25 08 2011

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 61-80)

"Sönmüş mü?" dedi. "Hiç farkında olmamışım."
Ocağa odun attı, tutuşturdu Döne:
"Bu gavur Abdiyi..."
Abdi lafını duyunca, Memedin gözlerine o ışık gene geldi, oturdu.
Ali:
"Vuranın," dedi, "eli nurlanır. Doğru Cennete gider. Babası bunun gibi değildi. Köylüyü de düşünürdü."
Aliden sonra, birkaç köylü daha yiyecek getirdi Döneye. Bunu, Abdinin tüyü bile duymadı. Ama, bu köylülerin getirdiği ancak on beş gün yetti. Ana oğul iki gün aç kaldılar. Üçüncü günün sabahı Döne hiçbir şey söylemeden, ineği yattığı yerden kaldırdı. Boğazına bir ip bağlayarak dışarı çıkardı.
İnek dışarı çıkınca Memed:
"Ana!.." dedi.
Döne:
"Yavrum," dedi.
Döne ineği çekerek, geldi Abdi Ağanın evinin önünde durdu. Dana, ineğin memelerinin arasına başını sokmuş emiştiri-yordu.
Döne, evin önünde bir zaman dikildi kaldı. Döneyi, dışarda Dursun görüp ağasına haber verdi. Haber üstüne Ağa dışarı çıktı. Döne başını yerden kaldıramıyordu. Sivri, ince çenesi titriyor, çocuk dudakları büzüşerek titriyordu. Bütün bedenini de hafif bir titreme almıştı.
Abdi Ağa, ineğin sırtına elini vurarak:
"Satmaya mı getirdin Döne?" diye sordu.
Başını yerden kaldırmadan:
"Heyye Ağam," dedi.
Abdi Ağa, Dursuna emir verdi:
"Şu ineği al Döne bacının elinden de, götür bizim ahıra!"
Elini cebine soktu anahtar tutamını çıkardı.
"Çuval getirdin mi kızım Döne?" diye sordu. Sesi yumuşak, şefkatliydi.
Döne:
"Heyye," dedi.
61
7
Meşe biten toprakta, hemen hemen hiç başka ağaç gözükmez. Dağ taş, dere tepe sırf meşedir. Meşeler, kalın, kısa gövdelidir. Dallan güdüktür. En uzun daim uzunluğu bir metreyi geçmez. Koyu yeşil yapraklar üst üstedir. Toprakta, sağlam, toprağa bütün güçleriyle yapışmış dururlar. Hiçbir güç onları oradan ayıramayacakmış gibi gelir.
Meşe toprağı kıraç, bembeyaz, kireç gibi bir topraktır. Üstünde meşeden başka bitki yaşatmamaya ant içmiş gibidir.
Kadirliyle Cığcık arası küçük küçük, yaygın tepelerdir. Bu tepelerin toprakları killi, kapkara, yağlı, verimlidir. Buralar, eski Çukurova bataklıklarının son ucudur. Batısına Akçasaz bataklığı düştüğü gibi, doğusuna da Torosların çamlığı düşer. Tepelerin her bir yerleri tepeden tırnağa ekilir. İşte bu tarlaların içinde meşeler vardır. Her biri uzun, servi gibi meşelerdir. Dallarından taze bir yeşillik fışkırır. Gövdeleri, öteki kısa meşelerin gövdeleri gibi nasırlı değildir. Kavak gövdesi yumuşaklığında gözükürler. Dümdüz. Ekinlerin arasında meşe gibi değil de herhangi bir ağaçmış gibi dururlar.
Çakırdikenlik yeşil, çakırdikenlik mor, çakırdikenlik sütbe-yaz dalgalanır. Şafağın yerine kırağı düşmüştür. Buza kesmiştir taş toprak. Çakırdikenliğin ortasında bacakları parçalana par-çalana çift sürdü. Yandı, kavruldu. Topraktan dişiyle tırnağıyla söküp çıkardığının dörtte üçünü Abdi Ağa aldı elinden. Öteki köylülerden üçte iki alırdı. O yıldan sonra garaz başlamıştı. İnadından dönmedi. Fırsat buldukça da dövdü, hakaret etti.
62
Toprağına göre yetişir, büyür, gelişir.
Kıraç toprakta büyüdü.
Binbir bela... Boy atamadı. Omuzları, bacakları gelişmedi. Kolları, bacakları kuru birer ağaç gibiydi. Kupkuru. Avurdu avurduna geçmişti. Yüzü esmerdi. Gün yanığı esmeri... Ona söyle alıcı gözle bakınca o meşeler mutlak akla gelirdi. Kısa, küt... Toprağa meşe gibi sağlam yapışmış. Her bir yanı sert, keskin. Yalnız bir yerinde, bir yerdğinde bir tazelik kalmış. Dudakları çocuk dudakları gibi pembe pembe... Çocuk dudakları gibi incecik kıvrılıyorlar. Dudakların kenarında her zaman, bir gülümseme durur gibi... Acılığına, sertliğine yakışır.
İnce Memed, bu sabah sevinçten taşmakta. Dışarı, güneşe çıkıyor. Güneşte dolaşıyor. İçeri giriyor. Kaçakçılardan alınmış, yeni ceketinin cebinde bir mendil sokulu. Mendili türlü şekillere koyuyor. Uğraşıyor. Bazı bir yaprak gibi açıp, bazı duruyor. Kasketi de yeni. Kasketi başına geçiriyor. Altından alnına, kara, uzun perçemlerini çıkarıyor. Sonra geri koyuyor. Bir de böyle bakıyor aynaya. Beğenmiyor. Kara perçemlerini tekrar çıkarıp döküyor alnına. Öyle bırakıyor. Şalvarı da yeni. Şalvarı iki yıl önce almıştır ya, giymemiştir. İlk olarak giyiyor.
Çoraplar giydi, çoraplar çıkardı. Bu kadar çok çorap! Çorabı çoktu. Anası iyi çorap dokurdu. Bir de... nakısın en güzelini anası vururdu. En son giydiği çorabı da beğenmedi. Çıkardı bir köşeye koydu. Anasını yan gözle süzerek sandığa gitti, açtı. Sandığın içi yaban elması kokuyordu. Köşedeki nakışlı çoraba gözü ilişince titremeye başladı. Eğildi aldı. Yaban elmasının kokusu dört yanı sarmıştı. Eli çoraba değince titremesi arttı. Yüreğinden ılık bir şeyler geçti. Bir hoş oldu. Bir sıcaklık, bir yumuşaklık... Sandığın loşluğunda çorabın renkleri koyu... Çekti ışığa götürdü. Renkler ışıkta açıldı. Parladı.
Bir türkü duyulur... Gecede başka türlü, gündüzde başka türlüdür. Çocuk söylerse başka tatta, kadın söylerse... Genç söylerse başka türlü olur, yaşlı söylerse... Dağda söylenirse başka, ovada, ormanda, denizde başka türlüdür. Hep ayrı ayrı tattadır. Sabahleyin başka, öğle, ikindin, akşamlayın başkadır.
Bu nakışlı çorap bir türkü gibidir. Bir türkü sıcaklığında örülmüştür. Sarısı, kırmızısı, yeşili, mavisi, turuncusu, türlü
63
rengi karışıp uyuşmuş, bir sıcaklık, bir yumuşaklık meydana getirmiştir. Aşk gibi, şefkat gibi bir şey olmuştur.
Bu çorap aşktır. Öyle bir gelenekten gelir. Memedin eli dokununca titremesi, ışığa çıkınca irkilmesi boşuna değildir. Böyle çorapların üstünde hep iki kuş nakısı bulunur. Gagalarını dayamış öpüşür gibi iki kuş... Sonra, iki ağaç vardır, gövdeleri küçücük. Tek, kocaman çiçekli... İki ağaç yan yana dururlar. Çiçekleri öpüşecek gibi burun burunadır. Sonra, bu iki nakış arasından sütbeyaz bir su akar. Kırmızı kayalar vardır kıyıcığında. Bir renkler, yalımlar cümbüşüdür almış başını gidiyor.
Çorapları giydi. Çarığını da üstüne çekti. Çorap, dize kadardı. Dize kadar bir yığın kuş, çiçek öpüşüyor, bir sürü ak su akıyordu.
İçinden, şöyle bir Hatçeye de görünsem geçti. Hatçelerin evine doğru yürüdü. Hatçe, kapının eşikliğindeydi. Memedi görünce kocaman ışıltılı gözleri gülümsedi. Yaptığı çorabı da ayağında görünce sevindi.
Memed, oradan köyün içine doğru yürüdü. Evlerine geri döndüğü zaman, gün epeyce yükselmişti. Bir taşın üstüne oturdu. Arkadaşını beklemeye başladı. Az sonra arkadaşı damın arkasından çıkıp geldi. Ana:
"Çocuklar," dedi, "çok eğlenmeyin. Abdi Ağa şehire gittiğinizi duymasın. Haliniz perişan olur sonra." Memed:
"Duymaz," dedi.
Arkadaşı, Kel Alinin oğlu Mustafaydı. O da bu yıl on sekizine basmıştı. İkisi bir olup kafa kafaya vermişler, kasabanın nasıl bir yer olacağı üstüne tartışmışlar, en sonunda dayanamamış, gitmeye karar vermişlerdi. Oraya içlerinden bir şey çekiyordu onları. Dursunun masal gibi anlattığı Çukurova çekiyordu onları. Kararı bundan tam iki yıl önce vermişlerdi. O gün bu gündür bir türlü gerçekleştirememişlerdi. Bir kere Mustafa babasından, Memed anasından korkuyordu. İkisi birden Abdi Ağadan korkuyorlardı.
Bundan üç gün öncedir ki, ikisi bir olup, meseleyi Memedin anasına açtılar.
64
Ana:
"Nasıl olur?" dedi. "Siz nasıl gidersiniz kasabaya bu yaşta? Olur mu? Sonra Abdi Ağa ne der? Bir duyarsa Abdi Ağa, valla-ha bu köyden bizi iyice kovar."
Memed, anasına yalvardı.
Ana:
"Olmaz," dedi.
Olmaz, dedi ama, yüreğine de dert oldu.
Sonunda:
"Kovarsa kovsun Abdi Ağa," dedi. "Biz de..."
Mustafanın babasına söylemediler. Ona, geyik avına gideceklerini, birkaç gün dağda kalacaklarını söylediler. Oldum olası, hep geyik avına giderlerdi. Memedin üstüne bir avcı daha yoktu köyde. Pireyi vururdu. Öyle de atıcıydı. Kel Ali, onları böyle süslü püslü giyinmiş, ayaklarında "muhabbet" çorapla-rıyla görseydi imkanı yok ava gittiklerine inanmazdı. Mustafa, ava gitmek için aldığı tüfeği Memedlere bıraktı.
O gece sabaha kadar hayaller kurdular. Bir dakika olsun gözlerini yummadılar. Hep konuştular.
Daha şafağın yeri ışımadan, ortalık alacakaranlıkken yola çıktılar.
Koşarcasına gidiyorlardı. Aşağıdan ince bir yel esiyordu. Soğucak. Günün ucu azıcık görününceye kadar ne konuştular, ne de azıcık durup soluk aldılar.
Sonra Memed yeşil toprağın orada durup derin derin soluk aldı:
"Bundan ötede Sarıboğa varmış... Önce oraya uğrayacağız. Sonra Değirmenler, onun arkasından da Dikili köyü, Dikilinin arkasından da kasaba..."
Mustafa:
"Arkasından da kasaba..." diye söylendi.
Yürüdüler. Gene koşarcasına gidiyorlardı. Bir ara durup bi-ribirlerine gülümsüyorlar, sonra gene hızlanıyorlardı.
Bir hızda Süleymanlıdaki tahta, yanık köprüyü, yeraltı yolunu, kan mezarını geçtiler. Torunlara geldiklerinde öğle olmuştu. Hava ılıktı. Nar ağaçları kırmızı çiçeklerini açmışlardı.
65
Toprakta bir ıslaklık vardı. Toprağa oturdular. Nereden çıktıysa, nar ağacının arkasından, göğsünü bağrını açmış uzun boylu, yorgun, terlemiş bir ihtiyar çıktı. Göğsünün uzun kılları da ağarmıştı. Ağarmış kıllar kıvırcık kıvırcıktı. Sütbeyaz sakalı da kıvırcıktı. Sırtındaki heybesini indirdi:
"Selamünaleyküm delikanlılar," dedi.
İhtiyarın gür, tokmak gibi vuran bir sesi vardı.
Oturur oturmaz, heybesinden bir çıkın çıkardı açtı, çıkında yufka, ince, beyaz ekmekler vardı. Bir de kocaman kırmızı bir soğan... Soğanın yanında da çökelek vardı.
Yemeye başlayan ihtiyar:
"Buyurun delikanlılar," diye onları çağırdı.
Memed:
"Ziyade olsun."
Mustafa:
"Ziyade olsun."
İhtiyar:
"Gelin canım," diye üsteledi.
Memed:
"Ziyade olsun."
Mustafa:
"Ziyade olsun."
İhtiyar ha bire ısrar ediyordu.
Memed:
"Biz kasabada yiyeceğiz," diye kesti attı.
Mustafa:
"Biz kasabada yiyeceğiz."
İhtiyar:
"Öyleyse o başka," diye gülümsedi. "Anladım. Şehir ekmeği... Ama, daha şehire bir hayli yolunuz var." Memed:
"Orada yiyeceğiz."
Mustafa:
"Orada yiyeceğiz."
Yanlarındaki su çağlayarak, köpüklenerek kayaların arkasından, üstünden, yanından, yönünden hızla akıyordu.
İhtiyar, ağzı dolu dolu:
66
"Bu suyu bırakmayacaksınız. Sizi doğru oraya götürür."
Memed:
"Sen bizimle gelmeyecek misin?"
İhtiyar:
"Aaah yavrum," dedi, "ben de kasabaya gidiyorum ya, size nasıl ayak uydururum?"
Memed sustu.
İhtiyar, yemeğini bitirdi. Çıkını iyicene, sıkı sıkıya bağladıktan sonra gitti, suyun kıyısına yatıp doya doya içti. Elinin tersiyle ağzını, bıyıklarını silerek geldi oturdu. Kocaman tabakasını çıkardı, açtı. Cıgarasını sarı defter kağıdına parmak kalınlığında sardı. Çakmağı çakmaya başladı. Neden sonradır ki kav aldı, ortaya hoş bir koku salıverdi. Cıgarayı yaktıktan, belini de nar ağacına bir iyice dayadıktan sonradır ki:
"Bre delikanlılar, siz nereden olursunuz?" diye sordu.
Memed: ., *¦ ¦
"Değirmenoluktan."
Mustafa:
"Değirmenoluktan."
İhtiyar:
"Keçi sakallı, gavur dinli Abdinin köyünden öyle mi? Duyduk ki gavur Abdi de ağa olmuş. Duyduk ki köylüleri kul gibi çalıştırır, hepsini aç kormuş. Kış gelince acından ölürmüş millet. Diyorlar ki Abdinin izni olmayınca kimse evlenemez, kimse köyden dışarı bile çıkamazmış. Diyorlar ki Abdi köylerde, sopayla döve döve adam öldürürmüş. Beş köyün hükümeti, padişahı Abdi imiş. Astığı astık, kestiği kestik... Vay bre keçi sakallı Abdi! Abdi ağa olmuş ha!"
İhtiyarı bir gülmedir aldı. Boyuna hem gülüyor, hem de: "Vay bre Abdi!" diye hayret ediyordu. "Vay bre Abdi! Vay bre keçi sakallı Abdi!" Gülmeyi bıraktı:
"Doğru mu?" diye sordu. Kaşları çatılmıştı. Çocuklar bakıştılar. O iğne ucu gibi pırıltı geldi Memedin gözbebeklerine yerleşti.
İhtiyar çocukların cevap vermediklerini, bozulduklarını görünce:
67
"Bre delikanlılar," dedi "o keçi sakallı it var ya, o köylüye zulmeden deyyus, o yiğit kesilen, avradını... Abdi var ya, bir tavşan kadar korkaktır. O, bir karı gibidir bre! Geçti yavrularım. Geçti. Onun böyle bir namussuz olacağını bilseydim canını cehenneme gönderirdim. Kaç para eder, geçti. Demek, keçi sakallı Abdi ha?"
Gene gülmeye başladı:
"Demek Abdi padişahlık davasında? Kul etmiş beş köyü ha? Tüüüüüüüh! Vay anasını!.. Ulan Abdi senin böyle bir namussuz çıkacağını bileydim... Bir bileydim Abdi!"
Memedle Mustafa biribirlerine sokulmuşlar, ihtiyara inanmaz bir tavır takınmışlardı. Mustafa gülümsüyor gibiydi. Bu, ihtiyarın gözünden kaçmadı:
"Demek siz Abdinin köylüsüsünüz? Abdinin ayaklarıma kapandığı günler geçti."
Bu laflar üstüne Mustafa belli edercesine ihtiyara alaylı bir gülümsedi. Memed, bunu görünce Mustafayı dürttü. Belli etmesin diye. İhtiyar bunu da gödü.
"Siz," dedi, "Koca Ahmet adını duydunuz mu hiç?" Memed:
"Duyduk," dedi. İhtiyar sertçe Mustafaya sordu.: "Sana diyorum, sen duydun mu?" Mustafa yılışarak:
"Tabii duyduk," dedi. "Onun adını duymayan var mı?" "Sıyrıngaçtan giderken, iki eşkıya önüne çıkmışlar, soymuşlar Abdiyi. Karısını da elinden almışlar. Bunu bana haber verdiler. Abdi de geldi ayaklarıma kapandı. Gittim karısını aldım getirdim. Teslim ettim kendisine. Böyle zulmedeceğini bilseydim fakir fıkaraya!.."
Koca Ahmet bu dağlarda bir destandı. Analar, ağlayan çocuklarını, Koca Ahmet geliyor diye avuturlardı. Koca Ahmet bir dehşet olduğu kadar bir sevgiydi de. Koca Ahmet bu iki duyguyu yıllar yılı bu dağlarda yan yana götürebilmişti. Bunun ikisini bir arada götüremezse bir eşkıya, dağlarda bir yıldan fazla yaşayamaz. Eşkıyayı korkuyla sevgi yaşatır. Yalnız sevgi tek başına zayıftır. Yalnız korkuysa kindir.
68
On altı koca yılda Koca Ahmedin burnu kanamadı. Koca Ahmet, on altı yıl süren eşkıyalığında yalnız bir tek kişi öldürmüştü. O da kendisi askerde iken anasına işkence ederek ırzına eeçen adamı... Köye geldiğinde bunu duymuş, adamı vurup dağa çıkmıştı. Adam Hüseyin Ağa idi.
Yol kesmezdi. Onun dolaştığı yerlerde başka hiçbir eşkıya da yol kesemezdi.
Çukurovanm en zengin adamını seçer, bir çetesiyle ona bir mektup yollardı. Şu kadar para isterim diye. Mektubu alan zengin adam, hemencecik istenilen parayı gönderirdi. Kimden ne kadar para istemişse eşkıyalığı süresince, santimi santimine almıştı. Öteki eşkıyalar giderler, zenginlere işkence ederler, öldürürler, çoğu gene beş para alamazdı. Elleri boş, Çukurova-dan, arkalarında bir bölük candarma geri dönerlerdi.
Koca Ahmet aldığı parayı har vurup harman savurmazdı. Zaten nereye harcasın? Dağ başı... Gezdiği bölgenin hastalarına ilaç, öküzsüzüne öküz, fıkarasına unluk alırdı.
Affa uğrayıp da köyüne inince, yakın uzak köylerden onu görmek için köylüler, günlerce Koca Ahmedin köyüne taşındılar.
Koca Ahmet aftan sonra evine çekildi. Kendisini çiftine çubuğuna verdi. Karıncayı bile incitmedi. Yalnız, bir haksızlık görüp fazlaca kızdığında:
"Aaah! eski günler," diyordu. Sonra da bundan utanmışca-sına susuyordu. Kızgınlığı geçince de gülüyordu böyle söylediğine...
Koca Ahmedin kendisi köyünde unutulmuş gitmişti. Böyle bir adam yaşıyor mu yaşamıyor mu kimse farkında bile değildi. Köylüleri ona alışmışlardı. Bu ak sakallı ihtiyar, yıllar yılı Torosları tutmuş Koca Ahmet değildi. Koca Ahmet yaşıyor mu yaşamıyor mu kimsenin umurunda bile değildi.
Dağda bir eşkıya ünlendi miydi, "Koca Ahmet gibi," diyorlardı. Bir eşkıya kadına bakmadı, yol kesmedi miydi, "Koca Ahmet gibi..." diyorlardı. Adam öldürmüyor, halka zulmetmiyorsa, "Koca Ahmet..." Cümle iyiliklerde, "Koca Ahmet gibi..."
Mustafaya döndü sordu:
"Nasıl bir adammış Koca Ahmet? Duydun mu?"
69
^?
Mustafa:
"Babam der ki, Koca Ahmet gibi yiğit eşkıya, namuslu, fı-kara babası eşkıya gelmedi bu memlekete."
İhtiyar:
"Boyu, boşu, yüzü nasılmış, hiç söylemediler mi?"
Mustafa:
"Babam der ki, uzun boylu, karayağız, koca bıyıklı dağ gibi bir adammış Koca Ahmet. Babam konuşmuş onunla. Alnının ortasında büyük, kara bir beni varmış. Gözlerinden ışık saçar-mış. Meteliği vururmuş. Yaaaa... meteliği vururmuş. Babam onunla konuşmuş bile."
İhtiyar alaylı bir sesle sordu:
"Gavur Abdinin avradını eşkıyalardan alıp da, ona geri veren kim?"
Mustafa:
"Kim olacak, sensin. Ben aldım verdim demedin mi?"
İhtiyar hayıflı hayıflı başını salladı.
"Ben değilim ben," dedi. "Ben..."
Memed, adamın yüzüne dikkatlice baktı. İki kaşın orta yerinde, ak kılların arasında büyücek, yeşil bir ben gördü. Ben yeşil, kara değil... Bundan sonra da gözlerini adamın yüzünden ayıramadı.
Mustafa sırnaştı:
"Hani sen alıp verdiydin?"
Adam:
"Yok, yok," dedi, "ben alıp vermedim. O öldü."
Bunu böyle söyledikten sonra da boylu boyunca arka üstü toprağa uzandı. Heybesini de başına yastık yaptı.
Mustafa Memedi dürttü. Yavaşça:
"Haydi kalk gidelim."
Memed, cevap vermeden kalktı. Gözleri hala ihtiyarın yü-zündeydi. Onlar ayağa kalkınca ihtiyar da gözlerini açtı.
"Demek, gidiyorsunuz ha?" diyerek sordu.
Memed, hayranlıkla:
"Sağlıcakla kal!"
Mustafa: "Sağlıcakla kal!"
70
İhtiyar:
"Güle güle," dedi, başını heybesinden kaldırdı, onlara baktı. Onlar yürüdükten sonra başını geri indirdi. Gözlerini kapadı. Su çağıldıyordu.
Deveboynunun çamlığına gelinceye kadar konuşmadılar. Memedin yüzü zehir gibiydi. Acıydı. Bir zaman içinde bir sevinç çağlıyor, sonra kararıveriyordu. Kara yağmur bulutu çökmüş gibi.
Yan gözle birkaç kere Mustafaya baktı. Mustafa şaşkınlık içindeydi. Yokuşu çıkınca, Memed, yorgun yorgun bir taşın üstüne çöktü. Birden gülümsedi.
Mustafa bunu fırsat bildi:
"Ne güldün desene?"
Memed, boyuna gülümsüyordu.
Mustafa:
"Desene?"
Memed ciddileşti:
"Allah bilir ya bu adam Koca Ahmedin ta kendisiydi. Bana öyle geldi."
Mustafa:
"Laf."
Memed kızdı:
"Ne lafı? Herif tamı tamına Koca Ahmet."
Mustafa:
"De git sen de," dedi. "Bu adam hepimiz gibi adam. Dedem gibi üstelik de. Bunun Koca Ahmede benzer yeri var mı?"
Memed:
"Alnındaki beni gördün mü? Tam orta yerinde alnının."
Mustafa:
"Görmedim."
"Alnının orta yerinde yeşil büyük bir ben vardı."
"Görmedim."
"Gözleri çıra gibi yanıyordu."
"Yok."
"Gözleri sırça gibi yanıyordu."
"Görmedim."
71
"Bana öyle geliyor ki bu adamdan başkası Koca Ahmet ola-
maz.
Mustafa:
"Teh!" dedi, "böyle adamlar Koca Ahmet olacak olsaydı, dünya Koca Ahmetlerle dolardı. Bu adam aynen senin benim gibi..."
Memed:
"Gözleri çıra gibi yanıyordu. Yüzünde bir hoşluk vardı. Bir cana yakınlık... Keski baban görseydi bu a'damı..."
Böyle konuşa konuşa yamaçtan aşağı inerlerken, birden önlerine bir düzlük çıkıverdi. Düzlükte büyük bir kavaklık vardı. Kavaklığın ortasından bir su akıyor, kıvrılarak. Ova boyunca. Su, güneşte şavkıyor. Bu kadar uzun, böyle kıvrıla kıvrıla, ak ışıklar saçarak düz bir ovada giden suyu ilk olarak görüyorlardı.
Memed:
"Yaklaştık."
Mustafa:
"Neden belli?"
"Sular Çukurovada kıvrılır gider. Bence, bu su Savrun suyudur. Kavaklar da Kadirlinin Değirmen kavaklığıdır. Durmuş Ali Emmi böyle anlatırdı. Tamam mı?"
Mustafa Memedin kızdığını sandı. Sert konuşmuştu da ondan. Kolay kolay kızmazdı. Bir kere de kızarsa... beterin beteri olurdu. Bu sebepten gönlünü almak istedi.
"Tamam," dedi. "Bura Çukurova işte. Durmuş Ali Emmimin anlattığı iyi kalmış aklında."
Şabaplıya geldiler. Şabaplının altından geçen su arkı patlamış, alttaki yolu su basmıştı. Ayaklarını çıkarıp girmek zorunda kaldılar.
Şabaplının aşağısında, yani şimdiki Bolat Mustafanm evinin oralarda bir kırmızı toprakla bir beyaz toprak yan yanadır. O arayı da cilpirti çalıları almıştır.
Cilpirtiliği geçince kasabanın ilk evleri göründü. Bir kısmı saz evlerdi bunların. Saz evlerin alt başında büyük kiremitli bir yapı görünüyordu. Sonra, onların ötesinde, parlayan çinkoları, beyaz badanalı evleri, kırmızı kiremitleriyle bir oyuncak şehir
72
gibi kasaba uzanıyordu. Memedle Mustafanın gözleri kasabada. Hayretle açılmış gözleri... Ne kadar da beyaz. Ne kadar da çok ev! Gözlerini bir türlü kasabadan alamıyorlar.
Boklu dereyi geçtikten sonra kasabaya girmiş oldular. Gün ışıkları camları parlatıyordu. Binlerce cam pırıltısı... Sırça saraylar... Dursunun dediği... Peri padişahlarının şehiri... Sarayları.
Kasabaya girerken sağları solları mezarlıktı. Mezar taşlan yan yatmışlardı. Kararmış mezar taşlarının kuzeye gelen yanları yosun bağlamıştı. Mezarlığın orta yerinde de yaşlı, dallan çıplak denecek kadar yapraksız, bir tarafı da tamamen kurumuş ulu bir dut ağacı vardı. Bu kadar kocaman bir mezarlığı da ilk olarak görüyorlardı.
Çarşıya kadar mezarlığı düşünerek yürüdüler. Mezarlıktan, içlerine bir korku, bir ürperti düşmüştü. İlk dükkana varınca mezarlığı unuttular. İlk dükkan küçücük, üstü çinkoyla örtülü bir dükkandı. Dükkancı bir uzun masanın üstüne renk renk şekerleme dolu kavanozlar sıralamıştı. Kavanozlu masanın önünde gaz tenekeleri, şeker, tuz, incir, üzüm sandıkları duruyordu.
Bir zaman yan yana durup, bu dükkanı seyrettiler. Dükkan, Abdi Ağanın dükkanına hiç benzemiyordu.
Dura seyrede çarşının ortasına geldiklerinde, gün tepenin ardına iniyordu. Bir kumaş dükkanının önünde durmuşlardı. Türlü göz alıcı basmalar, yazmalar, şalvarlık kumaşlar, bir ipe dizilmiş kasketler, ipek krepler... Krepler sıra sıra, bir uçtan bir uca dükkanın içine asılmış. İçerde kocaman göbekli, kısa boylu bir adam uyuklayıp duruyor.
Büyücek çay taşlarından örülmüş bir kaldırımın üstünde duruyorlardı. Kaldırım yer yer sökülmüştü. Memedin içinden, "toprağı bile örmüşler," geçti. Çarşının sağ yanına sıralanmış ihtiyar, kambur dut ağaçları vardı. Bunlar orman gibi biribirle-rine geçmişlerdi. Altlarında nalbantlar otururdu. Burunlarına alışmadıkları bir koku geliyordu. Acı, sabun kokusu... Tuz, yeni kumaş, küf, zahire kokusu...
Memed, Mustafayı elinden tuttu, bir dut ağacının altına çekti. Dutta serçeler kaynaşıyorlardı. Bir de vıcırdaşıyorlardı ki, bütün çarşı sesleriyle doluyordu.
73
"Akşam oluyor Mustafa, neyliyek?"
Mustafa, birden toparlandı. Ayıktı.
"Neyliyek?" diye Memedin gözlerinin içine boş boş baktı. Düş içinde dolaşır bir hali vardı.
"Köylüler kasabaya geldiklerinde handa yatarlarmış. Durmuş Ali Emmi öyle söylerdi. Hana gidelim."
"Gidelim. Han hepsinden iyi."
"Han nerede ama? Hanı bir bulsak."
Mustafa:
"Yaa bulsak," dedi.
Kepenkler şangırtıyla kapanıyordu. Bu kadar gürültü onları afallattı. Düşleri bir anda bozuluverdi. Serseme döndüler. Buradan da el ele tutuşup yürüdüler. Yanlarından göğüsleri kös-tekli iki şişman adam geçti. Cesaret edip de hanı soramadılar. Sonra bir dükkanın önünde duraladılar. Gün batmış. Ortalık karanlıkla aydınlık arası. Çocuklar gibi el ele tutuşmuşlardı. Dükkancı onları müşteri sandı:
"Buyurun ağalar. Ne istiyorsunuz?" diye iltifatlı laflar etti.
Kendilerine "ağalar" denince utandılar. Dükkanı bırakıp oradan ayrıldılar. Halbuki hanı soracaklardı.
Dükkanların hemen hepsi kapandı. Oradan oraya dolaşıp duruyorlardı. Bir saat kadar soracak kimse bulamadan, bir münasip adam bulamadan dolaşıp durdular. Öyle olur olmaz adamları gözleri tutmadı. Durup kötü kötü düşünürlerken Memed birden sevindi. Önlerinden, dağ kolu insanlarının el dokuması, şayak bir ceket giymiş biri, hızla yürüyordu. Memed, her şeyi unutup onun arkasından koştu:
"Kardaş! Kardaş!" diye seslendi. "Dur hele!"
Adam durdu, hayretle onun telaşına baktı. Bu bakış Memede bir hoş geldi. Beklemiyordu.
"Söyle!" diye sertçe çıkıştı adam.
Memed:
"Biz garibiz," dedi.
Adam:
"Eee... Ne istiyorsunuz?"
Memed ezildi büzüldü:
"Han nerede? Onu soracaktım işte," dedi.
74
Adam geri döndü:
"Gelin arkamdan," dedi, bir sokağa saptı.
Adam hızlı hızlı yürüyordu. Memed adamın yürüyüşüne dikkat etti. Bu, sarp yerlerin insanının yürüyüşüydü. Sarp yerlerin insanları adım atarken ayaklarını havaya fazla kaldırırlar. Dizleri hizasına kadar. Sonra ihtiyatlı, korka korka indirirler. Buna alışmışlardır. Halbuki, ova insanları tam aksinedir. Ayaklarını yerde sürürcesine giderler.
Han, büyük kapılı, kapısının tahtalarını kurt yemiş, çürütmüş, hantal, çürük bir yapıydı.
Adam:
"İşte han burası," deyip yoluna aynı hızla, aynı dağ yürüyüşüyle inip çıka devam etti.
Memed:
"Gidip hancıyı bulmalı."
Mustafa: „
"Bulmalı."
İçeri girdiler. Hanın içi atlar, eşekler, katırlar, arabalarla doluydu. İçerde at, eşek gübresi diz boyuydu. Gübre ıslak ıslak, insanın genzini yakarcasına kokuyordu. Bu keskin kokudan içleri bulandı. Ortada, bir direğe büyücek bir fener asılıydı. Fener camının çok yeri isten kararmıştı.
Memed, Mustafaya:
"Fenere bak!" dedi.
Mustafa:
"Kocaman."
Ortadan kısa boylu, küçücük, içe çökmüş çeneli bir adam, telaşla oraya buraya gidip geliyordu. Bir köşede de sırtlarında-ki arabalardan Maraşlı oldukları anlaşılan on beş kişi kadar görünen bir topluluk, yüksek sesle tartışıyorlardı. Bir tanesi kızmış, ha bire küfrediyordu. Ağasına, paşasına, dünyasına, feleğine, anasına, avradına veryansın ediyordu.
Adam, duruyor duruyor, küfre tekrar kaldığı yerden başlıyordu.
Bir tanesi:
"Ya bu bezleri satamazsak," diye başlıyor. Küfürbaz da...
"Bezin de anasını avradını," diye bitiriyordu.
75
Ağızlarından ne çıkarsa çıksın:
"Onun da anasını avradını," diyor yapıştırıyordu.
"Onun da soyunu sopunu, sülalesini..."
Farkında olmadan topluluğa yanaştılar. Tartışanlar bunların hiç farkında olmadılar. En uçta bir ihtiyar oturmuş, kalabalıkla hiç ilgilenmiyordu. Tatlı, çocuksu bir yüzü vardı. Arada bir de, ne düşünüp ne kuruyorsa, kendi kendine gülüyordu.
Memed, ona hiç çekinmeden yanaştı:
"Emmi," dedi, "hancı nerede ola?"
İhtiyar:
"Napacaksm o deyyusu?" diye sordu. "Suya düşmüş o fi-kara," dedi sonra da.
Mustafa:
"Yazık," dedi "fıkaraya."
Memed, bunun üstüne Mustafayı dürttü. O, ihtiyarın şaka ettiğini anlamıştı.
İhtiyar:
"Tam da tepesi üstü düşmüş," diye güldü.
Mustafa gene anlamadı.
"Tüüh! Yazık fıkaraya," dedi.
İhtiyar:
"Yaa... Çok yazık," dedi.
Memed:
"Ona bakma emmi," dedi, "biz hana bu gece yatmak için geldik. Nerede şu adam?"
Mustafa afalladı bunun üstüne.
İhtiyar, ortada dolaşıp duran hancıya duyuracak kadar:
"Hancı dedikleri ******** işte," dedi. "Gidin o pezevenge söyleyin derdinizi."
Hancı duydu, gülümsedi:
"Bana bakın," dedi, "eğer ******** arıyorsanız, esas büyük ******** yanınızdaki ak sakallı... ********lik yolunda ağartmış sakalı, değirmende değil..."
İhtiyar:
"Bak," dedi, "baş ********, bu delikanlılar yer istiyorlar."
Bu arada, Memed hancıya doğru gitti.
Hancı:
76
"Bu ak sakallı pezevengin yattığı odada yatacaksınız. O, sizi oraya götürür."
İhtiyar:
"Vay ******** vay!" dedi. "Gelin delikanlılar. Yerinizi göstereyim."
Toz kaplamış sallanan bir merdivenden korka korka çıktılar. Merdiven, dökülecekmiş gibi çatırdıyordu. Toz, toprak içinde yüzen bir odaya girdiler. Odaya, yan yana bir sürü yatak serilmişti.
İhtiyar:
"Siz daha ilk olarak şehire geliyorsunuz. Öyle değil mi?"
Memed:
"İlk," diye cevap verdi. "İlk." ¦,
Mustafa:
"İlk."
İhtiyar:
"Nasıl olur?" dedi. "Her biriniz yirmi yaşını geçkin görünüyorsunuz. Nasıl oldu da hiç kasabaya inmediniz?"
Memed, utanarak:
"İnemedik," dedi.
İhtiyar:
"Hangi köydensiniz?"
Memed:
"Değirmenoluktan..."
İhtiyar:
"Dağ köyü orası öyle mi?"
Memed:
"Dağ!"
"Siz daha yemek yemediniz," deyince müthiş bir açlık duydular.
İhtiyar:
"Benim adım Hasan Onbaşı..."
Memed:
"Benimki Memed. Bu da Mustafa..."
Teneke kutuları paslanmış, üzümünün, pekmezinin, helvasının üstünde kara bulut gibi bir sürü sinek dönen bir bakkal dükkanına girdiler.
77
Hasan Onbaşı bakkala:
"Şu aslanlar ne istiyorlarsa ver. Bana da helva ekmek ver."
Memed:
"Bize de helva ekmek versin," dedi.
İpil ipil eden gaz lambasının ışığında helvalarını iştahla yediler.
Handaki odaya geldiklerinde, kendi yataklarından başka bütün yatakları dolmuş buldular. Soyunmadan yatağa girdiler. Odayı kaim bir sigara dumanı doldurmuştu. Sigara dumanı kat kattı. Sigara dumanlarının arkasında kirli, tahta kurusu ölüle-riyle benek benek olmuş duvarda bir gaz lambası hayal meyal gözüküyordu. Yataktakilerin hepsi her yerden gürültüyle konuşuyorlardı.
Hasan Onbaşı, yatağa yerleşmeye çalışan delikanlılara:
"Demek ilk defa handa yatıyorsunuz?"
Memed:
"Heyye," dedi.
Sonra devam etti:
"Adam bu dumandan, bu kokudan boğulacak gibi."
Memedle Mustafanm yatakta kıpırdanmaları durdu.
Hasan Onbaşı:
"Nasıl, kasabayı beğendiniz mi?"
Memed:
"Çok büyük," dedi. "Kocaman evleri var. Saray gibi..."
Hasan Onbaşı güldü:
"Ya Maraşı görseniz siz!" dedi. "Bir bedesteni var, renk renk ışık. Her şey yüzüne güler. Lal olur kalırsın karşısında. Bir yanda kutnu kumaşçılar, bir yanda saraçlar, bir yanda bakırcılar... Ne demezsin. Bir cennettir Maraş! Maraş bunun gibi yüz tane gelir!"
Memed düşündü, düşündü:
"Abooov! dedi.
Hasan Onbaşı:
"Yaa," dedi. "Ya, işte böyle. Bir de İstanbulu görseniz..."
Memed içindekini artık tutamayacakmış gibi gerindi. Yüzü karardı, kırıştı. Birden söyleyince de ferahladı: "Bu kasabanın ağası kim?"
78
Hasan Onbaşı önce anlamadı:
"Ne dedin?" diye tekrar ettirdi.
Memed:
"Bu kasabanın ağası kim, diyorum," dedi.
Hasan Onbaşı:
"Yavrum," dedi, "ne ağası? Bu kasabanın ağası olur mu? Burada ağa yok. Herkes kendisinin ağası. Burada "ağa" diye zenginlere derler. Ağa çok..."
Memedin kafası almadı:
"Buranın bir tek ağası kim?" diye tekrarladı. "Adı ne? Bu dükkanların, bu tarlaların sahibi kim?"
Hasan Onbaşı işi çaktı:
"Sizin köyün ağası kim?" diye Memede sordu.
Memed:
"Abdi Ağa."
Onbaşı: „
"Sizin köyün tarlaları hep Abdi Ağanın mı?"
Memed:
"Ya kimin olacak?"
Onbaşı:
"Sizin köyün dükkanı?"
"Ağanın..."
Onbaşı:
"Sığırları, keçileri, koyunları, öküzleri?"
"Çoğu onun..."
Hasan Onbaşı sakalını kaşıyıp düşündü.
Sonra:
"Bana bak oğlum Memed," dedi. "Burada, senin öyle bildiğin ağalar yok. Bu kasabadaki tarlalar, az çok herkesindir. Tar-lasızı da var tabii. Bu dükkanların her birinin bir sahibi var. Tabii ağaların tarlaları çok. Fıkaraların az. Çok fıkaranm da hiç yok."
Memed:
"Sahi mi?" diye hayret çığlığı kopardı.
Onbaşı:
"Yalan mı ya?" dedi. "Tabii sahi..."
İhtiyar, uzun uzun topraksızları anlattı. Sonra Maraşa geç-
79
ti, Maraşı anlattı. Maraştaki pirinç tarlaları, pirinç işçileri. Ma-raşın bağları, Maraşın toprağı... Hocaoğlu adında bir ağa anlattı. Bir dünya kadar toprağı, küp küp altını olduğunu söyledi. Memed ağzını açmıyordu. Hasan Onbaşı Kafkasyada esir kalmıştı. Oraları anlattı. Galiçyayı da anlattı. Samı, Beyrutu, Ada-nayı, Mersini, Konyayı, Konyada Mevlana derler bir ulu yatar, onun türbesini anlattı. Sonra birden anlatmayı bıraktı, yorganı başına çekti. Odanın içindeki gürültü de durmuştu. Köşede birisi sazın üstüne yumulmuş, çalıyordu. Usuldan da, duyulur duyulmaz, kaim bir sesle türkü söylüyordu. Adamın uzun yüzü gaz lambası ışığı altında türlü türlü şekle giriyor, bir uzuyor, bir kısalıyor, bir genişliyordu. Memed, hiçbir şey düşünmeden uzun zaman onu dinledi. Saz çalan sazını başucundaki çiviye taktıktan sonra, yorganı başına çekti.
Memede olan olmuştu. Gözüne uyku girmiyordu. Düşüncelere kaptırmıştı kendini. Düşünceler kafasına akın ediyordu. Düşünüyordu artık. Dünya kafasında büyümüştü. Dünyanın genişliğini düşünüyordu. Değirmenoluk köyü bir nokta gibi kalmıştı gözünde. O kocaman Abdi Ağa, karınca gibi kalmıştı gözünde. Belki de ilk olarak doğru dürüst düşünüyordu. Aşk ile şevk ile düşünüyordu. Kin duyuyordu artık. Kendi gözünde kendisi büyümüştü. Kendini de insan saymaya başladı. Yatakta bir taraftan bir tarafa dönerken söylendi. "Abdi Ağa da insan, biz de..."
Sabahleyin erkenden Mustafa onu dürttü. Duymadı. Uykudaydı. Belki de uykuda gibi dalgındı. Mustafa, yorganı onun üstünden çekti. Üstünde yorgan olmadan uyuyamazdı. Uyandı. Yahut da doğruldu. Gözleri şiş şişti. Yüzü sararmış, sapsarı kesilmişti. Ama yüzünde bir memnunluk vardı. Gözlerinde düşünmenin mutluluğu okunuyordu.
Hancının parasını verdiler, çıktılar.
Memed:
"Hasan Onbaşı nerede? Ona bir sağlıcakla kal desek," dedi.
Mustafa:
"Desek."
Kapıda kısa boylu hancıya sordular.
Hancı:

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 61-80) 
 

438
0
0
Yorum Yaz