25 08 2011

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 46-60)

Sonra Hösük oturdu. Olup biteni bir bir Döneye anlattı. Döne yerinde duramıyor, evin bir ucundan bir ucuna gidip geliyordu.
Azıcık bir zamanda Pancar Hösüğün getirdiği haber bütün köye yayıldı. Kadınlar, erkekler, yaşlılar, çocuklar, köyde kim varsa, Dönenin evinin önüne yığılıştılar. Ay ışığı, köyün toprak damlarının, Dönenin evi önünde kımıldanan insan kalabalığının üstüne dökülüyordu.
Kalabalıktan gürültü, patırtı, şamata geliyordu. Birden gürültü kesiliverdi. Ortalıkta ses soluk kalmadı. Cümle başlar da güneye doğru çevrildi. Bir atlı geliyordu öteden. Atının koşumlarının madeni kısımları ay ışığında parlıyordu. Atlı yaklaştı. Sonra kalabalığı yardı, geldi ortada durdu.
"Döne! Döne!" diye bağırdı.
Kalabalıktan, zayıf bir kadın sesi cevap verdi:
"Buyur Abdi Ağam."
"Duyduğum doğru mu Döne?"
Döne geldi, atın başının hizasında durdu.
"Pancar Hösük görmüş. Geldi bana söyledi."
Abdi Ağa:
"Nerede o Pancar?" diye gürledi. "Gelsin yanıma."
Kalabalık karıştı:
"Yok. Hösük yok," dediler.
"Hösük hiç kalabalığa girer mi?"
"Kıyamet kopsa evinden çıkmaz."
Ağa emir verdi:
"Gidin getirin Hösüğü."
Hösük gelinceye kadar, kalabalıktan gene hiç ses çıkmadı. Ortalık derin bir sessizliğe gömüldü.
Az sonra beyaz don, beyaz gömlek içinde Hösük getirildi. Kollarını sıkı sıkıya tutmuş iki kişi arasında çırpınıyordu:
"Ne istiyorsunuz benden bu gece vakti? Derdiniz ne? Allah sizin belanızı versin deyyuslar!"
Abdi Ağa:
"Seni ben istedim Hösük," dedi.
Hösük indirdi. Yumuşadı:
"Ulan namussuzlar, neden Ağa çağırıyor demediniz?"
46
Ağaya döndü:
"Kusura kalma Ağam," dedi.
Abdi Ağa sordu:
"Hösük sen Dönenin oğlunu görmüşsün öyle mi?"
Hösük:
"Söyledim Döneye."
Ağa:
"Bana da söyle," dedi.
Hösük anlatmaya başlayınca, kalabalık etrafına sıkıştı. Halka oldu. Hösük, Memedi nasıl gördü. Orağı kafasına nasıl vuracaktı. Hepsini teker teker, hiçbir şey unutmadan anlattı. Abdi Ağa kızdı, küplere bindi:
"Vay Süleyman vay!" dedi. "Demek Süleyman benim kapıdaki adamları alır çoban edersin! Kırdığın ceviz kırkı geçti Süleyman! Demek Kesme köylü Süleyman ha?"
Hösük:
"O," dedi.
Abdi Ağa, Döneye seslendi:
"Ben onu yarın gider getiririm."
Atını sürdü gitti. Kalabalık arkasından homurdandı.
Abdi Ağa doludizgin giden atının başını Süleymanm kapısının önünde çekti:
"Süleyman! Süleyman!"
Süleyman içerdeydi. Dışarı çıktı. Abdi Ağayı görünce yüzü kül gibi oldu. Abdi Ağa, atın üstünden Süleymana eğildi:
"Süleyman," dedi, "sen hiç utanmadın mı? Benim kapıdan adam almaya utanmadın mı? Sen hiç haya etmedin mi? Abdi-nin kapısından adam alınır mı? Şimdiye kadar bu olmuş iş mi? Sen bilmez misin bunu? Yazık sana Süleyman. Şu ak sakalına da bakmadan..."
Süleyman:
"İn hele attan Ağa! İn attan da buyur içeri. Sana her şeyi bir bir söyleyim, Ağa," dedi.
Abdi Ağa:
"Senin evine inmem," dedi. "Oğlan nerede? Yerini söyle!"
Süleyman:
47
"Zahmet olur sana Ağa. Ben hemen alır şimdicik getiririm."
Abdi Ağa:
"Zahmeti mahmeti yok," dedi. "Göster bana yerini çocuğun."
Süleyman boynunu büktü:
"Peki Ağa, haydi gidelim," dedi, atın önüne düştü.
Keçilerin yanına gelinceye kadar, ne o konuştu, ne de o. Geldiklerinde, Memed, bir taşın dibine oturmuş düşünüyordu. Onları görünce ayağa kalktı yanlarına vardı. Abdi Ağaya hiç hayret etmedi. Süleymanla göz göze geldiler. Bakıştılar... Süleyman, ne gelir elden der gibi boynunu büktü.
Abdi Ağa atını Memede doğru bir iki adım sürdü:
"Düş önüme," dedi.
Memed hiçbir şey demeden atın önüne düştü yürüdü. Boynunu omuzlarının içine çekmişti.
Memed önde Abdi arkada öğleye doğru köye girdiler. Yolda ne Abdi Ağa bir şey sordu, ne de Memed bir şey söyledi. Yalnız, Memed, her an, atı üstüne sürüverecek, ezecek diye korkuyordu. Huyunu bilirdi.
Dönenin kapısına geldiler, durdular.
Abdi Ağa, içeriye seslendi:
"Döne! Döne! Al itini."
Döne dışarıya çıkarken o, atın başını çevirdi. Döne, bir çığlık atarak oğluna sarıldı. Bu arada köylüler de haberlenmişler-di. Yavaş yavaş kalabalık birikiyordu. Kalabalık halka olmuş, Memed ortada. Önüne gelen soruyor:
"Neredeydin Memed?"
"Bu ne hal Memed?" "Haa Memed?"
Memed, başını yere dikmiş ağzım açmıyor. Kalabalık gittikçe çoğalıyordu.
48
Memed, harmanın bileziğinde kalan son saplan da attı. Harman yapılırken yağmur yağmış, sapları biribirine yapışmıştı. Saplardan kapkara, kömür tozu gibi bir toz çıkıyordu. Sabahtan beri, durmadan sap atan Memed, tanınmayacak hale gelmişti. Kapkara. Yalnız dişleri ışıldıyordu. Sapı attı bitirdi. Sap öyle kabarmıştı ki, ortadaki öbeği örtmüştü.
Bileziğin yerinde, ıslanmış soluk bir yeşil halka kaldı.
Yorgun, Memed, gitti güneşin alnına ağzı yukarı uzandı. Firezlerin arasından, karınca şeritleri geçip ta uzaklara gidiyorlardı. Elleriyle gözlerini kapatıp bir zaman ağzı yukarı soludu kaldı.
Günlerden beri çalışıyordu. Önce ekin biçmişti tek başına. Leyleğin gözündeki ekinin içi bir de devedikeniyle dopdoluydu. Sonra harman yapmak için anasıyla birlikte şelek çekti. Günlerden beri de döğen sürüyor. Bu yüzden, bir deri bir kemik kalmış... Yüzü buruş buruş. Derisi sarkıyor gibi... Kapkara kesilmiş... Gözleri de iyice çukura kaçmış, avurtları geçmiş...
At, biraz ötesinde kütürtüyle yayılıyordu. Yıkılacak gibi zapzayıf..; Kaburgaları dışarı fırlamış... Yaşlı bir hayvan. Belki on beş. Gözlerine sinekler çokuşuyordu. Sırtının tam ortasında, hiç iyi olmayan bir yağarı vardı. İrinlenmişti. İrin kan karışığı. Bir de ekin tozu yapışmıştı. Kocaman kara sinekler, bir kalkıp bir iniyorlardı.
Gün kuşluk oldu. Memed, bir yanına döndü. Oluk oluk terlemişti. Elini yüzüne sürdü. Kapkara bir avuç ter aldı attı.
49
Güneşin parıl parıl ettiği firezler, ova, gözü açtırmayacak kadar kamaştırıyordu. Ölürcesine yorgundu. Yattığı yerden, firezlerin aralığından bir iki kere hayvana baktı.
Hayvanın yanında dört beş leylek dolanıyordu. Leyleklere daldı. Eliyle de karıncaların yolunu kesti. Karıncalar ellerinin üstünden geçtiler.
Canını dişine taktı. Önce, uzandığı yerden kalktı oturdu. Başını sağ dizinin üstüne koydu daldı bu sefer de. Kendine azıcık geldi sonra. Ellerini toprağa bastırarak usul usul kalktı. Yüzünde, boynunda karıncaların dolaştığını hissetti. Aldı, toprağa attı onları. At toza batmış bir böğürtlen çalısı yanında durmuş, ön ayaklarından birini yalıyordu. Vardı, atı tuttu çekti.
Devedikeni mavi, kocaman çiçeğini açmıştı. Ufacık bir yel parladı onu eğdi.
Getirdi, atı bin güçlükle döğene koştu. At, kabarmış sapları yaramıyordu. Memed, döğenden indi, atla beraber sapların üstünden yürümeye çalıştı. At, ikide bir tökezliyordu. Memed, hayvana müthiş acıdı. Ne yapacağını bilemiyordu. At, terlemiş, kapkara kesilmişti. Öylesine soluyordu ki, göğsü, kaburgaları hep birlikte inip inip kalkıyordu. Bütün döşü, sırtı, sağrısı köpüğe batmış. Memed de tere battı. Terler her bir yerlerinden sızıyor. Terler gözlerine doluyor. Yakıyor. Nefesini de küflenmiş ekinin ıslak kokusu kesiyor. Bir zaman saplara bata çıka harmanı dönünce saplar yattı. Artık biraz daha kolay dönülüyor. Döğenin altında saplar çatır çatır ediyor.
Öğleye doğru saplar iyicene ezildi. Saplar ışılıyor. Karası gitti sapların. Şimdi döğenin arkasından ince, altın sarısı bir toz usuldan, Memedin genzini yakarak savruluyor. Toz kokuyor. Yanık yanık bir şeyler kokuyor.
Ta uzakta bir adam, öbek yapıyordu. Onun ötesinde de bir iki kişinin döğen sürdüğü görülüyordu. Koskoca ovada başkaca can eseri yoktu.
Firezler uzun uzun... Orak makinası, ekini dipten biçer. Firez, toprakta, bir karış ya kalır, ya kalmaz. Elle biçildiğinde yalnız başaklar alınır. Toprakta uzun saplar kalır. Firezlerin ötesi çakırdikeni.
Memedin dili damağı kurudu. Sıcakta, at da başını ayakla-
50
rınm dibine indirmiş, ölgün ölgün yürüyor. Memed, döğenin üstünde düşünüyor. Hiçbir tarafa baktığı yok. Leylekler ta harmanın yanına kadar sokulmuşlar. Memed, uyumuş kalmış gibi. At bazı bazı başını saplara daldırıyor geveliyor. İsteksiz. Saplar ağzından dökülüyor. Memedin hiçbir şeye aldırdığı yok. Güneş başına vurmuş. Bir keresinde ayağa kalktı. Köyden yana uzun uzun baktı. Görünürde kimsecikler yoktu. Dişlerini sıktı.
"Şu anam da..." dedi.
Anası ona azık, su getirecekti. Yutkundu. Ağzında bir damla tükrük kalmamıştı. Usulca gene döğenin üstüne yumuldu. At durdu. Başını da sapa soktu. Memed, oralı bile değil. Neden sonradır ki işi fark etti dizgini çekti:
"Deh! Yavrum deeh!" dedi.
Sinekler çokuşmuş. At, kuyruğunu yavaş yavaş kaldırmadan sallıyor. Sinekler aldırmıyorlar.
Kızgınlıkla yeniden ayağa kalkan- Memed, yönünü köye döndürdü. Devedikeninin arkasından bir baş gözüküyordu. Az sonra gelenin anası olduğunu gördü. Kızgınlığı o anda sevince çevrildi.
Yaklaşan ana, kan ter içinde kalmış, azık tutan eli yere de-ğecekmiş gibi uzamıştı.
"Nasıl ettin yavru?" dedi. "Kolayladın mı?"
Memed:
"Sapın hepsini attım bitirdim," dedi.
Ana:
"Kaim olmadı mı?" diye sordu.
Memed:
"Oldu ama, yumuşar," diye cevap verdi.
Ananın elinden testiyi kaptığı gibi başına dikti. Uzun uzun, kana kana içti. Testiden akan sularla göğsü, çenesi, göğsünden aşağı bacakları sırılsıklam oldu.
Ana:
"İn yavru," dedi. "İn de ben sürüyüm azıcık. Ekmeğini ye!"
Atın dizginini anasının eline verdi, böğürtlen çalısının gölgesine gitti. Çıkını açtı. Soğan vardı. Tuz da vardı. Ayran torbasına küçücük küçücük, mucuk dedikleri sinekler çokuşmuştu. Bir tasa da ayran doldurdu.
ORHAU KEMAL
51 İL HALK KÜTÜPHANESİ
Yemeğini bitirdikten sonra çalının gölgesine yattı. Yalnız belden aşağısı günde kalıyordu. Uyudu.
Uyandığı zaman gün ikindi olmuştu. Gözlerini ovarak kalktı, harmana koştu:
"Ana," dedi, "yoruldun değil mi? Çok yoruldun."
Ana:
"Gel bin yavrum," diye mahzun, boynunu büktü.
İki gün sonra harman savruldu. Üçüncü gün kasar sürüldü. Dördüncü gün de ceç edildi. Kırmızı buğday taneleri harmanın ortasında parlıyordu. O gün, buğdayı çuvallara doldurup eve taşıyamadılar. Ceç, harmanın ortasında olduğu gibi kaldı. Sebebi de Abdi Ağanın gelip hakkını almamasıydı. O gece Memedle anası sineklere yene yene ceçi beklediler. O gün kuşluk oldu Abdi Ağa gelmedi. Öğle oldu gene bir haber yok. İkindiye doğruydu ki, arkasında semerli beygirlere binmiş üç yanaşmayla çıkageldi. Yüzü karanlık, korkunçtu. Döne, bu yüzü görünce korktu. Yıllardan beri çok iyi tanırdı onu. Dönenin kara bir deri gibi kırışık yüzü, biraz daha kırıştı.
Abdi Ağa, Döneyi işaretle yanına çağırdı. Yanaşmalara da şu emri veri:
"Dörtte üçü bize, birisi de Döneye."
Döne Ağanın üzengisine sarıldı:
"Etme Ağam! Acımızdan ölürük bu kış. Etme. Eyleme. Tabanlarını öpeyim Ağam!"
Ağa:
"Hiç sızlanma Döne!" dedi. "Hakkını veriyorum."
"Benim hakkım üçte birdir," dedi Döne sızlanarak.
Ağa, attan Döneye doğru eğildi. Gözlerinin içine bakarak sordu:
"Çifti kim sürdü Döne?"
Döne:
"Ben sürdüm Ağam." _, t
"Bizim yanaşmalar sana yardım ettiler mi?"
"Ettiler Ağam!"
"Döne?"
"Buyur Ağam!"
52
"Bir daha oğluna tembih et de gidip Süleymanlara çoban olmasın."
Döne sapsarı kesildi. Ağa, atını sürdü gitti.
Arkasından yalnız:
"Kulun kurbanın olayım etme, Ağam!" diyebildi.
Yanaşmalar ölçmeye başladılar. Üç tane Ağaya, bir tane Döneye koyuyorlardı. Ağanın yığını büyüdü gitti. Döneninki küçücük.
Döne, yığınlara bakıp bakıp beddua ediyor.
"Yeme inşallah keçi sakallı. Doktor parası, cerrah parası et! Yılancıklar çıksın da yeme."
Yanaşmalar, üç beygire Ağanın hissesini yüklediler. Hiçbirisi ağzını açıp bir şey söylemedi Döneye. Toprak gibi, taş gibi donmuş kalmıştı her biri.
Memed, geldi anasının yanına oturdu. Tozlu harmanın ortasında küçücük bir buğday ceçi. Az önee ne kadar da büyüktü. Bir buğday ceçine, bir anasına bakıyordu. Suçlu suçlu somurtuyordu.
Ana:
"Süleymandan getirdiğinde seni ne diye dövmediğini anladım şimdi. Anladım. Rızkımızı kesmek için. Gavur dinli."
Memed, kendini tutamadı. Hıçkırmaya başladı:
"Benim yüzümden..." dedi.
Ana, oğlunu bütün gücüyle kucağına çekti, bağrında sıktı.
"Ne yapalım?" dedi. "Ne gelir elden?"
Memed:
"Ya bu kış?.." dedi.
Anası:
"Bu kış?.." dedi.
Sonra, ana da ağlamaya başladı:
"Aaah baban olaydı," dedi. "Aaah baban..."
53
Bir tek inekleri vardı. İnekleri bu yıl buzağılamıştı. Buzağı erkekti. Eğer İnce Memedin bir dönüm toprağı bile olsaydı, gelecek yıl inekten bir erkek buzağıyı daha dört gözle, yatakta ya-tamayacak kadar büyük bir istekle beklerdi. Gelecek yıl doğacak erkek buzağıyı hayal meyal görür gibi olur. Sonra iki buzağı birden büyür. Büyük bir çayırın ortasında çangal boynuzlu bir çift tosun... Tosunlar boyunduruğa kolay kolay alışmazlar... Uğraşmak gerek. En sonunda kuzu gibi olurlar. Tarla, çakırdikeni mi? Olsun. Çakırdikeni bir yıl biter, iki yıl biter. Üçüncü yıl köküne kibrit suyu. Yeter ki tarla senin olsun.
Yeni doğan buzağıların tüyleri, mora çalan bir kırmızıdır. Sonraları değişir. Sarı, kırmızı, mor olur.
Kulak tüyleri kadife gibi yumuşaktır. İnsan, avucunu iyice açar, orta yerini kulağa sürterse, soğuk, yumuşak bir ürperti, bir tatlılık duyar.
Bütün fıkara köy evlerinde buzağıların yeri, ocaklığın yakınına, yatak serilen yerin bitişiğine yapılır. Buzağıların altına çiçekli bahar otları serilir. Ev bahar çiçeği, ot, buzağı pisliği ve buzağı kokar. Buzağı kokusu, süt kokusu gibi bir şeydir.
Güz gelince buzağı büyür, o zaman öteki sığırların yanma yollanır.
Ana, bütün baharı buzağısından habersiz, onunla ilgilenmeden geçirdi. Oğlunun derdi olmasaydı, buzağı evin içinde bir top bahar gibi dolaşır, evin sevinci olurdu.
Memedlerin evi bir gözdür. Bir göz toprak dam... Duvarı,
54
ancak bir metre yüksekliktedir. Bütün köyün damları güz yağmurlarına dayanmaz akardı. Köyde bir Memedlerin damına kareyleyemezdi güz yağmurları. Baba ölmeden az önce, gitmiş Sarıçağşaktan toprak getirmiş, evin üstünü onunla döşemişti. Sarıçağşağın toprağı bir başka topraktır. Bizim bildiğimiz, kara, kumlu, kıraç topraklardan değildir. Bu toprak, parça parça billur gibi donmuştur. Sarısı, kırmızısı, moru, mavisi, yeşili, türlü türlüsü vardır. Bu, renk renk toprak billurları biribirine karışmıştır. Bu sebepten, Memedlerin evlerinin damı güneşte çeşit çeşit rengiyle yalp yalp yanar.
Yazın ana oğul canlarını dişlerine taktılar çalıştılar ama, ne çare!... Güzün dertli, belalı evlerine döndüler. Bir buzağıları bulunduğunu o zaman fark ettiler. Unutup gitmişlerdi. Buzağı dana olmuştu.
Ana, ocağa büyücek bir kütük atmıştı. Dışarda kara bulutlar güneyden kuzeye akıyorlardı. Biraz sonra evin içini bir şimşek aydınlattı. Ocakta, yalımlar biribirini yiyorduk/Bu sırada Memed içeri girdi. Elleri kıpkırmızı kesilmişti. Ocağın başına çömeldi. Arkasına dönünce, yatmış geviş getiren ineği gördü. İnek rahattı. Önünde saman vardı. Yemiyordu. Evin öteki ucu da samanla doluydu.
Kalktı ineğin yanına gitti. İneğin başucunda duran danayı kulağından tuttu. Dana, buna huylandı. Başını elinden kurtardı, ineğin öteki yanına kaçtı. Oğlan gülümsedi.
Ana:
"Sen yoğiken Alıçlı derede doğurdu bunu Fındık. Gece yarısı araya araya bir çalının içinde buldum. Anası başına durmuş yalıyordu. Beni bir zaman yanma yaklaştırmadı. Sonra önlüğüme sardım eve getirdim."
Memed:
"Kocaman oldu," dedi.
Ana:
"Yaa!" dedi.
Sonra, konuşmayı kesiverdiler. Biribirlerinin yüzüne bakamadılar. İkisinin de başı önüne düşmüş, gözleri ocağın közlerine dikilmişti. .
Ana:
55
"Vermezsek olmaz. Un daha şimdiden kalmadı," dedi.
Memed, cevap vermedi.
Ana, devam etti:
"Abdi Ağa da kızgın bize. Ölü fiyatına alır elimizden. Gene yazı bulamayız."
Memed susuyordu.
Ana:
"Başka çaremiz yok yavrum!" dedi. "Şu senin kaçman yok mu? Büktü belimizi."
Başını yavaş yavaş kaldırdı anasına baktı. Gözleri dolu doluydu:
"Beni," dedi, "bahane ediyor. Ben olmasam başka bir bahane bulurdu."
Ana:
"Bulurdu yavrum," dedi. "O gavur zaten babayın da düşmanıydı."
Bu anda, ikisi de ineğe doğru döndüler. Kırmızı, dolgun, alnı nokta benli bir inekti bu.
Kış geldi çattı. Kar diz boyu. Öğleüstünün karlı, bulutlu karanlığı var. Ana, is tutmuş kapkara bakır tencereyi ocağa vurmuş. Epeydir beri su, kaynayıp duruyor.
Bu sırada içeriye Cennet girdi.
Döne:
"Gel otur," dedi. "Cennet Hatun, gel otur."
Cennet, bir ah çekti:
"Oturuyum mu ki bacım? Oturuyum mu ki," diye bir köşeye ilişti. "Sabahtan beri ev ev dolanıp duruyorum. Ne yaptığımı, nereye gittiğimi bilmiyorum. Duydum ki sende de kalmamış buğday. Arpayı da tüketmişsin. Biz de tüketeli bir hafta oldu. çuvalların dibi görüneli çok oldu. Bu yıl bizim ekin olmadı bacım. Sizinkisi gibi olsaydı... Bizim herif her yeri her evi gezdi. Ödünç istedi. Kimsede yok ki versin."
Cennet Karı ocakta kaynayan suyu gördü.
"Ne vuracaksın ocağa?" diye sordu. Cennet Karının sorusunda bir maksat vardı.
Dönenin dudaklarının yanından beyaz, ölü bir gülümseme geçti:
56
"Su vurdum işte!" dedi.
Cennet Karı:
"Hiçbir şey kalmadı mı?" diye hayretle sordu.
Döne:
"Olanımız ocakta," dedi.
Cennet Karı:
"Ya nedeceksin?" diye acıyarak sordu.
Döne:
"Bilmem," dedi.
Cennet:
"Gidip Muştuludan bir daha istesen?"
Döne:
"İsterim ya," dedi. "Onda da kalmamış..."
Tipi, yukardan beri, alabildiğine savuruyor. Tipi, göz açtırmıyor günlerdir. Ev aralarında köpekler bile yok. Köy, bir dağ başı gibi ıpıssız. Herkes, kapısını bacasını örtmüş içeri çekilmiş. İneği olanın evinde samanı da var. Kimsenin kimseyle bir ilişiği yok.
Döne de gitmedik ev, başvurmadık kapı komadı. Belki bir hafta. Belki de on gün: "Ölürüm de Abdi Ağaya yalvarmam," dedi. "Ölürüm de..."
Her yıl böyle olurdu. Köyün yarıdan çoğu aç kalır dökülürdü kapısına Abdi Ağanın.
Döne edemedi. Bir başına olsa neyse ne! Oğlan var. Günlerden beridir ki oğlanın ağzını bıçaklar açmıyor. Yüzünde, dudaklarında bir damla kan eseri kalmamış. Dudakları incelmiş, aynen kağıt gibi. Bütün yüz, bütün beden durgun. Ölü gibi. Bir yere oturdu muydu, akşama kadar oradan kalkmıyor. Başını iki eli arasına alıyor, dalıp gidiyor. Bütün canı, hayatiyeti, kini, sevgisi, korkusu, gücü kocaman gözlerine toplanmış. Gözlerinde arada bir, iğne ucu gibi bir pırıltı yanar söner. Keskin, batan bir pırıltıdır bu! Bu pırıltıdan korkulur. Korkunçtur. Parçalamaya, atılmaya hazırlanmış kaplanın gözlerinde de aynı pırıltı yanar söner mutlak. Bu nereden gelir? Belki yaratılıştadır. En doğrusu, çekilen işkencede, dertte, beladadır. Memedin gözlerine bu pırıltı, son bir yıl içinde gelip yerleşmiştir. Ondan önce Memedin çocuk gözleri bir hayranlık, bir sevinç içinde parlardı.
57
Gökte kara bulutlar yuvarlanıp duruyordu. Abdi Ağanın kapısında üşümekten iki büklüm olmuş, yırtık, el dokuması giyimli bir kalabalık, biribirlerine sokulmuş titriyordu. Bir tek kişi vardı kalabalığın dışında: Döne. Onlar, Abdi Ağayı bekliyorlardı. İçerden, Abdi Ağa çıkacak da onlara bir şey söyleyecek. Derken Abdi Ağa, elinde doksan dokuzluk tespihi, başında de-vetüyünden örülmüş takkesi, sivri sakalıyla göründü:
"Gene aç mı kaldınız?" diye söylendi.
Kalabalıktan hiç ses çıkmadı.
Kalabalığın arkasında tek başına duran Döneyi gören Abdi Ağa:
"Döne! Döne!" diye bağırdı. "Sen doğru evine git! Sana bir tek tane bile vermem. Evine git! Döne!" dedi. "Şimdiye kadar benim köyümden, benim kapımdan adam kaçıp da başka köye, başka adama çoban olmadı, yanaşma olmadı. Bunu senin bir karış oğlun icat etti. Sen doğru evine..."
Kalabalığa döndü:
"Siz arkamdan yürüyün!"
Geniş şalvarının cebinden bir tutam anahtar çıkardı, eline aldı. Ceketinin cebinden de bir defter çıkardı.
Neden sonra kendini toplayabilen Döne arkasından:
"Ağam o, bir kımık çocuktur," diyebildi. "Bizi aç koma."
Ağa durdu. Döneye döndü. Arkasındaki kalabalık da durdu, döndü.
"Çocuk, çocukluğunu bilir," dedi Ağa. "Şimdiye dek, ben kendimi bildim bileli, kimse Değirmenoluk köyünden kaçıp da başka köyde çobanlık, yanaşmalık etmedi. Etmez de... Sen doğru evine Döne!"
Abdi Ağa, ambarın kapısını açınca, sıcak, tozlu bir buğday kokusu fırladı dışarı.
Kapıda durdu:
"Bana bakın," dedi. "O Döneye bir tek tane bile vermeyeceksiniz. Acından ölecek. Şimdiye kadar Değirmenoluk köyünde acından ölen olmadı. O ölecek. Ya da satacağı bir şeyi varsa, satacak. Verirseniz, verdiğinizi duyarsam, hepinizin evine gelir verdiklerimi alırım. Demedi demeyin."
Kalabalık:
"Bize yetmez ki..." diye cevap verdi.
"Bize yetmez ki..."
"Yetmez ki..."
"Döneye..."
En arkadan cırlak bir kadın sesi:
"Kaçmayaydı Dönenin oğlu da... Bize ne! Varsın acından ölsün."
Her biri sırtında çavdar, buğday, arpa karışığı zahireyle evine döndü. Değirmen köyün öte ucunda, ulu çınarın az aşa-ğısındaydı. İkinci gün değirmenin önü çuvallarla doldu. Değirmen çoktandır bağlıydı. Kulaksız İsmaile gün doğdu.
Akşamüstü her evden, bir sıcak ekmek kokusu geliyordu.
Durmuş Ali, tam altmışında. Köyün en iri adamı. Yaşlı bir çınar kadar sağlam. Büyük yüzü, küçücük gözleri var. Ömrü boyunca ayağına ayakkabı giymemiştir. Ayağının altında kara, kırış kırış yırtılmış kalın bir tabaka ayajckabı yerini tutar. Ayakları kocamandır. Bu ayaklara göre, hiçbir ayakkabı bulunmaz. Bütün numaraların, hatta çarık büyüklüğünün bile dışındadır. Ama isteseydi çarık giyebilirdi. Bu, ona sorulduğunda, hiçbir şey söylemez, sadece küfreder.
Kadının biri hamur yuğuruyor, biri ekmeği açıyor, biri de sacda pişiriyordu. Pişiren kadının sağma kırmızı, kalın sac bazlamaları yığılmıştı.
Ali, bir iki tanesini iştahla yedi. Sonra gözleri sulandı. Karısına döndü:
"Avrat," dedi, "hiç boğazımdan aşmıyor doğru dürüst."
Kadın:
"Neden ola Ali?" diye hayretle sordu.
Ali:
"Şu bizim İbrahimin çocukları... Abdi gavurunun yaptığı hiç aklımdan çıkmıyor," dedi. "Döneyi kovdu. Dün bir tek tane bile vermedi."
Kadın:
"Yazık," dedi. "İbrahim olaydı..."
Ali:
"Abdi bize de tembih etti ki..."
Kadın:
58
59
"Duydum," dedi.
Ali:
"Şu koskocaman köyün ortasında, göz göre göre iki kişi aç mı kalacak?"
Ali, kızdı köpürdü. Avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Bağırtı ta köyün öteki ucundan işitiliyordu.
"Kalk bakalım avrat," dedi, "şu ekmekten iyi bir çıkın yap! Bir torbaya bir ölçek de un koy! İbrahimin çocuklarına götüreceğim."
Kadın eteklerinin ununu çırparak ekmek tahtasının başından kalktı.
Ali, elinde torba ve çıkın, hızla, gürleyen dallı bir ağaç gibi kapıdan çıktı. Dönenin kapısına geldiğinde yatışmıştı.
"Döne! Döne!" diye bağırdı. "Aç kapıyı."
Döneyle oğlu ateşi geçmiş ocağın başına büzülmüşler, birer taş parçası gibi hareketsiz duruyorlardı.
Ali, birkaç kere daha:
"Döne! Döne!" diye bağırdı.
Neden sonradır ki, Döne sesi tanıdı, toparlanıp kalkabildi.
Vardı kapıyı isteksiz isteksiz açtı:
"Buyur Ali Ağam," dedi.
Ali:
"Kız," dedi "ne bekletiyorsun sabahtan beri dışarda?"
Döne:
"Gel içeri Ağam," dedi.
Ali, kapıdan eğilerek içeri girdi.
"Bu ateş niye yanmıyor?" diye sordu.
Memedin gözlerine, o, iğne ucu gibi ışık çakılıp kalmıştı. Alinin iyi, güleç babacan yüzünü görünce ışık kayboluverdi.
Ali, çıkını gösterdi:
"Allah kerim," dedi.
Döne:
"Öyledir zaar," dedi.
Ali:
"Üşüdüm Döne!" dedi. "Bak çocuk da büzülmüş. Yaksana şu ateşi..."
Döne, boş boş ocağa baktı:

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 46-60) 
 

300
0
0
Yorum Yaz