25 08 2011

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 80-100)

"O ******** mi?" diye sordu. "O ******** geceden kalk-t! yükünü yükleyip köylere satmaya götürdü. On gün sonra ancak gelir. Boşverin o pezevengi."
Memed:
"Keski görebilseydik onu," diye iç çekti.
Mustafa:
"Keski..."
Çarşının ortasına geldiler, şaşkın şaşkın durdular. Öylece dikilmiş dört yanı seyrediyorlardı. Güneş alabildiğine çökmüştü. Çarşının kalabalığı onlara görülmedik bir kalabalık göründü. Memed, kendi kendine "Karınca gibi kaynaşıyorlar," dedi. Şerbetçiler san pirinç güğümlerini yüklenmişler, ellerindeki sarı pirinç taslarını şakırdatarak bağırıyorlardı:
"Şerbet! Şerbet! Bal şerbeti! Meyan kökü! Beyen kökü! Bir içen pişman, bir içmeyen!"
Sarı pirinç güğümlere gün vurup şavkıtıyordu.
Gözü sarı pirinç güğümde kalan Memed, güğümü yakından görebilmek için:
"Şerbetçi, bana bir şerbet ver!" dedi. "Arkadaşıma da ver!"
Şerbetçi öne doğru eğilerek, tası doldururken, o, parlayan pirincin üzerinde korkarak elini dolaştırdı. Şerbetçi ikisine de birer tas şerbet doldurdu uzattı. Şerbet soğuk, buz gibi köpük-leniyordu. Her ikisi de şerbeti ancak yarısına kadar içebildiler. Hoşlarına gitmedi.
Bir köşe başında, yüksekçe bir kütüğün üstüne oturmuş biri nal dövüyordu. Nal şakırtısına türküler döktürüyordu. Bu kasabanın meşhur Kör Hacısıydı. Memed, güğüme, dövülen nallara hayran kaldı.
Burnuna hoş bir koku geldi sonra. Bu, kebap kokuşuydu. Arkalarına dönünce, bir yıkık dükkanın içinden yağlı dumanla-nn çıktığını gördüler. Dumandan keskin bir et kokusu, yağ kokusu fışkırıyordu. Koku başlarını döndürdü. Kebapçıdan içeri, kendiliğinden giriverdiler.
Kebapçı çırağı "Buyurun buyurun," diye iltifatlar etti. Bu daha çok şaşırttı onları. Oturdular, kebap beklediler. Dünkü Çarşı, dünkü kasaba, dünkü dünya, bugün Memedin gözünde bambaşkaydı. Bugün ayaklarmdaki, yüreğindeki bağ çözül-
81
müştü. Kendisini hür, geniş hissediyordu, uçacak gibi hafiflemişti.
Kebabı utana utana yediler. Sanki dükkandaki insanların hepsi durmuş, onlara bakıyordu. Kebapçı dükkanından çıktıkları zaman serseme dönmüşlerdi.
Çarşıyı bir uçtan bir uca iki üç sefer kat ettiler.
Memed Mustafaya döndü:
"Buranın ağası yoğumuş," dedi.
Mustafa:
"Sahiden."
Memed:
"Ağasız köy!"
Krepler asılı bir dükkana girdiler. Memed, bir ipek krep seçti. Sarı ipektendi. İpeği avucunda sıktı, sonra da açtı. Krep avucundan yere kaydı. Has ipek! Aldılar, dışarı çıktılar.
Mustafa Memede göz kırptı:
"Hatçeye değil mi?"
Memed:
"İyi bildin Mustafa. Akıllı oğlansın!" diye alay etti.
Dün akşamki helva yedikleri dükkandan helva aldılar. Sonra fırından da sıcak ekmek aldılar. Ekmeğin üstünden sıcak sıcak buğu çıkıyordu. Helvayla ekmeği bir mendile koydular, bağladılar.
Pazaryerindeki beyaz taşın üstüne oturmuşlar, manavlar-daki öbek öbek sarı portakallara gözlerini dikmişlerdi. Kalktılar, birer tane portakal aldılar, soydular.
Köye doğru yola düştüklerinde vakit öğleye geliyordu. Dikine inen güneş, gölgelerini tam ayaklarının üstüne düşürüyordu. Küçücük, kara birer daire gölgeleri.
Kasabanın dışına çıktıklarından itibaren kasaba gözden kayboluncaya kadar, dönüp dönüp baktılar. Kasabanın üstünde ak bulutlar dönüyordu. Evlerin bacalarından süzülen gümüşi dumanlar, havada asılıp kalmışlardı. Kırmızı kiremitler durgun mavinin üstüne yapışmıştı.
Gece yarıyı geçerken köye girdiler. Şafağın yerindeki parlak, kocaman yıldız doğmuş, etrafa kıvılcım kıvılcım ışık saçıyordu.
Mustafa Memedlerin evi önünde ondan ayrıldı. Çok yorgundu. Kasabaya gittiğine de gideceğine de pişman olmuştu. Halbuki Memed onun tam aksi, sevinç içinde. Memed de kapılarına doğru yürüdü. Yürüdü ya, ayakları geri geri gidiyordu. Evin duvarına sırtını dayadı, durdu. Girse mi girmese mi? Girmemeye karar verdi. Döndü, çitlerin karanlığına sine sine yürüyordu. Bir evin önünde soluk soluğa durdu. Evin önünde dalları şemsiye gibi açılmış bir dut ağacı vardı. Durduğu yer dut ağacının altıydı. Sonra, soldaki çitin karanlığına gitti yere yattı. Yorgunluğu yavaş yavaş çıktı.
Bacakları çok uzun, ince yapılı, rengi yeşile çalan, duman gibi, hani duman arkasından görünen ağaç yeşili var ya, onun gibi, boynu, gagası gövdesinden ayrı dedirtecek kadar uzun bir kuş vardır. Hep su kıyılarında bulunur. Adına De-ğirmenoluk köylüleri divlik kuşu derler. Sesinden kinayedir. Bu kuş, bir tuhaf, ıslık gibi öter. Uzun ıslığının sonu kesik kesik biter. Başlar biter, başlar biter. Bütün ötüşün tadı, örülüsü bu kesik kesik sondadır. Memed bu ötüşü tıpkı tıpkısına taklit ederdi. Birkaç kere yattığı yerden divlik kuşu gibi öttü. Gözü kapıdaydı. Kapının da ne açıldığı vardı, ne açılacağı... Sinirlendi. Üst üste birkaç kere daha öttü. Neden sonradır ki, kapı usulcana açıldı. Memedin yüreği göğsüne sığmayacak-mış gibi atıyordu. Kapıdan çıkan karartı sessiz sessiz, yavaştan ona kadar geldi, yanına uzandı. Çitin dibine doğru iyicene kaydılar.
Memed elini uzattı, usulcana:
"Hatçe," dedi.
Hatçe:
"Can," dedi. "Yolunu, yolunu çok gözledim. Gözlerim yollarda kaldı."
Sıcaklıkları biribirlerine geçiyordu. Nefesleri bir yalım rüzgarı gibi. Biribirlerine biraz daha sokuldular. Başı dönüyordu.
Buz gibi, yumuşacık ipekli, bir su gibi, karanlıkta Memedin elinden Hatçenin ellerine aktı.
Bir zaman öylecene sarılmış kaldılar. Konuşmadılar. Tir tir titriyorlardı. Bacakları geriliyordu. Taze çimen kokusu... Başı dönüyordu.
82
83
"Sen olmasan ben ölürüm. Yaşamam. İki gün gittin de... Dünya başıma dar geldi."
Memed:
"Ben de duramadım."
Hatçe:
"Kasaba?"
Memed:
"Dur," dedi. "Sana söyleyeceğim var. İşler başka... Bir Hasan Onbaşı tanıdım. Bir Hasan Onbaşı ki, İstanbulu bile görmüş... bir Hasan Onbaşı ki... Hasan Onbaşı Maraşlı... Maraşın içinden olurmuş. Bana her bir şeyi söyledi... Bir Hasan Onbaşı ki, bana dedi ki al nişanlını gel Çukurovaya... Hasan Onbaşı dedi ki, Çukurovanın ağası yok. Öyle dedi. Hasan Onbaşı bana tarla bulacak, öküz bulacak, ev bulacak... Hasan Onbaşı var Çukurovada. Nişanlını kaçır gel dedi.
Hatçe:
"Hasan Onbaşı..."
Memed:
"Bir iyi adam ki canıyın içine koy. Bize her bir şeyi yapacak... Kaçarsak."
Hatçe:
"Kaçarsak..."
Memed:
"Hasan Onbaşı... Bir sakalı var, uzun. Sütbeyaz. O Çukurovada varken, bize yok, yok gayri. Yaa, Hasan Onbaşı... Ulan delikanlı, dedi, al nişanlını, kaçır gel. Peki dedim ben de, on gün sonra alır gelirim."
Hatçe:
"On gün sonra..."
"Babadan da eyi... Bir ak sakalı var, akarsu gibi, parıl parıl."
Hatçe:
"Hemen gitsek," dedi.
Memed:
"On gün sonra..."
Hatçe: "Korkuyorum."
84
Memed:
"Hasan Onbaşı Çukurovada varken. Amma benim derdim anam. Anama zulmeder Abdi."
"O da gelir. Mademki Hasan Onbaşı var."
Memed:
"Yalvarırım. Söylerim. Onbaşı var derim. Belki gelir."
Hatçe:
"Ben korkuyorum. Abdiden korkuyorum. Yeğeni hep bizde. Anamla hep fiskos... Bir gün önce..."
"On gün. On birinci deyince... Sen, ben, anam... Bir gece... Yollara... Ver elini Çukurova... Hasan Onbaşı biz geldik deriz. Şaşar kalır. Bir de sevinir ki..."
"Sevinir. Ben korkuyorum."
Uzun uzun sustular. Soluklarından başka ses yoktu. Gece böcekleri ötüşüyorlardı.
"Ben korkuyorum." , ^
Memed:
"Onbaşı çok sevinir..."
"Anamdan korkuyorum."
Memedin başı dönüyor. San çağıltı... Ha bire dönüyor. Alabildiğine akan, dönen, şimşeklenen sarı güneş çağıltısı...
"On gün deyince, on birinci gün... Yallah..."
Hatçe Osmanın kızıdır. Osman yumuşak, kimseyle ilgilenmeyen, kendi halinde bir adamdır. Hatçenin anasıysa Allanın bir belasıdır. Köyde ne kadar kavga, ne kadar gürültü varsa içindedir. Uzun boylu, güçlüdür. Evin bütün işini o görür. Çifti bile o sürer.
Memedle Hatçenin çocuklukları birlikte geçmişti. Erkek çocuklar içinde, en güzel evciği Memed yapardı. Onu, en güzel de Hatçe süslerdi. Beraber oynadıkları çocukları oyunlarına bırakır, kendileri başka bir yere gider oyunlar icat ederlerdi. Türlü türlü...
On beşine değince Hatçe, Memedin anasından çorap örmesini öğrenmek için, her gün Memedlerin evine gelirdi. Memedin anası ona en güzel örnekleri verir, en güzel nakışları öğretirdi.
İkide birde de saçlarını okşayarak:
85
"Sen benim gelinim olursun inşallah, sürmelim," derdi.
Hatçenin anasına, herkese, Hatçeden konuşurken "gelinim," derdi.
Bunun üstüne, on altı yaşlarında olan oldu. Memed yorgundu. Çift sürmeden geliyordu. Hatçe de dağdan, mantar toplamadan. Belki bir aydır biribirlerini görmüyorlardı. Biribirleri-ne Alacagedikte rastlayınca, ikisini de bir sevinç, bir gülme aldı. Bir taşın üstüne oturdular. Karanlık basıyordu. Hatçe kalkmak istedi. Memed, elinden tuttu geri oturttu:
"Dur hele!" dedi.
Tir tir titriyordu. Her bir yanı ateşe kesmişti. Bedeninde çımgışmalar oluyordu:
"Sen benim nişanlım değil misin?" dedi.
Hatçenin ellerini ellerinin içine aldı:
"Sen benim..." dedi.
Hatçe gülmeye başladı.
Memed:
"De kız," dedi, "sen benim nişanlım değil misin?"
Hatçe Memedden çekiniyordu. Memed tutmuş göndermi-yordu. Bir ter basmıştı ki...
"Kız," diyordu. "Sen..."
En sonunda öpmeyi akıl etti.
Hatçe kıpkırmızı kesilerek Memedi hızla itti. Kaçtı. Memed arkasından yetişti tuttu. Kız durgunlaşmış, kuzu gibi olmuştu. Memedin de eski heyecanı azıcık geçmişti.
"Bu gece yarısı gelirim," dedi. "Büyük dutun gölgesine sığınırım. Divliİc kuşu gibi öterim... Herkes divlik kuşu ötüyor sanır."
Sonra da birkaç kere divlik kuşu gibi öttü: "İşte böyle," dedi.
Hatçeyi bir gülme aldı: "Divlik kuşu gibi... Kimse fark etmez." Memed:
"Biz biribirimizin nişanlısı değil miyiz? Kimse fark etmesin."
Hatçenin birden rengi attı:
"Ya bizi gördülerse," dedi, kaçtı.
İşte bundan sonradır ki, gün geçtikçe sevdaları büyüdü, kara sevda oldu. Sevdaları dillere destan oldu.
Her gece ne yapar yapar buluşurlardı. Buluşmazlarsa ne onun gözüne uyku girerdi, ne onun... Hatçenin anası tarafından yakalandıkları da oldu. Hatçeye işkence yaptı anası. Çaresiz. Geceleri elini ayağını bağladı. Kapıya kilit üstüne kilit vurdu. Çaresiz. Hatçe her engele bir çare buldu. Hatçe Memede muhabbet çorapları dokuyor, mendilleri işliyordu. Üstüne türküler çıkarmıştı. Aşkını, hasretini, kıskançlığını renk renk nakışlara, ses ses türkülere dökmüştü. Bu türküler hala Toroslar-da söylenir. Çorapları gören ürperirdi. Türküleri duyan, söyleyen hala ürperir, içinden bir şey başlar yeşil yeşil, taze yeşermeye...
Memed, evlerine ne zaman, nasıl geldiğinin farkına varmadı. Şafağın yerindeki, o kıvılcımlanan yıldız, ışığını yitirmiş, ağarmıştı. Şafağın yeri de usuldan ağanyordu.
"Ana! Ana!" diye kapıdan çağırdı.
Ana uyumuyor, oğlunu düşünüyordu.
"Yavrum!" dedi kalktı. Kapıyı açtı, boynuna sarıldı.
"Demek gece yürüdünüz?"
Memed:
"Yürüdük."
İçeri girer girmez, Memed kendisini yatağın üstüne attı. Müthiş uykusu geliyordu. Kafasında sarı bir pırıltı şavkıyordu. Şavkıyan pırıltılar dönüyorlardı.
Belki umuttur. Belki de bir özlemdir. Özlem sıcacıktır. Özlem bir dost, bir sevgilidir. Sarıverir insanı sıcaklığı. Memedin kafasında, gönlünde ta iliklerine işlemiş, san pirinç pırıltıları vardı. Pırıltıların ötesinde kırmızı kiremitleri maviliğe yapışmış kasaba...
Sarı pirinç pırıltıları, koyu, mor, savrulan kebap dumanlarına karıştı. Kör Hacmin nal şıkırtısı... Kaldırımı beyaz, sıykal, yani cilalı çay taşlarından yapmışlar. Beyaz beyaz parlıyor.
Ana oğlunun başucuna oturmuş soruyor:
"Kasaba nasıldı yavrum?"
"Hı?" diyor, başı düşüyor.
Kör Hacının nal döverken, nasıl türkü söylettiğini düşünü-
86
87
yor. Naldan düşüncesi kırmızı kiremitli evlere geçiyor. Yarı uykulu, yarı uyanık gülümsüyor. Düşünüyor ki, yarın öbür gün kaçacaklar. Hasan Onbaşı köylerden on gün sonra dönecek. Üzülüyor bu işe. Sonra dönüyor üzüntüsünden. On güne kadar ancak düzenlerler işlerini. Hasan Onbaşının çocuksu, şakacı güleç yüzü... Ak sakalları. Ak sakalları yüzünde takma gibi duruyor. Hasan Onbaşı bir yer bulur. Bir de çift, yani iş bulur. Nedense Hasan Onbaşıya çok güveniyor. "Bütün dünyayı karış karış gezmiş, biliyor," diyor içinden. Kasabanın ağası da yok. Hatçe, anası, üçü üç yerden çalışırlar. Çalıştıkları kendilerinin olur. Hasan Onbaşı bu işi yapar mı yapar. Düşünüyor ki, nereden duymuştur, onu bilmiyor. Çukurova toprağı verimlidir. Düşünüyor, yüreği daralacak şekilde seviniyor. Çukurova toprağında çakırdikeni bitmez. Kendi Çukurovaya yerleşince, ev bark sahibi olunca, bir gün köye gelecek, Çukurova böyle böyle diyecek... Bütün bir köy arkasında inecekler Çukurovaya. Abdi, tek başına kalacak köyde. Ne ekin ekmesini bilir, ne biçmesini... Acından ölecek.
Ana tekrar ediyor:
"Kasaba nasıldı oğlum?" diyor.
O, anasına cevap verdiğini sanıyor, düşünüyor. Beyaz bir fötür şapkalı görmüştü manavların önünde. Tertemiz... Panto-lonlu bir adam... Adam, portakal alıyordu. Parmaklarına dikkat etmişti. Uzun, beyaz parmakları çabuk çabuk para sayıyordu. Paralar parmaklarının arasından akıyordu. Gümüş parıltısı...
Ana:
"Yavrum," dedi, "uyuyor musun?"
Uyuyor muydu? Pirinç pırıltısı yeniden kafasını allak bullak etti. Çukurova güneşinin altında, güneş çarpınca fışkıran milyonlarca pırıltı.
Uyandığı zaman gün kuşluktu. Anası, başında oturmuş ona bakıyordu. Birden, nedense anasından utandı. Yorganı başına çekti. Çocukluğunda sevinçli olduğu zamanlar hep böyle yapardı. Anası gülerek, yorganı başından çekti:
"De kalk koca delikanlı. Gün kuşluk oldu. Kalk da kasabayı anlat."
Gözlerini kirpiştire kirpiştire açtı. Dışarda, göz kamaştırıcı
88
1
bir güneş vardı. Güneşe şöyle bir göz attı. Birden kamaşan gözlerini içeri çevirdi. Güneş her şeyini altüst etmişti.
Yataktan çok yorgun bitkin kalktı. Bütün yorgunluğuna içindeki bütün karanlığa karşın, yüreğine bir yerlerden bir ışık, bir aydınlık sızıyordu. Yüreğindeki kasveti dağıtan şeyin kendi de farkında değildi. Bu sevinç, bu sıcak ışıktan ileri geliyordu. Bu ışık nedendi?
Anasının dizinin dibine oturdu. Kasabayı bir bir anlattı. Kadın, birkaç kere kocasından, birkaç kere de başkalanndan dinlemişti kasabayı, ama bu kadar güzel kimse söylememişti. San şavka gelince coşmuştu Memed... Su gibi akıyordu ağzından sözler...
Memed ateş içinde kasabayı anlattı bitirdi. Fakat anasına söyleyeceğine gelince yutkundu kaldı. Anası, onun bu halini bilirdi. Bu sefer de meseleyi çaktı. Oğlunun saçlarını okşadı. Gözlerinin içine baktı. Oğlu bir şey, ama önemli bir şey söyleyecekti ama, söyleyemiyordu. Oğlan, anasının gözlerinden gözlerini kaçırdı. Ana içinden, 'Tamam," dedi. "Bir şey var. Mutlak bir şey var." Memede baktı. Memed, hareket edecek, kıpırdayacak halde değildi sanki. "Söyleyemeyecek," dedi, "kolay kolay."
Dayanamadı:
"Çıkarsana şu diliyin altındakini Memedim!"
Memed bunu duyunca irkildi. Yüzü kül oldu.
Ana:
"De çıkar," diye tekrar etti.
Memed başını yere dikti:
"Ben," dedi, "bu gece Hatçeyle konuştum. Kaçmaya karar verdik."
Ana:
"Sen aklını mı yitirdin Memed?"
Memed:
"Düşündük ki, sen köyde kalırsan, Abdi Ağa, sana zulmeder. Sen de bizimle gel Çukurovaya. Kasabada yerleşiriz."
Ana aynı şiddetle:
"Sen delirdin mi?" dedi. "Ben yurdumu yuvamı, evimi barkımı bırakır nereye giderim? Hem sen elin kızını alır nereye götürürsün?"
Memed:
89
"Öyleyse ne yapalım? Sen bir akıl ver."
Ana:
"Ben sana yüz kere söyledim. Vazgeç bu Hatçeden. Yüz kere, bin kere söyledim. Vazgeç! Onu Abdi Ağanın yiğenine ni-şanlıyorlarmış. Olmaz. Böyle kafalardan vazgeç!"
Memed:
"Vazgeçemem. Abdi Ağa olmazsa, kim olursa olsun. Vaz-geçemem. Abdi Ağa herkesin gönlünün ağası mı? Alır kaçarım. Benim bir tek korkum var, o da sana zulmederler. Benim korktuğum bu! Yoksa... evelallah..."
Ana:
"Evimi barkımı yurdumu yuvamı bırakıp da hiçbir yerlere gidemem. Sen, al git Hatçeyi. Gene de sana derim ki oğlum sen yalnızsın. Bundan iyilik çıkmaz. Karşında beş köyün kocaman ağası var. Kızı onun yiğeni istiyor. Bunun sonu iyi çıkmaz. Vazgeç bu işten. Kız mı yok sana!"
Memed kızdı. Anasına karşı pek az kızmıştı:
"Kız yok," dedi. "Dünyada Hatçeden gayri kız yok."
Memed bir daha ağzını açmadı.
İki gün sonra duyuldu ki, Abdi Ağanın öteki köydeki yiğeni Hatçe için dünür göndermiş. Dünürleri arasında Abdi Ağa da var. Çığırıp bağırmasına, çağırmasına bakmadan, kızı ilk gelişte Abdi Ağanın yiğenine veriyorlar. Abdi Ağanın yiğeni bulunmaz kısmet. Kızı kendi gönlüne bıraksan, ya çingeneye varır, ya davulcuya. Hatçeyse ağlar ağlar avunur.
İki gün sonra da nişan takıldı. Abdi Ağa da gelinine bir beşi biryerde taktı.
Nişandan sonra köyün içine bir dedikodudur yayıldı. Kadınlar konuşuyor, çocuklar konuşuyor, yaşlılar, gençler, erkekler konuşuyordu:
"Memed, kaçırır onu. Yedirmez Hatçeyi Abdi Ağanın kel yiğenine."
"Korkar Memed."
"Hiç de korkmaz." " *
"Memedin gözünde kimse korkuyu göremez." "Göremez." ,
"Memed bu!"
"Memed olsun. Memed kaç para eder. Abdi onu parça parça ettirir de leşini itlere attırır."
"Bir kere kızmasın... Attırır mı attırır."
"Memed kızı alır da gider."
"Nereye gider?"
"Nereye gider? O gidecek yeri bilir."
"Nereye gitse, yılanın deliğine bile girse, Abdi Ağa onu bulur çıkarır."
"Abdi Ağanın eli kolu uzun. Hükümet var arkasında..."
"Hükümet de var, Kaymakam da, Müdür de var. Karakol Onbaşısı da var."
"Her gün Müdür iner evine."
"Vallahi yüreğim parçalanıyor şu Memede."
"Geldi yabanın köylüsü de elinden aldı."
"Dün gördüm Memedi..."
"Vayfıkara!"
"Evlerinin arkasında gördüm. Yüzü sapsarı. Zehir sarısına kesmiş. Yeşil san."
"Ben de gözlerinden korktum. Bir hoş ışıklı gözleri var."
"Fıkara, nişan yapıldı yapılalı evden çıkmıyormuş..."
"Karanlık bir köşede..."
"Akşamadek... Düşünürmüş..."
"Kara sevda... Zor!"
"Kara sevda deli eder insanı."
"Memed yarı deli zaten..."
"Kızı her gece bağlarmış anası. Elini ayağını kendirle bağ-larmış."
"Kilit üstüne kilit!"
"Dönenin de hali kötü."
"O da oğlundan korkuyor."
"Abdi Ağa da duymuş meseleyi..."
"Vay fıkara Memed!"
"Duymuş da gülmüş..."
"Kızın iki gözü iki çeşme..."
"Vay fıkara Memed!"
"Abdi Ağanın kel yiğeni, gelmiş fiyaka satıyor. Dolanıyor köyün içinde."
I-
90
91
"Boynuzlu..." "Geyik boynuzları..." "Geyik..." "Zulüm."
"Vay fıkara Memed!" "Zulüm."
"Kahrından ölmezse Memed..." "Asıl kız ölecek kahrından..." "Ayıran kör olsun..." "Yavaş yavaş söylen." "Onmasın inşallah..." "Sürüm sürüm sürünsün." "Kurt işlesin tenine inşallah." "Yılancıklar çıkarsın da yılın yılın yatsın." "Yavaş yavaş..." "Gözlerinde çakırdikeni bitesi." "Beş köy kendinin, şu dağlar da kendinin." "Dünya parayla alınır. Yürek alınmaz." "Vay fıkara Memed!"
"Görsün Abdi. Görsün ne işler getirecek Memed onun başına. Siz hele durun." "Öldürse..." "Öldürse eli nurlanır." "Memed daha çocuk." "Vay fıkara Memed!" "Çocuk ama..."
"Yılda kaç tane dağ keçisi vurur Memed?" "Say!"
"iğnenin deliğinden kurşun geçirir." "Abdinin gözlerinin bebeğinden inşallah." "Yavaş söyle yavaş!"
"Bir silah geçse eline Memedin, koymaz Abdiye." "Koca Ahmet dağda olaydı bu sıralar..." "Gelirdi köye, bozardı nişanı, verirdi kızı Memede."^ *" "Bir silah geçirse eline..."
"Memed hakkından gelir onun."
"Keşkiii!"
92
"Köylü o günleri görse... Kırk gün kırk gece şenlik eder."
"Kara sevdalıları ayıran iflah olmaz."
"Olmaz inşallah."
"Memedden bulmazsa, Allahtan bulur."
"Bulur inşallah."
"Yavaş yavaş!"
"Neredesin Koca Ahmet. Kendini göstereceğin gün bugündür."
"Koca Ahmet Dağıstanda çift sürüyormuş. Avrattan korkak olmuş."
"Memed kasabaya gitmiş."
"Yer yapıyor kendine."
"Şu kel yiğenine bir şey olsa..." ¦
"Bir yıldırım düşse tepesine."
"Durup dururken canı çıkıverse."
"Çıkıverse..."
"Memed alsa kızı. Alsa götürse..."
"Memed alsa kızı..."
"Alsa götürse kızı..."
"Ben Hatçeyi bilirim. Öldürür kendisini."
"O ölürse Memed de yaşamaz."
"Vay fıkara Memed!"
"Vay fıkara Döne! Kocasız kaldı genç yaşında. Oğulsuz kalmasın."
"Oğulsuz kalmasın."
Bir köy insanı tekmil konuşuyordu. İçlerine dert olmuştu Memedin işi. Ama ellerinden bir gelir yoktu. Bu konuşmalar Abdi Ağanın kulağına dakikası dakikasına gidiyordu. Köyde "çıt" dese, o duyardı. Olup biteni, köylünün neler konuştuğunu bir bir biliyordu.
Adamını gönderdi. Memedi evine çağırdı bir gece. Memed, süklüm püklüm gelip karşısına el pençe dikildiğinde, bas bas bağırarak:
"Ula namussuz nankör! Köpek gibi kapımda büyüdün. Adam oldun. Ulan namus düşmanı! Duydum ki yiğenimin nişanlısına göz dikmişsin..."
Memed taş kesilmiş kıpırdamıyordu. Yüzü duvar gibi
93
bembeyaz olmuştu. En ufak bir hareket yoktu. Yalnız, o iğne ucu kadar küçücük pırıltı gelip gözbebeklerine oturmuştu.
Abdi Ağa:
"Bana bak Memed!" dedi. "Bu köyde yaşamak, ekmek yemek istiyorsan benim dediğimden ayrılma. Sen çocuksun. Sen bilmezsin. Sen beni bilmezsin. Ben adamın ocağına incir dikerim. Duydun mu ekmeksiz, nankör? Ben adamın ocağına incir dikerim."
Geldi Memedin kolundan sertçe tuttu:
"Bana Abdi derler," dedi. "Ben adamın ocağına incir dike-
rim.
Memed susuyordu. O sustukça öteki kızıyor, bağırıyordu.
"Ulan ekmeksiz oğlu ekmeksiz..." diyordu. "Kimse benim yiğenimin nişanlısına göz dikemez. Ben adamı parça parça eder de leşini köpeklere atarım. Bana bak! O kapıdan bir daha geçmeyeceksin. Anladın mı? Geçmeyeceksin. Anladın mı?"
Memedi birkaç kere sert sert sarstı. Taştan ses çıkıyordu da ondan ses çıkmıyordu. İşte bu sessizlik kudurtuyordu Abdi Ağayı. Birden kendini kaybedip Memedi tekmelemeye başladı. Memed onu öldürmemek için kendini zor tutuyordu. Dişi dişini yiyordu. Avurt etleri dişlerinin arasındaydı. Isırıyor, yiyordu avurt etlerini hırsından. Ağzı kan içinde kalmıştı. Kafasında sapsarı bir ışık şavkıdı.
"Defol buradan! Sizlere iyilik yapmak, sizleri büyütüp adam etmek haram zaten. Besle kargayı gözünü oysun. Defol, itin oğlu."
Dışarı yarı baygın, yarı sersem çıktığında, yere kocaman bir tükrük attı. Tükrük bir avuç kandı.
94
8
Evler, ağaçlar, kayalar, yıldızlar, ay, toprak ne varsa dünyada, hepsi karanlığın içinde kaybolmuşlar, erimişlerdi. Usuldan usuldan karanlığın üstüne yağmur çiseliyordu. Yağmurla birlikte, hafif de bir yel esiyordu. Yel, soğuk bir yeldi. Arada bir, durup durup köpekler karanlığa havlıyorlardı. Sonra, yalnız bir horoz uzun uzun öttü. Vaktinden önce öten bu horozu sahibi sabahleyin erkenden mutlak kesecektir.
Uzaktan, dağın ötesindeki yoldan bir çıngırak sesi geliyordu. Bir ara çıngırak sesi kesiliyor, sonra tekrar başlıyordu. Bu, gelen yolcuların yorgunluğuna alamettir.
Memed, hayli zamandır, kocaman dalları şemsiye gibi açılmış dutun yanındaki çitin altına sinmiş bekliyordu. Memed düşünüyordu ki... Hayır, bu durumda Memed, hiçbir şey düşünemez. Memed, yalnız üşüyordu. Memed, bir şeyler duyuyordu düşünmeden. Karanlığa yağmur çiseliyordu usuldan. Karanlık bastığından beridir ki Memed, bu yağmuru yiyordu. İçine geçmişti. Bazı bazı bir titreme alıyor, sonra geçiyordu. Çitin ötesinde bir patırtı duydu, kulak kabarttı. Bu, çitten atlayan bir kediydi. Öyle sandı. Anası düştü aklına bir ara. Etini kesmişler gibi bir yerleri ağrıdı. Yüreğinde bir zehir acılığı duydu. Bir sızlama. İşkence edeceklerdi anasına... Çok uzakta bir şimşek çaktı. Karanlıkta erimiş dutun gövdesini, dallarını yaldızladı. Memedin de içinin karanlığından bir ışık yolu geçti. Uzun bir ışık yolu.
Bu anda bütün köy, atıyla, eşeğiyle, sığırı, keçisi, koyunu,
95
böcekleri, tavukları, kedileri, köpekleriyle uyuyordu. Düşmanlıkların, kinlerin, sevgilerin, korkuların, kaygıların, yiğitliklerin üstünü kalın bir uyku örtmüştü. Düşler çarpışıyordu. Düşler yaşıyordu şu anda.
Görüş sahası ne kadar dar olursa olsun, insan muhayyilesi geniştir. Değirmenoluk köyünden başka hiçbir yere çıkmamış bir insanın bile geniş bir hayal dünyası mevcuttur. Yıldızların ötelerine kadar uzanabilir. Hiçbir yer bulamazsa Kafdağmın arkasına kadar gider. O da olmazsa, düşlerinde yaşadığı yer baş-kalaşır. Cennetleşir. Şimdi, şu anda düşler veryansın ediyordur, uykuların altında. Şu fıkara, şu kahırlı Değirmenoluk köyünde, değişmiş dünyalar yaşanıyordun
Memed de düş görüyordu. Hem korkuyor, hem düş görüyordu. Kafasında birden, bir şimşek çaktı. Çukurovanm bol güneşi kafasında parçalandı, büyüdü, genişledi, aydınlandı. İçindeki ışık seli durunca Memed endişelendi. Korktu. "Ya gelmezse," diye düşündü. "Ya gelmezse ne yaparım?" Kafasından türlü ihtimaller geçti. "Gelmezse, ben bilirim yapacağımı," dedi. Eli tabancasının kabzasına gitti. Tabancası aklına gelince bütün korkuları siliniyor, çaresizliğini unutuveriyordu.
Tabancasını düşünüyordu ki çok hafif bir ayak sesi duydu. Az önce düşündüklerinden utandı. Gelip başında duran Hat-çeydi. Gündüz olsaydı da Hatçe, Memedin yüzüne baksaydı. Önce yüzünün sapsarı kesildiğini, sonra yavaş yavaş kızardığını görür şaşardı. Başka şeylere, belki korkuya yorardı bunu.
"Çok beklettim," diye özür diledi. "Anam bir türlü uyumuyordu."
El ele tutuşup korka, sine uzaklaştılar. Toprağa öyle usturuplu basıyorlardı ki, en küçük bir çıtırtı bile çıkartmıyorlardı. Toprağa basmıyorlardı sanki.
Köyü çıkıncaya kadar, nefes bile almadılar dersek, doğrudur. Köyü çıktıktan sonradır ki, korkuları biraz azaldı, kendilerini azıcık serbest hissettiler.
Hatçenin bohçasını Memed taşıyordu. Hatçe bohçasını, Memed yoruldu diye istedi, öteki vermedi.
Tam sırasıymış gibi, çiselemekte olan yağmur delicesine bastırdı. Yanlarında, arkalarında, önlerinde şimşekler çakıyordu. Kayalığı geçtikten sonra bir ormana düştüler. Çakan şimşeklerden arada bir orman işiyor, ortalık gündüz gibi oluyordu. Ağaç gövdelerinden oluk oluk suların aktığı görülüyordu ışıkta- Hatçe hıçkırarak ağlamaya başladı. Memed kızdı:
"Tam da ağlayacak sırayı buldun," dedi. Ortalık ışıymcaya kadar, ormanda bir minval üzere yürüdüler. Nerede olduklarının farkında değildiler. Yağmursa, hala yağıyordu.
Hatçe, her adımda yağmura:
"Allanın kahrı gazabına uğra!" diye beddua ediyordu. Ortalık iyiden iyiye ışıyınca, bir kaya kovuğu buldular sığındılar. Ayakta durmuşlar, ikisi iki yerden tir tir titriyorlardı. Elbiseleri vücutlarına yapışmıştı. Hatçenin saçlarının ucundan hala yağmur altında yürüyormuş gibi sular sızıyordu. Memed, dişleri biribirini döverek:,
"Kav ıslanmamışsa, bir ateş yakar ısınırız, kurunuruz," dedi.
Hatçe kıvançla gülümsedi. Memed:
"Gülme," dedi. "Öyle bir yağmur yedik ki, değil deri kesenin içine, derimizin altına bile geçti."
Bel kayışına bağlı keseyi elleri titreyerek açmaya uğraşıyordu. Bütün umut, kurtuluş buradaydı. Gözleri kesenin içine dikilmişti. Sonra göz göze geldiler gülümsediler. Kesenin içine su işlememişti. Memed:
"Bu keseyi kim yapmıştır biliyor musun?" Hatçe: "Yok," dedi.
"O, evine kaçtığım Süleyman Emmi var ya, o yaptı. O zamandan beri onun yadigarını saklarım." Telaşlı telaşlı etrafına bakındı.
"Hiçbir kuru şey yok ki ellerimi kurulayım. Elim değince ıslanacak." Hatçe: "Aman tutma kavı yaş ellerinle," dedi.
97
Memed:
"Bak nasıl kurularım!" diye övündü. Kovuğun arka tarafına doğru gitti. Oraya yağmur işlememişti. Toprak, kupkuru tozlanıyordu. Ellerini toprağa soktu, toza beledi. Tozlu ellerini havaya kaldırıp, Hatçeye: "Oldu mu?" dedi. Hatçe gülümsedi. Memed:
"Git Hatçe," dedi. "Git de çalı çırpı topla!" Hatçe kovuktan dışarı, yağmura fırladı. Biraz sonra, kocaman bir kucak çalıyla geri döndü. Çalılar ıslaktı ya aslında kurumuşlardı. İnce ince kırdılar, kovuğun orta yerine yığdılar. Memed, kavı çaktı. Çaktı ama, kav yansa bile, tutuşturmaz ki çalıyı. Çalının tutuşması için küçücük de olsa yalım gerek. Ne yapsalar? Memed:
"Dur sen burada," dedi. "Ben gideyim çıra bulayım." Az sonra elinde yağlı bir çırayla döndü. Kocaman, iki ağızlı hançerini çıkardı, çırayı yardı. Kav çırayı da ateşlemez. Ona da yalım gerek. Küçücük bir yalım olsa çıra ahşıverir. Bir kibrit olsaydı şimdi... her şey kolaydı ama... kibrit de almıştı Memed. Ama kibrit ıslanmış, çorba gibi olmuştu. Memed:
"Hatçe," dedi, "azıcık kuru bez bulamaz mıyız?" Hatçenin dişleri sakırdıyordu.
"Bohçayı bir açayım bakayım. Belki ortasına su geçmemiştir."
Dışarda, yağmur veriştiriyordu. Aynen gök delinmiş gibi. Hatçe bohçayı açtı. Aradı taradı. Entarilerinin içinde sıkışıp kalmış bir mendil buldu. Bu, Memedin ona ilk hediyesiydi. Kırmızı benekli bir mendildi. Kadınlar köyde böyle mendilleri başlarına bağlarlardı.
"Bu var kuru," diye Memede gösterdi.
Memed mendili tanıdı.
"O mu var?" dedi. Bir hoş olmuştu mendili görünce.
Hatçe: v
"O," dedi.
98
Memed, birazıcık kızgın:
"Burada donup öleceğimi bilsem, onu gene yakmam."
Hatçe:
"Belki entarilerde kuru bir parça bulunur."
Memed:
'"Getir hele," dedi.
Hatçe, bohçayı getirdi.
Memed, karıştırdı karıştırdı bohçayı:
"Ohhooo," dedi, "bunlarda bir kuru parça değil, yüz parça bile bulunur."
Hatçe:
"Bulunur," dedi. "Hepsini yak da çıplak gezelim."
Memed:
"Bu gidişle öyle olacak."
Kuruca bir entarinin iç astarını söktü. Çakmağı çaktı. Kavı, bez parçasının içine koydu. Üflemeye başladı. Üfledi babam üfledi. Yorulunca bezi Hatçeye verdi. Bu sırada tam yanlarına bir yıldırım düştü. Yer hafiften sarsıldı. Ağaçlar çatırdadı. Hatçe, elindekini yere düşürdü. Memed, eğildi yerden aldı. Avurdunu şişirerek yeniden üflemeye başladı. Avurdu acımıştı. Bezin üstünü küçücük bir alev yalayınca sevindi. Hemen öbür elindeki çırayı tuttu. Çıra cızırdayarak ateş aldı. Birkaç tane çırayı birleştirdi. Ortadaki çalı yığınına soktu, etrafını besledi. Yağmur gittikçe şiddetleniyordu. Gökyüzü bir kara dumandı. Boyuna da şimşek çakıyor, yıldırım düşüyordu. Şimşekler bir an için de olsa, dünyayı yaldızlıyorlardı. Her şimşekten sonra, Memedin içi, bir sarı pirinç pırıltısına boğuluyordu.
Ateş büyüdü. Memed, boyuna üstüne odunlar yığıyordu. Odunların suları çekilince ateş alıyorlardı. Kocaman kocaman yalımlar parlayıp oynaşıyorlardı. Üzerlerindekini çıkardılar, oradaki bir dalın üstüne serdiler. Dalı da ateşin yanına çektiler. Hatçe utanıyordu. Bu sebepten bir türlü iç gömleğini, donunu Çikaramıyordu. Memed:
"Çıkar onları," dedi. "Çıkar da titremen geçsin." Hatçe yalvarırcasına baktı: "Bunlar da üstümde kurusun," dedi.
99
Memed:
"Üstünde kurumaz," diye kızgınlıkla söylendi. "Üstünde kuruyuncaya kadar, sen soğuktan ölürsün."
Hatçe, Memedin kızdığını anlayınca, gömleğini çıkarmaya başladı. Omuzları yuvarlak, esmerdi. Gömleğini çıkarır çıkarmaz çalıya attı, memelerini avuçlarına aldı kapadı. Omuzlan titriyordu. Boynu, bir kuğu boynu gibi uzun, hoştu. Küçücük birer saç parçası kulaklarının arkasına doğru kıvrılıyordu. Örgülü kara saçları, arkasına dökülmüş, kuluncunu baştan başa örtmüştü. Memeleri ellerinden, parmaklarının arasından taşıyordu. Sarı, ayva tüylerin yerleri soğuktan kabarcıklanmıştı. Isınınca kabarcıklar kayboldu. Ten dümdüz oldu. Pembeleşti
hafiften.
Memed, gözlerini Hatçeye dikmişti. İçinde, dayanılmaz bir
arzu duydu. "Hatçe!" Hatçe, bu sesten, bu biçimde söylenişten ürperdi. Ses, her
şeyi söylüyordu. Anladı.
"Memed," dedi, "şimdi köyde kıyamet kopuyordur. Şimdi bizi fellik fellik arıyorlardır. Bulurlarsa diye korkuyorum."
Memedin içinde de aynı korku vardı. Belli etmedi:
"Nasıl bulacaklar bu ormanın içinde bizi? Sen de!.."
Hatçe:
"Bilmem," dedi. "Bilmem ama, ben korkuyorum."
Uzun zaman sustular. Yağmur da azıcık yavaşladı gibi. Ateş gittikçe büyüdü. Yandaki kayalar bile ısındı. Taban toprağı da kurudu. Hatçe kuruyan gömleğini giydikten sonra donunu çıkardı. Memed, onun taze, dolgun bacaklarını gördü. Çoktan beri, içindeki arzu, dayanılmaz bir hale gelmişti.
Tekrar, aynı şekilde:
"Hatçe!" dedi.
Hatçe:
"Korkuyorum Memed," dedi.
Memed, yanına doğru yanaştı, sıkı sıkıya, acıtacak kadar bileğini tuttu. Hatçe öteye öteye gitti. Memed, Hatçeyi bütün gücüyle sardı. Öptü. Hatçe kendini birden bırakıverdi. Memed, onu kayanın dibine doğru sürükledi. Hatçenin kalın dudakları
100
aralık kalmış, gözleri kapanmıştı. Hatçenin eli ayağı tutmuyordu. Usuldan usuldan, "Korkuyorum etme Memed," diyordu.
Büyük ateşin yalımları üzerlerine doğru uzanıyordu. Yalımlar, kayaları yalıyordu.
Neden sonradır ki kendilerine gelebildiler. Memed, Hatçeyi elinden tuttu. Yattığı yerden kaldırmak istedi. Hatçe azıcık doğruldu. Sonra, arkası üstü gene yattı. Korkusu tamamen gitmişti. İçinde bir eziklik, vücudunda yorgunluk kalmıştı. Sonra, kendi kendine kalktı. Bacakları, sırtı, kalçası toprağa belenmişti.
Hatçe, kadın olmuştu.

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1 (S. 80-100) 


 

351
0
0
Yorum Yaz