18 10 2006

Zülal Kalkandelen'le 'Utanmış Sessizlik'i konuştuk

Zülal Kalkandelen'le 'Utanmış Sessizlik'i konuştuk

'Sıradan insanların sıra dışı öyküleri'

Hem bir ilişki içindeki iki tarafın farklılığının altını çiziyor hem de Amerikan toplumundaki aşırı bireyciliğe ve onun getirdiği sonuçlara, özellikle ''yabancılaşmaya'' dikkat çekiyor Zülal Kalkandelen... Katmanlı bir okumaya olanak tanıyan bir roman 'Utanmış Sessizlik'. Şüphe, sorgu sual, aşk, yalnızlık, korkular, tavizler, bedeller, toplum, düşlerimiz, meydan savaşı, ayrışma iç içe. Les heures bleues... Mavi saatler... Mekân mucizeler, dramlar ve illüzyonlar kenti New York.. Bir cinayetle başlıyor roman. Kalkandelen'le romanını konuştuk.

Gamze AKDEMİR

New York fonunda, ölü striptizci Anita-Milo-Penda hattında gelişen bir roman Zülal Kalkandelen imzalı 'Utanmış Sessizlik' (Remzi Kitabevi). Fakat daha çok iki kişi, Milo-Penda arasındaki gerilimli ilişki mercek altında. Hızla tüketişin, yüzeyselliğin, ve sevgiden kaçışın sembolü, etrafındaki her şeyi son hızla tüketirken aslında kendi tükenen bir adama (Milo) olan aşkıyla debelenen 40 yaşındaki kadınlık (Penda)... Öte yandan giderek yalnızlaşan bireylerin içinde esen fırtınaların duyurulduğu sözcüklerin ve derinliklerin ortaya çıktığı bir arenada 'insan'. Hem bir ilişki içindeki iki tarafın farklılığının altını çiziyor hem de Amerikan toplumundaki aşırı bireyciliğe ve onun getirdiği sonuçlara, özellikle ''yabancılaşmaya'' dikkat çekiyor Zülal Kalkandelen... Katmanlı bir okumaya olanak tanıyan bir roman 'Utanmış Sessizlik'. Şüphe, sorgu sual, aşk, yalnızlık, korkular, tavizler, bedeller, toplum, düşlerimiz, meydan savaşı, ayrışma iç içe. Les heures bleues... Mavi saatler... Mekân mucizeler, dramlar ve illüzyonlar kenti New York.. Bir cinayetle başlıyor roman, bir kadın öldürülüyor New York'ta ve utanıyor tüketen sessizlik. Sayısız kez yazıldı New York kuşkusuz ama böylesi değil. Kalkandelen, kalemini New York vizöründen gözlemlerine ve düş gücüne daha bir değdiriyor bu kez. Rutinlerinin izleğinde sıradan görünen yaşamlara derinlikli serüvenler biçerek... Yaşamı sorgulayarak/sorgulatarak... Zülal Kalkandelen ile 'Utanmış Sessizlik'i konuştuk.

"KAPİTALİST AŞKLAR"

- Ölü striptizci Anita-Milo-Penda hattında, tüketici bir kapitalist aşk üçgeni diyebilir miyiz Utanmış Sessizlik için? Ve New York'un bu üçgen için çok uygun bir metafor olageldiğini?- Bir bakıma öyle diyebiliriz ama aslında tam bir aşk üçgeni yok ortada. Anita, kitabın hemen ilk bölümünde öldüğü için onun duygularına ilişkin herhangi bir ipucu yok. Daha çok iki kişi arasındaki gerilimli ilişki mercek altında. Fakat ''kapitalist aşklar'' ifadesini, her şeyin çok çabuk tüketildiği toplumlarda, pragmatist, fırsatçı mantığın duygular ve sevgi alanındaki etkisini öne çıkarmak için kullandım. Kapitalizmin ekonomik alanda nelere yol açtığını yaşayarak görüyoruz zaten. Özellikle New York gibi bir kentte insanlar arasındaki derin uçurumlar çok çarpıcı; sayılar ve istatistikler de bunu belgelemek için yeterli. Fakat giderek yalnızlaşan bireylerin içinde esen fırtınaları duyurmak için ''sözcükleri'' devreye sokmamız gerekli. Kitaptaki hikâye, büyük ölçüde bu amaca hizmet ediyor. Bana göre New York, böyle bir konuyu işlemek için en uygun kent evet. Dünyanın sermaye başkenti ve dünya üzerinde olup bitenlere Washington'da karar veriliyor olsa da, o kararların arka planında New York'taki devasa holdinglerin patronları var. Güç ve paranın kenti. Yani hiç romantik değil. Bunun yanı sıra New York'ta zaman, Einstein'ın görecelik kuramını kanıtlarcasına çok hızlı akar, yani geçen zaman başka bir yerde harcananla aynı olsa da, elinizi sıcak bir fırına soktuğunuzu değil, hoş bir kadının (ya da erkeğin) yanında oturduğunuzu düşündürür size. Tabii o hoş kadın, bir süre sonra kişilik de değiştirebilir. İşte o baş döndüren hız içinde zaman, sahip olunan en değerli şeydir. Çalışanlara saat başına ücret ödenir. Bu nedenle orada yaşayanlarda zamanı kullanma ve onu başkaları için harcama konusunda adeta bir cimrilik gelişmiş durumdadır; başkaları için harcanacak zaman hemen hiç yoktur. ''Bu kadar zamanı orada geçireceğime 40 dolar kazanırdım'' türünden konuşmaları sıklıkla duyarsınız. Diğer yandan bu kent, tam bir göçmen kenti; para kazanıp ayakta kalma ve hatta daha iyi bir hayata kavuşma amacında birleşen, farklı ırk, din ve etnik kökenlere mensup milyonlarca insanın ailesini ve memleketini bırakıp geldiği bir kentteki sosyal ilişkiler ve aşk ilişkileri benim özellikle ilgimi çeken bir konuydu.- Kadın karakter Penda, sevdiği erkeğe güya serbest aşk çerçevesinde düpedüz ruhuyla, prensipleri tuz buz tutsak... Duygusallığı frenli, kapitalist aşktan mustarip âşık kadın... Gerçeği deşerken salt adalet amacı gütmüyor, kişisel aşkına da bir heyecan, hareket getirmek istiyor. Mantık ve duygu gelgitinde aslında bir cinayetin değil, sevdiği adama bağımlılık nedeninin izini sürüyor.- İkisi iç içe geçmiş denebilir. Fakat cinayetin izini sürmesine neden olanın salt adaleti yerine getirme amacı olmadığı açık. Katil olması muhtemel birini sevmeyi kendine kabul ettiremeyeceği ve o şüpheyle yaşamaya devam edemeyeceği için cinayetin izini sürüyor. Çünkü sevdiği erkeğin suçlu olmadığını kendine kanıtlamak istiyor. Bunu kanıtlayamadığı noktada ise, tam anlamıyla geri çekilip erkek karakter Milo'ya olan tutkusunun nedenini sorgulamaya başlıyor.- Ve bağımlılığından vazgeçebilmesinin yolu son darbeyi yemek. Roman boyunca o son darbenin peşinde..- Evet, bağımlılığı mantıksız olsa bile öylesine güçlü ki, ancak öldürücü bir vuruşla noktalanabilecek türden. Bağımlılığın o derece güçlü olması, karşılık olarak tam bir zayıflık yaratıyor. Öyle ki, ''onsuz olmaz'' noktasından geri adım atabilmek için, o ana kadar çiğnediği tüm ilkelerine ek olarak en ağır darbeyi yemesi de gerekiyor. Bu anlamda roman, bir insanın ''yaşamsal olarak gördüğü bir tutkudan'' kurtulmasına neden olacak o son darbeyi istemsiz arayışı ve kendi duygularıyla yüzleşmesi olarak yorumlanabilir.

"YABANCILAŞMA"

- ''Bu bir oyun değil yaşama sanatı. Bu sanatın da birincil koşulu, diyalektik düşünme. Yoksa meydan savaşına döner hayat''.. Romandaki savaşım bunu ne kadar karşılıyor?- Buradaki diyalektik düşünme, yaşamda olup biten her şeyi, olguları yalnızca kendi içlerinde değil, bütün dışsal bağlantıları ile ele alma ve bu şekilde etkileri bir bütün olarak değerlendirme bağlamında. Bu yapılmazsa, toplumsal yaşamın ne hale gelebileceğini kestirmek zor değildir. Sürekli ''Ben, sonra yine ben'' diyen, ''Bana ne onlardan'', ''Onlar da kim?'' diye soran, kendine odaklanmış ve toplumsal duyarlılığını yitirmiş bireylerden oluşan bir toplumda bunun olması kaçınılmaz. Bu da bir tür meydan savaşıdır bana göre. Ayrıca, erkek karakter Milo'nun (Milo, Latince asker demek) kendine odaklı kişiliğine de bir anlamda çağrışım yapıyor. Böylece hem bir ilişki içindeki iki tarafın farklılığının altını çizmeyi hem de Amerikan toplumundaki aşırı bireyciliğe ve onun getirdiği sonuçlara, özellikle ''yabancılaşmaya'' dikkat çekmeyi amaçladım.- Acınası Milo neyin metaforu romanda?- Milo, hızla tüketişin, yüzeyselliğin ve sevgiden kaçışın sembolü. Etrafındaki her şeyi son hızla tüketirken aslında kendi tükeniyor. Fakat ne bunun farkında ne de kendisinin değil, sonuçta sevginin ondan kaçtığının.- Bar sahibi Brezilyalı Miguel, komşu Polonyalı kadın, kolej reklamındaki Rus kızı, partideki kadın elbiseli genç adam... Utanmış Sessizlik, Amerikan rüyasının peşinde savrulmuş, para kazanıp özgürleşeyim derken tutsak olanların, hayal kırıklığını kanıksayamayan, örselenerek gün sayan insanların yitmeme çabalarının öyküsü de aynı zamanda. Karakterlerin en ortak özellikleri mutsuz ya da eninde sonunda mutsuz olmaları. İllüzyonlara kanmaları. Neden?- Evet, bunları arka arkaya sayınca oldukça olumsuz bir tablo çıkıyor ortaya; New York'ta uzun zaman geçirince sanırım bir süre sonra ister istemez insanın yüzüne çarpan gerçekler bunlar. Bazı bakımlardan sevdiğim; bazı açılardan da bana rahatsızlık hissettiren bir kent New York. Evrenselliğini, çok kültürlülüğünü, her anının, her yerinin müzikle dolu oluşunu, sanatın merkezi oluşunu ve devinimini çok seviyorum ama sizin de söylediğiniz gibi, orada yaşayan insanların büyük kısmının, koşulların sonucu olarak yalnızca kendileriyle meşgul olmaları, materyalist bakış açıları, birçoğunun içinde bulunduğu derin yalnızlık, birkaç sokak arayla yaşanan hayatlar arasında beliren büyük uçurumlar beni olumsuz yönde etkiledi. Orada hayat gerçekten yorucu bir macera. Fakat nereye varır, macera nerede biter belli değil. Otoyolda hızla giden bir arabanın kısa zamanda hedefine ulaşabilmesi mümkün ama yoldan çıkıp savrulabilir de. Ya da yolda tekerleğe taş takılabilir. Mücadele çetindir. Yalnızsınızdır. Hele paranız yoksa, işte o zaman araba aniden bozuluverir ve yolun ortasında kalırsınız. ''Ben ne yapar eder arabayı çalıştırırım'' diyebilirsiniz ya da vazgeçersiniz. Yani herkesin hikâyesi kendi yapabilecekleri ve biraz da şansı ile belirlenir. Sıradan insanların sıradışı öykülerine sahne olan, mucizeler, dramlar ve illüzyonlar kenti orası. Romanda bu ortamı yansıtabilmek için, farklı ulusal kimlikleri olan sıradan insanların hikâyelerine, geri planda da olsa yer vermek istedim. Böyle bir ortamda kimisi de illüzyona kanacaktır doğal olarak ya da kanmak isteyecektir. Bunu gerçeklerden kaçış olarak değerlendirebilirsiniz. Bilirsiniz öyle anlar vardır ki, o anlar yalnızca olanaksızlık sunar ama siz istediğinizin gerçekleşeceğine inanmak istersiniz. Bir gün illüzyon oldukları gerçeği yüzünüze çarpsa da size kalan, o ana kadar sizi heyecanlandıran güzel duygular olabilir. New York gibi bir kentte yaşıyorsanız, bazen o kapıldığınız illüzyon hayata bağlar sizi. Bazen de romandaki gibi illüzyonun kurbanı olursunuz. Penda, o illüzyona kapılmasa o tutkulu aşk deneyimini yaşamamış olurdu. Fakat bir bakış açısına göre de, onu yaşamamış olsaydı, onca yılı kendisini daha mutlu eden bir ilişki içinde geçirebilirdi. Bana kalırsa, onca yaşanandan sonra asıl zenginleşen Penda'dır ama dediğim gibi bu değerlendirme herkese göre değişir.

GERÇEK İLE İLLÜZYON

- Gerçek ile illüzyon... Savunduklarıyla, öğrencilerine öğrettikleriyle çelişmek... Adanmak, güçlü kadın ve âşık kadın kimlikleriyle yeni çağ kokteyli bir cinsiyetine savaşım. 40 yaşındaki kadınlık. Penda'nın göze aldıkları bununla sınırlı değil... Söylenmemiş sözler, dile getirilmiş yalanlarla yaşamak... Ve?..- Ve işte onun adı aşk. Başka ne uğruna göze alırdınız bunları? Saçma olsa da, çok yorsa da, üzse de ve ne yazık ki sonunda yitip gitse de, bitmesin diye uğraş verip sıkıca asıldığınız o şey, aşkın ta kendisi.- Psikolojik derinliklere kulaç atılırken, gerçek dünya, takip ve serüven süreciyle perçinleniyor. Romanın sinematik bir açıda, kara film türünde ilerlediğini düşündüm. Yanıldım mı?- Hayır, yanılmadınız. Dış dünya, psikolojik unsurlar, cinayet ve romanın sonunda ortaya çıkan gerçeği bir arada vermeye çalıştım. Asıl önemsediğim duygulardı ve başlangıçta aklımda yalnızca onlar vardı. Fakat duyguları sürekli bir iç konuşma şeklinde aktarmak, okuyucu açısından sürükleyici olmayabiliyor. Bu nedenle, heyecan ve serüven unsurunu ortaya çıkarabilecek bir hikâye kurguladım. Bu aşamada akıcılığı sağlamak için hayalimde sahneleri canlandırdım. Romanı okuyan birçok kişinin dikkatini çekmiş sizin de söylediğiniz bu sinematik yön.

FİKİR VE YAZIM SÜRECİ

- Romanın fikir ve yazım sürecini anlatır mısınız?- Duyguların ana karakter olduğu bir roman nasıl yazılır diye düşünüyordum. Yani belli bir duygu, örneğin aşk bir karakter olacaktı. Bu, romanda Penda olarak ortaya çıktı. Milo, bencillik ve kendine odaklanmayı temsil ediyor. Miguel adlı bir karakter var örneğin, o da pişmanlığı anlatıyor. Buradan hareketle karakterleri oluşturdum ve onları özel olarak çok boyutlu bir şekilde tanımlamadım. Bu nedenle fiziksel özelliklerini bile detaylandırmadım. Bir yandan da, okuyucunun onları kendi zihninde şekillendirmesini heyecan verici buluyorum. Bu yüzden, karakterlerin hiçbirisi dış dünyadaki gerçek ve tek bir insanı temsil etmiyor. Fakat tabii ki, çevremde olup bitenlerden ve gerçek kişilerden de oldukça etkilendim. Bu anlamda gerçekle kurgusal olan tamamen birbirine karışmış durumda. Romanı New York'ta yazdım; hiçbir karakter (bar sahibinin sadece varlığından söz edilen yaşlı karısı dışında) Amerikalı değil ama kitaba hâkim olan New York'taki ortamdır. Ana karakterler Penda ve Milo'nun nereli olduklarını ben de bilmiyorum, çünkü önemi yok bunun. O yüzden bu kahramanlara Swahili dilinden (Penda bu dilde aşk anlamına geliyor) ve Latinceden isimler koydum. Romanı yazmaya başladığımda kurgusu aklımda hemen hemen tamamlanmıştı. Fakat yazma sürecinde birçok yerde değişiklik yaparken buldum kendimi. Zaten bir noktadan sonra karakterler bir şekilde kendi yollarını çizmeye başlıyor, bir de bakıyorsunuz ki bazılarıyla ters düşmeye bile başlamışsınız.- Sırada yeni bir kitap tasarınız var mı?- Bu roman türünde ilk yapıtım ama aslında üçüncü kitabım. Fakat yine roman üzerinde çalışmak istiyorum. Gerçeği kurgusal olanla birleştirip bambaşka bir şekilde yazmak, ne gerçek ne değil yalnızca siz bildiğiniz sürece, sihirbazlık gibi. Çok eğlenceli. Utanmış Sessizlik/ Zülal Kalkandelen/ Remzi Kitabevi/ 112 s.

Cumhuriyet Kitap, 11.08.2005

0
0
0
Yorum Yaz