Bu ilk avındır İnce Memed. Sıkı dur."
Memed, buna cevap vermedi.
Durdu:
"Tamam mı arkadaşlar?"
Ötekiler:
"Tamam."
Sık meşeler arasından geçen yola indiklerinde gün öğle oluyordu. Yolun bir yanına elli adım elli adım arayla siperlendiler. Bir tanesi de çok ileriye gözcü durdu.
Az sonra yolun ortasında, önünde zayıf, bacakları bacaklarına dayanan boz bir eşek bulunan karmakarışık, gök kır sakallı, uzun bıyıkları bütün ağzını örtmüş, bıyıklarının ucu sigara dumanından sapsarı kesilmiş, sarılığı ta uzaktan belli olan gözlerinin yöresi kırış kırış, kocaman, ayakları toza belenmiş, yamalı şalvarı yalpa vurarak birisi göründü. Usuldan, oynar gibi yürüyerek, bir türkü söylüyordu. Kendi kendine oyunlar yapıyordu küçük küçük. Gülümseyerek türküyü dinlediler:
Çamdan sakız akıyor Kız nişanlın bakıyor Koynundaki memekler Turunç olmuş kokuyor
134
Aman aman kara kız Zülüfünü tara kız Baban bekçi tutmaz mı Koynundaki nara kız
Durdu:
"Teslim," diye bağırdı. "Yakarım."
Türkü kesiliverdi. Adam olduğu yerde kalakaldı.
"Teslimim baba," dedi. 'Teslimim. Ne var yani?"
Deli Durdu, siperinden yola atladı:
"Soyun!"
Adam, şaştı kaldı:
"Neyi soyunayım Ağam?" .
Durdu:
"Üstündekileri..."
Adam güldü:
"Şaka etme Allahaşkına. Benim elbiseleri ne yapacaksın? Bırak da beni gideyim. Çok yorgunum. Tabanlarımın sızıltısından yıkılacak gibiyim. Bırak beni güzel Ağam..."
Durdu:
"Sen soyun, soyun hele," diye kaşlarını çattı.
Adam, şüpheli şüpheli, yüreği ikircikli, şaka mı ediyor, 3'oksa ciddi mi diye Durdunun gözlerinin içine yaltaklanan bir köpek sevimliliğinde gülümseyerek bakıyordu.
Durdu, sertçe:
"Haydi haydi bekleme," diye çıkıştı.
Adam, hala inanmayarak gülümsüyordu. Durdu kaşlarını çatıp, adamın bacağına şiddetli bir tekme attı.
Adam, acıdan bağırdı.
Durdu:
"Çıkar diyorum sana. Çıkar!"
Adam, yalvarmaya başladı:
"Paşa Efendi, ben senin ayaklarını öperim. Ellerini de öperim. Benim hiç elbisem yoktur ki... Ben çırılçıplak kalırım. Anadan doğma..."
Şahadet parmağını ağzına soktu sonunda, çıkardı:
"Aha işte böyle çıplak, böyle rut... Yoktur başka Paşa Efen-
135
di. Senin ellerini öperim. Ayaklarını da... Alma benim elbiseleri... Sen çok büyük bir paşa efendisin. Ne yapacaksın benim partallarımı? Ellerini öperim, ayaklarını da..."
Durdu:
"Ulan it oğlu it, çıkar diyorum sana. Paşa Efendi! Paşa Efendi!"
Adam, durmadan yalvanyordu. Sonra da ağlamaya başladı:
"Ben beş aylık gurbetten geliyorum. Çukurovadan. Çalışmadan geliyorum."
Durdu sözünü kesti:
"Demek paran da var?"
Adam, çocuk gibi burnunu çeke çeke ağlıyor:
"Beş aylık gurbette ölmüşüm... Çukurovanın sinekleri öldürmüştür beni..."
Durdu tekrar etti:
"Demek paran da var?"
Adam:
"Azıcık var," dedi. "Şu ihtiyar halimle çeltikte çalıştım. Çamurun içinde, öldüm Çukurovada. Şimdi evime gidiyorum. Etme bunu efendim. Çırılçıplak gönderme beni çoluk çocuğumun arasına..."
Durdu, daha çok kızdı:
"Daha iyi ya. Çıkar çıkar..."
Adam, kıvranıyordu. Durdu, hançerini çekti. Hançer pırıl pırıl etti güneşi görünce... Ucunu azıcık adama batırdı. Adam, havaya hopladı, bağırdı:
"Öldürme beni," dedi. "Çoluk çocuğumu göreyim. Çıkarayım elbiseleri. Senin olsun."
Siperliktekiler gülüyorlardı. Bu işe yalnız Memed içerle-mişti. O yırtıcı kaplan ışığı gözlerine gelip çakılmıştı. Durdu-dan tiksindi.
Adam, telaşla, korkuyla elleri biribirine dolaşarak ceketini, şalvarını çıkarırken Durdu:
"Ha şöyle işte," diyordu. "Ha şöyle... Adamı ne üzersin bre adam?"
Adam elleri titreye titreye elbiselerini çıkarıp bir tarafa koydu.
136
Durdu:
"Donu da, gömleği de çıkar," diyerek bağırdı. Hançerin ucunu da bir daha batırdı.
Adam, hem titriyor, hem gömleğini çıkarıyordu:
"Peki Ağam, Paşam öldürme beni. Hepiciğini çıkarayım."
Gömleği de çıkardı, elbiselerinin üstüne koydu. Mintanı yoktu zaten.
Durduya, bu sefer yalvarırcasına, boynunu büktü baktı.
Durdu:
"Haydi haydi," dedi. "Bakma gözlerimin içine. Donu da çıkar."
Adam, donu da güç bela çıkarabildi. Titremekten elleri uçuyor gibiydi. Elleriyle önünü kapatarak koşa koşa eşeğine doğru gitti. Eşek, yolun kıyısında durmuş otluyordu. Sol eliyle yularından tuttu çekti. Bacakları çöp gibi ince, kıllıydı. Bacak adaleleri kemik gibi sert dışarı çıkmıştı. İçeri doğru çekik karnı kırış kırış, aynen bir pösteki gibi... Göğsünün kılları ağarmıştı. Kirliydi. Saman kiri. Kamburdu. Omuzları da düşmüştü. Bütün teni de pire, böcek yeniği ile doluydu. Kırmızı kırmızı. Büyük lekeler kaplamıştı her yerini. Hasır gibi. İşte Memed, önünden geçen yolcuyu böyle görüp bir kat daha acıdı.
Bu sırada yolun öteki ucuna diktikleri nöbetçi:
"Geliyorlar," diye onlara koşuyordu.
Durdu:
"Atlılar geliyor," dedi.
Siperdekiler, hala bir eliyle önünü kapatmış, yavaş yavaş gitmekte olan porsumuş vücutlu ihtiyara gülüyorlardı. Adam beş on adım gidiyor, sonra dönüyor, hasretle, korkuyla elbiselerine bakıyordu. Gidiyor, gidiyor, durup bakıyordu. Durdu, ona seslendi:
"Gel," dedi. "Gel de al öteberini. Bizim avlar geliyor. Kurtardın yakayı..."
O, büzülmüş, bitmiş gibi görünen ihtiyar, kendinden beklenilmeyen bir çeviklikle koşa koşa geldi, bir paçavra yığını olan, kayış gibi kirlenmiş elbiselerini kucakladı. Koşa koşa geri döndü. Eşeğin önünde, ha bire koşuyordu.
Memedin yüzü kapkara kesilmişti. Elleri de titriyordu.
137
Elindeki tüfeğin içinde ne kadar kurşun varsa, bir tanesini araya vermeden hepsini Durdunun kafasına boşaltmak istiyordu. Yani boşaltmamak için kendini zor tutuyordu.
Durdu, bu sefer daha gür:
"Teslim," diye bağırdı.
Gelen beş atlının beşi de birden, atlarının başını çektiler.
"Bir adım daha atar, kıpırdarsanız yakarım. Alimallah yakarım."
Siperdekilere seslendi:
"Ben, onların yanma gidiyorum. Davranacak olurlarsa, hepiniz her yerden ateş edeceksiniz."
Sallana sallana, ortada hiçbir şey yokmuş gibi atlıların yanına vardı.
"İnin atlardan," dedi.
Ötekiler, hiç ses çıkarmadan atlardan indiler.
Atların takımları gümüş savatlıydı. Adamların hepsi de iyi giyinmişti. İki tanesininki şehirli giyimiydi. Beş atlıdan birisi on yedi yaşlarında gösteren bir çocuktu.
Durdu, siperdekilere yeniden seslendi:
"Üç kişi daha gelsin."
Tam bu sırada on yedi yaşlarında gösteren çocuk, yüksek sesle ağlamaya başladı:
"Beni öldürmeyin nolursunuz? Ne isterseniz alın. Beni öldürmeyin."
Durdu çocuğa:
"Aslanım," dedi, "çırılçıplak, anadan doğma olacak, ondan sonra gidebileceksin."
Çocuk, birden bir sevinç çığlığı attı:
"Öldürmeyeceksiniz ha?"
Elbiselerini çabuk çabuk soyarken:
"Demek öldürmeyeceksiniz?" diye minnetle soruyordu. Göz açıp kapayıncaya kadar, elbiselerini, gömleğini, iç gömleğini, donunu her şeyini çıkardı. Durduya getirdi:
"Al!" dedi.
Hiçbir şey söylemeden ötekiler de soyundular. Üzerlerinde, yalnız donları kaldı. >
Durdu:
138
"Donları da çıkaracaksınız ağalar," dedi. "Esas don gerek bana!"
Adamlar, gene hiç ağızlarını açmadılar. Donlarını da çıkarıp önlerini elleriyle kapattılar, yola düştüler.
Atları, elbiseleri, neleri varsa her şeylerini aldılar. Dağa doğru yöneldiler.
Dağa çıkarlarken Durdu Memede:
"Talihin varmış İnce oğlan. Bugün kısmetimiz iyi gitti. Üzerlerinden de tam bin beş yüz lira çıktı. Atları, elbiseleri de cabası... Çocuğun elbiseleri sana iyi gelir. Daha yepyeni. Nasıl da bağırıyordu it oğlu it! Canı şekerden tatlı..."
Karanlıkkayasının dibine geldiklerinde, Durdu attan iner inmez, çocuğun elbiselerini Memede giydirdi. Baktı baktı da:
"Bre İnce Memed," dedi, "sana ne kadar da yakıştı, bu it oğlu itin elbisesi... Aynen mektepli gibi oldun..."
Memed, üzerindeki yabancı elbiseyle içinde bir küçülme, bir eziklik duydu. Boğulur gibiydi.
Nereye gideceğini, ne yapacağını bilemiyordu. Yoldan beri içinde tuttuğu, bir türlü sormaya cesaret edemediği soruyu, ortaya atıverdi bu anda:
"Her şeylerini alıyoruz almaya ya bunların. Peki, donlarını neden alıyoruz? Bunu anlamadım..."
Bunu söyleyince içinde bir hafiflik duydu. Bir an için olsa da üstündeki yabancı elbiseyi unuttu.
Durdu, Memedin bu sorusuna güldü:
"Şan olsun memlekete diye, alıyoruz donlarını," dedi. "Deli Durdudan başka eşkıya don almaz. Bilsinler ki bu soyulanları Deli Durdu soydu..."
139

11
Yağmur sonu sıcağı çökmüştü. Islak, yapış yapış bir sıcak... Velinin ıslak elbisesi vücuduna yapışmış, kana, çamura belen-miş ölüsünü Abdi Ağanın avlusunda bir çulun üstüne yatırmışlardı. Yeşil sinekler, ıslak ıslak parlayarak ölünün üstünde dolanıyorlardı. Bir gariplik, bir yalnızlık içindeydi ölü. Sapsarı kesilmiş elleri mahzun mahzun iki yanına sarkmıştı.
Abdi Ağa, kurşunun birini sol omuzundan yemişti. Kurşun omuzu deldikten sonra, dönüp kürekkemiğinin altında kalmıştı. İkinci kurşun sol bacağından girmiş, kemiğe rastlamadan çıkıp gitmişti. Abdi Ağanın yaralan, daha ormandayken köyün cerrahı tarafından yakılanarak sarılmıştı. Bu sebepten Abdi Ağa kan da kaybetmemişti. İllaki kürekkemiğinin altındaki kurşun... Çok rahatsızlık veriyordu. Ciğerine işliyordu.
Abdi Ağanın biri on dört, öteki on altı yaşında iki oğlu vardı. Oğulları, akrabaları, fedaileri, yanaşmaları başına toplanmışlar, onun ağzından bir çift laf çıkmasını bekliyorlardı. Oysa hafif hafif boyuna inleyerek, of çekiyordu. Karıları, başucuna oturmuşlar sessiz sessiz ağlaşıyorlardı.
Birden tuhaf tuhaf gözlerini açan Abdi Ağa:
"Yiğenim nasıl? Velim nasıl oldu?" diye sordu.
Kadınlar, birer hıçkırıkla cevap verdiler.
Abdi Ağa:
"Demek?" dedi.
Köylülerden biri:
140
"Başın sağ olsun," diye cevap verdi. "Sen sağ ol Abdi Ağamız"
Abdi Ağa, gözleri parlayarak:
"O melunu?" diye sordu.
Boyunlarını bükerek ince bir sesle:
"Kaçırdık," dediler.
Abdi Ağa gözlerini belerterek yeniden sordu:
"Ya kız dedikleri o ******?"
"Aldık getirdik," dediler.
Abdi Ağa, gözlerini yumdu, başını yastığa koydu. İnlemeye başladı. Bir zaman sonra gözlerini açtı:
"Kızı dövmediniz ya?" diye sordu.
"Hiç incitmedik," dediler.
"İşte bunu çok iyi etmişsiniz. Bir fiske bile vurmadınız ya?
"Bir fiske bile vurmadık," dediler.
"Çok iyi yaptınız."
Herkes bilirdi ki, köylülerden biri bir kabahat işlediğinde Abdi Ağa onu dövmezse çok büyük bir kötülük yapacaktır ona. O adam ömrünün sonuna kadar, işlediği suçun cezasını çekecektir. Eğer döverse unutulur giderdi suç. Abdi Ağaya karşı suç işlediklerini sanan köylüler gelir onun önüne otururlar, dayak yiyinceye kadar önünden kalkmazlardı.
Gene gözlerini yumdu. Yüzü sapsarı kesilmiş, uzamıştı. Bir zaman sonra tekrar gözlerini açtığında, yüzünden belli belirsiz bir sevinç dalgası geçti.
"Benimle birlikte ormana gelenlerin hepsi burada mı?" diye sordu.
"Topal Aliyle Rüstem yok," dediler.
"Gidin onları da hemen bulun," diyerek kesin emir verdi.
Biraz sonra avlu kadın çığlıklarıyla doldu. Velinin anası, babası, köylüleri gelmişti. Ana, oğlunun üstüne atılmış, kan çamur içindeki ölüyü öpüyordu. Babaysa bir elini şakağına dayamış, kanı çekilmişcesine duruyordu. Anayı güçbela oğlunun ölüsü üstünden kaldırıp götürdüler. Baba da o kanı çekilmiş haliyle,  başı önünde ağır ağır kalktı. Uzun boylu, ince bir adamdı. Çok uzun bir yüzü, geniş bir alnı vardı. İşlemeli yakasız bir mintan giyiyordu. Şalvarı çizgili, pamuk kumaştandı.
141
Ayağına bir ham çarık geçirmişti. Çarığın, daha tüyleri dökülmemişti. Ayağa kalktıktan sonra şaşkın şaşkın, elleri yanlarına düşmüş kalakaldı... Yüzünde keder, tarifsiz bir acılık çöreklenmiş kalmıştı. Oğlunun ölüsüne bir türlü bakamıyordu. İçi gö-türmüyordu.
Biri, o öyle dikilmiş dururken, geldi koluna girdi. Abdi Ağanın yanına götürdü. Abdi Ağa onu görünce:
"Kader," diye başını salladı.
Adam, bir boşandı:
"Kader kader... Buna kader demezler Abdi Ağa!" dedi. "Bu kader değil. Bir kedinin, köpeğin, uçan kuşun, neyin üstüne bu kadar varırsan birincisinde korkar, ikincisinde... Üçüncüsünde canını dişine takar kaplan kesilir... Parçalar seni. İnsanların üstüne bu kadar varmamah. Almış kaçmış... Allah belalarını versin. Ko gitsinler..." dedi. Sonra durgunlaştı. Eski, kanı çekilmiş halini gene aldı. Sanki odaya girdi gireli ne konuşmuş, ne kı-mıldamıştı. Taş gibi durup durmuştu olduğu yerde.
Abdi Ağa, dişlerini gıcırdatarak:
"Bilseydim bunu yapacağını... Bir bilseydim... Bir bak onların başına neler getireceğim. O melun da, o ****** da bin kere ölümü arayacaktır. Bin kere... Aratacağım... Bunu kor muyum onların yanına? Öyle mi sanıyorsun? Bir çam ağacına bağlayacağım onları, altından ateş vereceğim. Şimdi nasıl olsa yakalanır o."
Yanındakilere sordu:
"Takibine çıkıldı mı?"
"Akşamdan beri..." .
"Karakola adam gönderildi mi?"
"Akşamdan gönderildi."
"Candarmalar daha gelmediler mi?"
"Akşama doğru ancak gelirler. Hükümete haber göndermişler, müstantiği bekliyorlar, doktoru da bekliyorlar herhalde..."
Abdi Ağa:
"Doktor olmayınca, olmaz," dedi. "Onlar gelmeden benimle ormanda bulunanların hepsi gelsin. Burada mutlak eksiksiz bulunmalılar..."
142
Bir yanaşma:
"Topal Aliyle Rüstem dışardalar," dedi.
Abdi Ağa:
"Demek hepsi tamam oldu?"
"Tamam," dediler.
Abdi Ağa:
"Öyleyse hepsi yanıma gelsin. Odada kimse kalmasın. Hiç kimse..."
Ölen çocuğun babası o donmuş haliyle kalktı, ağır ağır dışarı çıktı. Bir kere olsun Abdi Ağanın yüzüne bakmadı. Onun arkasından, odada başka kim varsa hepsi çıktı.
Onların yerine ormanda bulunanlar geldiler, oturdular. Abdi Ağanın karşısında da halka oldular. Meraktaydılar. İfadenizi şöyle verin, böyle verin diyeceğini biliyorlardı. Bir hükümet işi oldu muydu, onlar kendiliklerinden hiçbir şey söyleyemezlerdi. Ne söyleyeceklerse, Abdi Ağa onları karşısına alır ezberletir-di. Ondan sonra geçerler hükümet adamının karşısına bülbül gibi şakırlardı. Ezberledikleri bitip de başka soru karşısında kalırlarsa, "gerisini bilmiyorum," derlerdi. Ne sorarlarsa sorsunlar, "bilmiyorum"du karşılığı. Abdi Ağa, bu sefer teker teker hepsinin yüzüne baktı. Hepsinin de yüzü sapsarıydı. Bir zaman da gözlerini onların yüzünden alıp, önüne eğdi. Sessizce öyle kaldı. Başını kaldırdığında teker teker delici bakışlarını üzerlerinde dolaştırdı. Dudakları usuldan kıpırdadı. Zayıf bir sesle:
"Beni dinleyin kardeşler," dedi. "Önce elinizi vicdanınızın üstüne şöyle bir koyun... Koydunuz mu? Haaa işte ondan sonra bir düşünün... Sizlere soruyorum şimdi: Yal döktüğünüz ka-pınızdaki köpek, sizi dalar, çoluğunuzu çocuğunuzu öldürürse ne yaparsınız? Bunun cevabını isterim sizden... Eliniz vicdanınızın üstünde... Ondan şaşmayın..."
Bakışlarını her birinin üstünde uzun zaman durdurarak gene teker teker baktı.
"Bir cevap söyleyin. Ne yaparsınız siz olsanız?"
Bu sefer de şiddetli şiddetli gözlerini bir yıldırım hızıyla üzerlerinde gezdirdi.
"Siz olsanız ne yaparsınız, söyleyin."
Mırıltı halinde:
143
"Olacak olur," dediler. Abdi Ağa gözlerini belerterek: "Yani?"
"Senin dediğin Ağa," dediler, "Sen bilirsin." Bunu duyunca Abdi Ağa, sanki mühim şeyler söylemişler gibi, onları tasdik edercesine:
"Hah, işte kardaşlar, benim itim benim çocuğumu daladı. Çocuğumu, beni parçaladı. Bir tanesi kaçtı gitti. Yakalanacaktır. Kuş olup uçsa, gene yakalanacaktır. Kurtuluş yok. Burda onun suç ortağı kaldı. Bütün kötülükler bu kızın yüzünden oldu zaten. Bütün suç da onun... Oğlanı da kız vurdu yani... Gözümüzle gördük ki Veliyi kız vurdu. İkisinin elinde de tabanca vardı. Hepiniz gördünüz. Önce melun beni hedef aldı ateşledi. Sonra da kız, oğlanı hedef aldı ateşledi." Abdi Ağa, dışarı bağırdı: "Çocuklar, biriniz buraya gelsin." İçeriye büyük oğlu girdi. "O silahı getir oğlum," dedi.
Oğlan odadaki, duvara oyulu bir dolaptan yepyeni bir tabanca çıkardı babasına verdi. Abdi Ağa elindeki tabancayı yanındakilere uzattı:
"Teker teker bakın," dedi. "Kızın elinden aldığınız bu tabanca mı? Veliyi vuran tabanca bu tabanca mı? İyi bakın..."
Tabanca elden ele dolandı, geri Abdi Ağaya geldi. ±M
"Gördünüz değil mi?" dedi Abdi Ağa. I
"Gördük," dediler. |
"Bu tabanca kızın elindeki, Veliyi vuran tabancadır. Kız Veliye ateş etti. Veli yere düşünce, tabanca da kızın elinden toprağa düşüverdi. Yerden tabancayı Hacı aldı. Kızı da Hacı tuttu. Hepiniz gördünüz bunu. Öyle değil mi Hacı?"
Hacı, kısa boylu, çakır gözlü, kocaman burunlu, zamanından önce yaşlanmış, yırtık yamalı elbiseli, yüzü gözü kir pas içinde, bıçak görmemiş, karmakarışık saçlı sakallı, toza batmış çıkmış gibi bir adamdı.
"Öyle oldu canını sevdiğim Ağam. Tam öyle oldu işte. Tabanca yere düşünce... Yani yere düşünce canını sevdiğim Ağam, yerden ben aldım. Kız, arkasını dönmüş kaçıyordu. Yani
144
oğlanın elini tutmuş... Oğlan dediğim o melun İnce Memed var ya, işte o. Onun elini tutmuş ikisi birden kaçıyorlardı. Vardım Hatçeye sarıldım. Göndermedim. Gözümün önünde Hatçe vurdu Veliyi." Başını salladı. Gözlerini yaşarmış gibi kuruladı. "Aaah Veli Ağam. Veli Ağam gibi var mıydı? Kötüler kıyar zaten babayiğide. Yiğidin yiğide kıydığını kim görmüş zaten. Aaah Veli Ağam, beş paralık bir avrat kurşunuyla giden Veli Ağam... Gözümün önünde vurdu kafirin kızı... Bir de nişan alıyordu köpoğlunun kızı... Bir de nişan... Kim bilir nerede öğren-miş..."
Abdi Ağa:
"Duydunuz ya," dedi. "Hepiniz böyle gördünüz değil mi? Zekeriya sen? Sen de böyle mi gördün?" "Aynen böyle gördüm," dedi Zekeriya. "Topal Ali sen?"
Topal Ali, çoktandır patlamaya hazırlanmıştı: "Ben," dedi, "ben hiçbir şey görmedim Ağa. Hiçbir şeycik. Bir iz sürdüm diye köylü yüzüme bakmıyor. Ne bu köylü, ne de bizim köylü. Ben geçerken çocuklar bile arkasını dönüyor. Avradım bile bana tiksinerek baktı. Konuşmadı benimle. Ben, hiç mi hiç bir şey görmedim Ağa. Bunu böyle bilesin. Memedin seni vurduğunu bile görmedim," dedi, ayağa kalktı kapıya doğru hışımla yürüdü. Bütün vücudu isyan kesmişti. Müşekkel bir isyan gibi yürüdü.
Abdi Ağa böyle bir hareketi, böyle bir isyanı hiç kimseden beklemezdi. Aptallaştı. Dudakları sarktı. Az kendine gelince sinirlendi. Sinirden başı sallanmaya başladı. Arkasından koşa-cakmış gibi ona doğru uzandı:
"Topal Ali! Topal Ali! O köyde durma gayrı. Köye varır varmaz evini yükle, nereye gidersen git! Bir gün daha kalırsan evde, adam gönderir, evini başına yıktırırım. Duydun mu Topal Ali?" diye bağırdı.
Sonra, kendi kendine:
"Namussuzlar, nankörler, ekmeksizler..."
Köpürdü:
"Hepiniz böyle gördünüz öyle mi?"
Hep bir ağızdan:
145
"Böyle gördük," dediler.
"Elinizi alın da vicdanınızın üstüne koyun köylülerim, kar-daşlarım... Bir karış çocuk öldürmeye kalksın beni... Beş tane koca köyün ağasını... Sahibini... Bir kız için. Ben ölseydim sizin haliniz neye varırdı? Bir düşünün hele! Bir düşünün benim yokluğumu... Bir kız bana gelin olacakken, gitsin bir baldırı çıplakla kaçsın. Bu hangi kitapta yazar? Elinizi iyice vicdanınıza koyun... Vicdanın karışmadığı işte iş yoktur. Hayır gelmez. İlle de vicdan..."
Tomruk Musa:
"Ağamız için değil mi, koyduk da gittik," dedi.
Ağa takdirle:
"Var ol Musa," dedi.
Teke Kadir:
"Ağamız için değil mi?" dedi. "Hepimiz koyduk gittik."
Ağa:
"Hepiniz sağ olun," dedi. "Bu yıl sizlerden ancak mahsulün dörtte birini alacağım. Haydi," dedi, "hayvanları da size bağışladım. Elinizdeki hayvanlar sizin olacaktır. Haydi gidin ellerinizi vicdanınıza koyun, hükümete ne söyleyeceğinizi belleyin..."
Ağanın yanından neşeli, güleryüzle çıktılar. Mahsulün dörtte üçü! Hayvanlar da! Vay anasını be! Avlunun bir köşesine, elli metre kadar uzağına çömelmişler, söyleyeceklerini ezberliyorlar...
"Hacı efendim... İşte bu Hacı efendim, vardı tabancayı yerden aldı. Kız, oğlanın elinden tutmuş kaçıyorlardı. Kız, oğlanın elinden boşandı... Vardık yakaladık..." Hacı sözünü kesti:
"Burası olmadı," dedi. "Diyeceksin ki, Hacı, yani ben, vardım, onlar el ele tutuşmuşlar kaçıyorlardı. Sarıldım Hatçeye... Ben sarılınca, yani Hacı sarılınca diyeceksin, oğlan, yani İnce Memed, kızı bıraktı kaçtı."
"Hacı vardı kıza sarıldı. Hacı kıza sarılınca, oğlan, yani İnce Memed, bıraktı kaçtı."
"Kız bir nişan alıyordu. Nereden de öğrenmiş köpoğlunun kızı? Nişan aldı Veliye, üç kurşun sıktı. Üçü de değdi! Vay kö-
146
poğlunun kızı. Üçü de!... Sonra Veli cansız yere düşünce, kızın da elinden tabanca yere düştü. Hacı vardı, işte bu Hacı tabancayı yerden aldı."
Hacı:
"Tamam," dedi. "İşte. böyle oldu. Onlar gelinceye kadar, daha iyice ezber ederiz."
Öğlen sonuydu ki, önde iki süngülü candarma, arkasında doktorla savcı, candarma gedikli çavuşu gelip Abdi Ağanın evine indiler. Avludaki ölünün üstüne çiçekli bir yorgan atılmış, ölünün sapsarı kesilmiş kolu, yorganın dışına çıkmıştı.
Doktor, genç, mavi gözlü, kıza benzer bir adamdı. Attan inince, ölüye tiksintiyle baktı. Yorganı üstüne geri örttü.
"Gömebilirsiniz," dedi.
Asık suratlarla içeri gidip Abdi Ağanın yanına oturdular. Çok yorulmuşlardı. Üçü de Abdi Ağayı kasabadan tanıyordu. Candarma gediklisi Abdi Ağanın çok dostuydu. Bu olaydan duyduğu kederi, her fırsatta, durup durmaksızın ortaya atıyordu.
"Hiç üzülme sen Ağa," dedi. "Katili ben elimle koymuş gibi bulurum. Getiririm. Cezasını bulur. Onun için sen hiç üzülme... Takibine dört tane candarma gönderdim."
Çavuş beraberinde daktilo da getirmişti. Daktilo heybeden çıkarılıp, ekmek tahtası üzerine kondu. Bir de candarma gönderdiler. Hatçeyi getirttiler. Kızın ifadesini aldılar. Kız, ifadesinde olayı olup bittiği gibi anlattı. İfade zapta geçirildi. Onun arkasından olayda bulunmuş şahitlerin ifadeleri alındı. Önce Hacı ifade verdi. Olayı baştan sona kadar anlattıktan sonra:
"Memed, Abdi Ağaya ateş ederken, bir de baktım bu kız, yani bu Hatçe elinde bir tabanca nişan almış, bir de nişan almış ki... Veliye ateş ediyor. Veli, "yandım anam" diyerek yere düşünce Hatçe de dondu kaldı. Tabanca da elinden düştü. Ben vardım tabancayı çamurun içinden aldım. Memed, kızı, yani bu Hatçeyi kolundan tutmuş kaçıyorlardı. Vardım üstlerine atıldım. İkisini de tuttum. Memed kaçtı. Ben kızı bırakmadım. Yaaa bırakmadım. Bırakmadım işte. Bırakır mıyım!"
Hatçe, Hacının bu ifadesine şaştı kaldı. Ne demek istiyordu Hacı, anlamadı.
147
Savcı:
"Veliyi senin vurduğunu söylüyor," dedi, "ne diyorsun Hatçe?"
Hatçe:
"Yook," dedi. "Ben nasıl vururmuşum kocaman adamı?"
Hiç de olay bu Hacının dediği gibi olmamıştı. Neden böyle söylüyorlardı acaba?
Sonra, Zekeriyanm ifadesi alındı. O da tıpkı Hacı gibi söyledi. Ne bir sözcük az, ne de bir sözcük fazla. Şahitlerin hepsi aynı ifadeyi verince Hatçe kendi aleyhinde bir şeyler sezinledi. Yüreğine korku düştü. Gözlerinden de yaşlar sızıyordu.
Savcı şahitlere tabancayı gösterdi:
"Bu tabanca mıydı Hatçenin elindeki?" diye sordu.
"Yaa işte bu tabancaydı," diye cevap verdiler.
O gece Abdi Ağanın evinde misafir kaldılar. Altlarına çifte döşekler serildi. Şereflerine kuzular kızartıldı. Toprak kızartması. Savcı dağ köylüklerine her gelişinde toprak kızartması yaptırırdı. Etin en lezzetli pişme biçimi, mutlak toprak kızartması-dır.
Gece, Hatçeyi de yandaki odaya hapsettiler. O gece hiçbir şey düşünemeyen Hatçe, başını iki dizinin üstüne koyarak, sabahlara kadar sessiz sessiz ağladı. Sabah olunca, Hatçeyi hapsedildiği odadan çıkarıp iki candarmanm önüne kattılar. Hatçe mahpusaneye götürülüyordu. Hiç kendinde değildi. Ne olacağını, ne yapacaklarını bir türlü bilemiyordu. Yürürken ayakları biribirine dolanıyordu. Bu onun, köyünden uzaklara gitmek için ikinci çıkışıdır. Birincisinde yanında dayanağı, sevdiği vardı. O zaman nereye gideceğini, ne yapacağını biliyordu. O zaman sıcacık bir tarla, bir ev hayalinin peşinde koşuyorlardı. Şimdi ise yüreğinde bir korku, bir umutsuzluk var. Bu adamların kendisine ne yapacaklarını düşünüyor. Köyden ayrılırken anası bile gelmemişti kendisini uğurlamaya... Kız arkadaşları bile gelmemişti. Bu, gücüne gidiyordu işte. Bu öldürüyordu onu. Kendini dayanılmaz bir efkara kaptırmış gidiyor. Bazı bazı da hiçbir şey duymuyor, düşünmüyor, görmüyordu. Yalnız, arada bir, kendine gelince, iki yanındaki candarmalara bakıp ürperiyordu. Hatçe için ötesi karanlık. Her adımda biraz daha
148
karanlığa gömülüyordu. Gözlerinin önünde dev gibi bir hükümet... Candarmalar... Önde giden iki hükümet adamı...
Ertesi gün kasabaya geldiklerinde Hatçe bitmişti. Yorgundu. Sürünür gibiydi. Kasaba, içine bir hoşluk verdi. Yüreğine de azıcık emniyet geldi. Korkusu azaldı. Memedi anımsadı. Memed, durup durmaksızın bir sarı pırıltı anlatmıştı. Portakalları, sütbe-yaz çakıl taşlarını, akan suyu, kebap kokusunu... Bir evin önünde leylek yuvası gibi, bir oda varmış cıncıktan. Hangi ev acaba? Bir evin camına gün vurmuş kızarmıştı. Kırmızı cıncık takmışlar pencereye... Birden burcu bulandı. Memed olduğu gibi geldi gözlerinin önüne dikildi. Neredeydi şimdi ola? Memedi yakalarlarsa öldürürlerdi. "Benim yüzümden fıkara," dedi.
Candarma dairesinin altındaki nezaretin tabanı çimentodur. Ayak bileklerine kadar suyla doludur. Neden suyla doludur, niçin böyle etmişlerdir, belli değil. Pis pis hela kokar üstelik de. Karanlıktır. Mazgal deliğLgibi tek penceresi vardır. O da kapalıdır sıkı sıkıya... Hatçeyi oraya attılar işte. Bir gece orada kaldı. Tabii gene gözlerine uyku girmedi. Uyuyacak da bir yer yoktu ama, gönlü rahat olsaydı ayakta da uyurdu. Koskocaman, derya misali bir karanlık içinde erimiş gibiydi. Kapıyı açmalarını da dört gözle bekliyordu. Kapı açılınca kurtulacağını sanıyordu. Sabah olduğunu tahmin ediyordu. Hiçbir yerden, kapı aralığından bile ışık sızmıyordu ama, gene de sabah olduğunu tahmin ediyordu.
Birden kapı açıldı. Işık, kurşun gibi ağır, ona çarpıp sersemletti. Aradan epeyce zaman geçincedir ki, ancak yavaş yavaş kendine gelebildi. Bu sırada bir candarma onu kolundan tutmuş dışarı çekiyordu.
Dışarı, bir sürü insan birikmişti. Hatçe dışarı çıkınca, bütün başlar ona çevrildi. "İşte nişanlısını öldüren kız!" lafı da kulağına kadar geldi. Anladı ki bütün bu kalabalık kendisi için birikmiş. Kalabalığa bir kere olsun, başını yerden kaldırıp da bakmadı. Öylecene kalabalığın ortasından geçti gitti. İki yanındaki candarmalar şimdi ona korku değil, güç veriyorlardı.
Çok yaşlı bir yargıcın önüne çıkardılar. Yargıç, türlü deneylerden, belalardan geriye kalmış yaşlı, gerdanı sarkmış, pos bıyıklı birisiydi. Kızın kimliğini saptadıktan sonra sordu:
149
"Mustafa oğlu Veliyi vurduğun iddia ediliyor, doğru mu?"
Hatçe, saf saf:
"Veliyi ben öldürmedim vallaha," dedi. "Ben neyle adam öldürürüm? Ben, elime tabanca almaktan korkarım."
Yargıç, köylüleri, köyün kadınlarını çok iyi tanırdı. Yıllardır, binlercesini dinlemişti. Hatçenin suçsuz olduğunu hemen anladı. Anladı ama, onu tutuklamak zorunda da kaldı. Kanıtlar güçlüydü.
Kadınlar koğuşu hapisaneye sonradan eklenmiş bitişik bir odadadır. Badanaları dökülmüştür... Duvarlar, kan lekesi içindedir. Şimdiye dek duvarda yüzlerce, binlerce sivrisinek öldürülmüştür. Bu kan lekeleri onlardandır. Tavan, tahtalar, pencereler, mertekler çürümüş, çürümekte...
Ortalık nem kokuyordu. Sidik kokuyordu. Kapının arkasında bir teneke vardı. Gardiyan gelmiş ona göstererek, gece sıkışırsa kullanabileceğini söylemişti.
Hatçe, istemeye istemeye, gardiyanın getirdiği ekmekten bir parçacık kırdı ağzına attı. Çiğnedi çiğnedi yutamadı. Tükür-dü.
Ertesi gün, daha ertesi gün de bir şey yiyemedi. İçinde bulunduğu dünya kötü bir işkence dünyasıydı. Bir türlü alışamı-yordu. İçeri düştüğünün üçüncü günüydü ki anası çıkageldi. Anasının ağlamaktan gözleri kızarmıştı. Hapisane penceresinin önüne oturup:
"Kızım kızım, kınalı kızım! Neydi bu senin başına gelenler?" dedi. "Niçin vurdun elin oğlunu?"
Kız, ilk olaraktan isyanla, hınçla konuştu:
"Ben nasıl öldürürüm elin oğlunu? Ben, elime silah aldım mı hiç? Bilmiyor musun?" diye bağırdı.
Kadın, bu isyan karşısında yumuşadı. Kızının bu işi yapamayacağını hiç düşünmemişti.
"Ben ne bileyim kınalı kızım! Herkes, Veliyi vuran Hatçe-dir, diyor. Ben ne bileyim kınalı kızım? Gider arzuhalciye arzuhal yazdırırım. Benim kızım silahtan korkar derim. Yaaa... Abdi Ağa bana haber salmış, arzuhal ne yazdırıp uğraşmasın, demiş-Onun haberi olmadan, senin için bir arzuhal yazdıracağım kınalı kızım. Beni öldüreceğini de bilsem arzuhal yazdıracağım.

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 131-150) 
 

629
0
0
Yorum Yaz