Yaşar Kemal neden Nobel alamadı? İşte cevabı!
22/11/2007 · Kategori: Kitap
Yaşar Kemal neden Nobel alamadı? İşte cevabı!
Yazar: Melih Bayram Dede
24 Eki
Bugün Vatan’la piyasaya çıkan Vatan Kitap’ın konusu: 60 yıllık anılarını “Sevdalım Hayat” isimli kitapta toplayan Zülfü Livaneli.
Vatan Kitap’ta özellikle kitabın Yaşar Kemal ile ilgili bölümü vurgulanmış. İşte o bölüm:
Yaşar Kemal Nobel ödülüne çok yaklaşmıştı. En güçlü aday olarak adı geçiyordu ve ödülü kazanmaması için hiçbir neden yoktu. Tam o sırada bazı Türkler ve Türkiyeli Kürtler devreye girerek Yaşar Kemal aleyhine bir dedikodu çarkı çevirdiler.
İsveç akademisine, Türk edebiyatını iyi bilmediklerini, aslında Yaşar Kemal’in Türkiye’de beşinci sınıf bir yazar olduğunu, sadece o çevrilmiş olduğu için ödülü ona vermenin haksızlık olacağını söylemişler.
Bu arada bazı Kürtler de Yaşar Kemal’in Kürt olduğu halde Türkçe yazmasının, Kürt kimliğini inkâr etme anlamına geldiğini öne süren bir kampanya başlattılar. Onlara göre Yaşar Kemal, Kürt halkının masallarını alıp Türklere mal etmekle görevli bir devlet yazarıydı.
Lars Gustafson adlı İsveçli romancı, Avusturya’da tanıştığı Diana Canetti adlı Türkiyeli bir yazarın Türkiye’de Yaşar Kemal’den daha ünlü olduğunu yazınca dayanamadım ve yazının yayınlandığı Expressen gazetesine bir açıklama gönderdim. Bu tartışmalar, zaten kıl payı dengeler üstünde duran İsveç akademisini ürküttü, Yaşar Kemal’e verecekleri ödülü ertelemeyi uygun görüp Patrick White’a verdiler.
Böylece “Türk Türk’ün kurdudur!” kuralı gereği, küçük kıskançlıklar ve çapsız hesaplar yüzünden Yaşar Kemal’in Nobel alması engellendi. Yalnız bu durumda bir öğe daha vardı. O da yalnız Türklerin değil, “Kürtlerin de Kürtlerin kurdu” olduğu gerçeğiydi.
TİLDA’YA VEDASI
Yaşar Kemal’in eşi Thilda ak kuğu kadar zarif yaşadı ve yine bir ak kuğu kadar zarif öldü. Son gün Yaşar Kemal, yoğun bakım ünitesinde bilinçsiz yatan Thilda’nın soğuk alnını öpüyor ve “Thilda’cığım, sevgilim,” diyor. “Sana teşekkür ederim. Yaşadığımız bu güzel hayat için sana teşekkür ederim sevgilim. Korkma, sakın korkma! Biz namuslu bir hayat sürdük.” Koca devin gözündeki yaşlar, yoğun bakımda ölümle iç içe yaşayan doktor ve hemşirelerin de gözlerini buğulandırdı. Yaşar Kemal soğuk alnını öptüğü Thilda’ya bu güzel yaşam için teşekkür ettikten sonra, “Duydu beni!” diyordu. “Eminim söylediklerimi duydu.”
Sevdalım Hayat/ Zülfü Livaneli/ Remzi Kitabevi
Karışık günler
|
26/10/2007 (101 defa okundu)
Karakışın buzu bile
Sürmedi sonsuza kadar...
Hafta sonu olduğu için emniyette bir işlem yapılmadı. Bu süre içinde ailem beni bulamıyordu. Öylesine korkulu ve berbat günler yaşıyorduk ki; Yargıtay'da daire başkanı olan babamın beni bulma çabaları bile sonuçsuz kalmıştı.
Pazartesi günü yedinci kata, sorguya çıkardılar. Esmer, bıyıklı, topluca bir komiser yapıyordu sorguyu. Daha sonra benimle ve kardeşim Asım'la çok uğraşacak olan komiser Fevzi'yle ilk tanışmamızdı bu. Kitapları sordu. Bilmediğimi söyledim. Hukukun askıya alındığı 12 Mart döneminde böyle bir kitap deposunun nelere yol açabileceğini kestiremiyordum. Eğer depoda bulunan her yayını inceleyip de yurda girmesi yasaklanmış olanları ayıracak olsalardı, her birinden alacağım cezayla ömrümü tutukevinde geçirmem gerekebilirdi.
Bu yüzden hiç bilmediğimi, kitapları ilk kez gördüğümü söyledim. Komiser Fevzi biraz ısrar etti, işkence tehdidiyle korkutmaya çalıştı. Ben dediklerimde diretiyordum.
"Pekâlâ," dedi komiser. "Bak şimdi kim gelecek buraya."
Zile bastı ve iki polis Osman'ı getirdi. Tombul yüzü kıpkırmızı olmuştu Osman'ın. Gözlerime bakamıyor, başını önüne eğmiş, kendisini bir darbeden sakınmak ister gibi öylece duruyordu.
Komiser Fevzi ona sordu:
"Kimin bu kitaplar?"
Osman başını kaldırmadan beni işaret etti ve "İşte bunun," dedi.
"Bunları saklaman için bu kişi mi verdi sana?"
"Evet, o verdi, bir de arkadaşları. 'Götür toprağa göm,' dediler."
Bu sefer komiser Fevzi, "Hangi arkadaşları?" diye sordu.
"Akay Sayılır, Alp Öktem."
İş gittikçe sarpa sarıyordu. Bu gidişle bizimkiler de okkanın altına gidecekti. Yıldırım hızıyla düşünüyor ve çare arıyordum ama artık durum açıklık kazanmak üzereydi.
"Bak ne diyor Osman," dedi komiser.
"Madem onda bulmuşsunuz, o zaman onundur. Niye bana soruyorsunuz," diyecek oldum...
Komiser Fevzi omzuma dokundu ve "Bana bak," dedi, "içerde bir sürü İngilizce, Fransızca kitap var. Kim inanır bu herifin o kitapları okuduğuna. Hadi itiraf et de kurtul!"
Galiba başka çare kalmamıştı. Israr edersem, Akay'ı, Asım'ı ve Alp'i de tehlikeye atacaktım. Ama o kadar inkârdan sonra, birdenbire dönmek de zordu. Bir yol bulmalıydım.
"Ben," dedim, "kitapları hiç yakından görmedim. Koridor dolusu kitabı uzaktan gösterdiniz ve benim olup olmadığını sordunuz? Ne bileyim? Belki de benimdir!"
Komiser gülümsedi, itiraf etmek üzere olduğumu anladı ve onurumu kurtarma çabama anlayış gösterdi. Birlikte koridora çıktık. Kitapları inceledim. O maroken ciltli ve mis gibi kâğıt kokan güzelim kitapları elime aldım. Onları son görüşümdü ve ben bunu biliyordum.
"Evet," dedim, "benim kitaplarım."
Öğleden sonra kitapları kamyona yüklediler. Beni de bir polis otosuna bindirdiler. Biz önde, kitap kamyonları arkada, Ankara Adliyesi'ne gittik. Kitaplar oraya indirildi. Dünyanın uygar bölgelerinde kitaplıkları süsleyen o soylu ciltler, birer suç âleti gibi adliye koridorlarının sigara izmaritleri söndürülmüş, kara mozaiklerine savruldu. Ben de suçlu olarak sorguya alındım.
Bir oyun gibi katıldığımız okuma-yazma eylemleri, ciddi birer suça dönüşmüştü. Oyun bitmişti ve işin şakası yoktu artık! Sorgu hâkiminin çok anlayışlı davrandığını hatırlıyorum. Babamı, amcalarımı sordu ve adliyeye bunca emek vermiş bir soyadını tutuklamayı pek uygun görmemiş olacak ki, tutuksuz yargılanmama karar verdi. Böylece hiç ummadığım halde serbest bırakıldım ama kitaplardan umudu kesmek gerekiyordu.
Benim yokluğum Aylin'e, "Baban İstanbul'a gitti," cümlesiyle açıklanmıştı. Bir iş gezisindeydim. Yıllar sonra Emir Kusturica'nın Babam İş Gezisinde filmini gördüğümde şaşırdım. Çünkü benim arada bir içeri alınışım, Aylin'e de aynı cümlelerle anlatılmıştı ve baba daha birkaç kez kaybolacaktı.
12 Mart koşullarında Ekim Yayınları'nı sürdürmemize olanak yoktu. Bütün yayın projelerini hemen durdurmamız gerekiyordu. O sıralarda Marx ve Engels'in Seçme Eserler'ini yayınlama çabası içindeydik. Binlerce sayfalık, büyük boy ciltler hazırlıyorduk. Artık yayın imkânı kalmamıştı bunların. Bir yandan da yayınevinin, ortakları ve çalışanlarıyla devam etmesi gerekiyordu. Günlerce kafa yorduk. Ne yapacaktık?
Uzun tartışmalar sonunda, yeni bir yayınevi kurulmasına ve çağdaş, öncü edebiyat yayınlayacak olan bu yayınevinin sahipliğinin de değişmesi gerektiğine karar verdik. Ekim Yayınevi de mimlenmişti, biz de! 'Babil Yayınları' adıyla yayınevi kuruldu ve sahibi olarak da kardeşim Asım göründü. Babil Yayınları'nın ilk kitabı Amerikalı yazar John Updike'ındı. Çok güzel kapaklar içinde çıkan edebiyat kitapları da başarılı olmuş ve Türkiye'ye yeni bir hava getirmişti. Kral'a Veda romanını yayınlamamız üzerine Attila İlhan bize uzun ve çok güzel bir tebrik mektubu gönderdi. 'Efendim...' diye başlayan mektup birçok övgü cümlesiyle doluydu.
Bir süre sonra, bu yayınevinin de bizim olduğu anlaşıldı ve engellemeler başladı. Anadolu'ya gönderdiğimiz kitaplar yerine ulaşmıyordu. Kenar kıyı postanelerden, başka isimler altında ve küçük paketler halinde göndermeye başladık. Daha sonra bazı kitaplar için davalar açıldı ve toplatıldı. Bunların başında Henry Miller kitapları geliyordu.
O dönemde, eskiden beri tanıştığımız Erdal Öz'le yakınlaşmıştık. Kimi zaman evlerde buluşuyor, bazen de Emil Galip Sandalcı, Altan Öymen gibi yazarlarla konuşuyorduk.
Bir gün Olof Storvik adlı Norveçli bir gazeteci geldi bizim eve. Oğuz ve Filiz Onaran göndermişlerdi. Storvik benimle Türkiye'deki antidemokratik uygulamalar üzerine konuştu, gözaltı koşullarını sordu ve ben görüşmemizin sonunda ona bir-iki türkü söyledim. Türkiye'de 12 Mart'a karşı direniş başladığını gösteren türkülerdi bunlar. Olof Storvik, bunlardan müthiş etkilendi, Oslo'daki adresini verip gitti. Bu görüşmenin yaşamımda oynayacağı rolü sonra anlatacağım.
Arkadaşlarımın yıllarca ısrar ettiği konu, yani profesyonel müzik yapmak kafamı kurcalamaya başlamıştı. Çünkü yaşama alanımız gittikçe daralmaktaydı. Ankara'da bizi kolay yaşatmayacaklardı artık. O sıralarda Milli Kütüphane'de her zaman yaptığım gibi folklor araştırmalarını sürdürüyordum. Çok eski bir dergide İnce Memed Türküsü'nün sözlerini ve notalarını buldum. Deşifre ettiğimde ortaya çok güzel bir parça çıktı. Ayrıca Ferruh Arsunar'ın derlediği Köroğlu varyantlarını da Mutlu Torun'la birlikte incelemiştik. Hiç duyulmamış, çok güzel Köroğlu türküleri vardı. İstanbul'a gidişlerimden birinde hiç tanımadığım Yaşar Kemal'i bulmak istedim. O güzel İnce Memed Türküsü'nü dinletmek istiyordum ona. Cağaloğlu'nda akrabası Ramazan Yaşar'ın Ararat Yayınevi'ne gelip gittiğini söylediler. Gidip sordum, arada bir uğrarmış. Hoş bir rastlantıyla ertesi gün Yaşar Kemal geldi. Yanına gittim, kim olduğumu söyledim ve çok güzel bir türkü bulduğumu anlattım.
"Aman," dedi, "bana çalar mısın onu?"
Basınköy'deki evine davet etti: Hem de güzel bir Çukurova köftesi yapma vaadiyle birlikte. Ertesi gün evlerine gittim. Her tarafı kitapla kaplı bir salonun öteki ucunda çalışmakta olan Thilda Kemal, gözlüklerinin üstünden şöyle bir baktı, "Hoş geldiniz," dedi ve bir daha da bizimle ilgilenmedi.
Yaşar Kemal'le ordan burdan konuştuk; kim olduğumu, neler yaptığımı anlattım. Sonra sazı alıp 'İnce Memed Türküsü'nü söyledim. Yaşar Kemal'in coşkun beğenisinden daha da önemli olan şey, Thilda'nın birdenbire benimle ilgilenmeye başlaması ve "Çok ilginç bir accompaniment," demesiydi. Piyano çalan, müzik bilen Thilda Kemal, benim Mecitözü'ndeki dededen öğrendiğim geleneği geliştirerek oluşturduğum yeni saz tekniğini anlamıştı. Gerçekten de sazı gitardaki arpej tekniğini kullanarak çalıyordum, yani bilinen radyo sazındaki gibi, türküye bire bir eşlik edilip aynı melodi çalınmıyor, arpej tekniğiyle akorlar arka arkaya sıralanıyordu. Thilda bu yüzden "eşlik"e dikkat çekmişti.
Ben ayrıldıktan sonra da, "Bak Yaşar," demiş, "bu müzikte yeni bir şey var. Göreceksin, bu genç çok meşhur olacak."
Yaşar Kemal birkaç gün sonra bunu bana anlattığında ve "Thilda'nın her dediği çıkar. Yılmaz Güney için de aynı şeyi söylemişti," dediğinde ona inanmadım.
Thilda yanılıyordu. Ben kendimi biliyorum. Ünlü olmama imkân yoktu ki!
Zülfü Livaneli, Remzi Kitabevi, 2007, 432 sayfa, 20 YTL.
| Okuyucu yorumları |
| Bu haber için henüz hiçbir okuyucumuz yorum yapmamış. İlk siz olmak ister miydiniz? Yorumunuzu yazmak isterseniz lütfen tıklayın ve tüm okurlarımızla paylaşın! |
'Kitap' ekimizdeki diğer haberler

